26 Mart 2021 Cuma

2021.03.27.CEZAEVİ YAZILARI-49: "AŞK EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIR"

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-49: “AŞK EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIR” (*)

     ... Salı günü, TV'de oynayan 'Başka tanrıların çocukları' filmini izledin mi? İzlememişsen, büyük bir kayıp. Sağır ve dilsiz bir kadın ile normal bir erkeğin birlikteliğini, birlikteliklerinin sarsılmasını ve yeniden üretilmesini ele alıyordu. Bence, filmin mesajı doğruydu. Olan birliktelik her ikisine mutluluk vermeyince, sarsılma ve ayrılma kaçınılmazdır. Olması gereken birliktelik ise, her ikisinin ayrı kişiliklerini koruyacakları, hem de birlikte olabilecekleri; yani ikisinden birinin bulunduğu noktada değil, ikisinin bulunduğu noktadan ayrı üçüncü bir noktada kurulabilir. Bu, oldukça diyalektik bir yaklaşımdır. Diyalektikte de, iki karşıt şeyin çatışmasından, üçüncü bir şey çıkar; bu üçüncü şey, hem her iki şeyden izler taşır, hem de her ikisinden ayrı üçüncü bir şeydir. Bu ise, nesnel bir sonuçtur. Birliktelikte, ben, bunun, her iki tarafın bütün (karşıdakinden) istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini dile getirmeleri, tartışmaları ve ortak bir sonuca varmaları ile mümkün olabileceğine inanıyorum. Tartışma, ikisinin birlikte olabilecekleri üçüncü noktayı-çizgiyi üretirken, aynı zamanda, her ikisinin yanlışlarını ve doğrularını da belirleyecektir. Burada, bence, önemli olan, her iki tarafın, bütün istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini özgürce, karşıdaki ne der endişesi taşıyarak ön bir sansüre tabi tutmadan dile getirmesidir. Neyin olması ve neyin olmaması gerektiğine, taraflardan birisi değil, tarafların her ikisi karar verecektir. Tartışarak, karar verecektir. Ola ki, bu tartışma içinde, taraflardan birinin, kendi karar verirken olmaz dediğinin 'olur', olur dediğinin 'olmaz' olduğu çıkabilecektir. Ayrıca, burada, doğrular ve yanlışlar, yalnızca, onlara göre doğrular ve yanlışlar olacaktır. Uzayda ve soyutta yaşamıyoruz. Elbette, bugüne kadar içinde yaşaya geldiğimiz toplumun bizlerde oluşturduğu değer yargıları, bizim bu tartışmamızda önemli bir etken olacaktır. Ama, bu birliktelik, yalnızca bizi ilgilendirir ve bu anlamda, toplumun bu değer yargılarıyla bağımlı olmayacaktır. Burada, bu toplumsal değer yargılarının, zaman içinde değiştiğini ve var olanların, var olan kapitalist-feodal toplumun ürünü olduğunu düşünmek, yol gösterici bir yaklaşımdır. Olması gereken, bu birliktelikte, her iki tarafın tam anlamıyla eşit olmaları söz konusu olacaktır. Aşk, eşit olmayı gerekli kılar. Ama, daha önemlisi, varsa eğer, 'aşk, eşit olmayı aramaz, onu yaratır.'...

     Demokrat'ın ikinci sayısında 'Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler' başlıklı bir yazı var. Yazar, yakın geçmişteki birlikteliklerde, birlikteliği oluşturan kişilerin dışındaki başkalarının da burunlarını sokup durduğunu ve adeta bir çeşit 'ahlak zabıtası' oluşturulduğunu, söylüyor. Bunu yanlış bir yaklaşım olarak değerlendirip, bu ve benzeri yaklaşımların nedeninin, bizlerin kitlelerle bütünleşme düşüncesi olduğunu, söylüyor. Yani, yazara göre, kitlelerle bütünleşme adına, savunulması gereken sosyalist anlayıştan ödünler verildi...Bu konunun daha önceleri de başkalarınca tartışıldığını biliyorum. Öncelikle, her konu gibi, bunun sorgulanmasını da olumluyorum. Gerçekten, böyle bir 'ahlak zabıtası' olayı genelde vardı, ama istisnaları da yok değildi. Yani, genelde, söylem düzeyinde, iki kişinin birlikteliğinin 'özel' bir olay olduğu söyleniyor, ama pratikte, çeşitli gerekçelerle, üçüncü kişilerin burunlarını sokup durmaları söz konusu oluyordu. İki kişi ise, yine aynı gerekçelerle bu müdahaleye 'izin' veriyor ve ikisini ilgilendiren bu özel olaya kıskançlıkla sahip çıkmıyorlardı. Ama, istisnasız, her birlikteliğin böyle olduğunu ise, söylemek mümkün değildir. Halbuki biz, bu konuda, tam anlamıyla özgürlükten yana olmalıyız. Ancak, bu özgürlükten yana olmak, toplumsal değer yargıları açısından değil, bizim oluşturmaya çalıştığımız-oluşturduğumuz değil, çünkü oluşturamamıştık- değer yargıları açısından bile 'yoz' kabul edilebilecek ilişkilere izin verme anlamına mı gelir? Elbette, bu noktada, 'neye göre ve neden yoz?' diye sorulabileceğini kabul ediyorum. Bu anlamda, herhangi bir sınır koymanın çok zor olduğunu da biliyorum... Sonra, yazar, bu 'müdahalelerin', kitlelerle bütünleşme adına yapıldığını söylerken, bana göre, eksik bir tespitte bulunuyor. Bu da vardı ve ben, kitle çalışmasında, bazı şeylere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde, kitlelerce soyutlanmak zor olmaz. Halbuki, bizim, kitleleri kazanma, onları eğitme, onların var olan seviyelerini yükseltme ve iktidar-toplumsal değişim mücadelesine seferber etme gibi önemli-can alıcı bir sorunumuz var. Sorun, bunun zorunluluğunun bilincinde olmak, bunu yaparken, asıl kimliğimizi korumaktır. Bence, asıl nedenin birisi, bizlerde var olan anlayışlardı. Yani bizler, var olan toplumun bizlerde oluşturduğu kişilikleri reddedip yeni bir kişilik kazanmaya çalışırken, neye karşı olduğumuzu biliyor, ama bunun yerine neyi geçirmemiz gerektiğini tam anlamıyla çözümleyememiştik. Hiç şüphesiz, bu kolay bir şey değildi ve pratiğin ilerlemesine bağlıydı. Bu nedenle, bizler, mevcut burjuva toplumun reddiyesini savunurken, bunun karşısına, gayri iradi olarak, bize daha 'çekici' gelen feodal ahlak anlayışının savunusuyla çıktık. Kimse bunları yazılı düzeyde teorileştirmedi, ama fiiliyatta bu egemen oldu. Adeta, normlaştırıldı. Bazılarımız, bunları, olması gereken anlayışlar olarak algıladı... gerçekte ise, böyle olmamalıydı. Olması gereken, farklıydı. Neydi, peki? İşte bunu hemen yanıtlamak mümkün değil. Bunun, yalnızca unsularını bulabiliriz. Ve yönünü belirleyebiliriz...” (20.7.1990)(1)

     “... Geçenlerde, bir-iki arkadaş ile, ölümler sonucu geride kalan arkadaşların durumunu tartışıyorduk. Bugünkü gerçekliğimizde, geride kalanların ezici çoğunluğu, kadınlardır. Belki, toplumsal değer yargıları nedeniyle, geride kalanlar erkek olsa, tartışılacak bir sorun da olmuyor. Geride kalanlar, bayan ve genç insanlar. Bizler ise, kısmen değişmeye başlasa da, arkadaşlarımızın geride kalan eşlerini, dokunulmaz ve kutsal varlıklar olarak görüyoruz. Belki, ölen arkadaşlarımıza saygımızdan, belki onların eşlerine farklı bir bakışa sahip ola geldiğimizden ve belki de mevcut düzenin bizdeki etkisi sonucu, hep bakire, genç ve evlenmemiş bayanlarla evlenmeyi düşünüp durduğumuzdan, onların, hep öyle, yani dul ve çocukları varsa, çocuklarıyla yaşamalarını düşünüyoruz. Onlarla yeni birliktelikler kurmayı ve böylece, onların durumlarını değiştirmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Hal böyle olunca, onların, yalnızca ve yalnızca, bizlerin dışındaki insanlarla evlenmesinin yolunu açıyoruz. Ama onu da kabullenemiyoruz. O tür insanlarla da evlilik yapınca kızıyoruz, adeta, onları aforoz ediyoruz. Bu yaptıklarını hiç bağışlamıyoruz. Yalnızca cinsellikle ilgili bir olay olarak görüyor ve suç işlemişler gibi değerlendiriyoruz. Bizlerde egemen olan bu anlayışın savunulacak bir yanı yok. Bu doğaya ve yaşamın gerçekliğine aykırı bir yaklaşım. Tipik, feodal bir anlayış ve savunu... Eşleri, sevdikleri öldü diye, ömürleri boyunca karalar bürünüp, yas tutamazlar. Yaşamın gerçekliğini yadsıyamazlar. Hiç şüphesiz, ne yapacaklarına karar verme hakkı yalnızca onlara aittir. Önemli olan, bizlerin, onların bu hakkı istedikleri gibi kullanmaları gerektiğini kabul etmemizdir. Saygı duymamızdır. Bunu normal bir olay olarak kabul etmemizdir. Bu çerçevede, onlarla evlenmeyi de normal bir davranış olarak değerlendirmemizdir. Önümüzdeki süreçte, bu tabunun yıkılacağına inanıyorum. Ama bunun kendiliğinden yıkılmasını beklemek yerine, bunun sorgulanması ve belli bir anlayış biçiminde formüle edilmesi gerekiyor. Onlarca insanın aynı durumda olduğu bugün, bunun tartışılmasının maddi koşulları ve gerekliliği var demektir...” (29.7.1990)(2)

     “...Biliyor musun, bugünlerde, Engels'in 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni, 'Kadın ve Maksizm'i ve Clara Zetkin'in 'Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazıları'nı okudum. Engels, kitabının bir yerinde, tek eşli evliliği tartışıyor. Engels, burjuva anlamındaki tek eşliliği onaylamıyor. Bunun karşısına 'proleter aşk evliliği'nin çıkartılması gerektiğini söylüyor. Bu evliliği, 'serbest seçme ve serbest rıza'ya dayalı, tamamen 'aşk' üzerinde yükselen bir evlilik olarak formüle ediyor. Ekonomik anlamda birbirlerine -pratikte erkeğe- bağımlı olmayan, büyüklerin ya da bir başkasının eşi belirlemediği bir evlilik. Marks-Engels, 'Komünizmin İlkeleri'nde de, evliliği, yalnızca ilgili tarafların bileceği-belirleyeceği, başkaca toplumsal herhangi bir etkenin söz konusu olamayacağı bir olay olarak düşündüklerini de söylüyorlardı. Engels'e göre, aşk yalnızca başta var olan bir şey değil, daima var olması gereken bir şey olarak algılanması gerekiyor. Eğer, başta var olan aşk, sonradan yok oluyorsa ve bunun yerini 'alışkanlık' alıyorsa, bu evliliği onaylamak ve savunmak mümkün değildir. Bu noktada, boşanma geçerlidir. Ve Marksistler, kesinlikle boşanmayı savunmalıdırlar. Lenin'de, 'aşk' olgusu öne çıkmıyor. Hiç inkar etmiyor, ama olayı, cinsel özgürlük olarak algılanmaya indirgemediğini söylüyor. Bunu, burjuva bir anlayış olarak görüyor. Teoride, bu çerçevede öngörülüyor, ama pratikte, bunun tam olamadığını söylemek mümkün. 'Serbest seçim' üzerinde siyasi-dostluk vb. pek çok etken söz konusu olabiliyor. Bunun ne ölçüde yaşamın doğal sonucu, ne ölçüde 'dayatma-yaptırım' olduğunu düşünmek gerekiyor...” (12.8.1990)(3) Nazilli

     27.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*)



     (1) 20.07.1990

     (2)29.7.1990

     (3) 12.8.1990

19 Mart 2021 Cuma

2021.03.20.CEZAEVİ YAZILARI-48: YOL ARKADAŞIMIZ İNKILAP DAL'IN ANISINA!

