ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR! (4)
BİR ÖRGÜTLENME BİÇİMİ
OLARAK, KENT KONSEYİ VE “MAHALLE MECLİSLERİ”
ÖNSÖZ YERİNE:
Özet
olarak, Bu
dosyada
“Farklı açılardan ele aldığımız ve farklı yönleriyle
tartıştığımız kent konseyi örgütlenmesini, tarihsel olarak
ortaya çıkmış nesnel bir olgu olarak görüyoruz. Ülkemizde 2005
yılında kabul edilen ve 2006 yılında yayınlanan 'Kent Konseyi
Yönetmeliği' çerçevesinde faaliyet yürüten kent konseyinin ise,
2002 yılından beri ülkeyi yöneten AKP siyasi iktidarı
tarafından, bilinçli olarak, 'yetkisiz ve şekli bir örgütlenme'
biçiminde tanımlandığını, söylüyoruz.
Daha
iyisinin olmadığı bir yerde kurulmasını 'pozitif' bir gelişme
olarak görüyor ve haliyle içerisinde çalışma yapılabileceğini,
ama yereldeki 'toplumsal/demokrasi' mücadelenin yalnızca bu
örgütlenme biçimi içerisine hapsedilmesini ve/veya bu örgütlenme
üzerinden yürütülmesi gerektiğinin savunulmasını doğru
bulmuyoruz.
Var
olan 'Kent Konseyi Yönetmeliği'nin pek çok yönden
değiştirilmesinin ve fiilen esnetilmesinin (tabiri caizse
'demokratikleştirilmesinin') yararlı olacağını ama istenilen
değişikliklerin yapılması ve esnekliğin sağlanması halinde
bile, kent konseyinin, var olan yerel yönetimin eksikliklerini ve
yetersizliklerini gidermeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğini,
yerel yönetimin (temsili demokrasinin) kendisinden kaynaklanan temel
sorunun (yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayırımın ve
yabancılaşmanın) ortadan kalkmasını sağlayamayacağını,
düşünüyoruz.
Yurttaşların
kent konseyi dolayımıyla yerel yönetimlerin karar alma
mekanizmalarına bir ölçüde de olsa katılımını önemsiyoruz
ama asıl olarak, yurttaşların özne olarak doğrudan yönetime
katıldığı, söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onlarda
olduğu bir yerel yönetim anlayışını, yani, kendilerine dair her
konuda karar alma, uygulama ve hesap verme/hesap sorma hakkına sahip
iş yeri, okul, fabrika, site, sokak ve mahalle meclisleri üzerinde
yükselen bir yerel yönetim modelini savunuyoruz. (Fatsa örneğini
anımsayın)”
(17.01.2022)
İÇİNDEKİLER:
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL
YÖNETİM YARATALIM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI 1, 2,
3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12.
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL
YÖNETİM YARATALIM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -1, 2, 3, 4, 5, 6,
7.
YEREL
DEMOKRASİ VE KATILIM-FORUMU ÜZERİNE NOTLAR
YEREL
DEMOKRASİ PANELİ ÜZERİNE
“MAHALLE
MECLİSLERİ YÖNERGESİ” ÜZERİNE 1, 2, 3.
“KATILIM”
MI DEMİŞTİNİZ?...
EVET,
KATILIM!
KENT
KONSEYİNE “KATILIM”, KATILIM MIDIR?
HANGİ
KATILIM?
MARMARİS
YAZILARI 1, 2, 3, 4, 5, 6.
DATÇA
KENT KONSEYİ BAŞKANI, GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ!
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1, 2, 3, 4, 5, 6,
7.
ÜLKEMİZDE
KAÇ KENT KONSEYİ VAR?
DATÇA/ÖZBEL'DE
DAYANIŞMA KAHVALTISI
DATÇA
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1, 2, 3.
BİR
KEZ DAHA KENT KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE
DATÇA'DA,
BİR KÖY ÇEVRE DERNEĞİ ÖYKÜSÜ!
Bir
örgütlenme deneyimi: ÇANDARLI HALK MECLİSİ
DEVAM
EDEN BİR DİRENİŞ ÖYKÜSÜ: #şezlongsuzDATÇA
DİKİLİ
HALK MECLİSİ
DATÇA
KENT KONSEYİNDE YENİ DÖNEM
SEVGİLİNE
KOŞAR GİBİ... (Datça Mor Pedal'ın kısa öyküsü)
Muğla
Kent Konseyleri Birliği, Muğla Büyükşehir Belediye Meclisi'nde
Masa Sahibi Oldu
DATÇA
KENT KONSEYİ SEÇİMLİ OLAĞANÜSTÜ KONGRESİ YAPILDI
Kent
Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı
Üzerine 1, 2.
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -1
2005
tarihli 5393 sayılı Belediye Kanununun 76. maddesi çerçevesinde
kurulan, 08.10.2006 tarihli 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği
ve bu yönetmeliğe ek olarak 06.06.2009 tarihinde yayınlanan 27250
sayılı Kent Konseyi Yönetmelik değişikliği çerçevesinde
faaliyetlerini sürdüren Datça Kent Konseyinin yeni Genel Kurulu,
23.05.2019 günü Datça Belediye binası Belediye Meclis salonunda
yapıldı.
***
İzleyici
olarak katıldığımız kongre salonunda, toplantının
başlamasından hemen önce, oldukça yoğun bir hareketlilik söz
konusuydu; Datça Kent Konseyini oluşturan paydaşların (siyasi
parti, dernek, sendika, resmi ya da tüzel kuruluş vb.) yetki
belgeleri elinde olan temsilcileri, bu belgeleri göstererek
toplantıya katılım belgesindeki ilgili bölümlerinin karşısına
imzalarını atıyorlardı.(52 katılımcı Genel Kurula
katılmıştı/Bknz: Datça haber/28.05.2019)
***
Genel
Kurulunun açılışını, önceki dönem (2014-2019) CHP Belediye
Meclis üyesi ve Datça Kent Konseyi Başkanı da olan Hayriye Yılmaz
Balkan yaptı; Divan seçiminin ardından, toplantının yönetimini
Divan Başkanı Orhan Keskinsoy'a bıraktı.
***
Divan
başkanı seçilen Orhan Keskinsoy, 2009-2014 yılları arasında CHP
Belediye Meclis üyeliği ve Datça Kent Konseyi Başkanlığı
yapmış, Datça'da var olan pek çok resmi ve sivil toplum
kuruluşunun yönetiminde aktif olarak çalışan/yer alan ve aynı
zamanda, bu Genel Kurul öncesi dönemde Datça Kent Konseyi Yürütme
Kurulunda bulunmuş, çalıştığı alanlarda konulara hakim, yetkin
bir kişiydi.
***
Divan
Başkanı seçilen Orhan Keskinsoy'a göre Kent Konseyleri '...Cami
avlusuna bırakılan bir bebek gibi, hatta ondan bile öksüz.'dü.
'Kent Konseylerinin hiç sahibi yoktu. 'Kendi güçleriyle çalışma
yapmaya çalışıyorlar. Kent Konseyleri yönetmeliği
yayınlandığında, hem iktidar kanadından, hem muhalefet
kanadından destek sözleri gel...'mişti. Ama sonrası tam bir hayal
kırıklığıydı. 'Bugüne kadar muhalefet partilerinden hiçbiri
gündem içi, gündem dışı parlamentoda Kent Konseyleri
sorunlarından söz etmemişti...Yine iş...'paydaşlara düşmekteydi.
'STÖ (Sivil Toplum Örgütü)lerde çalışmak çok önemli...'ydi.
(Bknz: Datça Haber/28.05.2019)
***
Divan
Başkanının oyladığı toplantı gündemine karşın, pek çok
yerde olduğu gibi, yer yer bu gündemin dışına taşan ama
sorunsuz bir şekilde devam eden toplantı süresince,
katılımcıların, Datça'ya (yaşadığımız yere) ve Kent
Konseyinin ilgi alanlarına yönelik olarak dile getirdikleri çok
sayıda sorun (Yıkılan Eski Hükumet Konağının yeri, Datça'nın
yolları, Yat Limanı, MUÇEV'in kıyıları işgali, Datça'nın su
sorunu, Ulaşım sorunu...) ve çözüm önerileri üzerine görüşler
ortaya konuldu. Tartışmalar yapıldı.
***
Yapılan
Genel Kurul süresince tanık olduğumuz ve not almaya değer
gördüğümüz bazı konuları ise şöyle sıralayabiliriz:
Kent
Konseyi Genel Kurulu süresince konuk olarak katılanlara “söz
hakkı” tanınmıyordu; bu hak yalnızca paydaşlara ait bir hak
olarak anlaşılıyor ve nitekim ona sıkı sıkı uyuluyordu.
(Toplantı süresince, yalnızca Av. Ali Kurt'a, o da MUÇEV'in
kıyıları işgali konusunda açılan davaları takip ettiği için
bir kez söz verildi.)
Katılımcılardan
(bilahare yeni yürütmeye de seçilecek olan) Güngör Erçil,
06.06.2009 tarihindeki değişiklik ile yılda en az 2 kez
yapılması gerektiği belirtilen Genel Kurul'un yılda 4 kez
yapılmasını önerdi; bu öneri, genel olarak kabul gördü.
Bazı
katılımcılar, kendisi Devlet tarafından 'Tüzel Kişilik'
olarak tanımlanmayan Kent Konseyinin katılımcılarının “Tüzel
Kişilikler” ve Kent Konseyi çalışma grupları ile sınırlı
tutulmasını eleştirerek; Kent Konseyi paydaşları arasında
MUÇEP (MUÇEV'e karşı mücadele yürütenlerden Muğla Çevre
Platformu), DKSD (Datça Kültür Sanat Dayanışma)...gibi
platformlarının da olması gerektiğini dile getirdiler.
(Nitekim, Haziran Hareketi/Datça yürütme olarak biz de “konuk”
olarak Genel kurul salonunda bulunuyorduk.)
***
Genel
Kurul'un son bölümünde, Datça Kent Konseyi Başkanının ve yeni
Yürütme Kurulunun seçimine geçilmeden önce,
katılımcılardan/paydaşlardan bir temsilci “Kent Konseyi
Yürütme'de belediye personelinden kimsenin yer almaması ve haliyle
aday olmaması” doğrultusunda bir görüş ve öneri dile getirdi;
bu görüş ve öneri, bazı temsilciler tarafından hararetle
desteklendi.
Çok
açık ifade edilmese de, Kent Konseyi Başkanının, belediyeyi
temsilen toplantılara katılan (Belediye Meclisi üyesi) kişi
olmamasını da (bugüne kadar olduğunun aksine) içeren bu öneri,
yeni yürütmeye aday oldukları bilahare anlaşılacak olan
(halihazırda belediyede görevli) bazı paydaş temsilcileri
tarafından şiddetli tepki gördü; kısa bir tartışma yaşandı.
Bu
görüşe ve öneriye karşı en açık yanıtı, divan başkanı
konumundaki deneyimli Orhan Keskinsoy verdi: “Kent Konseyi
Başkanının belediyeden doğru önerilen birisinin olmaması
halinde uygulamada ciddi sorunlar yaşanabileceğini; Kent
Konseyinin herhangi bir geliri olmadığı için, herhangi bir
nedenle herhangi bir yere gidilmesi gerektiğinde bunun mümkün
olmayabileceğini; Konsey Başkanının belediyeden doğru önerilen
bir kişi olması halinde ise 'yolluk' çıkarılarak vb. yollarla bu
sorunun kolayca halledebileceğini...Deneyimle bunun sabit olduğunu
vb...” söyledi.
Tartışma
sürdü ve bilahare, Kent Konseyi başkanlığı seçimine geçildi.
***
Yukarıdaki
görüşü ve öneriyi dile getiren temsilci, bu konunun tartışmaya
açılacağından habersiz ya da önceden kendisine teklif edilmesine
karşın “olur” demediği izlenimi veren bir temsilciyi “yeni
dönemin başkan adayı” olarak önerdi; bu öneri, önerilen kişi
tarafından, anında reddedildi.
***
31
mart 2019 Yerel Yönetim Seçiminde bir kez daha CHP Belediye Meclis
üyesi seçilen Hayriye Yılmaz Balkan “tek aday” olarak seçime
katıldı ve oy birliğiyle, yeniden “başkan” seçildi.
***
Yürütme
kuruluna seçilecek kişilerin seçimine geçilmeden önce “kulis”
çalışmaları için toplantıya kısa bir ara verildi.
***
Toplantının
ikinci bölümü başladığında, yeni başkanın, çalışmak
istediği kişilerin adlarının yazılı olduğu bir “Blok Liste”
hazırladığı ve seçime bu liste ile katılmak istediği görüldü;
“kıyamet” koptu!...
Anlaşıldı
ki, bazı temsilciler, özellikle, “Yürütme kuruluna belediye
personeli aday olmasın ve girmesin” önerisini dile getiren ve
savunanlar, böyle bir gelişme beklemiyorlardı; bu temsilcilere
göre, yürütme kuruluna aday olacaklar tek tek adlarını
yazdırmalı idi ve bilahare, bu isimler üzerinden oylama
yapılmalıydı. (Bir nevi “Çarşaf Liste”)
***
Önerilen
yöntemlerin hangisinin “hukuki”, “yasal”, “ahlaki”
vb.vb. olduğu üzerine (karşılıklı) çokça düşünce ortaya
konulduktan sonra isteyenin yeni bir “Blok Liste”
hazırlayabileceği, isteyenin önerilen bu liste üzerinde kimi
isterse çizebileceği ve çizdiklerinin yerine yeni birisini
ekleyebileceği, isteyenin tek tek isimler
yazabileceği...çerçevesinde (kısmen gönülsüz) genel bir
mutabakat sağlanarak seçimlere geçildi.
***
Yeni
Başkan Hayriye Yılmaz Balkan'ın listesi (“asil üyelikler”de
bir yerde, “yedekler”de ise bir-iki yerde delinmesine karşın)
kabul edildi.
***
Datça
Kent Konseyinde yeni dönem başladı...
***
(Şimdi,
bir yurttaş -ve/veya paydaşlar- olarak, bu yazının konusu olan
“Yerel yönetimimizi demokratikleştirelim/Demokratik bir yerel
yönetim yaratalım” çerçevesinde, “Kent Konseylerini”, afaki
söylemlerle değil, günlük yaşamımıza yansıyan ve algılanan
yönlerinden hareket ederek-somuttan soyuta- tartışmaya
başlayabiliriz.)
(Devam
edecek)
08.06.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -2
Dünyanın
pek çok ülkesinde (ülkemizde de olduğu gibi) yerellerde var olan
yerel yönetim (belediye) modellerindeki işleyişin (görece
farklılıklar olsa da özde aynıdırlar) nasıl olduğunu hepimiz
biliyoruz: Yerel yönetim seçimleri gündeme geldiğinde sandığa
gidiliyor, başkanlığa aday olanlardan birisini “başkanlığa”
ve belediye meclisi için çıkarılan listelerden (veya “bağımsız”
adaylardan) birisindeki adayları da belediye meclisine seçmek için
oy kullanılıyor; en çok oy alan başkan adayı “başkanlığa”
seçiliyor ve belediye meclisi için liste çıkaranlardan ise (keza
bağımsız adaylar), aldıkları oy oranında “belediye meclisine”
temsilci gönderiliyor.
***
Belediye
başkanlığına aday gösterilebilmek, belediye meclis üyelikleri
için çıkarılacak “aday listelerine” girebilmek, hele hele
kazanılması garantili sıralarda yer alabilmek, seçilebilmek
vb.vb. için kendilerince “en uygun” yol ve yöntemleri izleyen
(ki bizim, bütün bu yol ve yöntemlere başvurulmaması veya en
azından minimalize edilebilmesi için önerdiğimiz yol “ön
seçim”dir) bu “temsilci” adaylardan seçilebilenler,
seçildikten sonraki dönem içerisinde (yeni seçime kadar), yerel
yönetimlerdeki yetki alanları dahilindeki her konuda (yasal
zorunluluklar dışında) kelimenin tam anlamıyla “özgür”
oluyorlar ve bu sahip oldukları özgürlük ekseninde hareket
ediyorlar; kendi kişilikleri, sorumluluk duyguları, ahlaki ve
toplumsal değerleri ve mensubu oldukları siyasi partinin denetimi
dışında, bu “temsilcileri/ vekilleri/ emanetçileri”, yerel
yönetimdeki görevleri çerçevesinde denetleyen herhangi bir
mekanizma olmuyor.
Bir
başka deyişle, seçmenler, seçim öncesi dönemde, yani seçim
sürecinde kendilerinin varlığını hatırlayan, hal hatır soran,
gönüllerini kazanmaya çalışan, herhangi bir sorunu olup
olmadığını ve eğer varsa, bu sorunları hemen veya bilahare
(eğer seçilebilirler ise) çözebileceklerini söyleyen, tabir-i
caizse evlerinin, iş yerlerinin, derneklerinin, sendikalarının...
oturdukları kahvehanelerin vb. yollarını aşındıran,
seçilebidikleri takdirde yerine getirip getiremeyecekleri meçhul
sayısız vaatlerde bulunan “temsilcilerinin”, seçildikten
sonraki “görev” sürecinde yaptıkları faaliyetleri ve
aldıkları kararları yalnızca seyredebilmekte; bu faaliyetlerin ve
alınan kararların ne ölçüde (vekaleti verenler olarak) kendi
iradelerine ve istemlerine uygun olup olmadığını asla
denetleyememektedirler.
Bu
çerçevede eleştiri yönelttiklerinde, aldıkları cevap,
çoğunlukla “bakarız, ederiz”, hatta bazen, doğrudan “gelecek
seçim oy vermezsin, seçmezsin, olur biter” olmaktadır.
Literatürdeki
adlandırmayla, seçilen temsilcilerin, süreç içerisinde,
kendisini seçenlere “yabancılaşma” olasılığının
bulunduğu, keza yaygın olarak da bu “yabancılaşma” olgusuna
tanık olunduğu ama buna rağmen bu düzlemde “görevine” (!)
devam ettiği bu modelin adı, “Temsili Demokrasidir.”
***
İşte,
tartışmaya başladığımız “Kent Konseyi” örgütlenmesi,
bu “Temsili Demokrasinin”, tarihsel süreç içerisinde farklı
zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiler ve kesimlerce
eleştirilmesinin bir sonucu olarak önerilmeye, tartışılmaya ve
formüle edilmeye başlanmış; bilahare farklı ülkelerde, farklı
zamanlarda ve görece birbirinden farklı biçimlerde uygulamaya
geçilmiştir.
***
“Kent
Konseyi” örgütlenmesi doğrultusunda ilk adım, 1992 yılında,
Brezilya'nın Rio Grande de Sul eyaletinin başkenti Porto Allegre
Belediyesince (önceki yıllarda ülke genelinde yaygınca gündeme
gelen “Adem-i Merkeziyetçi/ Yerinden Yönetim” uygulamalarının
bir devamı anlamında da) başlatılan “Katılımcı Bütçe”
deneyimi ile atılmıştı: Bu uygulama ile belediye bütçesinin
tamamında değil, yalnızca yatırımlara ayrılan (bugüne kadarki
uygulamalara bakarsak % 5-20'lik) kısmının nerelerde ve hangi
yatırımlarda nasıl kullanılması gerektiği konusunda
yurttaşların öneri ve düşüncelerinin alındığı; yurttaşların
söz, yetki ve karar sahibi olarak kabul edildiği; böylece “yöneten
ve yönetilen” ayrımının önüne geçilmeye çalışıldığı
bir sürecin önü açılmak istenmişti. (Brezilya'da 2002 yılında
140 yerde bu “Katılımcı Bütçe” uygulamasına geçilmiş;
bugün ise, dünyanın farklı yerlerinde 300 kadar yerde bu uygulama
yapılmaktadır.)
***
Aynı
yıl, 1992 yılında, Brezilya'da, BM Çevre ve Kalkınma Konferansı,
“Yeryüzü Zirvesi” adı altında toplanmış, burada “Gündem
21” olarak bilinen “sürdürülebilir kalkınma”, bir başka
deyişle “Kalkınma ve Çevre” içerikli uluslararası “eylem
planı” kabul ve ilan edilmişti. “...İnsanlık tarihsel bir
dönüm noktasındadır” cümlesi ile başlayan bu zirvede kabul
edilen bu “Gündem 21” eylem planı ile “...Merkezi
Yönetim-Yerel Yönetim ilişkisinde Yerel Yönetim lehine daha fazla
yetki devredilmesi, yerelin güçlendirilmesi, hükumet ve hükumet
dışı kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve
halkın etkin katılımının sağlanması...” anlayışı
benimsenmişti. (Bir başka deyişle “Toplumsal Uzlaşma”)
(Bknz: Mehmet Çilsal/Bodrum...Keza, İnternette farklı kaynaklar)
***
“Gündem
21” veya “Yerel Gündem 21” adıyla bilinen bu program, 1997
yılında, Avrupa ile birlikte ülkemizde de BMKP (Birleşmiş
Milletler Kalkınma Programı) çerçevesinde “Yerel Gündem
21'lerin Teşviki ve Kalkındırılması” başlığıyla
uygulanmaya başlanmış; ilk elde 9'u Büyükşehir, 3'ü İl Özel
İdaresi olmak üzere toplam 48 yerel yönetimin katılımıyla
yürütülmüştü.
1997
yılından itibaren il il, ilçe ilçe yapılan “Gündem 21”
toplantılarının ardından ise 2005'de resmi gazetede yayınlanan
5393 sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile “Kent Konseyi”
resmen kabul edilmiş ve günlük hayatımıza girmiştir.
(2006
yılında “Kent Konseyi Yönetmeliği” ve bilahare 2009 yılında
da “Kent Konseyi Yönetmeliğinde değişiklik” yayınlanarak
bugünkü uygulamanın yasal ve hukuki yapısı oluşturulmuştur.)
***
Yasaya
göre “Kent
Konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin
geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir
kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma,
saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim
ilkelerini hayata geçirmeye çalışır.” (5393 sayılı
yasa/76.madde)
***
Bu
bölümü bitirirken, şimdi, şunları bir kenara not edebiliriz:
1-
“Kent Konseyi”, var olan yerel yönetimin yetersizliklerinin
eleştirisi üzerinde yükselmiş ve bu yetersizliklerin
giderilebilmesi çerçevesinde (yani somut bir gereksinime bağlı
olarak) tarih sahnesine çıkmış ve önerilmiş; bu nedenle, var
olan yerel yönetimlerce (gerçekte) gereksiz, fuzuli, laf olsun
diye, yasal zorunluluklar gereği vb. kurulmak ve katlanılmak
zorunda olunan bir örgütlenme biçimi olarak görülemez ve
değerlendirilemez.
2-
“Kent Konseyi', var olan Temsili Demokrasinin (Belediye
yönetimlerinin) 'daha demokratik' (katılımcı, şeffaf, çok sesli
vb.) bir yönde evrilmesine/ dönüşmesine katkıda bulunduğu için,
'pozitif' bir öneri ve 'örgütlenme biçimi' olarak kabul edilmeli,
haliyle sahiplenilmelidir.
3-'Kent
Konseyi”, var olan “Belediye meclisinin” alternatifi olarak
tarih sahnesine çıkmamış, önerilmemiş, formüle edilmemiş ve
uygulanmaya çalışılmamıştır; haliyle, “Kent Konseyine”,
bir “alternatif örgütlenme modeli” olduğu ve istenirse,
“Belediye meclisinin” karşısına çıkarılabileceği
varsayımıyla yaklaşılamaz; bu çerçevede bir bakış açısı ve
planlama geliştirilmeye çalışılamaz. (Var olan, haliyle “kent
konseyini” bu çerçevede zorlayanların, çok kısa sürede, tam
bir “düş kırıklığı” yaşamaları kaçınılmazdır)
Temsili
Demokrasinin (demokratik) alternatifi “Doğrudan Demokrasi”dir ve
bu alternatif model, geçmiş tarihsel süreçte, farklı zamanlarda,
farklı ülkelerde, farklı adlarda ve biçimlerde önerilmiş; somut
örnekleri yaşama geçirilmiş ve insanlık, bu yaşanmışlıklara
tanıklık etmiştir.
(Devam
edecek)
15.06.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -3
Farklı
ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde önerilmiş
olan Kent Konseyleri, tarihsel olarak “merkezi otoritenin”
(Devletin) yereldeki eksikliklerinin ve yetersizliklerinin değil,
yerel yönetimin (belediyenin) eksikliklerinin ve yetersizliklerinin
giderilmeye çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme gelmiş
ve bu nedenle, örn: ülkemizde 2005 tarihli 5393 sayılı
Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile resmen kabul edilerek günlük
hayatımıza girmiş ve her yerde değil, yalnızca “...belediye
teşkilatı olan yerlerde, mahalli idareler genel seçim sonuçlarını
izleyen 3 ay içinde...” kurulması ve “... ilk toplantısını
(genel kurul) yapmak üzere belediye başkanının çağrısı ile
toplan..”ması öngörülen bir örgütlenme
biçimidir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi
yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)
***
İlgili
yasa ve yönetmelik gereği “ilk genel kurul” için “çağırıcı”
olma görevini üstlenen “seçilmiş” belediye başkanı, bu
görevini yerine getirirken, elbette “kişisel inisiyatif”
ekseninde değil, ilgili yönetmeliğin belirlediği çerçeve
içerisinde hareket etmek ve toplantıya, “keyfe keder”
belirlediği değil, yine ilgili yönetmelik tarafından çerçevesi
çizilen kişileri, resmi ya da sivil kurum ve kuruluşları çağırmak
zorundadır.
***
Yasa
koyucunun, 2006'da çıkarılan “Kent Konseyi yönetmeliği” ve
bilahare 2009'da çıkarılan “Kent Konseyi Yönetmeliğinde
değişiklik” ile Kent Konseyi katılımcıları olarak
belirledikleri şunlardır;
“ a)
Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisi,
b)
Belediye Başkanı veya temsilcisi,
c)
Sayısı 10'u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde
kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının
temsilcileri,
ç)
Mahalle sayısı yirmiye kadar olan belediyelerde bütün mahalle
muhtarları, diğer belediyelerde belediye başkanının çağrısı
üzerine toplanan mahalle muhtarlarının toplam muhtar sayısının
yüzde 30'nu geçmemek ve 20'den az olmamak üzere kendi aralarında
seçecekleri temsilcileri,
d)
Beldede teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri,
e)
Üniversitelerden ikiden fazla olmamak üzere en az bir temsilci,
üniversite sayısının birden fazla olması durumunda her
üniversiteden birer temsilci,
f)
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların,
noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların
temsilcileri,
g)
Kent Konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer
temsilcisi.” (Bknz:8 madde)
***
Kent
konseyinin ilk genel kurulunun toplanması için çağrı yapılan
(ki o an için halihazırda kurulu olmayan -g- bendi dışındaki) bu
katılımcılardan katılanlar ile “...Belediye başkanının
başkanlığında toplanan genel kurul, toplantıyı idare etmek
üzere üyeleri arasından en az üç kişiden oluşan divan kurulunu
seçer.” “Divan kurulunun oluşturulmasından sonra Kent Konseyi
yürütme kurulu ve Kent Konseyi başkanı seçilir.” (2009 tarihli
yönetmelik değişikliği, madde 5-2,3)
***
Bu
noktadan sonra, artık “kent konseyi” kurulmuş;
katılımcıları/kurucuları çağırma, ilk genel kurulu toplama ve
divan kurulu seçilinceye kadar toplantıya başkanlık yapma “yasal”
görevi bulunan belediye başkanının bu görevi, divan kurulu
oluştuktan sonra “resmen” sona ermiş; bu yetki önce divan
kuruluna ve bilahare, “yürütme kurulu” ve “kent konseyi
başkanı” seçildikten sonra da onlara geçmiş olduğu, kabul
edilir. (Belediye başkanının, bu noktaya kadar olan süreçteki bu
rolüne karşı çıkmak, çok fazlaca savunulabilecek bir yaklaşım
değildir; çünkü bu gelişmeler, işin doğasına uygun olan
gelişmelerdir.)
***
Bu
noktadan sonra, ilgili yönetmeliğin 8. Maddesinin (b) bendine göre
şahsen veya temsilci düzeyinde konsey içinde “daimi katılımcı”
olarak yer almaya devam etmesi öngörülen belediye başkanının
(yalnızca Madde 14 A-1'e uygun olarak kent konseyi sekreterliği
için yürütme kuruluna 3 aday önerme dışında) “resmi”
düzeyde diğer katılımcılarla “eşit” konumda olacağı ve
bunun,(8. Maddenin başka bazı bentleri gibi) pratikte herhangi bir
sorun yaratmayacağı söylense bile, uygulamada “gerçek” böyle
midir?
(Devam
edecek)
22.06.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -4
Siyasi
iktidarın, 2005 yılında, 5393 sayılı yasanın 76.maddesi
çerçevesinde “yasal bir örgütlenme biçimi” olarak kabul
ettiği ve belediyelerin bulunduğu her yerde kurulmasını önerdiği
“kent konseyleri”, (siyasi iktidar bu yasayı çıkartırken
hangi gerekçelerle hareket etmiş olursa olsun) yereldeki “Temsili
Demokrasinin (belediye yönetimlerinin) “daha demokratik”
(katılımcı, şeffaf, çok sesli vb.) bir yönde
evrilmesine/dönüşmesine katkıda bulunduğu için, “pozitif”
bir öneri ve “örgütlenme biçimi” olarak kabul edilmeli ve
haliyle sahiplenilmelidir.
“Kent
konseyleri” konusuna bizim yaklaşımımız bu çerçevededir;
öncelikle bunu bir kez daha vurgulayalım.
***
Ancak,
yasa koyucu (siyasal iktidar/merkezi otorite), 2005 yılında
yasal olarak kabul ettiği ve kurulmasını önerdiği bu örgütlenme
biçimine, 2006 yılında (2009 yılındaki değişikliklere karşın
özde aynı kalan) “hukuki” bir çerçeve çizerken; sanki, onun
farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde
ortaya çıkmasına, pek çok ülkede kurulmasına karşın ülkemizde
gerekli olduğuna pek inanmamış ama “kerhen” de olsa kabul
etmek zorunda kalmış gibi bir yaklaşım ile onu daha baştan,
(yasal olarak kabul etmesine ve kurulmasını önermesine karşın)
“merkezi” ve “yerel” otoritenin denetimi ve yönlendirmesi
altına almak; tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesine uygun
bir içeriğe sahip olmasına ve görev üstlenmesine engel olmak;
onun tamamen “şekli” ve “bürokratik” bir yapıda, içeriği
boşaltılmış ve işlevsizleştirilmiş bir örgüt olarak günlük
hayatımızda yerini almasını istemiş gibidir.
***
Kent
konseyi yönetmeliğinin pek çok maddesi, bu özetlediğimiz
yaklaşımın yazılı kanıtları niteliğindedir
***
1-Kent
konseylerinin tarihsel olarak gündeme gelmesine neden olan etmenler
bilindiğine (yereldeki 'Temsili Demokrasinin
eksiklikleri/yetersizlikleri, ki bunu defaten vurgulayıp duruyoruz)
göre, kent konseyi kurucuları arasında olması gereken kişiler,
resmi ve sivil kurum ve kuruluşlar sıralanırken, merkezi
otoritenin (Devletin) yereldeki temsilcisi/uzantısı/eli/kolu/kulağı
olan “Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisinin”
(madde 8-a), keza “Sayısı 10”u geçmemek üzere illerde
valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum
ve kuruluşlarının temsilcilerinin sayılması (Madde 8-c) ne
anlama gelir?
*”Mahallin
en büyük mülki amirinin veya temsilcisinin” kent konseyi
kurucuları ve daimi katılımcıları arasında olması, muhtemeldir
ki, kent konseyinin ve yapacağı faaliyetlerin, Devlet bürokrasisi
ve Devlet kurumlarınca daha muteber karşılanmasına yol açabilir;
evet bu olasıdır ve bu “muteberlik”, bazı
kurucular/katılımcılar açısından da çok önemli olabilir.
Ama,
bu aynı etmen, var olan “Temsili Demokrasi”ye “muhalif”
ve/veya “merkezi” ve “yerel” otoritenin ya da her ikisinin
uygulamalarını eleştiren, farklı bakış açıları ve önerileri
olan diğer kent konseyi katılımcıları ve haliyle onların konsey
içindeki çalışmaları üzerinde “negatif” bir baskılanma
yaratabileceğinden dolayı kent konseyinin işlevini yitirmesine ve
süreç içerisinde sönümlenmesine yol açacaktır.
*Keza
kent konseyinin kuruluş amaçları çerçevesinde yürüteceği
faaliyetlere bağlı olarak bazı resmi kurum ve kuruluşlarının
temsilcilerinin konsey çalışmalarına katılmasına gereksinim
duyulabilir, ki bu gereksinimin duyulması çok doğaldır; bu
yadsınamaz.
Ancak,
hangi resmi kurum ve kuruluşun kent konseyi içerisinde
bulunabileceğine (daha baştan) en büyük mülki idare amirince
karar verilmesi doğru değildir; bu konuda, kent konseyi asıl
belirleyici unsur olmalı; konsey, hangi resmi kurum ve kuruluşa
hangi zamanda ve ne kadar süreliğine gereksinim duyuluyorsa, bunu
(sorumlu konumundaki) mülki idare amirine bildirmeli ve o kurum ve
kuruluşların temsilcilerinin kent konseyi çalışmalarına
katılmaları sağlanmalıdır.(Elbette çalışmalara katılan her
kamu kurum ve kuruluş da diğer katılımcılar ile eşit konumda
olmalıdır.)...
*Bu
anlatılanlar çerçevesinde, bizce, 8.maddenin (a) bendinin
yönetmelikten çıkarılması ve ( c ) bendinin ise yukarıdaki
paragrafta anlattıklarımıza uygun olarak yeniden düzenlenmesi;
yüksek sesle dillendirilmesi ve uğruna mücadele edilmesi gereken
talepler olarak kabul edilmelidir.
“Bunlar
gerçekçi talepler değildir, haliyle olmaz” denmemelidir. (2006
yılında yayınlanan yönetmelikte “Bölge milletvekilleriyle
Belediye Meclis üyeleri” de daimi katılımcılar arasında
sayılırken, bilahare Danıştay bu bentleri iptal etmiş ve bu
bentler, 2009 yılında yönetmelikten çıkarılmıştır..)
Keza
bazı yerlerde, bazı zamanlarda, uygulamada, bu bentlerin
karşılığının olmadığı söylenerek, bizim bu görüşümüze
karşı çıkılması da doğru değildir; bizce, “Demokratikleşme”
konusunda “pragmatizm” ve “palyatif çözümler” değil,
“İLKESEL” bir yaklaşım esas alınmalıdır!..
(Devam
edecek)
29.06.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -5
Tartışmaya
devam ediyoruz:
2)
“...Kent konseyi bulunmayan yerlerde ilk toplantı belediye
başkanının çağrısı ile...” (Geçici madde-1/2009) “...
belediye başkanının çağrı yazısında bildirilen gündemle,
ilan edilen yer ve tarihte...” yapılır. (Geçici madde-3) “...
Belediye başkanının başkanlığında toplanan genel kurul,
toplantıyı idare etmek üzere üyeleri arasından en az üç
kişiden oluşan divan kurulunu seçer.” (Madde 5-2)
***
Divan
kurulu seçildikten sonra (o ana kadarki) yetkileri hukuken sona eren
belediye başkanının, sonraki süreçte, kent konseyi ile
ilişkileri ve kent konseyi/kent konseyi çalışmaları üzerindeki
etkisi tartışma konusudur.
***
Kent
konseyi yönetmeliğine göre, kent konseyi ilk genel kurulunu yapıp
divan kurulunu seçtikten sonra, belediye başkanının kent konseyi
ile ilişkisi bitmez; “Belediye başkanı veya temsilcisi” (Madde
8-b) kent konseyi kurucularından birisi olarak kent konseyi genel
kurul toplantılarına daimi katılımcı olarak katılır; hukuken
eşiti olan diğer katılımcılardan farklı olarak, yalnızca,
yürütme kuruluna (yürütme kurulu tarafından aralarından
seçilerek belirlenmek üzere) üç “sekreter adayı” önerir
(Madde 14/A-1); yine keza, bazı kent konseylerinde gerekli ise,
“sekreterya hizmetleri” için kent konseyi yürütme kuruluna
“görevli adayları” önerir, yürütme kurulu, önerilen bu
adaylar arasından, yeterli sayıda görevliyi belirler; bu
görevliler, sekretere bağlı olarak çalışmaya başlar. (madde
15-1)
***
Belediye
başkanı, (kendisinin katıldığı ya da yaygınca gözlendiği
üzere, temsilcisini gönderdiği) kent konseyi içerisinde,
yönetmeliğin lafzi yorumuna göre, yetki açısından, diğer
katılımcılardan ne bir adım önde ne de bir adım geridedir;
eşittir; aynı konumdadır; aynı haklara ve sorumluluklara
sahiptir.
Belediye
başkanı, (eğer kendisi katılıyorsa doğrudan ya da temsilcisini
gönderiyorsa, temsilcisi aracılığıyla) kent konseyinin (ve
oluşturulan çalışma gruplarının) çalışmaları ve belediye
meclisine sunacağı kararları üzerinde (belediye başkanı olma
konumundan kaynaklanan) herhangi bir yönlendirme yapma ve etkilemede
bulunma hakkına ve yetkisine sahip değildir; belediye başkanı,
kent konseyinin (ve çalışma gruplarının) çalışmalarına ve
alacağı (bilahare belediye meclisine sunacağı) kararlara
saygılıdır; bu çalışmalar ve kararlar ne olursa olsun, kent
konseyinin, işlevine uygun çalışmalar yapmasına ve kararlar
almasına; belediyenin çalışmalarına bu biçimde katkıda
bulunmasına ve yardımcı olmasına...maddi ve manevi desteği
sağlar. (Madde 16/A) (Kent konseyinin çalışmalarının
sonuçlarının uygulamaya sokulması, belediye başkanı ve belediye
meclis üyelerinin “son söz” sahibi olduğu belediye meclisinin
karar almasıyla olası olduğundan, aslında bu, oldukça makul ve
akla yatkın bir yaklaşım gibi görünüyor.)