  1 yorum

 

CEZAEVİ YAZILARI-48: YOL ARKADAŞIMIZ İNKILAP DAL'IN ANISINA! (*)

     “...İnkılap ile ilgili Adnan'ın (**) mektubunu aldım. Adnan'a bir mektup yazdım... 7 ve 9/13'teki arkadaşlara da ilettim. Yazıp yazmama gereğini duyup duymayacaklarını bilemiyorum... Bu istem ve çabaya, müthiş sevindim. Adnan, bu işten vazgeçmemeli. İnatla devam etmeli. İnkılap'ın hasta ve tahliye olduğu sıralarda yazdığım mektuplarımda yazdıklarımı biliyorsun. İnkılap'ın hastalığı 12 Eylül'ün ürünüdür. Toplumsal bir olaydır. İnkılap boşuna ölmedi. Ve İnkılap'ın ölümü, dahaki ölümlerin önlenebilmesi için somut ve anlamlı çabaları gündeme getirebilirse, İnkılap boşuna ölmemiş olur. İnkılap ile ilgili olarak yazacağım. Sanırım, pek çok konuda düşündüklerimi dile getirebilmeme olanak verecek. Bunlar gerekli. Zorunlu. İnkılap'ın ölümü, kendimize, cezaevlerine, 12 Eylül'e ve topluma yönelik çok yönlü bir sorgulamayı sağlayabilmeli. Bu kitap, böyle bir misyon da üstlenmeli. Bu hafta yazmaya başlayabileceğimi sanıyorum. Notlarını çıkarıyorum. Bakalım, ne zaman tamamlayabileceğim...” (4.3.1990)(1)

     “... Ben İnkılap ile ilgili yazmaya başladım. Girişi yaptım. Oldukça uzun ve ayrıntılı bir yazı olacak. İnkılap'la ilgili yazarken, söylemek istediklerimin hepsini olmasa bile, pek çoğunu söylemek istiyorum. Adnan, kitapta ne kadarını alır, bilemiyorum. O, onun bileceği ve onun tasarrufunda olan bir şeydir. Ama, Adnan, düşüncelerini yazanların yazılarının tamamını değil de bir kısmını alıyorsa, o zaman, mutlaka bu konuyu, ilgili kişiyle tartışmalı. Onunla hemfikir olmalı. Onun onayını almalı. Bu, o arkadaşa duyulan saygının bir gereğidir. Ayrıca, gereksiz bazı spekülasyonları da baştan önlemiş olur...” (14.3.1990)(2)

     “... Ben oldukça uzun yazmaya çalışıyorum. Bakalım. Belki, yazdığım, oldukça ayrıntılı ve dağınık bulunabilir. Bunun için, onun yanı sıra, bazı bölümlerinin çıkarıldığı daha kısa bir metin yazabilirim. Ama şu kesin: Bu yazıyı yazacağım. Hem İnkılap için, hem de cezaevlerini, kafamda bulunan bir sorun olmaktan çıkarmak için...” (18.3.1990)(3)

     “...İnkılap ile ilgili yazıda zorlanıyorum... Kitap bile okuyamıyorum, doğru dürüst. Bu konuda yoğunlaşmaya çalışıyorum...” (22.3.1990)(4)

     “... İnkılap ile ilgili yazmaya devam ediyorum. Açık görüşe kadar bitirmiş ve son şeklini vermiş olabileceğimi düşünüyorum....” (1.4.1990)(5)

     “... Yarın, İnkılap ile ilgili yazdığım 13 teksir (sahifesi tutan) yazıyı daktilo etmeye başlayacağım. Bu mektup gibi sık aralıklı ve incecik yazdım. Yalnız, ön yüzü dolu. Bu, el yazımla dördüncü nüshaydı. Daktilo, beşinci nüsha olacak. Sanırım, onun üzerinde de biraz çalışıp, altıncı yani son nüshayı yazacağım. Açık görüşten hemen önce ya da sonra hazır olur ve gönderirim. Bir örneğini Adnan'a verirsin. Onun için daktilo yollamaya çalışacağım. Bana göre, oldukça ayrıntılı ve iyi oldu. Tanıdığım İnkılap'ı olaylar içinde tanımlayabildim ve anlatabildim. Bazı yerlerde çok örtük ifadeler kullanma gereği duydum, ama okuyan biri, ne dediğimi ve neden -bugün/bu yazıda- açamadığımı anlar. Onun bizden ayrıldıktan sonraki koğuş yaşamı eksik kaldı... Gördüğünde Adnan'a söylersin; en geç Mayıs ayı içinde, eline ulaşmış olur. Sonra, onunla yazı üzerine tartışırız. Açılması, çıkarılması, kısaltılması vb... gereken yerler üzerinde...” (8.4.1990)(6)

     İşte, sözünü ettiğim o yazım:

     İNKILAP DAL'IN ARDINDAN

     ''Akhisarlı olan eşim ile 1977 yılında evlenmemden önce ve sonra birkaç kez Akhisar'a gitmiştim. Bu gidişlerim sırasında iki tütün mitingine katılmış, o dönemde birer kitle örgütlenmeleri olan ETÜS (Ege Tütün Üreticileri Sendikası) ve TÖB-DER binalarına uğramıştım. Buralarda ve yine Devrimci Gençlik- Devrimci Yol dergilerinin Ege dağıtımının yapıldığı İzmir'deki Gençlik Kitabevi'nde ve Emek Dağıtım'da, buralara dergi ve kitap almaya gelip giden pek çok Akhisarlı devrimciyle tanışmıştım.

     Devrimci yaşamımın 1976, 1977 ve 1978 yıllarını kapsayan bu ilk döneminde, Akhisarlı bir Devrimci Yolcu olan İnkılap ile tanıştığımı anımsamadığım gibi, adını da ilk kez 1987 yılı başlarında eşimden duydum. Eşim, onun, 1986 yılı Ekim ayından beri tutsaklık yaşamımı sürdürdüğüm Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğini, tanıdığını, iyi bir insan olduğunu ve ilgilenmemiz gerektiğini söylemişti.

     İnkılap, bulunduğum cezaevine ilk geldiği gün, o günkü cezaevi yönetiminin politikası gereği, farklı bir koğuşa yerleştirilmişti.

     Cezaevi yönetimi, ilk başlarda, sevk gelen bütün devrimci tutsakları, yargılandıkları siyasi davalarına bakmaksızın, büyük ölçüde kendi tasarrufu dahilinde ve karışık olarak koğuşlara yerleştiriyordu. Cezaevine yapılan ilk toplu sevk içinde gelenlerden birisi olarak, ilk yerleştirildiğim 3. koğuşta PKK, KSD, TBKP, SVP, TDKP ve Eylem Birliği davaları tutsakları olan devrimciler ile birlikte kaldığımı anımsıyorum. Ancak bizler, yani ilk başlarda gelenler, bir süre sonra, yönetimce gündeme getirilen bir koğuş düzenlemesi sırasında, bir ölçüde de olsa, isteğe bağlı bir yerleşimi gerçekleştirebilmiş ve biz Devrimci Yol davası tutsakları 4. ve 8. koğuşlarda bir araya gelmiştik. Bu düzenlemenin ardından ise, bir süre daha, yerleşim konusunda yönetimin tasarrufu devam etmiş ve bu süre içerisinde sevk gelmiş olan İnkılap, 3. ya da 5. koğuşta kalmaya başlamıştı.

     Bu ilk anlarda, koğuşlar arası geliş gidiş de mümkün değildi. Bu nedenle, farklı koğuşlarda bulunan biz devrimci tutsakların görüşebilmesi, 15 günde bir yapılan kapalı görüş günlerinde bir araya gelebildiğimiz maltada ve görüş mahallinde olanaklıydı. İnkılap ile tanışmamızın, görüşçülerimizin birlikte görüşe geldikleri böyle bir günde gerçekleştiğini sanıyorum. İlk kez bir araya gelip uzunca konuşabilmemiz ise, ilk iç görüşün yapılmasına izin verildiğinde bütün devrimci tutsaklar olarak bir araya geldiğimiz 3. koğuş havalandırmasında mümkün olabildi.

     Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi, 1986 yılı Ağustos-Eylül aylarında ilk açıldığında, Adalet Bakanlığı'nın ne 'vitrin'i ne de 'temerküz kampı' gibi bir görünüme sahipti. Cezaevinde, ağırlıkla, ilk kez 'hizmete' sunulan bir cezaevinde görülmesi olası uygulamalar geçerliydi. Çok kısa bir süre sonra da, pek çok nedene bağlı olarak, bakanlığın 'vitrin'i olma doğrultusunda evrilmeye başlamıştı. İlk iç görüş, bu evrilmenin yaşandığı süreçte gündeme gelmişti. Haftada bir gün yapılıyordu ve sayımız az olduğundan, her defasında farklı bir koğuş havalandırmasında bir araya geliniyordu.

     Bu ilk iç görüş günü, olanaklar ölçüsünde, İnkılap ile uzunca konuşmuştuk. Yine o gün ona ve onun gibi yönetimce başka koğuşlara yerleştirilmiş Devrimci Yolcu bazı arkadaşlara, bazı istisnalar dışında bütün Devrimci Yolcu tutsak arkadaşlar ile birlikte bir araya gelerek yaşama ve hareket etme düşüncemizi açmıştık.

     Cezaevindeki hemen hemen bütün devrimci tutsaklar, yoldaşlarıyla bir araya gelmek, yaşamak ve hareket etmek eğilimindedirler. Olanak bulur bulmaz da bunu gerçekleştirirler. Bu konuda Aydın ve Aydın'daki devrimci tutsaklar bir istisna değildi. Burada da aynı şey söz konusuydu. Cezaevine yeni gelenler, yönetimce farklı koğuşlara verildiklerinde, eğer kendileri istiyor ve bir arada olan arkadaşlarınca da isteniyorlar ise, yönetim ile konuşularak, bir biçimde, yeniden yerleştirilmeye çalışılıyordu. Cezaevi yönetimi de, kendince bazı nedenlerden dolayı, böyle bir yerleşimi yeğlemeye başlamıştı.

     İnkılap, bu düşüncemizi olumlayan ve önerimizi hemen kabul eden arkadaşlarımızdan birisi olmuştu. İki-Üç gün içinde de bulunduğum 8.koğuşa gelmişti. Böylece, onun cezaevi yaşamının ikinci dönemi başlamış oluyordu.

     ***

     İnkılap'ın, ister istemez göze batan ve ilgiyi üzerinde yoğunlaştırmaya neden olan çarpıcı bir görünümü yoktu. O orta boylu, oldukça zayıf ve çelebi görünümlü bir insandı.

     İnkılap olumlu ya da olumsuz anlamda adını önceden duyduğumuz ve büyük bir merakla tanışmayı beklediğimiz, 'sivri' özellikleri olan bir arkadaşımız da değildi. Devrimci Yol davalarının birisinde yargılanmış ve yenice tutuklanmış devrimcilerden birisiydi, o kadar...

     Onun en belirgin özelliği, çok az rastlanır nitelikte içine kapanık olmasıydı. Bu kişiliğinin doğal sonucu olarak, çevresiyle çok çabuk ilişkiler kuramıyor ve var olan ilişkilerini geliştirip daha yakın ilişkilere dönüştüremiyordu. Hem çok az kişiyle hem de senli benli düzeye varmasına izin vermediği mesafeli ilişkiler kuruyordu. Yatakhane, yemekhane ve havalandırma üçgeninde geçen zor ve oldukça monoton günlük cezaevi yaşamının her anında, çoğunlukla yalnız olmayı yeğliyordu. Bu haliyle o, yaklaşılmaz ve anlaşılmaz birisi olduğu izlenimini uyandırırdı.

     Bu içine kapanık kişiliğini ne zaman ve neden dolayı edindiği konusunda benim bir şeyler söyleyebilmem mümkün değil. O kendini bildi bileli böyle bir kişiliği olduğunu anımsadığını söylüyordu. Gerçekten de, onun içine kapanıklılığının doğal bir görünüme sahip olduğu, bir başka deyişle bazı insanlarda gözlendiği gibi, kendince haklı ya da haksız nedenlerden kaynaklanan bir savunma mekanizmasının ifadesi olmadığı söylenebilirdi. Bu nedenledir ki, bir kirpi gibi içine büzülen ve bazı istisnalar dışında, kendine yaklaşan ya da kendine zarar vereceğini düşündüğü her insana her an oklarını fırlatmaya hazır sekter, saldırgan ve tepkici tavırları olan çekilmez ve katlanılmaz bir insan değildi. Bir tek kişinin bile bu anlamda ondan yakındığına ve yaka silktiğine tanık olmadım.

     İnkılap ile günlük yaşamın ve yoldaş tutsaklar olmanın zorunlu kıldığının ötesinde arkadaşça ve dostça daha yakın ve daha sıcak ilişki kurmak olanaksız değildi. Ancak bunun yolu, onun yaklaşmasını beklemekten değil, uygun bir biçimde onun iç dünyasına girip ona ulaşmaya çalışmaktan geçiyordu. Bu yolla onu anlamak, onunla içten ve karşılıklı güvene dayalı bir diyalog kurmak mümkündü. Maalesef, bunu, biz Devrimci Yolculardan ve dışımızdaki devrimci tutsaklardan, benim de dahil olduğum çok az kişinin başarabildiğini söyleyebileceğim.

     Tanıyabildiğim kadarıyla İnkılap girişken ve atılgan değil, sakin birisiydi. Sıcak kanlı değil ama buz damı gibi soğuk ve yüzü asık birisi de değildi. Onun içten, sevimli, seyrek ve kahkahasız bir gülüşü vardı.

     İyimserdi. Yumuşak huyluydu. İçi dışı bir olan insanlardandı. Yalan söylemezdi. İkiyüzlü, hilekar ve çıkarcı değildi. Etliye sütlüye pek karışmaz, gerekli gereksiz konuşmaz, ancak olaylara karşı ilgisiz de kalmazdı. Yalnızca, kişiliği gereği, yaşam içindeki tepkilerini kolay kolay dile getirmezdi. Çoğunlukla içine atardı. Söylemek istediklerini söylediğinde ise düşündüklerini ve doğru olduğuna inandıklarını dile getirirdi.

     İşkencede çözülmeyen birisi olduğu yollu duyumlarımız vardı. Ne ölçüde doğru olduğunu bilmezdik. O bu konunun hiç sözünü etmezdi. Muhtemelen doğru olan bu direnme tavrıyla övünüp durmazdı. O alçak gönüllüydü. Konu açılsa bile gülümser ve önemsiz bir şeymiş gibi geçiştirmek isterdi. O 'kahraman' değildi ve öyle sanıyorum ki, olmak da istemiyordu. O yalnızca görevini yapmıştı.

     Kendine özgüveni vardı. Hiç bir konuda hiç bir kimsenin yardımına gereksinim duymaksızın yaşamak ve kendi ayakları üzerinde yürümek istiyordu.