***
Peki,
gerçekte, bu yoruma uygun bir çerçevede faaliyet yürüten
herhangi bir yerde herhangi bir kent konseyi ve bu anlatılan konuma
rıza gösteren belediye başkanı var mıdır?
***
31
Mart 2019 yerel seçim sonrası süreçte Menemen, Bodrum, Menteşe,
Marmaris (Çağdaş Marmaris/ 29.06.2019), Ödemiş, Çiğli ve daha
öncesinden Karşıyaka, Kuşadası, Seferihisar, Bursa/Nilüfer vb.
yerlerdeki kent konseyleri çalışmaları, belediye başkanlarının
uygulamaları ve bu başkanların kent konseyini ilk topladıklarında
yaptıkları konuşmalar, bu çerçevedeki örnekler olarak
gösterilmekte ve tartışmalarda, farklı açılardan bu örneklere
atıflar yapılmakta; bunun pekala mümkün olduğu
söylenebilmektedir.
***
Gerçekte,
kent konseyi yönetmeliğinin (hukukunun) “doğru/yanlış”
yorumu değil, asıl olarak başkaca pek çok etmenin varlığı
(ülkedeki ve kent konseyinin kurulduğu yerdeki politik hava, kent
konseyi çalışmalarının belediye başkanı nazarındaki
“itibarı”, kent konseyi başkanının ve yürütme kurulunun
belediye başkanı ile “uyumu”, belediye başkanının kent
konseyi örgütlenmesinin ve onun çalışmasının gerekli olup
olmadığına dair düşüncesi, belediye başkanının kişiliği ve
öz güven duygusu vb. vb...) çerçevesinde ele alınması gereken bu
örnekler, elbette olumlu, desteklenmesi ve çoğaltılması gereken
örneklerdir; bu, tartışmasız böyledir; ama yeterli değildir;
çünkü, sözü edilen bu örnekler, aynı zamanda, var oluş
nedenleri itibarıyla, her an değişkenlik göstermeye meyilli bir
durumu da işaret ederler ki, biz, bu olasılık nedeniyle, “kalıcı”
olanın yaratılması ve bu yaratılanın da kalıcılaştırılması
gerektiğini savunuyoruz...
(Devam
edecek)
06.07.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -6
2005
tarihli 5393 sayılı yasanın 76. Maddesi ile kent konseylerinin
ülkemizde kurulmasına karar verilirken, yasa koyucu, belediye
başkanlarını, bulundukları yerlerde kent konseyini kurup kurmama
konusunda “özgür” bırakmamış; keza, belediyeler arasında
herhangi bir nedenle herhangi bir ayrım yapmamış; kent
konseylerinin kurulmasını bütün belediyeler için öngörmüş ve
nasıl kuracaklarını da yönetmelik çıkararak belli bir hukuki
çerçeveye bağlamış; bu konuda bütün belediyeleri “eşit”
konumda değerlendirmiş; her birine eşit sorumluluklar yüklemiş
ve eşit haklar vermiştir.
***
Peki,
herhangi bir belediye başkanı, herhangi bir nedenle bulunduğu beldede/ilçede/ilde kent konseyini kurmaz ya da kağıt üstünde
(“bir formalitenin yerine getirilmesi” çerçevesinde) “kurmuş
olmak için” kurarsa, bunun, ilgili (yönetmeliği çıkaran
içişleri bakanlığı veya başkaca) resmi bir kurum tarafından
denetlenmesi ve bilahare yaptırıma uğratılması söz konusu
mudur?
Biz,
ilgili yasa ve yönetmelikte, bu konuda herhangi bir hükme
rastlamadık.
***
Bugün,
ülkemizdeki belediyelerin (Büyükşehir 30, İl 51, Büyükşehir
ilçe belediye sayısı 519, İlçe belediye sayısı 403, Belde
belediyesi sayısı 386; toplam belediye sayısı
1389-Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr)
hepsinde kent konseyi kurulmuş mudur? Kent konseyinin kurulu
olmadığı Belde/İlçe/İl/Büyükşehir belediyesi var mıdır?
Var ise sayıları kaçtır?
İçişleri
Bakanlığı ya da (eğer varsa) ilgili başkaca bir kurum tarafından
bu konuda ciddi ve düzenli bir bilgi toplanmakta mıdır?
Bilmiyoruz.
***
Herhangi
bir Belde/İlçe/İl ya da Büyükşehir Belediye başkanı tarihe,
dünyaya, toplumsal yaşama, olaylara, sorunların çözümüne...bakışı
ve yönetim anlayışı gereği kent konseyinin tarihsel olarak (yani
zorunluluktan, toplumsal bir ihtiyaca cevaben) ortaya çıkışını
anlayamıyor ve hele hele ülkemizde yasal olarak kurulmasının
gerekliliğini kabullenemiyorsa; kent konseyini, “dış faktörler”
(ülkenin “demokratik” imajı, AB'ne uyum vb.) nedeniyle devletin
(siyasal iktidarın, merkezi otoritenin) kabul ve ilan etmek zorunda
kaldığı bir “yük/gereksiz bir şey” olarak görüyorsa; bu
çerçevede, yasa gereği, kurma görevi kendisine verilmesine karşın
kurmaktan kaçınıyor veya “şeklen/kağıt üstünde” (“kurmadı
demesinler” diye) kurmak istiyor ve kuruyorsa; evet, böylesi
hallerin görüldüğü yerde/yerlerde “iş”, orada yaşayan ve
kent konseyinin gerekliliğine inanan yurttaşlara kalır; onlar, bu
uğurda, yani kent konseyinin, bulundukları yerde/yerlerde
kurulması, ete-kemiğe büründürülmesi ve belediye başkanının
bu konuda üzerine düşen yasal görevi yerine getirmesi
için...çalışmaları gerekir. (Bir yerde, belediye başkanı
“hayır” diyorsa, ona rağmen, yurttaşlarca kent konseyi
kurulabilir mi? Hayır!)
Bu
konuda, şu an, izlenebilecek başkaca bir yol yoktur.
***
Herhangi
bir Belde/ İlçe/ İl ya da Büyükşehir Belediye başkanı, kent
konseyinin “yasal bir zorunluluk” nedeniyle değil, var olan
belediye örgütlenmesinin eksikliklerinin-yetersizliklerinin ve
günümüzdeki toplumsal gereksinimlerin sonucu olarak kurulması
gerektiğini ve yasal mevzuatın da bu konuda artı bir unsur
olduğunu düşünüyor ise, evet bu belediye başkanının kent
konseyini kurması çalışmalarına bir yurttaş olarak destek
vermek ve katkıda bulunmak gerekir; çünkü, bir yerde kent
konseyini kurmaya çalışmak, kurulma çabalarına destek vermek ve
katkıda bulunmak, kurulan kent konseyini işlevine uygun olarak
çalıştırmak... yaşadığımız yerdeki yerel yönetimin
demokratikleştirilmesi çabalarının bir parçasıdır ve bu
konuya, bu çerçevede yaklaşmak gerekir...
(2005
tarihli 5393 sayılı yasanın 76. maddesi ve ilgili-önce 2006 ve
bilahare 2009 tarihli- yönetmelik çerçevesinde kurulmaya
çalışılan, kurulan ve ete-kemiğe büründürülen kent
konseyleri, kurulma öncesi dönemle kıyaslandığında,
kuruldukları yerlerdeki yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi
çalışmalarının bir parçasıdırlar; kent konseylerine böyle
bir bakış açısıyla yaklaşmak, konuyu bu bakış açısıyla ele
almak ve tartışmak, doğru bir yöntemdir.
Bu
nedenledir ki, ilgili yasaya ve ilgili yönetmeliğe, haliyle
bunların öngördüğü çerçeveye uygun olarak kurulan kent
konseylerine bakışımız -yeterli/yetersiz- ne olursa olsun, kent
konseyi ve kent konseyini kurma çalışmaları, nesnel olarak, var
olan durumun bir adım ileriye götürülmeye çalışılması
anlamına gelir ki, tartışmasız, desteklenmeli ve bir biçimde, bu
sürece dahil olunmalıdır.
Bunun
aksini savunmak, bizce, abesle iştigal etmektir.)
(Devam
edecek)
13.07.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -7
Belediye
başkanı seçildiği yerde kent konseyini kurmak için kolları
sıvayan pek çok belediye başkanı, kent konseyini kurarken,
onun tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesini hiç sorgulamadan
ya da kendisi/kendi yönetimi için “böylesi daha uygun/yararlı
olur” diye düşündüğünden (olsa gerek); tam da merkezi
otoritenin 2005 tarihli 5393 sayılı yasanın 76.maddesini ve ilgili
(2006/2009) yönetmeliği çıkarırken ki niyetini/yaklaşımını
(Bknz: Kent konseyi üzerine tartışma notları- 4) esas almakta ve
ona uygun bir yaklaşım ile hareket etmekte; yani, kent
konseyini, bir yönüyle merkezi otoritenin ve bir yönüyle de
kendisinin bir biçimde kontrol edebileceği, yönlendirebileceği,
kendisiyle uyumlu çalıştığı/kendisine destek olduğu sürece
destekleyebileceği, “sorun” çıkarmaya başladığında sırtını
dönebileceği vb. vb... bir örgütlenme biçimi olarak düşünmekte
ve bu düşüncesi çerçevesinde de kurulmasını ve çalışmasını
sağlamaya çalışmaktadır.
Hiç
şüphesiz, şeklen ve ruhen “kitaba” (yasa koyucunun
amacına/yönetmeliğe) uygun olarak kurulan bir kent konseyi,
uygulamada, merkezi otoriteyi ve özellikle de yerel otoriteyi
(belediye başkanı ve onun yönetimini) rahatsız edecek çerçevede
bir çalışmaya yönelmediği; belediye başkanının çalışmalarını
desteklemekle yetindiği; belediye başkanının çalışmalarına
artı sivil taban sağladığı; belediye başkanını eleştiren ve
kamuoyu nezdinde belediye başkanının çalışmaları üzerinde
şüpheler oluşmasına katkıda bulunmadığı vb...sürece belediye
tarafından destekleniyor, takdir ediliyor, kamuoyu önünde örnek
gösteriliyor, alkışlanıyor vb...
***
İlgili
yasa ve yönetmeliğin “lafzi” yorumuna uygun bir çerçevede
kurulacak kent konseyi ise (ki, kent konseyinin sivil
katılımcılarının çoğunluğunun düşü budur; çünkü, bu
“lafzi” yoruma göre, merkezi ve yerel otoritenin temsilcileri,
her türlü kişisel, siyasal iktidar vb. hırslardan azadedir; kent
konseyi içindeki bütün gelişmelerden alınmazlar, gocunmazlar;
çalışmaların içeriği ve alınan kararların niteliği ne olursa
olsun, tartışmasız destekleyici konumunda kalırlar vb.), zaman
içinde, çok doğal olarak (yani işlevine uygun hareket etmesi
halinde, bir noktadan sonra) merkezi ve yerel otorite ya da bunların
birisiyle bazı hallerde veya sürekli olarak zıtlaşma konumuna
düşebilir; bu durumda, ilgili yasa ve yönetmeliğin niteliği
gereği, kent konseyi, bu zıtlaşmadan kazançlı çıkamayacağından,
geri çekilmeyi; merkezi ve yerel otorite ya da hangisiyle zıt
konuma düştüyse, onunla çatışma konumuna girmeyeceği çalışma
alanlarına yönelmeyi yeğleyebilir; dahası, kent konseyi
katılımcılarının bazıları, çoğunluğu veya tamamı, zaman
içinde, yaptıkları çalışmanın sonuç vereceğine dair
umutsuzluğa kapılabileceğinden sönümlenme sürecine girebilir ve
kaçınılmaz olarak da sönümlenebilir.
***
Merkezi
otoritenin kent konseyine olan “mesafeli” ve “kerhen”
içerikli yaklaşımı (ki halihazırda devam ediyor) ve (2009
yılında kısmi değişikliğe uğrasa da) bugün yürürlükte olan
ilgili yönetmelik var olduğu sürece, kent konseyinin (en iyi
örneğinin bile), tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesine
uygun olarak ve hele hele “kalıcı” bir çalışma yürütmesi
olanaksızdır. (Örnek gösterilenlerin bile
-tartışılabilirlilikleri bir yana- ömrü, mevcut belediye
başkanın iktidarıyla veya yaptıkları çalışmaların içeriğiyle
doğrudan ilişkilidir.)
***
Kent
konseyi üzerine tartışma notları 5, 6 ve bu 7. bölümün
sonunda, mevcut durumdaki bazı olumsuzlukları aşabilmek amacıyla
şunlar önerilebilir:
*Belde,
İlçe, İl ve Büyükşehirlerde kent konseyini kurmak, belediye
başkanının “zorunlu” görevleri arasında sayılmalı.
*Belediye
başkanı, kent konseyi kurulduktan sonra doğrudan ya da temsilcisi
aracılığıyla, kent konseyini daimi katılımcıları arasında
yer almamalı.
*Kent
konseyinin, mali ve ayni destek açısından, mevcut haliyle
belediyeye bağımlı olmasına son verilmeli: ya, belediyeler,
kurdukları kent konseyine, yıllık bütçeyi hazırlarken ya da
merkezi otorite, ülkemizdeki bütün kent konseylerine, İçişleri
bakanlığı ya da “Yerel yönetimler politikalar kurulu ve finans”
bölümü üzerinden, kurulduğu yerdeki nüfus oranına göre,
merkezi bütçe hazırlanırken, pay ayırmalı; bu pay, doğrudan, o
kent konseyinin emrine tahsis edilmeli. Böylece, kent konseyi, “mali
özerklik” sahibi olabilmeli.
*Kent
konseyi, merkezi otorite ve onun bütün kurum ve kuruluşları
tarafından “tüzel bir kamu kuruluşu” olarak tanınmalı ve
ilan edilmeli...
(Devam
edecek)
20.07.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI-8
Kent
konseyinin hem “mali özerkliğe” sahip hem de merkezi ve yerel
otoritenin “doğrudan” denetiminin dışında tutulan bir tüzel
kuruluş olarak tasarlanması, kurulması ve çalıştırılması;
onu, tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesinin uzağına
götürmez; tam aksine, o tarihsel gerekçeye uygun bir formatta
olmasını sağlar.
***
Bilindiği
ve burada, bu konu tartışılmaya başlandığı andan itibaren
sıkça tekrar edildiği üzere, kent konseyi, tarihsel olarak,
dünyanın pek çok yerinde, hangi tarihte, hangi biçimde ve hangi
ad altında gündeme gelmeye, tartışılmaya ve somut bir öneri
olarak önerilmeye başlanmış olursa olsun, orada, birilerinin,
öyle, keyfe keder, “hadi şunu ya da şunu da önerelim”
dedikleri ve gündeme getirdikleri bir örgütlenme biçimi değildir;
tam aksine, var olan yerel yönetimlerin eksikliklerinin ve
yetersizliklerinin tespiti ve eleştirisi temelinde gündeme
gelmiştir.
Tarihsel
olarak, var olan yerel yönetimlerin, mevcut örgütlenme biçimi ve
yönetim anlayışı çerçevesinde, var olan sorunların çözümünde
yetersiz kaldığı; her sorunu çözemediği; bazı sorunları
“sorun” olarak görmediği ya da “sorun” olarak görse bile
çözmek istemediği ya da çözmek istese bile yetersiz kaldığı
vb.vb. hallerin “yaşanılan bir gerçek” olarak tespit edilmesi
ve çözümün nasıl olabileceğinin tartışılması çerçevesinde,
“bir çözüm önerisi” olarak gündeme getirilmiştir.
***
Kent
konseyini gündeme getirenler ise, her nerede gündeme getirilmiş
ise, orada, var olan yerel yönetimdeki ya da var olan yerel
yönetimlerin öyle olmasına karar veren “muktedirler”
(iktidar/güç sahipleri) değildir; tam aksine, var olan durumdan
memnun olmayan, şikayet eden, mağdur olan...ya da bu konumda
olanların haklarının savunulması gerektiğini düşünen ve bir
şeyler yapmaya çalışan kişiler ve kesimlerdir.
Bir
başka deyişle, yerel ya da merkezi otorite düzeyinde “muktedir”
(iktidar/güç sahibi) konumunda olanlar “Biz en iyisini yapıyoruz,
yapmaya çalışıyoruz; ama yetemiyoruz; o nedenle, haydi gelin,
bize yardımcı olun ve şöyle bir örgütlenme doğrultusunda da
adım atalım.” dememiş ve bu çerçevede bu örgütlenme biçimi
gündeme gelmemiştir. Tam aksine, “muktedirler”, var olanın “en
iyi” olduğunu söyleye gelmişler ve günlük hayatta başkaca
herhangi bir arayışa girişmemişler, dahası böylesi arayışlara
girilmesini “gereksiz” ve hatta “tehlikeli” görmüşler; ama
onların “en iyi” dedikleri bu mevcut durumda gerçeğin böyle
olmadığını yaşayarak bilen ve dile getirenler ise, yani
“muktedirlerin” yönetiminden memnun olmayanlar ise, mevcut
durumun aşılması ve daha iyi bir yönetim modeline geçilmesi için
arayışlara yönelmişler ve bu arayışların sonucu,
“muktedirlere” rağmen, bugün kent konseyi olarak ele aldığımız
ve tartıştığımız örgütlenme biçimi gündeme gelmiş; uzun
bir süreci içeren uğraşlar sonucu, “muktedirler” ile bu
örgütlenme biçiminin gerekliliği üzerinde anlaşma sağlanmıştır.
(Bugün,
ülkemizde, kimlerin, ısrarla kent konseyinin kurulmasını
istediğine, bu doğrultuda çaba sarf ettiğine, bu örgütlenme
biçimine sıcak baktığına ve kimlerin ise bu örgütlenmenin
kurulmasına karşı çıktığına, kurulmasını isteyenlere ayak
direttiğine, dahası, adını bile duymak istemediğine... bakarak
bir kanı sahibi olabiliriz.
Muktedirler,
eğer “en iyisini” yapmak isteseler ve yapmaya çalışsalardı,
bu durumda, var olan yerel yönetimler, var olan örgütlenme biçimi
ve yönetim anlayışlarıyla olmaz; daha farklı ve var olan
sorunların yaşanmadığı bir yerel yönetim modeli gündeme gelir;
var olan örgütlenme biçimi ve yönetim anlayışı ona göre
şekillenir; bunun olması halinde de, kent konseyi değil, belki,
evet belki, bir başka içerik ve biçimde/biçimlerde, bir başka ya
da başkaca örgütlenmeleri tartışıyor olurduk.)
***
Bu
çerçevede, bir ihtiyaca binaen gündeme gelen (bu ihtiyacı
duyanlar tarafından gündeme getirilen) ve hem merkezi hem de yerel
otorite ile “uzlaşmanın” (“yasal” olması ve belediye
başkanı tarafından bizatihi “kurulması”, bu “uzlaşmayı”
anlatır) ifadesi olan kent konseyinin bu tarihsel işlevine uygun
bir faaliyet yürütebilmesinin yolu, onun, bir biçimde, “hem
merkezi ve yerel otoritenin” doğrudan denetiminden uzak olması
hem de “mali özerkliğe” sahip olmasıyla olasıdır; kent
konseyinin, yerel ya da merkezi ya da her ikisinin “doğrudan” ya
da “dolaylı” denetiminde olması; bu çerçevede faaliyet
yürütmesi; onların ya da onlardan birisinin yönlendirmesiyle
hareket etmesi ya da etkisinde bulunması vb.vb. onun, ondan beklenen
faaliyetleri yapamamasını, yapsa bile, bu faaliyetlerin “ne tür
bir faaliyet?/kimin işine yarayan bir faaliyet?” olma noktasında
sorgulanmasını...ve tarihsel olarak ona yüklenen/ondan beklenen,
“var olan yerel yönetim üzerinde etkili olma” görevini yerine
getirememesini, giderek kadükleşmesini gündeme getirir.
Bu
ise, onun “şekli” ve “bürokratik” bir örgütlenme haline
gelmesi demektir ki, tam da bu haliyle, tarihsel olarak ortaya
çıkışının reddidir...Gereksizleşmesidir.
(Devam
edecek)
27.07.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -9
Merkezi
ve yerel otoritenin “doğrudan” denetimi dışında ve “mali
özerkliğe” sahip bir tüzel kuruluş olması halinde, kent
konseyi, öyle düşünüldüğü/sanıldığı/korkulduğu... gibi,
daimi katılımcılarından bazılarının “ele geçirmeye” ve
kendi istemleri doğrultusunda (bunlar her ne ise) kullanmaya
çalışabileceği; dahası, mevcut yerel yönetimin
(belediyenin/belediye meclisinin) potansiyel
rakibi/alternatifi/odağı...haline getirebileceği “uygun” bir
örgütlenme biçimi haline de gelmiş olmaz; onun tarihsel olarak
gündeme geliş/getiriliş gerekçesi ve yapısı, böyle
olmaya/böyle yapılmaya müsait değildir.
***
Hiç
şüphesiz, tarihsel olarak, merkezi yönetimler tartışılırken
olduğu gibi yerel yönetimler tartışılırken de var olan yerel
yönetimin alternatifi (sistem/düzen içi ya da sistem/düzen dışı)
başkaca örgütlenme biçimlerinin olup olmadığı tartışılmış;
bu çerçevede, farklı örgütlenme biçimleri de gündeme
getirilmiş ve önerilmiştir.
Ancak,
kent konseyi, bu çerçevede önerilmiş, tartışılmış, formüle
edilmiş ve kabul edilmiş bir örgütlenme biçimi değildir.
Kent
konseyi, ısrarla vurguluyoruz, var olan yerel yönetimin
eksikliğinin ve yetersizliğinin giderilebilmesi amacıyla yapılan
tartışmalar ekseninde gündeme getirilen öneriler çerçevesinde
formüle edilmiş ve hem merkezi hem de yerel otorite tarafından
varlığı kabul edilmiş, üzerinde “uzlaşmaya” varılmış ve
onaylanmış bir örgütlenme biçimidir.
Haliyle,
kent konseyi, bizatihi önerenler tarafından, hem niyet hem de
sonuçları itibariyle, “var olana yardımcı olabilme/var olanın
eksikliğini tamamlayabilme/var olanı daha da iyileştirebilme”
çerçevesinde (hiç şüphesiz “var olandan mağdur olanlar”
olarak, kendilerine yönelik sonuçlar elde edebilmek amacıyla)
gündeme getirilmiş “sistem/düzen içi/yasal” bir örgütlenme
biçimidir.
(Ancak,
bunun böyle olması ve böyle tanımlanması, kent konseyinin,
merkezi ve/veya yerel otorite tarafından “Kent konseyi, var olan
yerel yönetimin yardımcısıdır; öyleyse ona tabi olmalıdır;
onunla uyumlu çalışmalıdır; onun istemleri dışında faaliyet
yapmamalıdır vb.vb.” noktasında görülmesini, bu doğrultuda
“bir biçimde” zorlanmasını, yönlendirilmeye çalışılmasını
doğrulamaz ve haklı göstermez; yardımcı olanın/olanların
niyeti ve eylemlerinin nesnel sonuçları, yardımcı olunanın
yardımcı olanın bu niyetlerini ve eylemlerinin sonuçlarını
suistimal etmesini haklı çıkarmaz ve meşrulaştırmaz; bunlar,
farklı şeylerdir.)
***
Bilindiği
üzere, kent konseyinin kurucuları ve daimi katılımcıları çok
farklı nitelikteki kurum ve kuruluşlardır; çalışmasının yasal
bir çerçevesi vardır; aldığı kararlar belediye meclisinde
öncelikle görüşülmek zorunda olunsa bile kabul edilmesi ve
uygulamaya geçilmesi, tamamen, belediye meclisinin alacağı karara
bağlıdır.
***
Kent
konseyi, bu gerçekliğiyle, istense bile, daimi katılımcılardan
bazılarının, onu, (“merkezi” ve/veya “yerel” otoritenin
korktuğu gibi) kendi istemleri (her ne ise) doğrultusunda (ne yapıp
edip kent konseyi yürütme kurulunda çoğunluğu “ele geçirerek”
ve haliyle “karar alma” mekanizmasında söz sahibi olmayı
“başararak”) kullanmasına, dahası var olan yerel yönetimin
karşısına potansiyel bir rakip/alternatif/odak...vb. haline
getirmesine (böyle bir şeyi “umut” etse bile) olanaklı
değildir.
***
Her
kim ki, tartıştığımız bu konu çerçevesinde, “merkezi”
ve/veya “yerel” otoritenin ağzından veya onların veya onlardan
birisinin nam-ı hesabına, bu çerçevedeki bazı “korkuları”
dile getiriyorsa, bilinsin ki, o, gerçekte, kent konseyi daimi
katılımcılarının, o yerde yaşayan ama yerel yönetim
hizmetlerinden yararlanamayan/mağdur olan “örgütlü”
yurttaşların şikayetlerini ve eleştirilerini yüksek sesle ve bu
düzlemde dile getirmelerinden duydukları “korkuyu” dile
getiriyordur.
Keza,
her kim ya da kimler, kent konseyi daimi katılımcılarından iken,
kent konseyi yönetiminde “bir biçimde” (daimi katılımcıların
ezici çoğunluğunun gönüllü ve bilinçli desteğini sağlama ve
onayını alma gereği duymadan) “söz sahibi” olmayı,
“yönlendirici” konumda bulunmayı...ve böylece, kent konseyi
üzerinden mevcut yerel yönetime yönelik “muhalefet” yürütmeyi
vb... düşünüyor ve “umut” ediyorsa, bu, tam anlamıyla boş
bir çabadır; işin kolayına kaçmadır; “sükutu hayal”
kaçınılmazdır...
***
Bizce,
“merkezi” ve özellikle “yerel otoritenin”, kent konseyi her
nerede kurulmuş ise orada, “Kent konseyinin daimi katılımcılarının
temsil ettiği yurttaşlar, bizim özgür yurttaşlarımızdır ve
kent konseyi daimi katılımcıları da bu özgür yurttaşların
içinde gönüllü olarak yer aldıkları örgütlerdir; bu
örgütlerin (haliyle yurttaşların) ise kendi yaşadıkları yer ve
kendi yönetimleriyle ilgili her konuda düşüncelerini,
eleştirilerini ve önerilerini bu biçimde de dile getirme hakları
bulunmaktadır; bundan korkulması değil, bundan memnuniyet
duyulması ve bu çerçevede onlara güven duyulması gerekir;
nihayetinde her şey yasal olarak denetlenebilecek ve nihai karar,
kent konseyinde değil belediye meclisinde verilecek; belediye
meclisinde karar haline getirilmeyen hiçbir kent konseyi kararının
geçerliliği ve anlamı olmayacak” diye düşünmesi ve bu
çerçevede bir yaklaşım göstermesi; kent konseyi daimi
katılımcılarının ise “İster yalnızca, ister bazılarımızca,
ister tümümüzce ortak olarak dile getirdiğimiz düşüncelerimiz,
eleştirilerimiz ve taleplerimiz ortak düşünce, ortak eleştiri ve
ortak talep haline getirilmediği, yüksek sesle dillendirilmediği
ve yaptırım gücü olan bir şekle büründürülmediği sürece
hiçbir anlam ifade etmez; hayata geçirilebilecek bir belediye
meclis kararı haline dönüşemez; bu durumda da her şey boştur ve
boş bir çaba olarak kalır; haliyle, asıl olan, bir biçimde
yönetimde/yürütmede söz sahibi, yönlendirici...olmak değil;
dile getirilen düşüncelerin, eleştirilerin, önerilerin daimi
katılımcılar olarak hepimiz tarafından ortaklaşa
içselleştirilmesinin ve savunulmasının sağlanmasıdır; eğer bu
başarılabilirse, doğal olarak, bu gelişmenin bir yansıması
anlamında, yönetimde/yürütmede de istenilen sonuç elde
edilebilir...” çerçevesinde düşünmesi ve hareket etmesi, akla
en yatkın olandır...
***
(Teori
ağacı gri ama hayat yeşildir, denir; elbette, her şey, bizim
burada ifade ettiğimiz gibi gelişmeyebilir; o zaman, hiç şüphesiz
yapılması gerekenler vardır ama bunlar başka bir yazının
konusudur.)
(Devam
edecek)
03.08.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -10
2005
tarihli 5393 sayılı yasanın 76. maddesi çerçevesinde kurulmasına
karar verilen kent konseylerinin katılımcılarının kimler
olacağı, önce 2006 tarihli 'Kent konseyi yönetmeliğinde ve
bilahare, bazı değişikliklerden sonra, kesin olarak, 2009 tarihli
27250 sayılı “Kent konseyi yönetmeliğindeki değişiklik”te
tek tek sayılmıştır. (Bknz: Kent konseyi üzerine tartışma
notları-3/22.06.2019)
***
2009
tarihli “yönetmelik değişikliğinden” sonra da tartışma
konusu olmaya devam eden kent konseyinin katılımcılarına ve
katılımcılardan bazılarına (en büyük mülki amire ve belediye
başkanına) verilen yetkilere dahi bakıldığında, yasa koyucunun,
açıkça yazmadığı ama muhtemeldir ki kendisinin bilgi
dağarcığında bulunan bazı nedenlerle, kent konseyini, tarihsel
olarak ortaya çıkış gerekçesinin biraz uzağında, oldukça
“şekli” ve “bürokratik” bir örgüt biçimi olarak
düşündüğü ve bu haliyle yasal hale getirmeye çalıştığı
söylenebilir.
((Daha
önceki bazı bölümlerde, bu bazı katılımcılar ve sahip
oldukları yetkileri üzerine şunlar önerilmişti:
*Kent
konseyinin kurulduğu yerdeki en büyük mülki amirin katılımcılar
arasında olması ve resmi kurum ve kuruluşlardan kimlerin
katılacağına karar vermesi yanlıştır; o yerdeki en büyük
mülki amir katılımcılar arasında olmamalı ve (daimi olarak
değil, ihtiyaç duyulmasına binaen) resmi kurum ve kuruluşlardan
kimlerin katılacağına ise kent konseyi yürütme kurulu karar
vermelidir. (Kent konseyi üzerine tartışma notları-4//29.06.2019)
*Belediye
başkanı kent konseyini kurduktan ve ilk kongresini toplayıp divan
seçimi yapıldıktan sonra katılımcılar arasından çıkmalı;
bir daha katılımcılar arasında yer almamalıdır. (Kent konseyi
üzerine tartışma notları-7//20.07.2019))
***
Halihazırda
geçerli olan bu yönetmeliğin ilgili bölümünde, neredeyse, kent
konseyinin kurulacağı yerdeki var olan bütün resmi, yarı resmi
ve sivil nitelikli “yasal” örgütlenmelerin tümü (sayısal
durumları nedeniyle, bazı yerlerde, kamu kurum ve kuruluşlarının,
üniversitelerin ve muhtarlıkların temsil edilebilmesinde bazı
sayısal sınırlamalara gidilebileceği öngörülmüş ise de,
tartıştığımız konu açısından, bunun pek bir önemi yoktur.)
“katılımcı” olarak tanımlanmış; hal böyle olunca, bu
“katılımcılar” listesini gören “ilgili” (kent konseyi ile
ilgilenen) birisinin “Evet, çok iyi; yasa koyucu, hiçbir
örgütlenmeyi dışarıda bırakmamış; hepsini bir araya getirmek
ve ortaklaşa bir çalışma yürütmelerini sağlamak istemiş;
bundan iyisi Şamda kayisi/ ya da Samdak ayisi”dir (Bknz:Google),
diye düşünmesi ve tepki göstermesi çok doğaldır.
***
Peki,
gerçekte, “kazın ayağı” öyle midir?
***
Yönetmelikteki
“katılımcılar” listesinin (a) “mülki amir”, (b) “belediye
başkanı”, (c) “kamu kurum ve kuruluşları”, (ç)
“muhtarlıklar” ve (e) “üniversiteler” maddelerinde
belirtilenlerin kesin bir tanımlaması yapılırken, (d ) “Beldede
teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri”, (f)
“Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların,
noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların
temsilcileri” ve (g) “Kent konseyince kurulan meclis ve çalışma
gruplarının birer temsilcisi” maddelerinde belirtilenlerin
tanımlaması ise, görüldüğü ve uygulamada tanık olunduğu
üzere, (bir ölçüye kadar da olsa) kişilere, gelişmelere ve
zamana bağlı olarak (yeniden ve yeniden) değişebilecek (yani,
içeriğin zenginleştirilmesine /genişletilmesine müsait) bir
üslupla yapılmıştır; hiç şüphesiz bu iyi bir şeydir, ama
yetersizdir.
***
Uygulamada,
(d) maddesine göre, bir yerde ilçe teşkilatı olan (A) partisinin
yanı sıra ilçe teşkilatını kuramamış ama o yere temsilci
atamış (B) partisi; (f) maddesine göre, yalnızca kurucularından
mütevellit ya da aynı alanda faaliyet yürüttüğü varsayılan
“kağıt üzerinde” kurulu sayısız dernek ya da (bir başka
yerde kurulmuş olsa da) dernek, vakıf vb.nin bir temsilcisi...
katılımcı olarak kabul edilebilirken (bunlar pozitif bir yorumun
ifadesi olarak kabul edilebilir); aynı maddelerin yorumu nasıl
yapılırsa yapılsın, yerel ölçekte ya da ülke genelinde elle
tutulabilir ve gözle görülebilir düzeyde günlük yaşamda var
olan; faaliyet yürüten; onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kişiyi
kucaklayan, harekete geçirebilen; dahası, merkezi ve/veya yerel
otorite tarafından (gerektiğinde) muhatap olarak dahi kabul
edilen...; tamamen somut bir gereksinimin ifadesi olarak ortaya çıkan
ve çağımızda “meşru” örgütlenme biçimlerinden sayılan
sayısız platform, hareket, birlik, konsey, meclis...vb. bu kent
konseyleri içinde(yer almak istemelerine rağmen) temsil
edilememektedir. ( DKSD/Datça Kültür Sanat Dayanışma,
MUÇEP/Muğla Çevre Platformu vb., NAR kadın dayanışması,
HAZİRAN...)
***
Kendileri
kent konseyi içerisinde yer almak ve orada da diğer örgütlenmeler
ile birlikte çalışmak isteyen bu oluşumlara “Gidin, önce yasal
bir örgütlenme biçimine bürünün ve öyle gelin” ya da “Gidin,
kent konseyi içinde bir çalışma grubu olarak çalışın” ya da
“Gidin ve ne haliniz varsa görün”...vb. demek çözüm
değildir.
Çözüm,
merkezi otorite tarafından, ilgili yönetmeliğe (uygun bir biçimde
tanımlanmış) ek bir madde koyarak, günümüzde, günlük
yaşamdaki farklı gereksinimlerimizin karşılanmaya çalışılmasının
birer ifadesi olarak ortaya çıkan bu örgütlenme biçimlerinin
kent konseyi içinde diğer örgütlenmeler ile eşit koşullarda
çalışmalarına olanak tanınmasındadır.
***
Merkezi
otorite, yasal düzlemde, ya bu örgütlenmeleri de içerisine alacak
şekilde kent konseyinin yönetmeliğinde gerekli değişiklikleri
(hiç şüphesiz ülkenin demokratikleşmesinin bir parçası olarak,
ki aksi olası değil) yapar ve kent konseyinin tarihsel olarak
ortaya çıkışına uygun bir dönüşüme yönelmesine olanak
sağlar ya da su çatlağını bulur; yani bu “dışlanan”
örgütlenmeler, kendilerini ifade edebilecekleri yeni örgütlenmeleri
yaratmak için yollarına devam eder ve yeni arayışlara
yönelirler...
Aksi
bir şey, yani, bu örgütlenmelerin, var olan haliyle kent
konseyleri içinde yer alabilmek için kendilerini inkara yönelmeleri
olası değildir!
(Devam
edecek)
10.08.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -11
Kent
konseyi yönetmeliğinde şöyle yazıyor:
“MADDE
12-
(3)
Meclislerde ve çalışma guruplarında oluşturulan görüşler,
kent konseyi genel kurulunda görüşülerek kabul edildikten sonra
değerlendirilmek üzere ilgili belediye meclisine sunulur.”
(Bknz:İlgili yönetmelik /2009)
Peki
sonra ne oluyor?
“MADDE
14 – (1) Kent konseyi genel kurulunca oluşturulan görüşler,
belediye meclisinin ilk toplantısında değerlendirildikten sonra
belediye tarafından kent konseyine bildirilir ve uygun araçlarla
kamuoyuna duyurulur.” (Bknz:İlgili yönetmelik/2009)
***
İlgili
yönetmelikte, belediye meclisinin, kendisine gönderilen ve
görüşülmesi istenen bu görüşleri değerlendirdikten sonra
aynen (ya da bazı eklemeler/çıkarmalar yapma hakkını kullanarak
da olsa) kabul etmek zorunda olduğuna dair bağlayıcı bir hüküm
bulunmuyor.
Yasa
koyucu, belediye meclisine, bu konuda “kabul” ya da “ret”
çerçevesinde karar verebilme hakkını tanımış; onu, özgür
bırakmıştır.
Öncelikle
bunu bilelim.