     12 Eylül yenilgisi sonrasının nesnel ve öznel koşullarında binlercemiz cezaevlerinde yaşamaya çalışırken, o cezaevi dışında yaşam savaşı vermişti. Şimdi 'cezasının' infazını yatıyordu. Burada bizimle birlikteydi. Cezaevindeki Devrimci Yolcuların alacağı her karar onu bağlardı. Tahliye olduktan sonra ise örgütlü bir mücadelenin içinde yeniden yer almayı düşünmüyordu. O dürüsttü. Şu an içinde bulunduğu ve yaşadığı ortama uygun konuşup, kendi geleceğine ilişkin düşüncelerini gizleyemezdi.

     Dışarıya çıkınca yine babasıyla birlikte maydanoz ekimiyle uğraşacağını söylerdi. Yalnızca maydanoz ekimiyle uğraşan bir ailenin nasıl olup da geçinebileceğini bir türlü anlayamazdım. Bence bu olanaksızdı. Ama o deneyiminin beslediği inançla yeniden ve yeniden anlatırdı.

     Bazılarımıza kıyasla oldukça az kitap okurdu. Okuduklarının ağırlığını felsefe içerikli kitaplar oluşturuyordu. Ancak okuması önerilen başka kitapları da okuyordu. Dışarıda bir süre öncesine kadar çok daha fazla kitap okuduğunu ve bundan dolayı, evinde bir kitaplığı olduğunu söylüyordu. Evinde bizim de gereksinim duyduğumuz ve temin edemediğimiz bazı kitapları getirtmişti.

     Bazılarımız gibi her gün ya da olanak buldukça spor yapardı. Spor, cezaevindeki vazgeçilmez uğraşılardan birisidir. Ancak o hem farklı bir saatte tek başına yapardı hem de yalnızca koşmakla yetinirdi. Dikkatimi çeken şey, yağmur altında da koşması ve her spordan sonra sıcak suyu aramayıp, soğuk su ile de duş almasıydı. Yaz aylarında neyse, ama Mart-Nisan aylarında soğuk su altına girmek herkesin harcı değildi. Bunun olası olumsuz sonuçlarına dikkati çekildiğinde, buna alışık olduğunu söylerdi. Onun vücudu dayanıklıydı ve bir şey olmazdı.

     Halbuki ayaklarındaki yaralar belirgindi. Ona göre, bu yaralar dışarıda da çıkıyordu, şimdilerde ise biraz artmıştı. Nedenini bilmiyordu. Doktorlar her defasında farklı bir teşhis koyuyor ve farklı ilaçlar yazıyorlardı. O ise, bunların hiçbir yararını görmüyordu.

     Cezaevindeki birlikteliğimizin özgül durumundan ve koğuşumuzun günlük yaşamından pek memnun değildi.

     İnkılap ile sınırlı bu yazı çerçevesinde, bu birlikteliğimizin ve günlük yaşamımızın ayrıntılı bir tartışmasını yapmam elbette mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim:

     12 Eylül'ün nesnel, devrimci hareketimizin öznel ve cezaevlerinin özgün koşullarında uzun yıllar devam eden bir yaşamın, eğer bu yaşamı sürdüren topluluk üyeleri biraz da beceriksiz (ve yetersiz) iseler, her yıl artan bir şekilde yoğun ve karmaşık olumsuzlukları üretmesi kaçınılmazdı.

     Burada üzerinde durulması ve altı özellikle çizilmesi gereken olgu, 12 Eylüllü yenilgi yıllarında yaşanan yaygın ve çok yönlü EROZYON dur.

     12 Eylül sonrası içine girilen sürecin ilk başlarında, devrimci hareketimiz de yenilmişti. Bu, oldukça kolay bir yenilgiydi. Bu yenilgi sonucu devrimci mücadele kesintiye uğramıştı. Devrimci hareketimiz, yenilgi sırasında dağıtılan merkezi yapısını yeniden ve daha güçlü bir biçimde oluşturamamıştı. Binlercemiz tutsak durumuna düşmüştük.

     İçinde yaşamak zorunda bırakıldığımız koşullarda bizlere her şey yasaktı. Adeta yapayalnızdık. Devrimci tutsaklar olarak omuzlarımıza yüklenen yük ağırdı. Bu koşullarda her şeye rağmen doğru bildiğimiz ve üretebildiğimiz ölçüde yaşamı yorumluyor ve direniyorduk. Onurumuzu, değerlerimizi ve kimliğimizi korumaya çalışıyorduk. Bütün ülkenin teslim alındığı bu dönemde, cezaevlerindeki direniş bayraklarının gönderlerde hep dalgalandığını söyleyebiliriz.

     Aynı süreçte ise bütün ülke halkımız gibi, hatta daha yoğun bir biçimde, bütün iletişim araçlarından yöneltilen karşı-devrimci bir propagandaya maruz kaldık. 12 Eylül öncesi dönemde yaşanan bütün olayların sorumlusu olarak ilan edildik. Kamuoyu karşısında ve kendi vicdanlarımızda mahkum edilmeye çalışıldık. Bu uygulamaların doğal sonucu, karşı-devrimin başarısı olarak yorumlanabilecek bir EROZYON da yaşamaya başladık. Bu yaşanan erozyon bedensel, psikolojik, düşünsel, siyasal, sosyal...vb. çok yönlüydü.

     Bilinçsizce ya da bilincinde olunmasına karşın yaşanan bu erozyon, doğal olarak görülmesi olası olumsuzlukları da geliştirerek, çarpıcı ve farklı biçimlerde kendini gösteriyordu. 12 Eylül öncesinin en kitlesel devrimci siyasi hareketinin mensupları olan ve özgülümüzde oldukça kalabalık bir topluluk biçiminde yaşayan bizlerin günlük yaşamında ise çok belirgin olarak gözlenebiliyordu. Öyle ki, özgülümüz, benzer yerlerle kıyaslandığında, bu anlamda en uç örneklerden birisi olarak kabul edilebilirdi.

     Her birimiz Devrimci Yol davalarının birisinde yargılanmıştık. Baştan beri tutsak durumunda olan bazılarımız ve sonraki yıllarda tutsak durumuna düşmüş olanlarımız hariç, hepimiz her türlü baskıya ve yaptırımlara karşı direne gelmiştik. Birlikte yaşamış ve yine birlikte yaşamaya devam ediyorduk. Belli bir gücümüz ve örgütlülüğümüz vardı. Cezaevi yönetimi ve dışımızdaki devrimci tutsaklar karşısında birlikte hareket edebilen bir görünüme sahiptik. Gerçekte ise 'dışı seni, içi beni yakar' denir ya, işte öyle, olması gerekenden çok farklı ve çok uzakta bireysel ve kolektif bir günlük yaşamımız vardı. Olması gerektiği gibi sıkı bağlarla birbirimize bağlanmış bireylerden oluşan sağlıklı ve gelişmeye açık bir birlikteliğimiz bulunmuyordu.

     İstenilen çözüm, hiç şüphesiz, bu cezaevi birlikteliğimizin ve günlük yaşamımızın olması gereken doğrultuda evrilmesinin sağlanmasıydı. Ancak bu, pek çok nedene bağlı olarak bir türlü olamıyordu.

     Bu durumda böyle bir birliktelik ve günlük yaşam içerisinde bulunan hiçbirimizin bu olumsuzluklardan etkilenmemesi ve hatta isteyerek ya da gayrı iradi bu olumsuzluklara şu ya da bu biçimde, şu ya da bu düzeyde katkıda bulunmaması olanaksızdı.

     İnkılap, hiç bir zaman onaylamadığı ve belki bir-iki istisna kişiden birisi olarak hiç katkıda bulunmadığı bu olumsuzluklara karşı çıkılmasını, önceleri yadırgıyordu. Ona göre burası cezaeviydi. Bunlar doğaldı. Zamanla aşılırdı. Ancak ilginçtir, önceleri böylesi bir yaklaşım içerisinde bulunan İnkılap, bir süre sonra bu olumsuzlukların etkisiyle de ayrılmayı ve başka bir ortam içerisine geçmeyi yeğledi. Bu kararını vermeden önce hiç birimizle tartışmadı. O kendi içinde tartışmış ve kararını vermişti. Soranlarımıza, temsilci arkadaş ile konuştuğunu ve ayrılış nedenlerini ona anlattığını söyledi.

     Bu karar verme biçimi ve ayrılması, hiç birimizce yadırganmadı. Çünkü bunlar, ağırlıkla, onun bilinen özgün kişiliğinin ve hiç gizlemeye çalışmadığı kendisine ve geleceğine ilişkin düşüncelerinin ürünü davranışlardı.

     İçerisinde yer almadan önce ona 'çekici' gelen birlikteliğimiz ve günlük yaşamımız, içerisinde yer aldıktan çok kısa bir süre sonra 'itici' gelmişti. Bu nedenle, hiç tereddütsüz ve anında 'evet' diyerek geldiği içimizden, geneldeki 'yargının' olumsuz olduğunu bildiği örgütsüz- bağımsız kabul edilen tutsaklar içerisine gitti...

     Artık onun cezaevi yaşamının üçüncü dönemi başlıyordu.

     ***

     1982-1986 yılları arasında kaldığım Buca Bölge ve Şirinyer Askeri Cezaevlerinde, sol siyasi tutsaklar arasında, Tek Tip Elbise uygulamasının ve Pişmanlık yasasının gündeme getirdiği bir saflaşma yaşanmıştı. Bu saflaşmanın ifadesi olarak Pişmancılar, Tek Tipçiler ve Direnenler diye üçlü bir kategori oluşmuştu.

     Aydın'da ise öne çıkan saflaşma, örgütlüler ve örgütsüzler-bağımsızlar olarak kabul edilen tutsakların birbirlerinden 'ayrışmaları' biçiminde gözlendi.

     Bir devrimci tutsak, yargılandığı siyasi hareketinin mensubu olmaya devam ettiğini söylüyor ise 'örgütlü' birisi olarak kabul ediliyordu. 'Siyasi örgütlenme' kavramının anlamından çok şeyler yitirdiği ülkemizde, bu kişinin, algılana geldiği biçimiyle bile, siyasi hareketiyle gerçekten bir ilişkisinin olup olmadığı, hatta bugün böyle bir siyasi hareketin varlığını koruyup korumadığı ve faaliyetini sürdürüp sürdürmediği...önemli değildi. Farklı düşünceden pek çok devrimci tutsağın benzer durumda olduğu bu yaşanan dönemde, beyan esastı. O kişi cezaevinde tek kişi olsa da 'siyasi hareket' idi ve istiyorsa siyasi hareketinin cezaevi temsilcisi olabilirdi. Bu hak, karşılıklı olarak, örgütlü kabul edilen devrimci tutsakların çoğunluğunca birbirlerine tanınmıştı.

     Bu konumda görülen devrimci tutsaklar, sayısal durumlarına bağlı olarak ya aynı davadan yargılanmış kişiler olarak ya da birbirlerine daha yakın olduklarını düşündükleri/birlikte olmayı yeğledikleri siyasi hareketlerin devrimci tutsaklarıyla birlikte aynı koğuşlarda yaşıyorlardı. Bu koğuşlara 'örgütlüler koğuşu' deniyordu.

     Pek çok nedenden dolayı yoldaşlarınca birlikteliğe alınmayan ya da kendisi bunu istemeyen, ancak çoğunlukla herhangi bir siyasi iddia da taşımayan sol siyasi tutsaklar ise 'örgütsüzler-bağımsızlar' kategorisinde kabul ediliyordu.

     Örgütlü kabul edilenlerin koğuşlarında yaşayanları yok değildi, ama bunlar ağırlıkla ya yalnızca kendilerinden oluşan koğuşlarda ya da sayıları az bazı istisnai siyasi hareketlerin tutsakları ile aynı koğuşlarda yaşıyorlardı. Bu örgütlü kabul edilen siyasi tutsakların bunlara karşı yaklaşımlarının biraz daha farklı olduğu da söylenebilirdi, hiç şüphesiz.

     Aykırı görüş savunan devrimci tutsaklar da vardı, ancak örgütlü kabul edilenlerin çoğunluğu bu örgütsüzler-bağımsızlar kategorisinde kabul edilenleri 'ikinci sınıf' tutsaklar olarak görüyorlardı. Bu tutsaklar hiç bir konuda ve hatta bulundukları koğuşlarda bile çoğunlukla eşit haklara sahip kişiler olarak kabul edilmiyorlardı. Sorunları tartışan ve çözüm önerileri üretenler, cezaevi yönetimi karşısında ve iç ilişkilerde temsil etme hakkına sahip olanlar, yalnızca örgütlü kabul edilenlerdi. Diğerleri ancak alınacak kararlara uyabilirler ve gereğini yerine getirebilirlerdi. Örgütlü kabul edilenlerin kabullenebilecekleri en uç nokta, bu insanların görüşlerinin alınabileceğiydi. Bunun farklı 'teorik' açıklamaları (!) yapılıyorsa da, öz aynıydı: Eşit konumda kabul edilerek, pek sağlıklı olmasa da var olan karar alma sürecine katılmaları...hiç bir zaman düşünülemezdi. Böyle bir şeyin önerilmesi ve savunulması, örgütsüzlüğü meşrulaştırmak ve özendirmek olurdu. Ayrıca, bunu başarmak teknik olarak da olanaksızdı! Bunlar 'bitmiş' insanlardı! Elle tutulur olanları çok azdı ve onlara da 'farklı' davranılıyordu!!

     Bu yaklaşımın hem teorik-politik olarak hem de pratikte doğurduğu olumsuz sonuçları açısından yanlışlığını ortaya koymak mümkündü.

     Her şey bir yana, bu tutsaklar, bulundukları koğuşlarda istedikleri gibi yaşıyorlardı. İstedikleri zaman yatıyor ve kalkıyorlardı. Çoğunluğunca, bugün, bireysel yaşam esas ve kendi gelecekleri önemliydi.