***
Belediye
meclisinin, yasa koyucunun kendisine tanıdığı bu “hak”kı
“ret” biçiminde kullanması, kent konseyinde (bu
görüşün/görüşlerin oluşturulmasında emeği geçenlerce)
hoşnutsuzlukla karşılanmakta; “ret” kararı veren belediye
meclisine (“ret” oyu kullanan çoğunluk iradesine) farklı
biçimlerde tepkiler gösterilmekte; kent konseyi çalışmalarında
ve çalışma gruplarında yer alma konusunda (“Yaptığımız
çalışmaları dikkate alan bile yok. Neden çalışıyoruz ve
kendimizi paralıyoruz ki?”...duyguları nedeniyle) isteksizlikler,
soğumalar, uzaklaşma eğilimleri....giderek kent konseyini elinin
tersiyle itmeler gündeme gelmekte; bir başka deyişle, kent
konseyinin katılımcıları (ve katılanların da katkıları)
azaldıkça, kent konseyi sönümlenme sürecine girmektedir.
***
Yaşadıkları
ve/veya tanık oldukları sorunlarını tartışmak, çözüme dair
yol ve yöntemleri bulmak, bu yol ve yöntemlerin hayata geçirilmesi
doğrultusunda diğer kent konseyi katılımcıları, yurttaşlar ve
yerel yönetimle birlikte hareket etmek için gönüllü olarak kent
konseyi içerisinde yer alan örgütlenmelerin temsilcilerinin ve
çalışma gruplarındaki yurttaşların, böylesi bir “ret”
olayına tanık olduklarında, öncelikle, bunu, kendilerinin
niyetlerinin, samimiyetlerinin ve düşüncelerinin sorgulanması,
emeklerinin hiçe sayılması...olarak algılamaları söz konusudur.
Bu
tepki, doğal ise de doğru değildir.
***
Nedeni
şudur!
***
Kent
konseyi içerisinde yer alan bu örgütlenmelerin temsilcileri ve
çalışma gruplarındaki yurttaşlar uzaydan gelip bu çalışmalara
katılan ve haliyle, çözümüne çalıştıkları sorunlardan ve bu
çerçevede yaptıkları çalışmaların ve ortaya koydukları
görüşlerin sonuçlarından azade olan kişiler değillerdir.
Onlar,
bir biçimde içinde yaşadıkları, tanık oldukları ve çözümünü
istedikleri sorunlar çerçevesinde çalışmalarını yürütüyorlar;
bu nedenle, çözüm konusunda ne önerdiler ve öneriyorlar ise, bir
anlamda, kendileri için iyi ve gerekli olacağına inandıkları
şeyleri önermişlerdir ve öneriyorlardır. Hal böyle olunca, söz
konusu olan sorunlar konusunda taraftırlar ve kendileri gibi
herkesçe de (kendileri de uzaydan gelmeyen ve haliyle, bu çerçevede,
toplumdaki taraflardan bazılarını temsil eden ve savunan belediye
meclisi üyelerince de), bunun böyle olduğu bilinmektedir.
Bir
başka deyişle, kent konseyinin “toplumsal/ulusal uzlaşmayı”
sağlamakla yükümlü olduğu ve sağlamaya çalışacağı,
sağlayacağı; haliyle, kent konseyinin “karar” haline gelmiş
görüşünün (“toplumsal/ulusal uzlaşma” anlamında) “ortak”
görüş olduğu ve bunun böyle kabul edilmesi gerektiği iddia
edilse de (“Kendimiz için bir şey istiyorsak namertiz; biz burada
yaşayan herkes için buradayız ve çalışıyoruz” denilse de),
gerçekte bunun böyle olmadığı ve olsa olsa, o an kent konseyi
içerisinde yer alanların “çoğunluk” görüşü olduğu,
herkesin bildiği (ve pratikte de bu çerçevede değerlendirdikleri)
bir şeydir.
Haliyle,
toplumda var olan taraflardan bazılarının temsilcisi olarak
belediye meclisine giren ve orada bulunduğu sürece de bu tavrından
imtina etmeyecek olan meclis üyeleri, kent konseyinden gelecek
görüşlere, bu konumlarından azade olarak değil, tam aksine bu
konumlarına uygun bir çerçevede bakacaklar ve tavırlarını da
ona göre belirleyeceklerdir; bu durumla karşılaşıldığında,
şaşırmaya gerek yoktur; bu, doğal ve beklenen bir şey olarak
görülmelidir.
Öte
yandan, içerisinde yer aldıkları ve canı gönülden çalıştıkları
kent konseyi, belediyenin yetersizliklerinin bir biçimde
giderilebilmesine yönelik çalışmakla yükümlüdür; tam da bu
nedenle, (Belediyenin/Belediye Meclisinin) “yardımcı” bir
örgütlenme biçimidir. Hal böyle olunca, kent konseyi
katılımcılarının ve çalışma gruplarının faaliyetleri de bu
çerçevedeki (“yardımcı olma” içerikli) çalışmalardır; Bu
çalışmaları kabul edip etmeme, eder ise “siyasi sorumluluğunu”
üstlenme, tamamen belediye meclisinin hak ve tasarrufundaki bir
konudur.
(“Siyasi
sorumluluğu” üstlenecek olanın, yani kendince doğru karar
verdiğinde artı hanesine, yanlış karar verdiğinde ise eksi
hanesine yazılacak olanlar nedeniyle kent konseyi katılımcıları
ve çalışma grubu/grupları üyesi yurttaşlar kadar rahat olmayan
ve kolayca karar veremeyen belediye meclisi üyelerinin, bu “kabul”
ya da “ret” hakkını istediği gibi kullanabilmesini, bu nedenle
de doğal karşılamak ve sonuca, hazır olmak gerekir)
Kent
konseyi katılımcıları ve çalışma gruplarındaki yurttaşlar,
bunu bilerek ve kabul ederek bu çalışmalar içerisinde yer
almalıdırlar ya da yer aldıkları anda, bunun böyle olduğunu
kabul etmiş demektirler.
***
Belediye
meclisi, hangi nedenle olursa olsun, kent konseyinden kendisine
gönderilen ve görüşülmesi istenen bir kararı “ret”
ettiğinde, kent konseyi, bu “ret” gerekçesi/gerekçeleri
üzerinden bir “uzlaşma” yolunu arama, bu çerçevede yapılması
gerekenler var ise yapma; ama, kendince, yapılabilecek hiç bir şey
yok ise ilk kararında diretme; aldığı ve belediye meclisine
gönderdiği karar ile belediye meclisinin “ret” kararı
çerçevesinde “kamuoyu baskısı” oluşturma; bu konuda
kamuoyunun çoğunluğunun yanında olmasını sağlamak için her
türlü uğraşı verme; eğer gerçekten, kent konseyi içerisinde
yer alan örgütlenmelerin temsilcileri ve çalışma gruplarının
birer çalışanı olarak içinde yaşadıkları çevreden kopuk
değiller ve içinde yaşadıkları o çevrenin çoğunluk iradesini
temsil ettiklerini düşünüyorlar ve gerçekten de öyle iseler,
bir biçimde belediye meclisinin üzerinde gerekli ve yeterli
ağırlığı oluşturarak istedikleri sonucu elde etme hakkına
sahiptirler.
Kent
konseyinin “yardımcı” bir örgütlenme biçimi olması ve
katılımcılarının bunun bilincinde olarak hareket etmeleri, olası
böylesi bir durumda, bu hakları kullanamamaları ve bu haklardan
yoksun oldukları anlamına gelmiyor.
(Uygulamada,
böylesi bir durum karşısında, asıl olarak ve yaygınca gözlenen
ise geri çekilme, pasifleşme, umutsuzluğa düşme, sonuca boyun
eğme, kent konseyi çalışmalarının dışına çıkma, katılımı
“şekli” düzeyde tutma, yerli yersiz söylentiler yayma...ve
birilerinin gelip bir “mucize” gerçekleştirmesini, bu duruma
son vermesini, belediye meclisinin gönderdikleri her şeyi kabul
etmelerini sağlamasını... bekleme türünden “kaderci”
eğilimler oluyor; haliyle, bu da, ister istemez, kent konseyi
katılımcılarının ve çalışma gruplarında yer alanların
yaptıkları işin ne ölçüde bilincinde olduklarını ve bu
bilinçle bu çalışmalara katılıp katılmadıklarını
sorgulamayı gündeme getiriyor.)
***
Kent
konseyi ile Belediye/Belediye meclisi arasındaki bu
“ortaklaşamama”/”uzlaşamama” durumu birden çok karar için
söz konusu oluyor ve haliyle bir çizgiye dönüşüyor ise, bu
durum, yasal düzeyde olduğu gibi gerçekte de birbirinin “eşit”i
ya da “alternatif”i olmayan bu iki örgütlenmenin hangisinin,
içinde yaşadıkları ve temsil ettiklerini söyledikleri toplumun
çoğunluk iradesini temsil etmediğinin ve onların çıkarlarını
savunmadığının tartışılmasını gündeme getirir ki, bu hiç
istenmeyen bir durumdur; çözümü de kolay değildir...
(Devam
edecek)
16.08.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -12
31
Mart yerel seçim öncesi pek çok belediye başkan adayının diline
(bir seçim vaadi, olarak) pelesenk olan ve seçimden sonra da (yerel
ve ulusal basında çıkan haberlere göre) seçimi kazanan bazı
belediye başkanlarınca kurulmasına “yeşil ışık” yakılan;
belediye başkanlarınca ya da o yerdeki kent konseylerince kurulmaya
başlandığı, kurulduğu vb. çerçevesindeki haberlere konu olan
“Mahalle Meclisleri”, ülkemizde, bugünden yarına, teorik
düzeyde, üzerinde en çok yazılıp çizilecek, konuşulacak ve
tartışılacak örgütlenme biçimlerinden birisidir.
***
Aksi
doğrultuda bir örnek olup olmadığını, şimdilik bilemiyoruz;
ama, yerel ve ulusal basına yansıyanlardan ya da farklı İnternet
kanallarında bu konuda yazılıp çizilenlerden anlaşıldığı
kadarıyla, bu biçimiyle bahse konu olan “Mahalle meclisleri”;
kent konseyinin alt bir çalışma grubu olarak kurulan, kent konseyi
yürütme kuruluna bağlı, hem yasal anlamda hem de fiilen ona karşı
sorumlu bir örgütlenme biçimidir.
Öncelikle
bunu bilelim!
***
Yasal
bir örgütlenme biçimi olan kent konseyleri ile ilgilenen ya da
ilgilenmenin ötesinde, içerisinde yer alıp çalışmalara
katılanların çok iyi bildiği gibi, kent konseyi, alt çalışma
gruplarından oluşan bir bütündür; bu çalışma grupları, kadın
ve gençlik gibi vazgeçilmez temel alanların yanı sıra o yerleşim
biriminde var olan çevre-ekoloji, kültür-sanat, kıyılar, imar,
ulaşım, altyapı, su....vb. sorunları birer “konu” başlığı
olarak ele alıp kurulabilir; öte yandan, “yerleşim birimi”
ölçeğinde ele alınarak da kurulabilir; “A, B, C.... mahallesi
çalışma grubu”, “A, B, C...mahallesi meclisi” gibi.
Yönetmelikte,
bunun böyle anlaşılamayacağına ve olamayacağına dair, herhangi
bir hüküm bulunmamaktadır.
***
Herhangi
bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir
ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak
olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir
örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve
kurulan “mahalle meclisi” de (daha işlerliğe sahip alternatif
bir örgütlenme biçiminin olmadığı yerlerde) somut ve ileri bir
adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine vb.
yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz
desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun
aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek,
akla ziyan bir hareket olur.
***
Günlük
politik yaşamımıza bu biçimiyle giren ve tartışılmaya başlanan
bu “Mahalle meclisleri”, yaşadıkları yerlerdeki sorunların
çözümü için çalışan kadın-erkek yurttaşları ne kadar çok
bir araya getirebilir ve birlikte hareket etmelerini sağlayabilirse,
o ölçüde işlerliği olan ve kalıcılaşma olasılığı bulunan
bir örgütlenme biçimi olarak görülecek ve kabul edilecektir.
***
Öte
yandan, bu biçimiyle önerilen bu “mahalle meclislerinin” zaman
içerisinde kitleselleşip kalıcılaşabilmesi ya da bir biçimde
sönümlenme sürecine girerek dağılıp yok olması, tamamen,
sorumlusu konumunda olan kent konseyi yürütme kurulunun göstereceği
duyarlılığa ve içinde hareket etmek zorunda olduğu ilgili
yönetmeliğin yeterli gelip gelmeyeceğine (ya da yeterli görülüp
görülmeyeceğine) bağlıdır.
***
Var
olan toplumun hem merkezi hem de yerel düzeyde
demokratikleştirilmesinin ve Demokratik bir toplum yaratılmasının
temel örgütlenme biçimlerinden birisi olarak (Sol, Sosyalist,
Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerce) önerilen ve tartışılan
“Meclisler”in, isim ve bazı şekli benzerlikler dışında, ele
alıp tartışmaya çalıştığımız bu “Mahalle meclisleri”
ile herhangi bir benzerliği yoktur; bu nedenle aynileştirilemez,
birbirlerinin yerine ikame edilemez; ikisi çok farklı örgütlenme
biçimleridir.
(Çok
özet olarak; kent konseyinin alt bir birimi olarak kurulan “Mahalle
meclisi”, kent konseyi yönetmeliği çerçevesinde hareket eden,
kent konseyi yürütme kuruluna karşı sorumlu olan, yerel düzeyde
çözümlenebilmesi olası sorunları kent konseyi dolayımı ile
çözmeye çalışan...bir örgütlenme biçimi iken; şimdilik
yalnızca adından söz ettiğimiz diğer “Mahalle meclisi” ise,
bütün kuralları meclis üyelerince ortaklaşa belirlenen, yetersiz
kaldığında yine aynı meclis üyelerince değiştirilen; tamamen
meclis üyelerine ve kurulduğu yerde yaşayan halka karşı sorumlu
olan; yerel ve merkezi otorite ve de yalnızca mahallede yaşayanlarca
çözülebilmesi olası bütün sorunları kendisine “iş” edinen
bir örgütlenme biçimidir; yerel düzeyde gerçek bir “ortak
iradeyi” ifade eder.)
***
“MECLİSLER”
önerisine hem ad hem de biçim ve içerik olarak sahip çıkanların,
bugünden yarına, bu konuda yaşanacak olan olası algılama
yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve bugünden
öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek, bu
örgütlenme biçimine hem teorik düzeyde hem de günlük politik
pratikte sahip çıkmaları gerekiyor.
Şimdi,
bu noktadayız!
(Not:
12 bölüm olarak ele alıp tartışmaya çalıştığımız “Kent
konseyi” konusunu, şimdilik burada noktalıyoruz. )
24.08.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -1
24.08.2019
tarihli (12.) bölümde, “Kent konseyi” yönetimine bağlı ve
“kent konseyinin çalışma gruplarından” birisi olarak
kurulabilecek “Mahalle meclisleri” konusunu ele almış ve özet
olarak; kent konseyi üyelerinin, yaşadıkları yerleşim
birimlerinde (mahallelerinde) var olan “ortak/toplumsal”
(“bireysel” değil) sorunlarının (örn: çevresel, alt yapı...)
bir biçimde çözümünü sağlamak amacıyla “kent konseyi
yönetimine bağlı” bir örgütlenme biçimini (“mahalle
meclisi”) gündeme getirmeleri, bu örgütlenme biçimini hayata
geçirmeleri ve var olan sorunlarını bu örgütlülük çerçevesinde
çözmeye çalışmaları halinde, bu adımın, (aynı amaca yönelik
başkaca ve daha iyi bir örgütlenme biçiminin olmadığı) öncesi
dönemle kıyaslandığında, o yerleşim biriminde, “pozitif”
bir adım olacağını ve haliyle, desteklenmesi/içinde yer alınması
gerektiğini; ancak, bu “mahalle meclisinin” var olan toplumun
hem merkezi hem de yerel düzeyde demokratikleştirilmesinin ve
demokratik bir toplum yaratılmasının temel örgütlenme
biçimlerinden birisi olarak (Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve
Yurtseverlerce) önerilen ve tartışılan' “meclisler”
olmadığını, bu iki örgütlenme biçiminin farklı örgütlenme
biçimleri olduklarını... söylemiştik.(Bknz:a.g.y.)
***
Kent
konseyi yönetimine bağlı çalışma gruplarında birisi olarak
kurulması önerilebilecek ve kurulacak bir mahalle meclisi, var olan
ortak/toplumsal sorunların, o yerleşim biriminde yaşayanların,
kendilerinin dışında olduklarını düşündükleri kurum ve
kuruluşlarca (örn: yerel yönetim ve onun organlarınca) ya da
kişilerce değil; asıl olarak, (kent konseyi dolayımıyla da olsa)
kendilerinin aktif olarak içerisinde yer alacakları süreçlerde
kapsamlı ve köklü bir biçimde çözülebileceğini bilince
çıkartması, bu doğrultuda pratikler yaşatması (ya da bunu
başarabilmesi) ve elbette, bu yaşanan sorunlara bir biçimde çözüm
getirebilmesi nedeniyle, önemlidir.
Kent
konseyi üyesi bazı “mahalle sakinleri” tarafından (tamamen
“iyi niyetle” ve “gerekli” olduğuna inanılarak) kurulması
öngörülen ama kurucularıyla sınırlı
kalan/kitleselleşemeyen/mahalleliyi kucaklayamayan (örgütleyemeyen)
ya da “kağıt üzerinde” kurulduğu ile kalan ve o kurulduğu
yerleşim birimindeki yaşayanların günlük yaşamlarında “elle
tutulur ve gözle görülür” bir “araç” haline gelemeyen ya
da “kurulmasıyla yok olması” bir olan vb.vb... bir “mahalle
meclisi” girişimi ise, hem kent konseyi ve hem de kurulmasının
gündeme getirildiği mahalleli açısında hiç bir anlam ifade
etmez ve dahası, “örgütlenme” konusunda “umutsuzluk”
yaratan ve bu duyguyu yaygınlaştıran bazı olası gelişmeleri
tetikler.
***
Halihazırda,
kent konseyini (ilgili yasal mevzuat/yönetmelik nedeniyle) fiilen
yöneten ve yönlendiren “belediye başkanının”, kent konseyi
yönetiminin ya da “kent konseyinin bir çalışma grubu” olarak
“mahalle meclisini” kuran ve içinde yer alan kent konseyi
üyelerinin/mahalle sakinlerinin bu düzlemdeki inisiyatiflerinin
tamamen dışında; bu düzlemdeki çabalar da dahil olmak üzere,
toplumsal mücadelenin bir aşamasında (“olmazsa olmaz” bir
şekilde) gündeme gelebileceği öngörüsüyle daha bugünden bazı
Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerce önerilen,
dillendirilen, teorik açılımları yapılmaya çalışılan
“Meclisler” (Halk, Mahalle, Sokak, Okul, İş yeri...meclisleri)
ise, özellikle ilk başlarda ve bazı yönlerden, yukarıda sözünü
ettiğimiz “mahalle meclisi” ile “biçimsel” benzerlikler
taşısa da, özde, çok farklıdır ve asla “aynı/eş/benzer/aynı
içerikte vb.” olarak ele alınamaz ve değerlendirilemez; farklı
bir düzlemde ele alınması gereken bu “meclisler”, özet olarak
''...bütün kuralları meclis üyelerince ortaklaşa belirlenen,
yetersiz kaldığında yine aynı meclis üyelerince değiştirilen;
tamamen meclis üyelerine ve kurulduğu yerde yaşayan halka karşı
sorumlu olan; yerel ve merkezi otorite ve de yalnızca mahallede
yaşayanlarca çözülebilmesi olası bütün sorunları kendisine
'iş' edinen bir örgütlenme biçimidir; yerel düzeyde gerçek bir
'ortak iradeyi' ifade eder.'' (Bknz:
a.g.y.)
***
Bazı
belediye başkanlarınca, yönetiminde oldukları yerel yönetimin
sınırları içinde var olan sorunların çözümünün
sağlanabilmesinde “esas alınacak örgütlenme biçimleri”
arasında sayılan ve kurulması teşvik edilen, bazı yerleşim
birimlerinde ise kent konseyi yönetimlerince kurulması
doğrultusunda adımlar atılan ve bazı yerlerde de, bazı kent
konseyi üyelerince, farklı nedenlerle kurulması için çaba sarf
edilmesi gerektiği dillendirilen “mahalle
meclisleri” ile bir başka düzlemde önerilen ve savunulan
“Meclisler” konusunu, bugünden yarına, “...yaşanacak olan
olası algılama yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve
bugünden öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek..”
(Bknz:a.g.y.), tartışmaya açmak ve tartışmak gerekiyor.
Haydi
başlayalım !
(Devam
edecek)
21.09.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE 2
Bugüne
kadar “Yerel yönetim”, “Belediye meclisi”, 'Kent
konseyi”...vb. başlıklar altında tartışırken, gerçekte,
yerel düzeyde de olsa “Örgüt”ü ve “Örgütlenme”yi
tartışıyoruz; bunun böyle olduğunun kolayca anlaşıldığını
ve bilindiğini düşünüyoruz.
***
Ancak,
“Örgüt”ü
ve “Örgütlenme”yi afaki düzeyde ya da sorunları yaratan ve bu
konumlarını her yolu deneyerek korumaya ve sürdürmeye çalışanlar
açısından değil, tam aksine, içinde yaşanılan toplumsal
düzende var olan sorunlardan mağdur olanlar açısından
tartışmaya ve tartıştırmaya çalışıyoruz; bu yazıları
okuyanlar açısından, bu, bilinen bir şey olmalıdır.
***
Eğer,
herhangi bir yerde bir sorun ya da sorunlar varsa, çok doğal olarak
bir de o sorunun ya da sorunların bir müsebbibi ya da müsebbipleri
ve haliyle, bu sorunun ya da sorunların yarattığı mağduriyetler
ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.
Bu
mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak,
etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyetleri ve dahası buna
yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye
çalışıyorlarsa buna “örgütlenme”, bir araya gelip somut bir
şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da “örgüt” diyebiliriz.
Bu
çerçevede, mağdurlarca ve/veya mağdurlar için önerilen ve
yaratılmaya/oluşturulmaya çalışılan bütün örgütlenme
biçimleri, önerenlerin keyfiyetine değil, mağdurların içinde
yaşadıkları koşullara ve bu koşullarda mağdurların neler
yapmak istediklerine bağlıdır; bir
başka deyişle, “örgütlenmek”,
bir
gereksinimin ve zorunluluğun ifadesidir.
***
Var
olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak
örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler;
bir başka deyişle, sorun/sorunlar (mağduriyet/mağduriyetler) ile
yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki
vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe,
sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün
örgütlenmeler bu kapsamdadır.)
Herhangi
bir sorunu ya da sorunları olmayan ya da var olan sorununun tamamen
kişisel olduğunu ve bunu da bir başkasına gereksinim duymadan
kendi başına çözebileceğini söyleyenler ya da var olan
sorunlarını “kader” olarak görenler ve haliyle herhangi bir
şey yapmayı düşünmeyenler ya da herhangi bir şey yapmaktan
“sıtma görmüş” gibi korkanlar ve bu nedenle parmağını bile
oynatmaktan kaçınanlar vb. için burada yazılanlar, elbette
geçerli değildir.)
Bu
kadar basit...
***
Tartışma
konumuz olan 'Mahalle meclisleri' de, bu çerçevede gündeme gelen
ve tartışılması gereken örgütlenme biçimlerindendir.
(Devam
edecek)
28.09.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -3
Egelilerin
bildiği ve yaygın olarak kullandıkları, Aydın/Germencik
yöresinin, yörenin özgün şivesiyle söylenen bir “kargı
(kamış)” tekerlemesi vardır; bilen bilir, çok hoş bir
tekerlemedir; “Gagı va, gagıcık va/Gagıdan gagıya fak va/Gagı
va beli bükülüyo/Gagı va deli dövülüyo” (Bknz: Google/Ali
Nihat Özer-Antoloji.Com).
Tekerleme
içinde Germencik, Umurlu, İmamköy, Erbeyli...kargılarının
birbirinden farklı olduğu ve bu farkların da neler olduğu çok
esprili bir şekilde anlatılır; hiç bir yörenin kargısı
küçümsenmez ama ısrarla, her yörenin kargısının kendine özgü
belirleyici bir özelliği olduğu vurgulanır; bir başka deyişle,
bir kargının hangi yörenin kargısı olduğu, bu özelliğine
bakılarak anlaşılır; afaki varsayımlarla değil...
***
Tartışma
konumuz olan “mahalle meclisleri” de benzer durumdadır.
***
İster
yerel yönetimin (belediye başkanının), ister yerel yönetimden
(belediye başkanından) görece bağımsız hareket eden kent
konseylerinde kent konseyi yönetiminin “yukarıdan aşağıya”,
isterse mahalle sakini olan bazı kent konseyi üyelerinin
çabalarının ve diretmelerinin sonucu “aşağıdan yukarıya”
doğru kurulmuş olsun; nasıl kurulmuş olursa olsun; kent konseyi
yönetimine bağlı bir çalışma grubu olarak herhangi bir
mahallede kurulan “mahalle meclisi”, eğer öncesi dönemde, o
mahallede aynı işlevi gören “eş” ya da “daha iyi” bir
başka örgütlenme biçimi yok ve haliyle, orada, o güne kadar var
olan bir boşluğu dolduruyor ise; böylesi bir durumda, bu atılan
adım, pozitif bir adımdır.
Haliyle,
önceki bölümlerde de (24.08.2019/17.-21.09.2019/18. bölümler)
yazmıştık; bu “mahalle meclisleri”, desteklenmeli ve içinde
yer alınmalıdır; bunun aksini düşünmek olası değildir.
Yerel
yönetim, mevcut yerel yönetim örgütlenmelerinin ve çalışma
yöntemlerinin görece dışında ve ilerisinde bir yaklaşımın
ifadesi olan bu “mahalle meclisi” örgütlenmesi ile o
mahalledeki “yerel yönetim ile çözülebilecek” sorunları
(mahalleliyi de sorunların çözüm sürecine katarak) hem daha
kapsamlı ve kalıcı bir biçimde hem de var olan iş yükünü
hafifleterek çözmeye çalışabilir; mahalleli ise, üyesi olduğu
ya da “bizim meclisimiz” diyerek içselleştirdiği ve varlığını
kabullendiği, haliyle çalışmalarını kah desteklediği kah
bilfiil çalışmalarına katıldığı bu “mahalle meclisi” ile
mahallenin, yine “yerel yönetim düzeyinde çözülebilecek”
sorunlarının hem daha kapsamlı ve kalıcı bir biçimde hem de
daha kolayca çözülmesini sağlayabilir.
***
Kent
konseyi yönetiminin bir çalışma grubu anlamında kurulabilecek bu
mahalle meclisi eğer yerel yönetimin, kent konseyi yönetiminin ve
mahalledeki kent konseyi üyelerinin (her üç kesimin) nazarında
“gerekli bir örgütlenme” değilse, bunlardan birisi ya da ikisi
bu örgütlenmeyi “gereksiz” görüyorsa; öte yandan, bu üç
kesimin “gerekli bir örgütlenme” olarak görmesine ve kurulması
için çaba göstermesine karşın, mahalleli, bu mahalle meclisini
şimdilik ya da hepten “gereksiz” görüyorsa; onu, kurucu
iradeye karşın (şu veya bu nedenle) benimsemiyor, kabullenmiyor ve
içselleştirmiyor ise; kuruluşuna ve çalışmalarına farklı
biçimlerde destek ve üye olarak da katılım göstermiyorsa;
böylesi hallerde, bu mahalle meclisi girişimi “kadük” olmaya
mahkumdur.
***
Demokratik
bir yöntemle (kent konseyi yönetimine bağlı) kurulması
başarılacak ve demokratik bir işleyişe sahip olarak çalışmalarını
sürdürecek bir mahalle meclisi ise, gücünü o mahallede yaşayan
ve var olan toplumsal (şu veya bu ölçüde ortak) sorunlarının
ancak el birliğiyle daha kalıcı, kapsamlı ve kolayca
çözülebileceğine inanan ve bu çerçevede taşın altına elini
koymaya hazır insanlarından alacaktır; bu güç, aynı zamanda,
onun kitleselleşebilmesinin, kalıcılaşabilmesinin ve
çalışmalarından sonuç almasının da asli unsuru olacaktır.
***
Bu
biçimiyle tartışma konumuz olan mahalle meclisi, bütün yetkisini
kent konseyi yönetiminden /kent konseyi yönetmeliğinden ve üyesi
olacak olan mahalleliden alır; kurulma süreci de dahil olmak üzere
mahalleliye ve yanı sıra kent konseyi yönetimine karşı sorumlu
olur; kent konseyi yönetmeliği çerçevesinde çalışmalarını
yürütür; faaliyet alanı, yerel yönetimin çözebileceği ve/veya
çözmesi gereken her türlü sorundur.
***
Bu
mahalle meclisinin niteliği ve bu ayırt edici özellikleri, daha
baştan, kurulmaya başlandığı andan itibaren, kurucu kent konseyi
üyeleri tarafından mahalleliye söylenmek zorundadır.
Bunun
nedeni şudur:
Mahalleli,
mahallesinde kurulacak olan mahalle meclisinin niteliğini, gücünü,
yetkilerini, işlevini...kısacası, bu kurulacak olan mahalle
meclisinin mahalleye “hayır”mı yoksa “şer”mi getireceğini;
çalışmalarına karşı çıkmanın mı yoksa destek vermenin mi;
seyirci kalmanın mı yoksa bir biçimde çalışmalarına katılmanın
ve hatta bu katılımı üye olarak yerine getirmenin mi kendisi ve
mahalleli açısından daha doğru olacağını... ilk evvel
kurucularının ağzından duyduğu bilgilerle düşünmeye ve
sorgulamaya başlar; sonrasında, mahallesinde gözünün önünde
olup bitene bakar; kararını verir; konumunu ve tavrını belirler.
Dahası,
mahallesindeki mahalle meclisinin çalışmalarının ve bizatihi
mahalle meclisinin kendisinin süreç içindeki gidişatı
çerçevesinde gündeme gelecek başarının ya da başarısızlığın
nedenlerini, mahalle meclisi ile ilgili birinci ağızdan (kurucu
üyelerden) edindiği ve dağarcığına yerleştirdiği bu bilgiler
ışığında daha sağlıklı bir biçimde yapabilir.
(Devam
edecek)
05.10.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -4
Kent
konseyinin bir çalışma grubu olarak kurulması gündeme getirilen
ve kurulmaya başlanan mahalle meclisi, daha baştan, kurucularının
ve mahallelinin zihinlerinde her türlü “kuşku”dan azade bir
konumda olur; çünkü, kurulmasına çalışılan bu mahalle
meclisi, yasa koyucu tarafından yasal olarak tanımlanmış ve bütün
yerel yönetimlerce kurulması önerilmiş kent konseyinin bir
çalışma grubu olarak kurulmaktadır; haliyle, yasa koyucu (devlet)
tarafından “meşru”dur; yerel yönetimin (belediye başkanının)
kent konseyine ve mahalle meclisine yaklaşımına bağlı olarak şu
veya bu ölçüde desteğine sahiptir; bir başka deyişle, bu
mahalle meclisi, mahallelinin karşısına, bir anlamda,
devletin,yerel yönetimin ve kent konseyinin gücünü arkasına
alarak, tabir-i caizse, onların gölgesinde çıkar ve çalışmasını
yürütür; bu durum, bazı yönlerden, bu mahalle meclisine, hiç de
küçümsenmeyecek bir avantaj sağlar.
***
Özellikle
yerel yönetimin ve kent konseyinin şemsiyesi altında çalışmalarına
başlayan bu mahalle meclisi, ilk anlarda mahalleliye vereceği
“yerel yönetim arkamızda” imajı ve bilahare var olan
sorunların çözümünde yerel yönetimden göreceği (farklı
ölçeklerde de olsa) maddi (araç-gereç, insan) ve manevi destek
ile mahallede “bir çekim merkezi” olmayı oldukça kolay
başarabilir.
Yerel
yönetimin bu desteği devam eder ve mahalle meclisi de “ne oldum
delisi” olmadan (mahalleliyle birlikte ve mahalleliyi sorunların
çözüm sürecine katarak var olan sorunları çözme) “kitle”
çizgisini koruyarak çalışmalarını sürdürebilirse, hiç
şüphesiz “çekim merkezi/çözüm merkezi” olmaya da devam
eder.
***
Farklı
yerlerde farklı tarihlerde örneklerine tanık olunduğu üzere, şu
ya da bu nedenle, bir gün, yerel yönetimin (ve haliyle, mevcut kent
konseyi yönetiminin) desteği azalır ya da tamamen kesilirse ya da
yerel yöneticiler değişir ve kent konseyine ilke olarak karşı
olan yenileri yönetime gelirse, evet böylesi bir durumla
karşılaşılırsa, böylesi koşullarda, o güne kadar var olan
mahalle meclisi ya da mahalle meclislerinin “kaderi” ne olur?
Mahalle
meclisini kendi yaşadığı mahallede kuran kent konseyi üyelerinin
bütün iyi niyetlerine ve (diyelim ki hatasız) çabalarına karşın,
eğer bir gün böylesi bir durum ile karşılaşılırsa, bu mahalle
meclisinin/mahalle meclislerinin ayakta durması ve çalışmalarını
sürdürmesi çok zor, hatta olanaksız olmaz mı?
***
Kent
konseyinin bir çalışma grubu olarak mahallesinde mahalle meclisini
kurmaya çalışan bütün kent konseyi üyeleri, bir gün böylesi
bir durumla karşılaşabileceğini öngörerek ve böylesi bir
durumla karşılaştığında ne yapacağını düşünerek hareket
etmelidir.
Böylesi
bir durumla karşılaşıldığında “Harç bitti, yapı paydos”mu
denilecek ya da başka bir şey mi?
Evet,
ne denilecek?
***
Gerçekte,
baştan beri ona “avantaj” sağlayan (onu “ayakta tutan”)
yönü (yerel yönetimin maddi ve manevi gücünü arkasına alarak
ve onun şemsiyesi altında çalışmasını sürdürmesi), aynı
zamanda, onun “dezavantaj”lı yönüdür; bir başka deyişle, bu
biçimde kurulan bir mahalle meclisi, bu “dayanak” (yerel
yönetim/kent konseyi yönetimi) onun arkasında varsa vardır, yoksa
yoktur; bu durum, her şeyin yolunda gittiği normal zamanlarda
değil, işlerin yolunda gitmediği böylesi anlarda gözle görülür
ve yaşanılır bir gerçeklik olur, denebilir mi?
(Devam
edecek)
12.10.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -5
Kent
konseyi, konuyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi, tarihsel
olarak, kurulmasına karar verildiği ülkelerde, egemen (muktedir)
olan (“yasa koyucu/devlet” düzeyindeki) güçler tarafından
(farklı ülkelerde var olan biçimleriyle) formüle edilmiş ve
yasalaştırılarak kabul edilmiş bir örgütlenme biçimidir.
***
Egemenler,''...tarihsel
süreç içerisinde farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı
kişiler ve kesimlerce...'' eleştirilen yerel yönetimlerin
(Belediyelerin) eleştirilere konu olan eksikliklerini ve
yetersizliklerini, gün gelmiş, kabul etmeye başlamışlar; bu
kabul etmelerinin ve (eleştirenlerin istediği çerçevede değil,
kendilerinin “yeterli” gördükleri çerçevede) gidermeye
çalışmalarının bir ifadesi olarak “Ne yapmalı?/Ne
yapılabilir?” sorusunu tartışmaya başlamışlar; nihayetinde,
bugün tanık olduğumuz ve farklı yönleriyle tartışmaya
çalıştığımız kent konseyini bir örgütlenme biçimi olarak
formüle etmiş ve ''...bilahare farklı ülkelerde, farklı
zamanlarda ve görece birbirinden farklı biçimlerde...''
yasalaştırarak uygulamaya geçmişlerdir. (15.06.2019.Bknz: Kent
konseyleri üzerine tartışma notları/2. Bölüm)
***
Sol,
Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerin örgütlemeye ve
örgütlü bir güç olarak tarih sahnesinde yerlerini almalarını
sağlamaya çalıştıkları mağdurlarla birlikte yönelttikleri
eleştirilerinin bir sonucu olarak egemenlerce gündeme getirilen bu
kent konseyi karşısında ne yapmaları ve nasıl bir tepki
göstermeleri gerekiyor (du)?
Bir
başka deyişle Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler
yaşadıkları ülkelerde, kendilerinin bir tartışma konusu olarak
(“Savunduğumuz ideolojik ve teorik görüşler açısından doğru
mu ya da yanlış mı?” diyerek) önlerine koymadıkları;
egemenlerce, somut bir olgu olarak gündeme getirilen bu “kent
konseyi” karşısında nasıl bir tavır ortaya koymalılar (dı)
ki bu tavır “doğru” ve “olması gereken” bir tavır olarak
algılansın ve genel kabul görsün (dü)?
***
Bugüne
kadar yaşanılan süreçte, kent konseyi ile ilgili olarak Sol,
Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever kişi ve kesimler
arasında, başlıca, 3 farklı yaklaşımın var olageldiği
söylenebilir:
1-
Kent konseyinin, egemen güçlerce, var olan yerel yönetim modelinin
bir biçimde (“sistem/düzen” içinde kalınarak) devam
ettirilmeye çalışılması amacıyla önerildiği ve
yasalaştırılarak kabul edildiği; bu nedenle, ideolojik ve teorik
olarak savunulmasının mümkün olmadığı; reddedilmesi ve
“elimizin tersiyle” bir kenara itilmesi gerektiği...(Ki, açıkça
söylenemese de, kent konseyinin olmadığı/kurulmadığı yerlerde
yaşayan Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerin bu
konuda hiç “kapak kaldırmamalarının”; kent konseyinin var
olduğu yerlerde ise ondan uzak durmalarının ya da “kerhen/şeklen”
ilgilenmelerinin altında yatan asıl neden, onlardaki bu yaklaşımın
varlığıdır.)