     Ekonomik anlamda kendi yağlarıyla kavrulmak zorunda olduklarından, maddi durumları iyi ise rahat, kötü ise sıkıntı içindeydiler, Bu durumda yalnızca karavanaya talim ediyorlardı.

     Zorlanmış ya da yeğlenmiş bu yalıtılmış yaşam, örgütlü kabul edilirken ya da onlarla birlikteyken gözlenmesi oldukça zor olabilen bazı eğilimleri, bir yönüyle doğal olarak açığa çıkarıyor veya geliştiriyordu. Bu nedenle bu koğuşlarda pek çok olumsuzluğa daha yoğun ve daha belirgin bir biçimde tanık olunabiliyordu.

     İnkılap bizim içimizden ayrıldıktan sonra işte bu tutsaklar içerisine gitmiş ve onların bulunduğu koğuşlarda yaşamaya başlamıştı.

     İlk gittiği yer 5. koğuştu. Sonraki süreçte, çeşitli nedenlerle gündeme gelen koğuş düzenlemeleri sonucu, sırasıyla 8. ve 16. koğuşlarda da kaldı.

     O, bu ortam içinde de dürüst, içten ve çevresiyle mesafeli ilişkiler kuran içine kapanık birisi olmaya devam etti. Etliye sütlüye yine pek karışmadı. Hiç bir kimsenin onunla kişisel herhangi bir sorunu olmadı. Ondan rahatsız olan da yoktu. Ancak o, bulunduğu bu koğuşların günlük yaşamından da rahatsızdı. Buraları da onun için 'itici' idi. Kapımızın her zaman ona açık olduğunu biliyordu. Ama o farklı seçenekler üzerinde duruyordu. Bu anlamda kabul etmeyi yeğleyebileceği seçenekler ise, o günkü koşullarda, hiç yok denecek kadar çok azdı. 5. koğuştayken 3'ü, 8. koğuştayken 12'yi, 16. koğuştayken 17'yi bazı nedenlerden 'daha yeğlenebilir' yerler olarak düşünüyordu. Bu düşüncesine rağmen, 16. koğuştayken bir ara 17. koğuşa geçip yeniden geriye dönmeyi yeğlemesi dışında, bu koğuşlarda yaşaması mümkün olamadı.

     Kendisiyle ya da bulunduğu koğuşuyla ilgili bir sorun olduğunda, temsilci konumdaki arkadaşla ya da daha yakın ilişkisi olanlarımızla konuşuyordu. Biz Devrimci Yolcu tutsaklar hala onun arkadaşları ve dostlarıydık. Bizim kolektivitemizin alacağı kararların onu bağlamaya devam edeceğini söylüyordu.

     Ona ekonomik yardımda bulunabileceğimizi söylüyorduk. Ama o kendi yağıyla kavrulmak istiyordu. Bildiğim kadarıyla, yardım önerilerimizi pek kabul etmedi. Yalnızca okumak isteyip de bulamadığı bazı kitapları alıyordu.

     O 5. koğuştayken haftada bir, 8. ve 16. koğuşlardayken her gün 08.00-24.00 saatleri arası yapılabilen iç görüş sırasında çok sık olarak onun bulunduğu koğuşa ya da aynı havalandırmaya çıkan koğuşa gidiyordum. Bu ziyaretlerim bazen tek bazen birkaç arkadaşımla, bazen doğrudan onun yanına bazen de başka bazı arkadaşların yanına konuk olma biçimindeydi. Onun bizim bulunduğumuz koğuşlara ya da doğrudan benim yanıma geldiği de oluyordu. Onun yanına, koğuşuna ya da havalandırmasına gittiğimde uykudaysa uyandırırdım. Çay içer, volta atar ve konuşurduk. Akhisar'dan, ortak tanıdıklardan ve cezaevinde olup bitenlerden söz ederdik. Onun ağzından sözler, dirhem dirhem çıkardı.

     Bir ya da iki görüşte görüşçülerimiz ile birlikte kısa bir süre için de olsa bir araya geldiğimiz olmuştu. Bu bir araya gelişlerin birinde, eniştesiyle çok eskiden ve Erzurum Atatürk Üniversitesinde okurken karşılaştığımızı anımsadım.

     Mayıs-Haziran 1988 Süresiz Açlık Grevi, onu bu konumda ve 16. koğuşta yaşamını sürdürürken buldu. Onun cezaevi yaşamının üçüncü dönemine, hem de yaşamının final dönemini başlatacak biçimde son verdi...

     ***

     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nin 'vitrin' döneminde 'yok' yoktu. Bakanlıkça ve yönetimce bütün olanaklar tanınmıştı. Bu nedenle cezaevleri içerisinde öne fırlamış ve 'çekim' merkezi olmuştu.

     Bilincine yeterince varamadığımız ve 'olması gerektiği' gibi değerlendiremediğimiz bu dönemin, bu yazı çerçevesinde tartışılması olanaksız pek çok nedenden dolayı, 1987 yılı sonlarına doğru başına çorap örülmeye başlandı. Bakanlık bu 'vitrin' dönemine son vermek ve cezaevinin yaşamında yeni bir sayfa açmak istiyordu.

     Önceleri bazı hakları tırpanlamaya yöneldiler. Sonra, 1988 yılı Mayıs ayında, aradıkları bahaneyi buldular ve topyekün, bütün güçleriyle, vahşice saldırdılar.

     Mayıs ayı ortalarıydı. Dini Ramazan bayramı dolayısıyla üç gün ama sancılı bir açık görüş yapmıştık. Ertesi günü akşama doğru, faşistlerin kaldığı ön blok ile örgütlü kabul edilenlerin bir kısmının kaldığı ikinci blokun arasındaki üst maltanın çatısında, nedeni hala bilinmeyen ve üzerinde pek çok spekülasyonun yapılageldiği bir yangın çıktı. Yangın, hızla 2. ve 4. koğuşların çatısına, oradan da PKK'lı tutsakların kaldığı 10. ve bizim kaldığımız 11. koğuşlara doğru yayıldı. Yangının söndürülmeye çalışılması sırasında 2. ve 4. koğuşların çatısında, tonlarca toprak olduğu görüldü. Yönetimce 'alarm' verildi.

     PKK'lı tutsaklar 10., 6. ve 14. koğuşlarda kalıyorlardı. Bunlar, 6. koğuşun merdiven altındaki boşluktan bir tünel kazmaya başlamışlar. Tünelin kazılması sırasında çıkan tonlarca toprağı ise 10. koğuşun duvarını delerek 2. ve 4. koğuşların çatılarına istif etmişler. Yangın sırasında ortaya çıkan, bu topraktı.

     O gece Foça'dan bir komando taburu getirildi. Polisler yığıldı. Derhal çatı katları olan 10. ve 11. koğuşlar boşaltıldı. Operasyona başlandı.

     Aynı gece tünelin nereden ve kimlerce kazıldığı öğrenildikten sonra, yerleri değiştirilmek istenip de buna karşı çıkan koğuşlardaki ve bir müşahededeki devrimci tutsaklar dövüldüler. Zorla yerleri değiştirildi. Ama asıl olarak PKK'lı tutsaklar ezildiler. Önce temsilci konumundaki arkadaşları, cezaevinin yönetim binasında polis ve komandolarca ' sorguya' çekildi! Ardından, tüneli kazanlar 'suçlarını' üstlenmelerine karşın, bütün PKK'lı tutsaklar komandoların saldırısına uğradı. Öldüresiye işkence gördüler. Yerlerde sürüklendiler. Kalabalık bir biçimde müşahede hücrelerine kapatıldılar.

     Operasyon, o gece dövülen ve yerleri değiştirilen bütün tutsakların eşyalarının talan edilmesiyle devam etti. Eşyalar, maltalara yığıldı.

     Olay, tam bir vahşetti. O gece ölü çıkmaması mucizeydi.

     Aynı gece sabaha karşı, çoğunluğunu dayak yiyenlerin ve yerlerinden alınanların oluşturduğu bir kısım tutsak, SAG önerdi. Sabahleyin de, geniş bir katılımla eyleme başladılar. Biz Devrimci Yolcular ve arka blokta kalanların çoğunluğu, bunu doğru bulmadık ve katılmadık.

     Bizce, öncelikle saldırının boyutunun bir bütün olarak kavranması gerekiyordu. Bu ise yapılmış değildi. Bizim değerlendirmemize göre, saldırı ile ortaya çıkan durum belirsizlikti. Bu belirsizlikte bir SAG değil, farklı eylem biçimleri yaşama geçirilmeli, tepki ortaya konulmalı ve durumun belirsizlikten çıkması beklenilmeliydi. SAG öneren ve akabinde yaşama geçiren arkadaşlar ise, gördükleri işkence ve içine itildikleri koşullardan hareket ederek, saldırının boyutunu tam olarak kavrayamadan, bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik ve hemen, etkili bir direnişin yaşama geçirilmesini düşünmüşlerdi. Biz, bunu tepkici bir yaklaşım olduğunu düşünüyorduk.

     Önerilen ve hemen yaşama geçirilmeye başlanan SAG karşısında böyle düşünmemize karşın var olan belirsizlik durumunda etkili olabilecek eylem biçimlerini ne ölçüde üretebilmiş, genele önerebilmiş ve kabul edilmesine çalışabilmiştik?

     Biz yemek boykotunu önermiştik. Bu arkadaşların SAG'ne başladığı özgül durumda, yalnızca Devrimci Yolcu tutsaklar olarak, bu öngördüğümüz eylem biçimini yaşama geçirmeye başlamıştık.

     İki-Üç gün sonra, var olan belirsizlik durumu, yönetimin yeni girişimlere yönelmesi sonucu kendiliğinden aşıldı; yangın ve ardından ortaya çıkarılan tünel nedeniyle gündeme getirilen karşı-devrimci vahşi saldırı, her tünel, firar, isyan vb. girişimler karşısında gündeme gelen ve bir yönüyle 'doğal' sayılabilen türden değildi. Yangın ve tünel, aranan bahaneler olmuştu. Bakanlık, sahip olduğumuz bütün haklarımızı gasp etmek, var olan koşulları alabildiğine kısıtlamak, bu cezaevindeki yaşamımızı cehenneme çevirmek ve 'vitrin' olma durumuna son vermek istiyordu. Bu çerçevede, hiçbir özel cezaevinde uygulama durumu bulunamayan Tek Tip Elbiseyi dayatacağı anlaşılıyordu.

     Cezaevi yaşamında yeni bir dönemin başlatılmak istendiği bu anda, ne yapılmalıydı?

     Gündeme gelen bu saldırı ve başlayan SAG karşısında seyirci durumda kalmak, yönetimle uzlaşma yolları aramak ya da hiç etkili olamayacak eylem biçimlerine devam etmek, şu ya da bu biçimde teslimiyetçi bir tavır içerisine girmek anlamına gelecekti. Bu saldırı püskürtülmeliydi. Sahip olduğumuz bütün haklar ve içinde yaşayageldiğimiz koşullar, en azından korunabilmeliydi. Bunun yolu ise kitlesel, kararlı ve etkili bir direnişi yaşama geçirmekten geçiyordu. Çok sayıda devrimci tutsağın SAG'ne başladığı özgül durumda bu direnişin biçimi SAG'di. O halde, başlayan bu SAG'ne bir biçimde eklemlenmek, ama amacını da yeniden formüle etmek gerekiyordu. Bu yapılmadığı takdirde, bu başlayan direniş kırılabilir ve karşı-devrimci saldırı amacına ulaşabilirdi. Bunun ağırlıklı sorumluluğu da, sayısal olarak en kalabalık olan bizlerin omuzlarında kalırdı...

     Başladığımız yemek boykotunu sürdürürken, iki-üç gün bu konuyu tartıştık. Tartışma sonunda, çoğunlukla SAG'ne başlama kararı aldık. Başlayan SAG'nin 7. gününde, bir biçimde bu direnişe eklemlendik. Direnişe eklemlenmemiz, başlayan direnişi güçlendirdi. Karşı-devrimin kolay başarı umuduna ağır bir darbe vurdu. Bizim ardımızdan, destek eylemleriyle yetinen ve hatta bir süre buna devam eden arka bloktaki tutsakların bir kısmı da SAG'ne başladı. İnkılap bu grubun içindeydi. O 14. günde SAG'ne başladı ve direnişin başarıya ulaşıp sonuçlandığı ana kadar 17 gün devam etti.

     Kan kanseri teşhisi konulmasa da hasta olan ve Ekim 1988 tarihinde tahliye olacağı için az cezalı kabul edilen İnkılap'ın, bu SAG'ne mutlaka katılması gerekmiyordu. Gerçi, örgütlü kabul edilen bazı siyasi tutsaklar, SAG de dahil bütün AG'lerine ve bütün eylemliliklere (ölüm orucu hariç), bazı ağır hastaların ve az cezalıların dışında, mutlak bir biçimde herkesin katılması gerektiğini savunuyor, kendi arkadaşlarını sokuyor ve katılmayanlara karşı belli bir tavır alıyorlardı. Pek çok riskin göze alınmasını ve var olan bütün gücün ortaya konulmasını gerektiren bazı anlar dışında savunulması halinde sekter ve olası olumsuz sonuçları beklenen yarardan daha çok olan bu yanlış yaklaşımın, tutsaklar üzerinde psikolojik bir baskılanma yarattığı doğruydu. Bu nedenle, biz Devrimci Yolcu tutsaklar, ilk kez bu direnişin tartışılması sırasında, bu sorunu da tartışmıştık. Tartışma sonucunda, çoğunlukla, bu yanlış anlayışı mahkum etmiş, SAG'ne sağlığa ve infaz durumuna yönelik olası olumsuz sonuçlarını dikkate alarak, hasta ya da az cezalı arkadaşlarımızın katılmayabileceklerini kararlaştırmıştık. Eylemliliğin başladığı sırada da bizden ayrı bir koğuşta bulunan İnkılap'ın, bu kararımızdan haberdar olmadığı ve doğal olarak, eyleme başlama kararı verirken, bu yanlış yaklaşımı göz önünde bulundurduğu söylenebilir. Ancak, çok kısa bir süre sonra tahliye olacak İnkılap'ın, bu kısa sürede, bu olası baskılanmayı göğüsleyebileceğini düşünmüş olabileceği de söylenebilir.