Sol,
Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler tarafından kent
konseyine yöneltilen haklı ve doğru bir eleştirinin ifadesi olan
bu yaklaşım, var olan yerel yönetimin “Devrimci”
alternatifinin somut olarak ortaya konulamadığı ve yaşanılan bir
gerçeklik haline getirilmediği koşullarda dillerden
düşürülmediğinde (“sığınılacak” bir liman olarak
görüldüğünde), gerçekte, yapılan, “pasifizmin” bir ifadesi
olan “Sol lafazanlık”tan başka bir şey değildir. (Eğer,
derdimiz, gerçekte “örgütsüzlüğü” savunmak ve
meşrulaştırmak değilse, istenilen örgütlenmenin yaratılamadığı
koşullarda “En kötü örgüt, örgütsüzlükten daha iyidir.”
Böylesi koşullarda doğru olan da, var olan örgütlenmenin
içerisine girip çalışmaktır.)
2-
Devlet tarafından kurulması (yasal olarak) öngörülen ve yerel
yönetimler tarafından bir biçimde desteklenerek kurulmaya
çalışılan/kurulan kent konseyinin (ve çalışma gruplarının)
var olan haliyle ya da günlük hayatta bazı istenmeyen sorunlara
yol açan yönlerinin yasal düzeyde düzenlenerek var olmaya devam
edebileceği ve yerel yönetimi ilgilendiren sorunların bu
örgütlenmenin yardımı ile daha kolay çözülebileceği... Başka
bir örgütlenme biçimine gerek olmadığı... (Sol, Sosyalist,
Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerinin etkinliğinin yetersiz olduğu
halihazırdaki koşullarda, bu anlayışın, var olan kent
konseylerinde önemli bir ağırlığa sahip olduğu söylenebilir.)
''Mevcut
(Kapitalist) sistemin/düzenin 'reforme' edilerek devam etmesinin
(hem sistemin önceki dönemine ve hem de 'Sosyalizm'e göre) 'daha
iyi' olacağı...'' düşüncesinin bir yansıması olan bu yaklaşım,
günlük yaşamda tanık olunan bütün “ilericilik, radikallik
vb.” söylemlerine karşın, özünde, var olan yerel yönetim
modelinin(sistemin/düzenin) devamının savunulmasından başka bir
şey değildir.
(Yerel
yönetim tartışmalarında, a-Var
olan yerel yönetimin yanında kent konseyinin olması yeterli midir?
ve b-Var
olan yerel yönetimin yerine daha başka bir yerel yönetim modelinin
geçirilmesi gerekli midir? sorularına verilecek yanıtlar can
alıcıdır; turnusol kağıdı, gibidir.)
3-
Evet '' 'Kent Konseyi', var olan yerel yönetimin yetersizliklerinin
eleştirisi üzerinde yükselmiş ve bu yetersizliklerin
giderilebilmesi çerçevesinde (yani somut bir gereksinime bağlı
olarak) tarih sahnesine çıkmış ve önerilmiş...'', tir,
dolayısıyla ''...var olan 'Temsili Demokrasi'nin (Belediye
yönetimlerinin) 'daha demokratik' (katılımcı, şeffaf, çok sesli
vb.) bir yönde evrilmesine/ dönüşmesine katkıda bulun''an
'''pozitif' bir öneri ve 'örgütlenme biçimi' olarak kabul
edilmeli, haliyle sahiplenilmelidir.'' (Bknz:a.g.y)
Evet,
halihazırda yürürlükte olan ilgili yönetmeliklere göre,
ülkemizde var olan kent konseylerinin oldukça “biçimsel/şekli”
(adeta “ucube”) bir örgütlenme biçimi olarak tanımlandığı;
pek çok yönden, mutlaka ve acilen yeniden tanımlanmaya gereksinimi
olduğu; bunun yapılabilmesine bağlı olarak daha işlevsel
olabileceği de...söylenebilir.
Ama,
evet ama, bu da yeterli değildir.
Kent
konseylerini kuran ve ona destek veren yerel yönetimlerin (Belediye
başkanlarının) şu veya bu nedenle desteklerini çektikleri ya da
yerel yönetime (belediye başkanlığına) kent konseyine (ve alt
çalışma gruplarına) karşı olan yenilerinin seçildiği; var
olan kent konseyinin (ve alt çalışma gruplarının), kurulu
oldukları yerde yaşayan yurttaşların sorunlarını çözmekte
yetersiz kaldıkları ve yurttaşlarca bunun yüksek sesle
dillendirildiği; demokratik bir toplumsal mücadelenin yükseldiği
ve yurttaşların var olan taleplerinin yerel düzeyden merkezi
otoriteye yöneldiği, yerel ve merkezi sisteme yönelik taleplerinin
iç içe geçtiği..vb.vb. hallerde ne önerilecektir ve neden
önerilecektir?
İşte,
“zurnanın zırt dediği yer”, tam da burasıdır.
Böylesi
durumlarla karşılaşıldığında “Harç bitti, yapı paydos!”
denilerek “evlere” mi dönülecektir ya da tam aksine, bugünden
de dillendirilen, savunulan ve önerilen örgütlenme biçimlerinin
yaşama geçirilmesine mi çalışılacaktır? Ve bu örgütlenmeler,
hangi yaklaşımın somut bir ifadesi olacaktır?
Bir
başka deyişle, kent konseyi yokken ya da varken, yurttaşların
sorunlarının çözümünde yetersiz kalındığı hallerde “Ne
yapalım? Elimizden başka bir şey gelmiyor” mu denilecek ya da
''...yaşayan her bireyi '' yerel yönetimin ''sahibi birer özne
olarak gören ve var olan sorunları onlarla birlikte çözmeye
çalışan, bunu sağlamanın yol ve yöntemlerini bulan ve
uygulamaya sokan;...'' yeni ve bugün var olandan farklı bir yerel
yönetim modelinin temelini de oluşturan “Meclisler”mi gündeme
getirilecektir? (Datça'da Nasıl Bir Yerel Yönetim
İstiyoruz?/Birleşik haziran Hareketi-Datça)
Evet,
ne yapılacaktır?
3.yaklaşıma
göre, yapılması gereken, “Söz, Yetki ve Karar hakkının”
yalnızca yurttaşlarda olacağı “Meclisler”i (İş yeri,
Fabrika, Okul, Sokak, Cadde, Mahalle; Gençlik, Kadın, Emekli,
Aydın-Sanatçı...vb.) yaşanılır bir gerçeklik haline getirmeye
çalışmak olmalıdır.
''Evet,
günlük yaşamımızda tanık olunan sorunların köklü ve kalıcı
çözümü bu anlayıştadır, bize gerekli olan budur ve işin sırrı
da buradadır.''(Datça'da Nasıl Bir Yerel Yönetim
İstiyoruz?/Birleşik Haziran hareketi-Datça)
(Kent
konseyi yönetimine bağlı ve onun alt çalışma gruplarından
birisi olarak kurulacak olan “Mahalle meclisleri”, bu çerçevedeki
bir örgütlenme biçimi değildir.)
***
Öyleyse,
her şeyin yolunda gittiğinin var sayıldığı süreçte de, 3.
yaklaşımın dilinin açık ve net olması; “ayırt edici”
yönlerini vurgulaması ve bunun nedenlerini ortaya koyması gerekir.
Şimdi,
tartışma konumuz olan “Mahalle meclisleri” özelinde, tam da bu
noktadayız.
(Devam
edecek)
19.10.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -6
“Kent
konseyi” gibi “Kent konseyi” bünyesinde kurulabilecek “Mahalle
meclisleri” de Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve
Yurtseverler'in, kendilerinin, “doğru mu ya da yanlış mı?”
diye tartışmak için önlerine koydukları “teorik bir önerme”
değil; iradeleri dışında gündeme getirilen ve haliyle “somut
bir olgu” olarak ele aldıkları ve tartıştıkları bir
örgütlenme biçimidir.
Öncelikle,
bunu bilmek gerekiyor.
***
Bu
“Mahalle meclisleri”, tıpkı bir parçası oldukları “Kent
konseyleri” gibi, kuruldukları yerlerdeki bazı nedenlere bağlı
olarak, görece birbirinden farklı özellikler gösterebileceklerdir;
ama bu kimseyi yanıltmamalıdır; bu farklılıklar öze ilişkin
olmayacaktır, göreceli olacaktır; bu konumdaki bütün “Mahalle
meclisleri”, özde aynı olmak zorundadırlar; çünkü, aksi bir
durum, (hepsi de aynı yönetmelik çerçevesinde kurulan “Kent
Konseylerinin” birer alt organı olacağı için) olası değildir.
Hiç
şüphesiz, bu düzlemdeki “Mahalle meclisleri”, kurulmasının
önerildiği yerlerde önerildiği ya da kurulmaya
çalışıldığı/kurulduğu yerlerde ise var olan halleriyle somut
olarak ele alınmalı ve tartışılmalıdır; doğru olan budur.
***
Yasa
koyucu tarafından 2006 yılında çıkarılan ve 2009 yılında da
güncellenen “Kent konseyi yönetmeliği”nde açıkça
tanımlanmasa da (farklı yerel yönetimler tarafından kurulması)
gündeme getirildiğinde (“Kent konseyinin” ruhuna uygun bir
öneri olduğu için) hiç de yadırganmayan bu “Mahalle
meclislerinin”, var olan yönetmeliğin “ruhu” esas alınarak
kurulması halinde, “Kent konseyinin mahalle özgülündeki bir
'izdüşümü'” olması kaçınılmazdır.
Hal
böyle olunca, “Kent konseyi” için yapılan bütün
değerlendirmelerin ve yöneltilen eleştirilerin, özü itibarıyla,
bu konumdaki “Mahalle meclisleri” için de geçerli
olduğu/olacağı söylenebilir.
***
Yeterince
anlaşılamadığı ve bilince çıkarılamadığı için, ikide bir
yazıp duruyoruz; tarihsel olarak “Kent konseyi”, var olan yerel
yönetimlerden şikayetçi olan mağdurların dile getirip durdukları
eksikliklerin ve yetersizliklerin egemenlerce/devletçe/yasa
koyucularınca bir biçimde (mağdurların istedikleri biçimde
değil, kendi uygun gördükleri ölçüde) karşılanmaya
çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme getirilmiş ve
yasalaştırılmış bir örgütlenme biçimidir; haliyle, bir bütün
olarak, var olan yerel yönetimin “alternatifi” olarak değil,
“yardımcısı/var olan boşluğu doldurmaya aday” (düzen/sistem
içi) bir örgütlenme biçimi olarak tasarlanmış, formüle edilmiş
ve bu çerçevede (ilgili yönetmelikle) yasal bir statüye
kavuşturulmuştur.
Dahası,
ülkemizdeki siyasi iktidar/yasa koyucu, 2005 tarihinde 5393 sayılı
Belediyeler yasasının 76. maddesinde kabul ettiği kent konseyine
2006 yılında ilgili yönetmeliği çıkarırken ve bilahare 2009
yılında bu yönetmeliği güncelleştirirken (ülkemizde bu
örgütlenme biçiminin gerekliliğine inanmamanın ama muhtelif
nedenlerle kabul etmek ve yasalaştırmak zorunda kalmanın sonucu
olsa gerekir) oldukça “içten pazarlıklı” davranmış; başka
ülkelerde tanık olunan benzerlerinin çok gerisinde, merkezi
otoritenin denetiminde ve yerel otoritenin fiili yönetiminde
“bürokratik, şekli/biçimsel” ve tabir-i caizse “ucube” bir
“Kent konseyi” tanımlaması yapmıştır.
Bir
başka deyişle, yasa
koyucu, ilgili yönetmeliği çıkarırken, adeta, yasallaştırdığı
ve ülke genelinde kurulmasını önerdiği “kent konseyinin”,
gerçekte, kurulmasını ve kurulduktan sonra da, doldurmaya aday
olduğu (tarihsel olarak kurulmasının nedeni olan) boşluğu
doldurmasını değil; kurulup kurulmamasının keyfiyete tabi
olmasını; kurulsa bile işlevsizleşmesini; bir hevesle ve
“toplumsal ideallerle” içinde yer alanların ve çalışmak
isteyenlerin “bürokratik” mekanizma içinde boğulup gitmesini,
canından bezmesini, yılmasını ve giderek uzaklaşmasını; ya
merkezi otoritenin denetiminde ve yerel yönetimin/otoritenin fiili
yönetiminde (onun istediği ve onayladığı çerçevede) çalışmayı
kabullenmesini ya da bu tür girişimden uzak durmasını ve haliyle
bu girişimin gerekçesi olan “toplumsal” (demokratik, katılımcı
ve şeffaf...yerel yönetim) ideallerinin gerçekleştirilmesi
hayallerini “rafa kaldırmasını”; daha açık ifade etmek
gerekirse, “Kent konseyinin” kurulmasından çok
kurulmamasını...amaçlamış gibidir.
***
Bırakın
“Kent konseyinin” tarihsel olarak ortaya çıkış öyküsünü
araştırmayı ve öğrenmeyi, yerel yönetimin yasal dayanaklı
“Gelin, katılın ve çalışın!” çağrısı üzerine bir
hevesle içinde yer aldıkları örgütlenmenin yasal çerçevesini
çizen ilgili yönetmeliği bile okumayan/okuma gereği duymayan ve
bilahare tanık oldukları gelişmeler karşısında ise şaşkın
bir biçimde sessizce kendi kabuğuna çekilen katılımcıların,
gerçekte, daha baştan, yukarıda özetlediğimiz bu gerçeği
bilmeleri ve bunu bilerek çalışmalara katılmaları elzemdir.
***
İşte,
“Kent konseyi”ne bağlı olarak kurulacak bir “Mahalle meclisi”
de, eğer “Demokratik” ve örgütlenmesi istenen yurttaşları
sürecin öznesi olarak gören ve kabul eden “Katılımcı” bir
bakış açısının değil, “statükocu/yasalcı” ve
“bürokratik” bir bakış açısının ürünü olarak önerilir
ve mahallelerde kurulmaya çalışılırsa, tıpkı bağlı olduğu
örgütlenme biçimi gibi “bürokratik”, “şekli/biçimsel”
olmak...zorundadır.
***
Her
koşulda, böyle bir “Mahalle meclisi” kurulabilir mi? Eğer
kurulmak isteniyorsa, evet!
Peki,
böyle kurulacak bir “Mahalle meclisi” iş yapar mı? Merkezi
otoriteyle ve özellikle de yerel yönetimle/otoriteyle işbirliği
yaptığı ve “uyumlu” çalıştığı sürece evet; ama, bir
yere kadar!
Sol,
Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler böyle kurulan bir
“Mahalle meclisi” içine girip çalışabilirler mi? Evet,
çalışabilirler! Çalışmalıdırlar da!
Peki,
böyle kurulan/kurulması önerilen bir “Mahalle meclisini”
teorik olarak savunabilirler mi?
Elbette,
hayır!
Neden?
Çünkü,
onların savundukları başka bir “Mahalle meclisi” vardır ve o
meclis, o mahallede yaşayan ve gönüllüce bu meclis çalışmalarına
katılan özgür bireylerden oluşur; yalnızca mahalleliye hesap
verir; mahallede yaşayan yurttaşların yaşamlarını ilgilendiren
her konuda söz, yetki ve karar alma hakkı yalnızca ona aittir;
onun üzerinde başkaca bir güç, haliyle çözemeyeceği (elbette
sahip olduğu güç ve olanaklar ölçüsünde) hiç bir sorun
yoktur.
O,
en alt düzeydeki “yerel iktidar organı”dır.
(Devam
edecek)
26.10.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE
MECLİSLERİ ÜZERİNE -7
Kent
konseyine bağlı “Mahalle meclisleri” kurma önerisini gündeme
getiren ve bu doğrultuda girişimlerde bulunan “sosyal demokrat”
nitelikli belediye başkanlarının ve/veya kent konseyi yürütme
kurulu üyelerinin “Sol” kültürden ve Sol'un geçmişteki
mahalle çalışmalarından etkilendiğine; bu etkilenmenin bir
sonucu olarak “Sol”a ve Sol'un uygulamalarına öykünmeye
çalıştıklarına ve bu öykünmenin bir sonucu olarak da bu
öneriyi gündeme getirdiklerine hiç şüphe yoktur.
***
(“Bürokratik
sosyalizm”i savunanlar ve “Sol lafazanlar” dışındaki) “Sol”
açısından
(Siyasi hareketlerin, mahallelerde, “siyasi çalışmanın bir
parçası' anlamında ilk adımda kurmaya çalıştıkları “Mahalle
komitesi” değil) “Mahalle
meclisleri”, çok kısa olarak özetlemek gerekirse; mahalleli
yurttaşların özgür iradeleriyle bir araya gelecekleri ve var olan
sorunlarını birlikte tartışmak, çözüm yollarını bulmak ve bu
doğrultuda adımlar atmak da dahil olmak üzere ortak yaşamlarına
dair her konuda söz, yetki ve karar alma haklarını
kullanabilecekleri; toplanma, tartışma, karar alma ve alınan
kararları hayata geçirme süreçlerinde uymaları gereken bütün
kuralları kendilerinin belirleyecekleri ve gerekli hallerde
gerekenleri değiştirebilecekleri ve yerlerine yenilerini
koyabilecekleri; kendileri ve mahalleli yurttaşlar dışında
kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları yerlerdir.
Mahalle
meclisleri, “Sol” açısından, savunulan ve ülkemizde yaşanılan
bir gerçeklik haline getirilmeye çalışılan “Demokrasi”
mücadelesinin “olmazsa olmaz”ı ve tabiri caizse, “vücut
bulmuş” halidir.
Bu
nedenle masa başında değil, “Demokrasi” mücadelesinin içinde
yer alanlar tarafından mücadelenin yürütüldüğü süreçte bir
biçimde gündeme getirilerek (mücadelenin bir sonucu olarak)
kurulmaya başlanabilir; mücadelenin gelişmesine bağlı olarak da
farklı biçimlere bürünerek ileriki aşamalara evrilebilir ya da
geriler...ve bir sonraki “bahar”da da, topraktan fışkıran
çiçekler gibi yeniden gündeme gelirler ve boy vermeye başlarlar.
***
“Sol”un
savunduğu ve önerdiği bu “Mahalle meclisi” ile kent konseyinin
bünyesindeki bir örgütlenme biçimi olarak kurulması öngörülen
“Mahalle meclisi” arasında “ad” ve bazı biçimsel
benzerlikler dışında “öz”e ilişkin herhangi bir ortak ya da
benzer yönün olduğu söylenemez.
Demokrasi
mücadelesinde aktif olarak yer alan mahalleli yurttaşların
“iradesini/örgütlü gücünü” ifade eden “Mahalle meclisi”
ile (tabir-i caizse) “icazetli” bir örgütlenme biçimi olan
kent konseyinin bünyesinde “icazetlinin icazetlisi” olarak
kurulması öngörülen “Mahalle meclisi”, birbirinden çok
farklı iki ayrı düzlemde kurulması öngörülen (birbirinden çok
farklı) iki örgütlenme biçimidir.
Bu
kadar açık ve net!