     Burada, İnkılap'ın bu eyleme neden katıldığını ortaya koyabilecek kanıtlar; onu tanıyanların kanıları, onunla eylem sırasında ve sonrasında konuşanların tanıklıkları, asıl olarak ise, varlığından pek çok kişinin bir biçimde haberdar olduğu, babasına yazdığı mektubudur. Bu mektup, onun kaleminden ve onun açısından, bu nedenleri ortaya koyan tek yazılı ve tartışma götürmez belgedir. Bu nedenle önemlidir.

     Bence o, direnişe neden olan olaylar ve başlayan direniş karşısında, çokça gözlenen bir olayı, kendi içinde hesaplaşmayı yaşadı. Bunun sonucu, hiç yitirmediği dürüst, onurlu, namuslu ve olaylar karşısında duyarlı olan kişiliği, onun bu direnişe katılmasını gerektirdi. Lenin 'Biz bir kişiyi... eylemlerine göre yargılarız.' der. O, bu tavrıyla başlattığı kendi içindeki evrilmeyi, başka tavırlarıyla da devam ettirecek ve bir DEVRİMCİ olarak ölecekti...

     İnkılap'a kan kanseri teşhisi, bu direnişin sonuçlanmasından sonraki bir muayenesinde konuldu. Benim tanıdığım ve birlikte olduğum devrimciler arasında, İnkılap, bu trajik durumu ikiliyordu. Daha önce, 1984 yılı Mayıs- Haziran aylarında Buca Bölge Cezaevi'nde yaşama geçirdiğimiz 30 günlük SAG sonrasında da, Muammer Özdemir yoldaşımıza, direnişi kırmak için gönderildikleri Şirinyer Askeri Cezaevi'nde siroz teşhisi konulmuştu.

     SAG'leri, insanda kalıcı rahatsızlıklara yol açmasının yanı sıra, vücudu çok zayıf ve dayanıksız duruma düşürdüğü için var olan rahatsızlıkları ilerletir, yaşamsal duruma getirir ve tartışılmayacak bir biçimde gözler önüne serer. Muammer'de ve İnkılap'da olan buydu.

     Cezaevlerinde, bakanlığın ve diğer bütün yetkililerin demagojilerinin aksine, insanların sağlığıyla yeterince ilgilenilmez. Pek çok hastalığa üstünkörü bir muayeneden sonra çoğunlukla ya yanlış ya da 'psikolojik' teşhisi konur. Bazı ilaçlar yazılır ve insanlar baştan savılır. Bu tavır kasten ya da görevlendirilen doktorların yetersiz/yeteneksiz olmalarından dolayı böyledir. Bu nedenle cezaevleri, insan yiyen birer canavardır.

     İnkılap'a önceden kan kanseri teşhisi konulabilirdi. Şimdi ise oldukça geç kalınmış bulunuyordu. Sonraki süreçte yaşanılanların anlamı da onun bilerek ölüme terk edilmesiydi.

     ***

     İnkılap, önce, kan kanseri şüphesiyle Aydın Devlet Hastanesine sevk edildi. Orada kan kanseri teşhisi konulduktan sonra, aynı gün olmasa da revire geçti. Mikroptan arındırılmış bir yerde yaşaması gerekiyordu.

     Revire geçmesiyle, onun cezaevi yaşamının dördüncü ve son dönemi başlamış oluyordu.

     Kısa bir süre içinde Buca Bölge Cezaevi'ne sevk oldu. Ege Üniversitesi'nde ya da İzmir Devlet Hastanesi'nde yeniden muayene olacak ve tedavisi yapılacaktı. Ama öyle olmadı...

     Buca Bölge Cezaevi'ne varınca, İnkılap için öngörülen koşullara uygun bir yer olmadığından, revir olarak kullanılan ve her türlü hastalıktan yaran mahkumların kaldığı koğuşa verdiler.

     Buca Bölge Cezaevi'nden İzmir Devlet Hastanesi'ne gönderdiler. Ege Üniversitesi'nde mahkumlar koğuşu yoktu ve bunun için orada muayene ve tedavi olacaktı. Aynı gün yatırdılar. Tedavisine başlandı. Ama hastaneye yatırılan mahkumların güvenliğinden sorumlu subay ve astsubaylar, orada uzun süre yatmasına karşı çıkmaya başladılar. Zaten ona ayrıcalıklı davranmışlar ve bir aydan çok kalmasına izin vermişlerdi. Başkaları onun kadar da 'şanslı' değillerdi. En çok bir-iki hafta kalıp, yeniden geldikleri Buca Bölge Cezaevi'ne götürdüler. Mahkumların durumu söz konusu olunca doktorların değil, askerlerin sözü geçiyordu!

     Doktorlar, mahkeme kanalıyla tahliye olabilmesi için gerekli olan 'Hayati tehlike var; başka koşullarda tedavisi gerekir.' içerikli bir rapor vermeyi reddettiler. Nasıl olsa Ekim ayında tahliye olacaktı ve o zamana kadar ölmezdi...

     Yeniden getirildiği Buca Bölge Cezaevi yöneticilerinin yapabileceği bir şey yoktu. Onlar hastaneye sevk etmekle yükümlüydüler ve bunun gereğini yerine getirmişlerdi. Artık orada kalamazdı. Çünkü onların mahkumu değildi. Geldiği Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'ne dönmeli ve orada tedavisini sürdürmeliydi. Peki bu mümkün müydü? Bunu bilemezlerdi ve zaten bu onların sorunu da değildi!!!...

     Başka mahkumlar ile birlikte normal sevk işlemine tabi tutulduğundan, uzun ve dolambaçlı bir yolculuktan sonra Aydın'a, tedavi için yola çıktığı ilk noktaya döndü. Artık, revirdeki yaşamını sürdürecek ve tahliye olmayı bekleyecekti!..

     Onun revirden ayrılması, bizlerin yanına gelmesi ya da bizlerin onun yanına gitmesi, sağlığı açısından sakıncalıydı. O bunun bilincindeydi. Ama yalnız yaşamak da zordu. Ayrıca o ve bizler, kısa süre sonra birbirimizden ayrılacağımızı düşünüyorduk. Bu ayrılığın sonsuza dek sürmesi de olasıydı. Bunu için bazen biz onun yanına giderdik, bazen de o bizim yanımıza gelirdi.

     Mayıs-Haziran direnişinde, gasp edilmek istenen haklarımızın tamamına yakınını korumayı başarmıştık. Ancak kısa bir süre sonra yönetin değişmiş ve bakanlıkça özel olarak görevlendirilen Savcı Nural Uçurum ile birinci müdür Soner Köstereli göreve başlamışlardı. Bu ikili, büyük bir uyum içinde çalışarak, sahip çıktığımız haklarımızı adım adım yeniden gasp etmeye yönelmişlerdi. Bu gasp operasyonunun sonuçlarından birisi olarak, direniş sonrasında haftada bir yapılabilen iç görüşü tamamen ortadan kaldırdılar. Böylece, onun yanına konuk gidebilmemiz sona erdi.

     Her gün ya da belli aralıklarla değişecek şekilde bir kişi İnkılap'ın yanında refakatçı kalabilirdi. Ama hayır, yönetim buna izin veremezdi. Tüzük buna uygun değildi. Onlar ise tüzüğün dışına çıkamazdı!..İnkılap'ın durumunu biliyorlardı. Yalnızca ellerinden bir şey gelmiyordu. Bunun yerine, biraz da biz direttiğimizden, İnkılap'ın her gün ve her saat istediği bir koğuşa konuk gitmesine izin verebilirlerdi. TV kapanınca revire dönsün, yeterliydi.

     İnkılap, sırasıyla, konuk olmak istediği koğuşlara gidiyordu. Oralarda TV izliyor, gazete okuyordu. Sohbet ediyordu. Direniş sonrası bir kısım Devrimci Yolcu arkadaşımla birlikte kaldığım 8. koğuş, en çok geldiği yerlerden birisiydi.

     Siroz hastalığına yakalanan Muammer Özdemir arkadaşımız için yapabildiklerimizi az çok biliyordum. Koşullar biraz daha kısıtlı olmasına karşın, asıl olarak, ilk kez böyle bir durumla karşılaştığımızdan, adeta el yordamıyla ve karınca adımlarla bir şeyler yapabilmiştik. Yapabildiklerimiz, yapabilecek olduklarımızın çok altında kalmıştı. Hipertansiyondan Ankara'da yatan Ahmet Çetin arkadaşımız için çok az şey yapabildiğimizi de biliyordum. Bu iki yoldaşımız, bizler her gün ölüm haberlerini duyma korkusunu yaşarken, gözlerimizin önünde ölüp gitmişlerdi.

     Bu iki arkadaşımız, her şeye rağmen belki yine ölebilirlerdi. Ama bu, bizim yeterince çaba sarf edemediğimiz ya da belli bir noktadan sonra çaresiz kalışımız gerçeğini değiştirmiyordu. İnkılap, gözlerimizin önünde ölüm yolculuğuna çıkan üçüncü arkadaşımız oluyordu. Önceki iki olayda yaşadıklarımız bize yol gösterici olmalıydı. Yoksa boşuna yaşanılmış olurlardı. Bu kez İnkılap yanımızdaydı. Koşullar da daha elverişliydi. Ne kadar geç kalınmış olursa olsun, yapılabilecek her somut ve anlamlı şeyin bir yararı olabilirdi.

     Ailesinin çabalarının yanı sıra, bizler de demokratik bazı kuruluşları ve kişileri durumdan haberdar ediyorduk. Demokratik kuruluşlar, kişiler, partiler, basın vb... ağırlıklarını koymalarının yanı sıra, bunlar aracılığıyla sorun kamuoyuna duyurulmalıydı. Kamuoyu en sağlıklı bir biçimde bilgilendirilmeliydi. Kamuoyunun harekete geçirilmesine çalışılmalıydı. Çünkü, İnkılap'ın hastalığı, yalnızca onu ilgilendirmiyordu. Bu olay, 12 Eylül döneminin ve cezaevlerinin ürünüydü. Bu ülkede ve cezaevlerinde insana verilen değerin bir göstergesiydi. Bir başka deyişle, toplumsal bir sorundu. Toplum bu sorunun ağırlığını üzerinde hissetmeli ve İnkılap'a sahip çıkmalıydı. Olayın bu boyutu ihmal edilmemeli ve gözden kaçırılmamalıydı. Her şeye rağmen, belki, İnkılap'ı da kurtaramayabilirdik. Ama bu yapılacaklar ile benzeri olayların yenilenmesini önlemeye katkıda bulunabilirdik. Bunlar bugünden bu doğrultuda atılmış somut ve anlamlı adımlar olabilirdi. Muammer, Ahmet ve İnkılap'ı izleyecek olası yeni olaylar yaşanmamalıydı. Bu bile başarılabilirse, yapılacakların çok büyük anlamı olurdu... Olay karşısında duyarlılık ve çaba gerekiyordu... Seyirci kalmak olmazdı...

     Koğuşumuza geldiği günlerin birisinde, bu çabalara katkıda bulunabilmek anlamında, basına bir haber yazacağımı söyledim. Kabul etti. Kısaca, hastalığıyla ilgili yaşadıklarını anlattı. Anlattıklarından hareketle 'Siyasi mahkum olmak, ölüme terk edilmek için yeterli midir?' başlıklı uzun bir haber yazdım. Okudu. Bu haber metnini, annesi ve babasıyla birlikte çektirdiği bir fotoğrafını ekleyerek, tahliye olan bir arkadaşla çıkardık. Fotoğraflı bu haber metninin, en azından Nokta dergisine verildiğini ve onların da ailesine telefon ettiğini öğrendim. Ama arkası gelmedi... Belli ki, o aşamada, İnkılap'ın ölüm yolculuğu, Nokta başta olmak üzere 'basınımız' için önemli ve tiraj getirecek bir haber değeri taşımıyor olmalıydı.

     Ona birkaç kez, hastanede yatarken, babasının, özel af yetkisini kullanması için Cumhurbaşkanına başvurma önerisini neden reddettiğini sordum. Bu soruyu pek çok arkadaşı da soruyordu. Evet o, bu öneriyi hiç düşünmeden reddetmişti. Evren, işkencelerden geçirtip tutsak durumuna soktuğu bir devrimcinin babasının özel af başvurusunu, hem de seve seve kabul edebilirdi. Ama o, neden bir Askeri Faşist Cunta liderinden af istesin idi?.. Peki onun bu tavrında, kısa süre sonra çıkacak oluşu etken miydi? O soruna asıl olarak bu açıdan yaklaşmıyordu. Onun için ayları bırakın, saatlerin bile yaşamsal önemi vardı. O onurlu bir insan ve devrimciydi. Ne bu onurundan, ne de bu kişiliğinden vazgeçebilirdi. Karşı çıkışının asıl nedeni buydu.

     İnkılap babasından saygıyla, annesinden sevgiyle ve kardeşlerinden güvenle söz ederdi.

     Onunla, tahliye olduktan sonraki tedavisi üzerine de konuşurduk.

     O Türkiye'de tedavi görebilmesinin mümkün olduğunu duymuştu. İyi de Türkiye'de tedavi görmek çok parayı gerektiriyordu. Evet o bunun bilincindeydi. Peki ailesi bu tedavi için gerekli parayı bulabilecek miydi? Evet, ailesi onun için her şeyi yapardı. Ona Türkiye'de olması gerektiği gibi tedavi olamayacağını, devrimci olmasından dolayı hastanelerde doktorların yeterince ilgilenmeyeceklerini söylerdik. Ayrıca ailesinin gücü, onun tedavisini yaptırmaya yetemeyebilir ve bir süre sonra, bu ağır yükün altından kalkamayıp tıkanıp kalabilirlerdi. En iyisi daha şimdiden yurt dışında tedavi olmayı düşünmeliydi. Bu doğrultuda bugünden yapabileceklerimizi yapmaya başlamalıydık. Bu konuda ona, bir biçimde yardımcı olabilirdik. Bu hem tedavisi hem de ailesinin ekonomik durumu açısından daha iyi olurdu. Hayır, diyordu, şimdilik yurt içinde tedavi görmeye çalışacak, bilahare yurtdışında tedavi olmayı düşünecekti...

     İnkılap, kanseri yeneceğini söylüyordu. Bu olanaksız değildi. Bunun örnekleri vardı. Babasının bir öğrencisinin kanseri yendiğini duymuştu. İnanç çok önemlidir, diyordu. Evet inanç çok önemliydi, ama her şey demek de değildi. O kanseri yenebileceği düşüncesine olağanüstü düzeyde bağlıydı ya da öyle görünmek istiyordu. Bilemiyorum...Hala, hangisi gerçekti, diye sorar dururum kendi kendime. Kanseri yenebileceği inancı vardı, ama sanırım ağır basan ikincisiydi. Bu ifadelerinde, gerçekte örtük bir biçimde yaşamak isteği vardı. Bunun yanı sıra bizlere ve özellikle ailesine moral verme çabası da söz konusuydu. Babasına moral verdiğine birkaç kez tanık oldum. Bir keresinde, babasına, İnkılap'ın durumunu ve tahliye olur olmaz ivedilikle yurt dışına çıkması gerektiğini bütün yalınlığıyla söylediğim için, beni eleştirmişti. Kendisinin değil, asıl ailesinin morale gereksinimi vardı. Öyle düşünüyordu. Onların moralini bozacak şeyler söylememeliydik.

     En son 16 Ekim 1988 günü gecesi 8.koğuşa geldi. Bizden sonra 9. koğuştaki bazı arkadaşlarla da görüşecekti. 17 Ekim günü, biz 33 gün sürecek ve Nazilli E Tipi Cezaevi'nde yenilgiyle son bulacak yeni bir SAG'ne başlayacaktık. Ona yurt içi ve yurt dışında pek çok yere gönderebileceği 'Biz can koyduk, siz el verin' başlıklı bir bildiriyi verdik. Bunu dışarıya çıkaracaktı. Bu son görüşmemizdi. Biz, yalnızca bu cezaevinde değil, sürdürdüğümüz yaşamımızda son kez görüşüyor olduğumuzu biliyorduk.

     21 Ekim günü sabahleyin, biz Nazilli'ye sevk olurken, o tahliye oluyordu. Cezaevi önünde sevk arabasına binerken, görebilir miyim diye, çevreye bakındım. Göremedim. Belki biraz önce gitmişti, belki de biraz sonra çıkacaktı...Bir daha da göremeyecektim. Biz direniş içerisinde yola çıkıyorduk. O ise, direnişimize destek çağrısı içeren bir bildiriyle ölüm yolculuğuna devam ediyordu. Artık onu gıyaben izleyecektim...

Mayıs 1990/Nazilli"

20.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

                                                        

                                                    (1.0.1990/Aydın)

      (*) Bu yazıyı daha önce de yayınlamıştım. Bu kez, 'yazılma zamanı' (Mart-Nisan-Mayıs) nedeniyle yayınlıyorum.

     (**)  Adnan (Selvi), Akhisarlı arkadaşım. Akhisar Belediyesinde zabıtalık yaptı ve zabıta amiri iken emekli oldu. 2019 yılında yapılan yerel seçimde Akhisar Belediye Başkanlığı için CHP'den aday adayı oldu. Yapılan önseçimde ikinci çıktı.

Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce Adnan ile görüştüm: Bu yazının bir nüshasını, Nadire Mater'e gönderdiğini ve bilahare yayınlanan 'Unutulmasınlar diye'de, İnkılap bölümü yazılırken, bu yazıdan da yararlanıldığını söyledi.

     (1) 4.3.1990

     (2) 14.3.1990
     (3)18.3.1990
     (4) 22.3.1990
     (5) 1.4.1990 
     (6) 8.4.1990

             












                                   

16 Mart 2021 Salı

2021.03.16.CEZAEVİ YAZILARI-47: YOL ARKADAŞIMIZ AHMET ÇETİN ANISINA!

  2 yorum

     

SİNOP CEZAEVİ VE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

(Yol arkadaşımız Ahmet Çetin anısına)(1)

Bu bölümde, cezaevinde iken 16 mart 1987 yılında ölen yol arkadaşımız Ahmet Çetin ile ilgili Mehmet Şahin arkadaşımızın 1987 yılında yazdığı ve ölümünün 34. yıl dönümü olan bugün paylaşılmak üzere yolladığı yazıyı, paylaşıyorum.

Hastanelerde kapanan son perde ve gerisi

'Ölen hükümlü için…Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde açlık grevi..' başlığı ile 19 Mart 1987 tarihli Cumhuriyet’te yer alan haber şöyle devam ediyordu: 'Böbrek yetmezliği çeken Ahmet Çetin adlı hükümlü, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde olaylara yol açtı. Arkadaşlarının tedavisinin kasıtlı olarak geciktirildiğini öne süren bir bölüm hükümlünün açlık grevine başladığı öğrenildi.'

Ankara Kapalı Cezaevi’nde bulunan siyasi tutuklu ve hükümlüler, arkadaşları Ahmet Çetin’in 16 Mart pazartesi gecesi Hacettepe Hastanesi dahiliye servisinde ölmesi üzerine, 18 Mart Çarşamba günü basına açıklama yaparak açlık grevi kararı almışlardı.

Denizli ve Sinop Cezaevleri başta olmak üzere 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış olan Ahmet Çetin, en son Burdur Cezaevi’nden tedavi olmak üzere, Ankara Kapalı Cezaevi’ne getirilmişti. Böbreklerinden rahatsız olan Çetin’in durumu bir hayli ağırlaşmış, zaman zaman komaya giriyor ve hastaneye kaldırılması savsaklanıyordu. İhmale gelmeyen durumuna karşın 15 gün cezaevi revirinde tutuluyor, İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere yapılan ısrarlı başvurular sonunda 'hastaneye yatırılması ancak sağlanıyordu.'

Hastaneye sevk edildiğinde böbreklerinin ikisi de çürümüş ve “iflas etmiş” durumdaydı. Nihai çözüm için böbrek transferi gerekiyordu. Konulan teşhise göre, böbrek değişimine kadar geçen sürede 'diyaliz yapılması ve benzeri müdahaleler zorunluydu.' Ancak 'öylesine' bir yer olan Numune Hastanesi’nde ne 'diyaliz makinesi', ne de doğru dürüst –hele de mahkum hastalarla– ilgilenebilecek ilgili bir doktor vardı. İlgililerin söylediğine göre, böbrek tedavisi için gerekli ilaçlar da yoktu. Tedavisini ise dahiliyeci bir doktor yürütüyordu.

Esas tedavisinin yapılabilmesi için elverişli yer olan ‘Yüksek İhtisas’ veya benzeri bir hastaneye yatırılması gerekiyordu. Bu ise 'oralarda mahkum koğuşu olmadığı' bahanesiyle mümkün olmuyordu. Bunu Numune Hastanesi’nde ki Dr. Oktay Oymak şöyle ifade ediyordu: 'Mahkum koğuşunun olmamasının yanında, üresi olduğundan bir hayli uğraştırıcı bir hastalık. Bu tür hastalarla pek ilgilenmek istemezler. Oraya alınmaması birazda bundan kaynaklanıyor…' Çetin, üresinin yükselip krize girdiği bazı günlerde Yüksek İhtisas Hastanesi’ne götürülmüş, kabul edilmeyerek gerisin geri Numune Hastanesi mahkum koğuşuna getirilmişti. Acilen gerekli olan ilk diyaliz ise, ısrarlı başvurular üzerine Yüksek İhtisas Hastanesinden getirilen diyaliz makinesi ve bir ürolog tarafından yapılmıştı.

Gerekli ilaçların sağlanması ise ayrı bir sorundu. Bir yandan sık sık komaya girerken, ilaç yokluğu bahanesiyle günler geçiyor ve bir türlü diyaliz yapılamıyordu. Görevli dahiliye doktoruna 'hala neden müdahale edilmiyor?' denildiğinde, 'ilaç alınması gerekiyor. Bizde yok' diyordu. Sonunda Avukatı Musa Aytimur ve yakın çevresinin yoğun çabalarıyla, (her bir seans için) gerekli 270 bin küsur lira tutan ilaçlar sağlanıyor ve onca koşuşturmadan sonra ilk diyaliz yapılıyordu.

Söylediklerine göre iki haftada bir diyaliz yenilenmesi gerekiyordu. Gerek bu nedenle ve gerekse esas tedavisi için başka bir hastaneye sevk raporu hazırlanacaktı. Ne var ki bu, son günlere kadar bir türlü sonuca bağlanamamıştır. Bu gün yarın derken üzerinden haftalar geçmiştir. 'O halde neden hala rapor çıkarılmıyor?' denildiğinde ise, 'hastanın bir dilekçe yazıp iki fotoğrafla birlikte başvurması gerekiyor. Ama fotoğrafı yokmuş..!' deniliyordu. Sonuçta, üzerinde bulunan boy fotoğrafından yarım boy çekim yaptırılıp, çoğaltılarak bu da sağlanıp başvuru gerçekleştiriliyor.

Günlerden 13 Mart Cuma: 'Bu günlerde ikinci diyalize girmesi gerekiyordu. Zamanı geçmiş olmasın? Hastanın durumu tekrardan ağırlaşmak üzere. Şişlikleri ise henüz daha inmemiş. Mutlaka yapılacak bir şeyler olmalı..' dendiğinde ise; yine bir reçete yazılarak, 'hayır şu an diyalize gerek yok. Reçetedeki ilaç alınırsa, durum normale döner..' deniyordu. 'Yeterli' olduğu söylenen 130 bin liralık ilaç (human albumın..) tekrar alınarak, teslim ediliyor. İlaveten, ' raporun kesin bir iki gün içinde çıkacağı ve muhtemelen Hacettepe’ye sevk edileceği' de belirtiliyordu.

'Yaşamın yol olduğu dünyada' Çetin için son geçiş istasyonu olan Numune Hastanesinde, tedavi süresince serbest kalması için rapor da hazırlanmış ama maalesef işe yaramamıştır.

Numune Hastanesi nasıl bir yerdir ve gösterilen ilgi nedir ? Bunu, sık sık götürüldükleri için hastane koşullarını yakından bilen mahkumların açıklamalarından aktaralım. Yaptıkları basın açıklamasında, '..Mahkumların kaldığı özel bölümün, bir hastaneden çok hapishaneye benzediği, bu bölümle sürekli ilgilenen bir doktorun olmadığı, sabahki viziteden sonra doktorların bir daha buraya uğramadıkları…. Numune Hastanesinde diyaliz makinesi olmamasına rağmen, Hacettepe’ye, Yüksek İhtisas hastanesine sevki bir ay savsaklanmıştır. Numune Hastanesi ilaçları vermemiş ilaç tedariki avukatı ve bir arkadaşı tarafından sağlanmıştır. Ancak komaya girmesi üzerine Yüksek İhtisas hastanesine kaldırılmış ve geç kalınmıştır. Numune Hastanesi kurumu, öteden beri siyasi suçlulara karşı hasmane bir tutum içinde olan bir eziyet müessesesidir..' denilerek sorumluları hakkında kovuşturma açılması isteniyordu…' (18 Mart 1987 günü 2000’e Doğru dergisine yapılan açıklama)

Ahmet Çetin’i Ankara Kapalı Cezaevi revirinde yattığında tanıyan bir arkadaşı ise durumu şöyle anlatıyor: ' 03.03.1987 günü.. Numune Hastanesi Mahkum koğuşuna yattım. Mahkum koğuşunda  kaldığım üç gün zarfında Çetin’in hasta ve bitkin durumu devam ediyordu. Gittiğim ilk gün Çetin koma halinde olduğu için konuşma fırsatı bulamadım. 2. Gün kendine geldiğinde, bana söylediği ilk söz, '20 gündür doktorların yanına gelmediği ve kendisinin ölüme terk edildiği..' şeklindeydi. Yanında yatan mahkum hastalar da, doktorların uzun süre Çetin’le ilgilenmediğini, söylediler. Doktorlarla arasında geçen bir konuşmayı bizzat kendisi şöyle anlatmıştı: 'Doktorlar bir ay önce yanıma geldiklerinde, o esnada mahkum koğuşunda sorumlu yüzbaşı da orada bulunuyordu. Doktorlarla geçen tartışmaya görevli yüzbaşı da şahit oldu.' Tartışma konusuna gelince; Çetin doktorlara neden ölüme terk edildiğini sormuş. Doktorlarsa hiçbir cevap vermeyerek susmuşlardır. Çetin burada görevli yüzbaşıya dönerek, kendisinin devrimci olduğu için tıbbi müdahalenin yapılmadığını ve kasıtlı olarak ölüme terk edildiğini söylemiştir. Görevli doktorlarsa her zamanki gibi hiçbir müdahalede bulunmadan odayı terk edip gitmişlerdir.

Zaten Ahmet Çetin’in mahkum koğuşunda yatması başlı başına bir cinayettir. Koma halindeydi ve vücudu devamlı olarak şişiyordu. Buna karşılık ölümle pençeleşen bu arkadaşa hiçbir müdahale yapılmamasına bizzat ben de tanık oldum. İnsan hayatının bu kadar ucuz ve değersiz olduğunu ilk kez görüyordum. Durumu gittikçe ağırlaşıyordu… Gereken tıbbi müdahale yapılmış olsaydı, günümüzde tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğu için, şu an Ahmet Çetin yaşıyor olacaktı.' (Cevat)

Çetin ölüme iki gün kala hala Numune Hastanesindeydi. Gösterilen sözüm ona 'ilgiye' bir de hafta sonunun Cumartesi ve Pazar'ı eklenmişti. Mesai günlerinde ite kaka yapılan bakımlar bu sefer nöbetçi personelin 'insafına' kalmıştı. Pazar günü durumu iyiden iyiye ağırlaşan Çetin, yanında görevli bir hemşireden başka kimsenin bulunmadığı geceyi koma halinde geçirmiştir. Durumun giderek daha ciddi bir hal alması üzerine Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırılmış; oradan da hiçbir tıbbi müdahale yapılmadan İbn-i Sina Hastanesi’ne/vakfına, orası da almayınca, ambulans içinde geçen saatlerden sonra Pazartesi günü öğleden sonra ancak Hacettepe Hastanesi’ne yatırılabilmiştir.(*)

Diyaliz uygulamasına geç kalındığından, Hacettepe’de de gece tekrardan girdiği komadan çıkarılamamış, annesi ve kardeşi her ne kadar böbrek vermeye hazır olsa da, buna zaman kalmamıştır. 16 Mart 1987 Pazartesi gecesi, ‘yaşamın adeta ölümü çağrıştırır olduğu’ yerlerde 'emin ellerde' Çetin de özgürlüğü soluyamadan gitmiştir.

(*)Adı geçen Numune, Yüksek İhtisas, İbn-i Sina ve Hacettepe hastanelerinin aralarındaki mesafe o kadar uzak ki; herhangi birindeki bir hasta 'ah' çekse diğerinden duyulacak neredeyse! Ya da binalarının gölgesi birbirine düşecek kadar uzakta! Bürokrasi ve oyalama sarmalındaki ihmalin sonucu, en acil durumda ve 'hızır servislerle' tam güne yakın bir zamanda ulaşılabilmiştir!

***

Son perde kapanırkenki durumu, bir de Numune Hastanesi’ndeki doktoruyla yapılan görüşmeden aktaralım:

-Oktay bey, tanıdınız mı?

-Tanıdım, hoş geldiniz. Ahmet Çetin.. evet..

-Evet… kaybettik.

-Başınız sağ olsun. ……

-Bir türlü inanasım gelmiyor. Nasıl oldu, anlatır mısınız? O gün (13 Mart) nelerin gerektiğini sorup, yazdığınız ilacı (human albumın) alıp bırakmıştım. Durumun iyi olduğunu, fazla endişe edecek bir şey olmadığını söylemiştiniz. Ne var ki sonuç hiç de öyle olmadı. Umutlarımızın tersi oldu. Bunun bir açıklaması olmalı. 'Emin ellerde' gitti maalesef.

-Durumu iyiydi, Biliyorsun rapor üzerinde uğraşıyorduk. Cuma günü (13 Mart) o ilacı verdik. Sevk raporuna müteakip Yüksek İhtisas hastanesine, İbn-i Sina’ya /Vakıf’a götürülüyor. Almıyorlar. Daha sonra Hacettepe’ye yatırılmış. Orada, diyaliz esnasında kalbi durmuş.

-İkinci bir diyalize sokuluyor mu?

-Evet evet… Üresi yükseliyor. Diyaliz diyorlar. O esnada gidiyor. Periton diyaliz aslında riskli bir iş..

-Fakat bir ihmal olduğunu sanıyoruz. Çoğunlukla intibalar o yönde.

-Burada öyle bir durum yok. Elimizden geleni yapmaya çalıştık…

-Örneğin Cuma gününden sonra, Cumartesi-Pazar (14-15 Mart); hafta sonu ve sevk sırasındaki oyalanma ve gecikmeler… Sizce bu ihmal değil mi?

-Evet… Hafta sonu araya Cumartesi-Pazar girdi. Ben yoktum. Sanıyorum buradaki diğer arkadaşlar (nöbetçi doktorlar) benim gibi gereken ilgiyi göstermemişler. Öte yandan ambulans v.s şeyler… Sevk konusundaki bürokratik işlemler uzamış olabilir, onu bilemiyorum. Bizden sonraki gittiği yerlere ilişkin şeyler… Fakat kesinlikle ikinci bir diyalize girmişti.

-Ben girmedi diye duymuştum, Araştırılacaktır.

-Bu arada basına açıklama yapılmış. Cumhuriyet ve Ulus’ta çıkmıştı. Cezaevinde protesto için açlık grevine gidilmiş. Siyasi mahkum olduğu için ihmal ve kasıtlı yapılan bir şeyler olduğu söylenmiş. Bunun olduğunu sanmıyorum. Cezaevinde ihmal edildiği de yazılmış.

-Zaten her şey orada başlıyor. Cezaevlerinin kötü yaşam koşullarında yıllarla ifade edilen ihmaller var. Bunlara ilaveten siyasi eğilimi nedeniyle bir de hastanede ihmal edildiği konusu var..

-Biz elimizden geleni yaptık. Açık söylemek gerekirse, bu tür hastalıklar zengin hastalığı! Bu durumda yapacağımız bir şey yoktu. Hatta izin raporunu da hazırlamıştık.

-Salıverilmesi için yani?

-Evet üç aylık izin raporu.

-Öyle ise bile maalesef işe yaramadı ama, verdiğiniz bilgiler için yine de sağ olun.

-Üzgünüm, tekrar başınız sağ olsun..”

27.03.1987 günü saat 15.30 da Dr. Oktay Oymak ile yapılan konuşma böyle bitiyordu.

     ***

Sonuç: “Takipsizlik kararı: Tabii nedenli ölüm!” ve yanıt bekleyen sorular.

Son yolculuk noktalanırken, '175 cm boylarında, 75 kg. ağırlığında, …kumral saçlı, kızıl bıyıklı, beyaz tenli…' ifadeleriyle başlayan 20.04.1987 tarihli ‘Otopsi Raporu’nda böbreklerle ilgili olarak, '…Her iki böbreğin normale göre küçük yapıda ve haşlanmış et görüntüsünde olduğu tespit edildi.

Otopsi sırasında beyin, akciğer, karaciğer, kalp ve her iki böbrekten alınan parçalar mikrobik tetkik için histopatoloji laboratuvarına gönderildi.

Histopatoloji laboratuvarının 16.04.1987 tarih ve 1987/15 sayılı raporunda; akciğerlerde bronş dallarında epitel ve iltihap hücreleri, alveollerde anfizem hali, böbreklerde kronik pyelonefrit tespit edildiğinin kaydedildiği görüldü..' dendikten sonra şu sonuca varılıyordu:

'1-Kişinin ölümünün kronik pyelonefrite bağlı böbrek yetmezliği sonucu meydana gelmiş olduğu,

2-Yapılan otopside travmatik-patolojik bir bulgu tespit edilmediği, ölümün tabi nedenlerden ileri geldiğini bildirir rapordur.”

Sadece bu raporla sınırlı olduğu anlaşılan soruşturma yapılıyor ve 'Takipsizlik Kararı' veriliyordu. ‘Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Osman Sabit Gökmen-16505’ imzalı, 24.04.1987 tarihli 'Takipsizlik Kararı' ise şöyle:

'Olay günü Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesinde vefat eden 33 yıla mahkum, Ahmet Çetin’in cesedi üzerinde yapılan otopside, şahsın ölümünün kronik böbrek yetmezliği sonucu… meydana gelmiş olduğu… ve ölümün tabi nedenlerden ileri geldiği… anlaşılmış olmakla, olay hakkında kamu adına takibata ve tahkikata mahal olmadığına…karar verildi.'

Varılan sonuç, 'tabi nedenlerden ileri gelen ölüm' ve 'takipsizlik kararı'. Başkaca hiçbir nedeni yokmuşçasına hazırlanan ‘rapor ve karar’a göre her şey normal bir seyir içinde olmuştu!

Oysa gerçekten 'tabii nedenlerden ileri gelen' bir ölüm müydü? 'Kronik böbrek yetmezliği' ibareli rapor her şeyi açıklıyor muydu? Neydi o halde? Daha yolun yarısında yaşamın ölümle noktalanması 'kaderin bir cilvesi miydi' yoksa? 'Eceliyle ölüm olmaz. Nedensiz ölüm olmaz' gerçeğine parmak basan Tıp Bilimine göre gerçek neden bu olabilir mi? Ya da neden olarak belirtilen 'Kronik pyelonefrite bağlı böbrek yetmezliği' kendiliğinden mi ortaya çıkmıştır? O halde varılan sonuç soruşturmanın hepsi bundan ibaret olabilir mi? Değilse neden soruşturulmadı, soruşturulmuyor?

Benzeri sorular bir kez daha sorulmuştu:

'… Ahmet Çetin cezaevine girdiğinde daha yirmilerinin ilk yarısındaydı. Böbrekleri birdenbire mi çürümüştü? Ankara’ya geldiğinde her şey yapılmış bile olsa, daha önce müdahale edilemez miydi? Bugüne kadar yattığı cezaevlerinde kaç kez doktora çıkmış ve durumuna ne teşhis konulmuştu? Ahmet Çetin’in ölümü ardından açlık grevine gidenler, Türkiye cezaevlerinde yaşanan insanlık dramına ilişkin bu ve benzeri soruları kaçınılmaz olarak akla getiriyordu.' (2000’e Doğru dergisi, sayı 12)

İnsan Hakları Derneği başkanı Nevzat Helvacı, 19 Mart tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, ölümün 'ihmal'den kaynaklandığını belirterek, 'Çetin zamanında tedavi ettirilseydi ölmeyecekti.' diyor ve 'Çetin cezaevine girdiğinde hiçbir rahatsızlığının olmadığını öğrendiklerini belirterek, olayın cezaevlerinde yaşanan drama bir örnek oluşturduğunu' kaydediyordu.

O halde gerçek nedenlere parmak basılmalı, basılmalı ki, bir daha böylesine zamansız gidişler önlenebilsin. Çünkü Çetin’in son günlerinde olup bitenler, yıllar öncesinden başlayan ve dönüşü olmayan bir noktaya gelen yolculuğunun son anı; bir kez daha yaşanmış olan dramın son perdesinin son sahnesiydi.

Dönüşü olmayan yolculuk nasıl başlamıştı? Neydi bu dramın adı?

     ***

Cezaevleri ve Sinop gerçeği!

Adalet Bakanı Oltan Sungurlu’nun 'Cezaevlerinde işkence olmaz. Burası artık devletin savcılarının kontrolündedir. Doktorlar vardır.' ( 11 Mayıs 1987, Cumhuriyet) açıklamasına karşın yaşanmış olan ve bundan böyle yaşanmayacağının ise garantisi olmayan Cezaevleri ve Sinop Gerçeği!

Karadeniz’in nemli havasını olduğu gibi içinde yatan hükümlülerin ciğerlerine dolduran Sinop Cezaevi koşulları sonucu ölmüştü, Çetin. Bunu arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda da, ' Sinop’ta uzun süre kalmam sağlığımı altüst etti.' diye yazarken; bir arkadaşı onunla ilgili mektubunda, ' Sinop onu yemiş bitirmiş, sağlığını orada bırakmış. O 1984’ün 11. ayında uğradığı işkencede, bu ölüm yolculuğunun biletini alıyor…' diyordu.

Bunu, Ahmet Çetin’le epey bir süre Sinop Cezaevinde yatan ve yine onunla birlikte aynı gün (22.09.1986) Sinop’tan sevk olan Mehmet Tağal ise, Denizli cezaevinden yazdığı 03.04.1987 tarihli mektubunda şöyle anlatıyordu: “Bizler şimdilik burada bir şey yapamamanın huzursuzluğu içindeyiz. Aslında elimde epeyce malzeme var. Ancak buradan bir şey olmuyor. Kayınpederine tel çektim henüz gelmedi. Bazı yerlere avukat göndermelerini istedim. Henüz oralardan da bir cevap gelmedi. Ahmet’in durumu geçmişe dayanır. ‘Kendisiyle fazlasıyla ilgilenilmesinin’ sonuçları !'

İşte Mehmet Tağal’ın 'aslında elimde epeyce malzeme var..' dediği şeyin özeti, 'Sinop gerçeği ve ona ölüm yolculuğunun biletini aldıran işkencede kaldığı günlerdi..'

Aynı gerçeğe tanık olan Uşak Kapalı Cezaevinde bulunan Erol Girgin de Mehmet Tağal gibi Ahmet Çetin’le Sinop’un bodrumlu, hücreli ve işkenceli ürpertici uzun günlerini beraber yaşamış ve daha sonra birlikte sevk olmuştu.

Çetin bir arkadaşına yazdığı başka bir mektupta , 'Böbrekler tam anlamıyla iflas etmiş. Sinop’un bizde bıraktığı izler' derken, yine Sinop günleri başkaca mektuplarda da şöyle dile getiriliyordu:

'Ahmet arkadaştan biraz bilgi vereyim sana. Geçen yazdığımda Ahmet hastanedeydi. O zaman dört gün yattı geri geldi. Kendisini tekrar Samsun’a havale etmişlerdi. O ara bayram geldi çattı… Bayramdan sonra ayın 13’ünde Samsun’a götürdüler ama, ne yazık ki gece yarısı, bir de baktık geri geldi. Buradan direkt Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Hastanesi’ne götürmüşler, adamlar orda muayene etmiş; 'Sende yüksek tansiyon var, git bunu düşürsünler öyle gel' demişler! Ne güzel konuşmuşlar değil mi? Dahası da var. 'Muayene olabilmen için kayıt olup, dosya açtırman gerekiyor. Bunun içinse dört bin lira yatırman gerekiyor.' demişler. Ahmet de mahkum olduğunu, bu kadar parayı nerden bulacağını sormuş. Tabi onlar da para yoksa bakım da yok demişler. Sonuç olarak parayı bulup vermiş, onlar da muayene etmişler ve 'sende yüksek tansiyon var önce bunun düşürülmesi gerekir. Bunu ise biz burada yapamayız. Seni Sinop’a göndereceğiz. Sonra gelirsin, tekrar bakacağız, Gözlerin duman olmuş. Neden zamanında gelmedin, v.s v.s..'

Görüyorsun ya verilen cevapları, sorulan soruları. Adam sanki mahpus değil de, sanki altında Mercedesi, durmadan Bağdat Caddesinde turluyor ya, git gel diyor.. Bilmiyorlar ki, üç aydır oraya gelmek için neler çektiğini… Hele de 'neden zamanında gelmedin?' demesi yok mu, bu söz bütün heyheyleri başıma topluyor…. Oradan gelince o gece kaldı. Dün ayın 14’ünde tekrar acil olarak hastaneye yatırdılar...' (16.06.1986, Sinop)

Daha bir yıl öncesinden acil olarak hastaneye kaldırılıyor Çetin. Öylesine göstermelik muayene ve oyalamalarla, aradan bir yıla yakın bir zaman geçiyor. Oysa tıp dünyasının böylesi hastalıklar için altını çizdiği bir şey var: Bu türlü hastalık en az 1,5-2 yıl önceden kendini belli eder. İhmali ise dönüşü olamayan yola açılan bir kapıdır. Ve nitekim öyle de olmuştur.

Ahmet Çetin Denizli Cezaevinin “bodrum sefalı” yıllarından sonra , Sinop cezaevine, orada da 5 yıl kaldıktan sonra 'iflas etmiş bir bünyeyle' 1986 sonbaharında Burdur cezaevine gönderilmişti, son yolculuğun biletini önceden almış olarak.. Bir yıl sonra ise oradan da tedavi amacıyla Ankara’ya getiriliyor. Ankara Numune Hastanesinde ise, eğer Dr. Oktay Oymak’ın söylediği doğruysa, son günlerinde üç aylık tahliye-izin raporu da hazırlanmıştı. İşe yaramayan rapor.. raporlar!

Kendisinden 4 gün önce (12 Mart 1987) ölen Muammer Özdemir de cezaevlerinin kötü yaşam koşulları sonucu siroz olmuş; onun için de 6 aylık tahliye raporu hazırlanarak dışarı salıverilmiş. Hatta Almanya’ya kadar gitmiş. Geç kalındığından, yapılan ısrarlı müdahalelere rağmen kurtarılamamış. Onun raporu da işe yaramamış, son yolculuğu son nefesle noktalanmıştır. Özdemir’in yakın bir dostu bu konuda ilginç bir noktaya parmak basarak; “Azizim cezaevlerinde önce mahvediyorlar. Sonra hastaneye gönderiyorlar. Hatta rapor verip dışarı da çıkarıyorlar. Fakat bunu hastayı kurtarmak için değil, kurtulamayacağını bildiklerinden, sorumluluk telaşına düşüp, kendilerini kurtarmak için yapıyorlar..' diyordu. Sonuç Ahmet Çetin için de ister istemez aynı şeyi akla getiriyor. Benzer bir ifadeyle Ahmet Çetin’in yakın bir dostu ise şöyle diyordu: 'Çetin’in cezaya değil tedaviye ihtiyacı vardı. Cezaya ihtiyacı olanlar, onun bu duruma düşmesine yol açıp, son nefesine kadar bırakmak istemeyenlerdir. Bunu herkes bilmeli...'

O halde Ahmet Çetin’in ölümü nasıl 'tabii nedene dayalı' olabilir? Bunun doğru yanıtı, ancak başta Mehmet Tağal ve Erol Girgin’in tanık olarak dinlenip, Sinop cezaevinde yaşanmış olan dramatik gerçeğin aydınlatılmasıyla mümkündür.

Dileyelim ki, insanlar 'meşru olmayan' hiç bir ceza ve kötü yaşam koşullarına terkedilmesin. Herkes içerde, dışarda, her yerde insanca muamele görsün, görebilsin. Yetkililer tarih ve toplum karşısında sorumlu kalmak istemiyorlarsa eğer, 'meşru olmayan' ölümlerin nedenleri iyi araştırılıp, üzerine gidilsin ve sorumlularından hesap sorulsun. Cezaevlerinde yaşanan insanlık dramı tekrar tekrar sahnelenmesin.

***

Ve Tepkiler

Bir çok soruyu geride bırakarak, son çeyreği cezaevlerinde geçen anlamlı yaşamdan sonra 'emin ellerde', bir yanıyla dostlarından ayrılan Çetin’in ölümü hiçte doğal karşılanmamış. çeşitli tepkilere neden olmuştu.

Öncelikle, 'bugün ona yarın bize' diyen Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan onlarca hükümlü ve tutuklu, basına açıklama yaparak, 3 günlük açlık greviyle olayı protesto etmiştir.

Aynı günlerde İnsan Hakları Derneği adına durumun ‘ihmal’den kaynaklandığına ilişkin basına açıklama yapılmış; Ulus, Cumhuriyet gazeteleri, 2000’e Doğru dergisi soruna duyarlılık göstererek, ilgili haberlere ve açıklamalara yer vermiştir. Ayrıca Yeni Gündem’de(2) Çanakkale ve Sinop Cezaevine ilişkin Muammer Özdemir ve Ahmet Çetin’le ilgili gönderilen bir açıklama yayınlanmıştır.

…Ve telgraflar çekilir dostlarına: 'Ahmet Çetin’i kaybettik acımız büyük.' Dostlarının gönlünü kazanmış Çetin’in haberi bir anda dört bir yana yayılıp, acıların paylaşıldığı biraz buruk ama daha çok öfkeli satırlarda, sohbetlerde yankılanmıştır:

'Dünden beri moralim nasıl bozuk bir bilsen... Telgrafı aldık, önce inanamadık. İkincisi geldi, o zaman biraz ‘doğrudur’ demeye başladık. Üçüncüsü ise bugün geldi. Yine bugün Muammer’in de öldüğünü duyduk. Şok üstüne şok… Bu iki dostumuzun ölümü kadar, başka çok az şey beni sarsmıştır.'

'Ahmet Çetin ölmüş. Öyle canım sıkıldı ki sorma. ….yandığımın dünyasında hep bizi mi buluyor bu türlü belalar.. İnanasım gelmiyor yahu.! Nasıl üzüldüm anlatamam. Denizli’de bodruma atıldığımızda laf-lafı açmış konuşuyorduk; Selim Martin’den hemen sonraydı. A. Çetin bana, 'Üzülme, ölümün en şereflisi onunkisi. Keşke biz de onun gibi ölebilsek. Hasta yataklarında, trafik kazalarında ölmek de var.' İstemediği şekilde öldü. Fıttıracağım arkadaş. Nereden bulur böyle şeyler bizi…'

'Sevgili Ahmet’imizi yitirdik. Bu konuda acım gerçekten büyük. Gerçi bundan çok daha acı durumlar geldi başımıza. Ancak gerek Ahmet’in ölüm biçimi ve zamanı, gerekse onu çok yakından tanımam acımı bir kat daha artırıyor. Kaldı ki Ahmet alabildiğine kendini yetiştirmiş...olgunlaşmış bir dosttu..'

'..Sonunda kötü haberi duydum. İşte o gün Pazartesi akşamı aramızdan ayrılmış, Hacettepe Hastanesi’nde. Hepimizin acısının ne kadar derin olduğunu biliyorum. Bu acıyı da bal eylemeye çalışacağız. Bunu da içimizde ölümsüzleştireceğiz. Ne iyi bir insandı, mütevazi, hoşgörülü, gerçekten unutamayacağım insanlardan biriydi.'

     ***

Şiir olmuştu Çetin, dilden gönüle düşüp: 'YİNE VAR'

Yaşamın yol olduğu dünyada/ Bir Ahmet Çetin vardı/ Çiğneyip geçmek istediler/Leşçil ayaklarıyla/ Yine var.

Zora sayrılığa direnciyle şarkı söyler gibi/ Sevgi dolu çetin yürek/İyiden güzelden yana umut dolu/ Zindanlarda, işkenceden sürgüne /Ben gidersem arkamda ağıt duvarı olunmasın/Sevgiyle hatırlayın/ coşkuyla aydınlatın karanlıkları/ Yokluğumu aratmasın sevenlerim/ diyordu”

Sadece mektuplarından fotoğraflarından tanıyan/Orta okuldaki biricik oğlu:/ “Anne babam ne karakterli insan /Cezaevindeki devrimciler hep böyle midir?/ ne iyi şeyler yazar sevindirirdi”/ Annesi: “Onlar hep öyledir oğlum..”/Dostları: “Selam Ahmet Çetinlere/ Onurlu yaşamıyla kalbimizde olacak..”

Çelengine yazıldı, doğum: Eylül 1951

(…) değerli insan Ahmet Çetin yaşıyor

16 Mart, Söylesene Cahit

Yaş 35” yolun neresi eder?

Burası bizim başkent Ankara !

Karlı bir günde düştü, çiçeklendi

Elden-ele, dilden gönüle..

Açar mapusun gülü!

Özgürlük dalgasıdır denizimizde

Sevdalandırasıya bir yanık ezgi

Bir çetin yürek .! ”

     ***

Kimdir Ahmet Çetin?

Onu yakından tanıyanların deyişiyle; ' İyi bir insan, yiğit bir kişi, inatçı ve dayanıklı olduğu kadar umut ve coşku dolu, korkunç bir öğrenme arzusuna sahip, güvenilir bir dost'

Denizli’nin Buldan ilçesinin Derbent köyünden 1951 doğumlu Ahmet Çetin, ‘Yaşamının üçte birinden fazlasını demir parmaklıklar arkasında geçirmiş ancak, gönlü aydınlıklar içinde, pırlanta dünyasıyla hep özgürlükten yana olmuş; yaşamının en zor günlerinde iyiden, güzelden ve doğrudan yana çarpan coşkulu yüreğiyle, yaşama sevdasını ve geleceğe olan umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Cezaevlerinde çoğu günleri sürgünden sürgüne, bodrum katlarda ve hücrelerde geçtiğinden, çoğunlukla ziyaretçileri kabul edilmemiştir. Bu yüzden ve de uzak yerlerdeki cezaevlerinde yattığı için, ortaokuldaki biricik oğlu kendini yakından görme fırsatı bulamamış; onu sadece mektuplarından ve fotoğraflarından tanımakla kalmıştır. Buna karşın birçok yakınlarının ve dostlarının olduğu kadar, yazdığı esin kaynağı mektuplarıyla oğlunun da gönlünde taht kurmuş ve bilincine kazınmıştır. Geride onu sevgiyle ve coşkuyla hatırlayan ve hep hatırlayacak olan naif ve çetin yürekli, kendi gibi onurlu bir yığın dost bırakmıştır.' Yakın bir dostu, içtenlikli sohbetinde  onun için böyle söylüyordu.

İnsanların insanlaşması yaşamın her alanında toplumsal yükümlülüklerini omuzlamalarına, dolaysıyla inanmış oldukları felsefeden ödün vermemelerine bağlıdır.” Yakınlarına gönderdiği bir fotoğrafın arkasına bu mısraları yazmıştı Çetin.

Umut ve sevgi çiçeği olan, sıcak dostluk esintili mektup ve kartları, özgün şiirlerle doluydu:

Öfke rüzgarları fırtınaya dönünce

Kızaran ufuklarda bulut kalmayacak

Tükenecek elbet karanlıkların ömrü

Şafaktan sonra gece olmayacak

Yüreğimiz kokladı umut çiçeklerini

Umut çiçekleri artık kanamayacak”

--------------0-------------

Hey dostum

Benzin sararmasın yol bitmiş değil

Biz koruyamamışsak bile bir tutam ışığı

Dillerimizde yer edememişsek güzel ve acıyı

Söyleyen türküyü

Belki bir şiirdir ışır

Sancısını bağrında getirerek”

1987/Ankara

16.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 

(2) Not; Ahmet Çetin ile ilgili olarak yazıp yolladığım bir yazımın yayınlandığı derginin adı aklımda hep 'Nokta' olarak kalmış; bu nedenle hep 'Nokta' da bu arayışı sürdürmüştüm. Mehmet Şahin'in 1987 yılında yazdığı ve bugün yayındığımız bu yazıyı okuyunca, hafızamı beni yanılttığı sonucuna vardım. Yazımın çıktığı dergi 'Nokta' değil, 1987 yılı içinde çıkan 'Yeni Gündem' in bir sayısı olabilir. Eğer bu yazıyı okuyan arkadaşlardan birisi bir biçimde 'Yeni Gündem' in bu sayısına raslarsa, lütfen beni haberdar etsin./M. Erdal