***
Peki,
“Sol”dan etkilenmenin ve “Sol”un mahalle çalışmalarına
öykünmenin bir sonucu olarak “sosyal demokrat” belediye
başkanlarınca ve/veya kent konseyi yürütme kurulu üyelerince
gündeme getirilen “kent konseyi”ne bağlı mahalle meclisinin
kurulma sürecinde izlenecek yöntem konusunda ne öneriliyor?
“Sol”un
mahalle/kitle çalışmalarında izlediği yola (kabaca da olsa)
benzer bir biçimde (Mahalleliyle oturup konuşma, bu örgütlenme
biçiminin gerekliliğini anlatma ve tartışma, kurulma sürecine
her aşamada ve her yönüyle katılımlarını sağlama vb.) bir
yol mu?
1944
yılında Ankara valisi olan Nevzat Tandoğan'a atfedilen “Bu
ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz!” (Bknz:
Google) söyleminde simgeleşen “Kendini her şeye muktedir gören
ve kendisinin her şeyi en iyi bildiğini sanan” bir yaklaşım
mı?
Ya
da...???
Hangisi?
***
İşte
bu da tartıştığımız “kent konseyine bağlı mahalle meclisi”
kurulması önerisinin yapıldığı yerde tanık olunabilecek ve
haliyle tartışılabilecek (hiç şüphesiz, tartışılması da
gerekli olan) bir şeydir.
(Şimdilik,
bu kadar!)
02.11.2019/Datça/Mehmet
Erdal
YEREL
DEMOKRASİ VE KATILIM-FORUM'u ÜZERİNE NOTLAR
Günlerdir “Yılın büyük
bölümüne yayılan tartışmaya, bir nokta koymaya çalışacağız;
son sözü söyleme densizliğine düşmeden.' (Bknz: farklı yerel
internet siteleri) denilerek tanıtılan ve düzenleyicilerin DAÇEV
(Datça Çevre Derneği), BELEDİYE ve EBERT VAKFI olduğu yazılan
'Yerel Demokrasi ve Katılım-Forum'u, bugün, 17.11.2019 günü saat
14.30-18.00 saatleri arasında yapıldı.
(“Yerel yönetimimizi
demokratikleştirelim/Demokratik bir yerel yönetim yaratalım”
başlığı altında 6 ay boyunca (haftada bir gün yayınlanan) 24
bölüm yazı yazan ve bu başlık altına girdiğini düşündüğüm
Belediye meclislerine katılım, Kent Konseyleri, Mahalle Meclisleri
vb. konularda düşüncelerini kamuoyu ile paylaşan bir kişi
olarak, bu forum'u düzenleyen bu arkadaşların, Datça'da, bir yıl
boyunca bu konuda nerede ve ne zaman bu tartışmaları
yaptıklarından, inanın bihaberim.)
***
Toplantıyı moderatör görevini
üstlenen (MUÇEP ve Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi)
Güngör Erçil, açtı; ilk sözü, açılış konuşmalarını
yapmak üzere, Belediye başkanı Gürsel Uçar'a, EBERT vakfı
Ankara temsilcisi Pınar Yiğitoğlu'na ve DAÇEV başkanı Hüseyin
Tüzün'e verdi: Hüseyin beyin konuşmasından, bu forum'un onların
bir faaliyeti olduğunu öğrendik.(Belediye'nin, forum'un
düzenleyicilerinden olmadığını ve yalnızca katkıda bulunduğunu
biliyordum; DAÇEV'in de aynı konumda olduğunu sanıyordum;
yanılmışım.)
***
Forum'da, 7 konuşmacı vardı.
Moderatör Güngör Erçil,
başladığı konuşmasını “galiba çok uzattım” diyerek
nihayet bitirdi ve ilk sözü, konuşmacılardan İkbal Polat'a
verdi; İkbal Polat, Bursa Nilüfer ve şimdi de Kadıköy Kent
Konseyleri deneyimlerinden yola çıkarak, benim değerlendirmemce,
büyük ölçüde Kent Konseyi ve Kent Konseyine bağlı Mahalle
Meclisi güzellemesi yaptı.
İkinci konuşmacı Belediye
başkanı Gürsel Uçar'dı. Gürsel bey, kısmen (forum boyunca her
konuşmacıyı bir biçimde yönlendirmeye çalışan) Güngör
Erçil'in yönlendirmesine de kayıtsız kalmayarak, Datça'ya dair
kişiliğini, uygulamalarını, Kent Konseyine yaklaşımını...
ifade eden ve oldukça sade-anlaşılır bir konuşma yaptı.
Üçüncü konuşmacı, Marmaris
Kent Konseyi başkanı Ufuk Baytekin'di. Ufuk Baytekin, kısa
dönemdir yürüttüğü Kent Konseyi başkanlığı deneyiminden
yola çıkarak, tartışma konusunun ana iki başlığını oluşturan
Kent Konseyi ve Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisleri konusunda
çok yararlı bilgiler verdi ve düşüncelerini anlattı.
Dördüncü konuşmacı, Validebağ
Dayanışmasından Latif Şimşek'ti. Latif bey, Validebağ
deneyimlerinden daha çok, genel politik havaya ve gidişata dair çok
çarpıcı sözler söyledi.
Beşinci konuşmacı, Datça Kent
Konseyi Kadın Meclisi Yürütme Kurulu üyesi Nezaket Koç'tu.
Nezaket Koç, konuşmasında, Kadın Meclisi olarak yerelde
yaptıkları çalışmaları ve belediyeden beklentilerini dile
getirdi; ayrıca yazılı taleplerini içeren bir metni, belediyeye
verilmek üzere Güngör Erçil'e teslim etti.
Altıncı konuşmacı, MUÇEP
adına Serdar Denktaş'tı. Serdar Denktaş, konuşmasında, asıl
olarak, MUÇEP'in yerel seçim öncesi açıkladığı 'Yerel Yönetim
Bildirgesi'ni ve bu çerçevedeki düşüncelerini açıkladı.
Yedinci ve son konuşmacı, Şehir
Plancısı ve Datça Belediyesi İmar İşleri'nden Özgür
Yayla'ydı. Özgür bey, konuşmasına hem teorik, hem Entelektüel,
hem tarihsel ve hem de deneyimlere dair pek çok konuyu sıkıştırmaya
ve bütün bunları da 10 dakikada aktarabilmeye kalkınca, konuşması
yeterince anlaşılamadı.
***
Toplantıya 10 dakika ara verildi.
***
İkinci bölümde, izleyicilerin
soruları ve katkıları gündeme geldi.
Sorular sorulmaya ve düşünceler
ifade edilmeye başlandı.
İlk söz alışımda, şu
soruları sordum: ''23 Haziran 2019 tarihinde yine bu salonda
yapılan 'Nasıl bir Datça?' panelinde olduğu gibi bugünkü
forum'un tanıtım yazılarını görünce aklıma otomatik olarak
James Petras'ın 1990 yılında yazdığı 'Latin Amerikalı
Aydınların Dönüşümü' başlıklı yazı geldi.
Şu an bu salonda bulunan ya da
bulunmayan hemen hemen herkesin mutlaka internetten indirip okuması
gereken bu çok önemli yazısında James Petras, lafı dolandırmaz
ve pat diye söyleyeceğini söyler; '20 yıl önce' der, 'Latin
Amerika'da yabancı fonlarıyla beslenen kuruluşlardan mali destek
almayı kabul eden solcu bir aydın bulmak neredeyse imkansızdı.
Bugünse, şöyle ya da böyle Kuzey Amerika ya da Avrupa vakıfları
tarafından finanse edilmeyen bir araştırma enstitüsü ile
bağlantılı bir araştırmacı bulmak oldukça zor...'
(Bknz:Google)
1990 yılında yazılan ve 1990
yılı ile 1970'li yılları kıyaslayan; bu kıyaslama çerçevesinde
Latin Amerikalı aydınlardaki ilginç dönüşümü sorgulayan James
Petras'ın bu cümlelerini, yadırgadınız mı?
Ben yadırgamadım.
***
Bu forum'u düzenleyen arkadaşlar
ya da onlar adına, eğer konuya vakıfsa, moderatör arkadaş
yanıtlayabilir mi:
Demokrasimize, Demokrasimiz ile
ilgili kurumlara, konulara vb. dair sorunlarımızı tartışmak için
ille de Ebert/Alman vakfından ya da benzeri bir vakıftan yardım
almak zorunda mıyız? Ya da bu konular, artık, bu ülkede bu tür
vakıfların yardımı olmadan tartışılamıyor mu? Ya da biz, bu
vakıfların yardımını almadan bu konuları tartışamayacak kadar
aciz bir durumda mıyız?
Bu vakıflar babamızın vakfı
değilse ya da bize de babalarının hayrına destek olmuyorlarsa,
biz bu tartıştığımız konularda, burada, kime göre ve nasıl
bir yaklaşım savunacağız?''
Benden sonra, bir başka izleyici
arkadaş, aynı konuya bir başka biçimde değindi.
***
“Kıyamet” koptu!...
***
((Datça'da yaşayan 68'lilerden,
78'lilerden olup da “yurtdışı vakıflardan yardım alınabilir”,
“bırakın bu sözde anti-emperyalizm söylemlerini” vb.vb. diyen
(daha ayrıntılısını bir başka katılımcı yazabilir) ne kadar
çok kişi var mış... Çok şaşkın durumdayım.))
***
Forum, bu sorudan sonra, bu soru
çerçevesindeki tepkiler ve kısmen o tepkilere yanıtlarla sürdü
ve bitti...
17.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
Not: (Güngör Erçil bey,
forum'un tanıtımındaki “Yılın büyük bölümüne yayılan
tartışmaya, bir nokta koymaya çalışacağız; son sözü söyleme
densizliğine düşmeden.” ifadesinin, bu yapılan forumun içeriği
olarak gösterilen “Yerel Demokrasi-Katılım” ile ilgili olduğu
varsayımından yola çıkarak, onları yazmıştım; Ebert vakfı
sponsorlu “dosya”nın bütünü ile ilgili olduğunu
düşünmemiştim; Özür dilerim; bu “yorum” hatası benimdir.
Size, bu forum çerçevesinde
söyleyeceklerim var: Eğer, duygularınızla hareket edecekseniz,
yani yönettiğiniz forumda tartışılan konu çerçevesinde sizin
düşündüklerinizin tam aksini savunanlara karşı “eşit”
davranamayacaksanız, “moderatörlük” görevini üstlenmeyin.
Eğer, forum konuşmacıları gibi “görünür” olmak
istiyorsanız, yine “moderatörlüğü” üstlenmeyecek ve
konuşmacıların yanına bir koltuk daha koyacaksınız ve orada
oturacaksınız. Eğer hem “moderatör” hem de “proje
yürütücüsü” ya da sorduğum sorunun cevabını verebilecek bir
konumdaysanız, o zaman cevabı bir biçimde vereceksiniz; sizin
yaptığınız gibi, topu taç'a atıp, sizin ifadenizle “proje
yürütücüsü olmayanların” (eğer öyleyseler, başkasına
sorulan bir soruya hangi akla hizmet cevap vermek için el
kaldırdılar, anlaşılır değil) cevap vermesinin önünü
açmayacak, ben cevap hakkı istedikçe “daha ben cevap vermedim”
deyip, salondan başka (“proje yürütücüsü olmayan”)
konuşmacı var mı diye gözlerinizle salonu taramayacak ve
Belediye Başkanımızın “Mehmet Erdal'a söz hakkı vermelisin”
uyarıları üzerine, naçar kalıp “polemik yok, polemik yok”
(sanki toplantılarda sataşılan kişilere “cevap verme hakkı”
tanımak gibi bir gelenek yokmuşcasına) demeyecek ve benim “tamam,
polemik yapmayacağım; katkıda bulunacağım” sözüm üzerine,
“kerhen” söz hakkı verme yoluna gitmeyeceksiniz.
Benim sorumun, forum'un konusu
olan “Katılım” konusunun, izleyenlerin katkılarıyla
derinleştirilmesini engellediğini söylüyorsunuz: Eline verilen
“Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisi” kurma yönergesini
(tamamen sahip olduğu afaki bilgilerle) masa başında siz ne kadar
derinleştirebildiniz ve Datça'ya uyarlayabildiniz ise (ki, Kent
Konseyi toplantısında neden tartışılma gereği bile
duyulmadığını, biliyorsunuz), bırakın Kent Konseyi ve ona bağlı
Mahalle Meclisi Yönergesi konusunda bugüne kadar kamuoyuna
(doğru/yanlış) herhangi bir fikir sunamamış olmalarını, ilgili
yönetmeliği ve yönergeyi bile okumamış olan izleyicilerin de
“derinleştirmeye” katkıları o kadar olur; ben sorumu sormadan
önceki “katkılar” bunun kanıtıdır.
Bırakın, afaki söylemi;
sizin bu forum'un konusu olan “Yerel Demokrasi-Katılım”
konusunun yaslandığı arka plandaki (ülkemizdeki) “yakın
tarih”, Özgür Yayla'nın değindiği Fatsa, İzmir Gültepe,
dahası ODTÜ-ÖTK, Yeraltı Maden İş, izlediyseniz, yetersiz de
olsa “Karık” belgeselinde anlatılan Uşak...ve diğerleri bizim
“dünümüz”dür. Siz, bizim tarihin sayfalarına altın
harflerle kazıdığımız ve hala onur duyduğumuz bu “dünümüz”ü,
bugün, içeriği boşaltılmış kavramlarla tartışılan bir
“DOSYA” konusu olarak görüyorsunuz; itirazımız, bunadır.
Demokrasi, yerel demokrasi ve bu kavramlar çerçevesinde anlatılan
her şey, bizim için, dünkü-bugünkü ve yarınki yaşamımızdır;
sizler için de aynı anlama geliyorsa, o zaman, bunları “EBERT
VAKFI”na sunulacak ve onun sponsorluğuna ihtiyaç duyulacak bir
“DOSYA” konusu olarak göremezsiniz. Sorunun soruluşuna bakın,
“Demokrasimize, Demokrasimiz ile ilgili kurumlara, konulara vb.
dair sorunlarımızı tartışmak için...” diyor; başka bir şey
değil. Biz, bunları ve benzeri konuları elbirliğiyle
tartışabilecek durumdayız... Biz bu itirazımızı her daim
sürdüreceğiz; olaya “DOSYA” konusu olarak bakanlarımız ne
düşünürlerse düşünsünler... Bu dönem geride kalacak...Yoksa,
bizim, kimsenin yok EBERT olmuş, yok SOROS olmuş, yok bilmem ne
vakfı olmuş, hangisiyle olursa olsun, kuracağı herhangi bir
düzeydeki ilişkiyle uğraşacak ne niyetimiz ne de zamanımız
var...)
YEREL DEMOKRASİ PANELİ
ÜZERİNE (*)
23 Haziran 2019 tarihinde yine bu
salonda yapılan “Nasıl bir Datça?” panelinde olduğu gibi
bugünkü forum'un tanıtım yazılarını görünce aklıma otomatik
olarak James Petras'ın 1990 yılında yazdığı “Latin Amerikalı
Aydınların Dönüşümü” başlıklı yazı geldi ve bu yazıyı
bir kez daha paylaştım.
Şu an bu salonda bulunan ya da
bulunmayan hemen hemen herkesin mutlaka İnternetten indirip okuması
gereken bu çok önemli yazısında James Petras, lafı dolandırmaz
ve pat diye söyleyeceğini söyler; “20 yıl önce” der, “Latin
Amerika'da yabancı fonlarıyla beslenen kuruluşlardan mali destek
almayı kabul eden solcu bir aydın bulmak neredeyse imkansızdı.
Bugünse, şöyle ya da böyle Kuzey Amerika ya da Avrupa vakıfları
tarafından finanse edilmeyen bir araştırma enstitüsü ile
bağlantılı bir araştırmacı bulmak oldukça zor...”
1990 yılında yazılan ve 1990
yılı ile 1970'li yılları kıyaslayan; bu kıyaslama çerçevesinde
Latin Amerikalı aydınlardaki ilginç dönüşümü sorgulayan James
Petras'ın bu cümlelerini, yadırgadınız mı?
Ben yadırgamadım.Aynı saptama,
bugün bizim için de geçerlidir.
***
Bu forumu düzenleyen arkadaşlar
ya da onlar adına, eğer konuya vakıfsa,
moderatör/kolaylaştırıcı/yönetici arkadaş yanıtlayabilir mi:
Demokrasimize, demokrasimiz ile
ilgili kurumlara, konulara vb. dair sorunlarımızı tartışmak için
ille de Ebert/Alman vakfından ya da benzeri bir vakıftan yardım
almak zorunda mıyız? Ya da bu konular, artık, bu ülkede bu tür
vakıfların yardımı olmadan tartışılamıyor mu? Ya da biz, bu
vakıfların yardımını almadan bu konuları tartışamayacak
durumda mıyız?
Bu vakıflar babamızın
değilse ve bize de babamızın hayrına destek olmuyorlarsa, biz bu
tartıştığımız konularda kime göre ve nasıl bir yaklaşım
savunacağız?
***
Devam ediyorum; özet olarak;
a) Kent konseyi ve kent
konseyine bağlı olarak kurulması önerilen mahalle meclisleri,
teorik olarak savunulamaz.Yalnızca, bize rağmen ve bizim irademiz
dışında önerilmiş somut bir veri olarak ele alınabilir ve
tartışılabilir.
b)Kent konseyi, var olan bir
boşluğu doldurması için önerilmesi hasebiyle, var olan sorunun
sorumlusu merkezi otorite tarafından ucube bir şekilde önerilmesine
karşın pozitif bir adımdır ama yetersizdir. (Kent konseyine bağlı
olarak kurulması düşünülen mahalle meclisleri de benzer bir
değerdedir.)
c) Ancak, Kent konseyi ve onun
bir izdüşümü olarak önerilen kent konseyine bağlı mahalle
meclisleri, var olan durumdan memnun olmayanların, yani
yönetilenlerin savunabileceği bir örgütlenme biçimi olamaz.
d)Yerel yönetimler ve haliyle
yerel demokrasiler için aslolan, meclisleri esas alan yeni ve farklı
bir örgütlenme modelidir; biz, bunu öneriyoruz. Bu önerdiğimiz
model de kent konseyine ve ona bağlı mahalle meclisine değil;
özgür bireylerden oluşan, söz-yetki ve karar alma hakkının onda
olduğu,mahalle meclislerine ihtiyaç vardır.
e)Her düzeyde, temsili
demokrasiyi ve ona katılımı değil; her düzeyde, doğrudan
demokrasiyi, bu demokrasinin yaşanılır bir gerçeklik kazanacağı
kurumları ve bu kurumlar arasındaki demokratik ilişkiyi
savunuyoruz.
f) Sonuç; Yurtdışı vakıfların
bir biçimde yönlendirdiği ve finanse ettiği etkinlikleri
düzenleyenler değil, kendine özgüveni olan ve kendine güvenen,
kendi demokratik ve sosyalist görüşlerini savunan kişiler
olmalıyız; bu duruşu savunmalıyız.
Şimdilik, bu kadar! Teşekkürler.
17.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu metin, ilgili toplantıda
okunmak üzere hazırlanmış taslak bir metindi ama okunmadı,
doğaçlama bir konuşma yapıldı.
“MAHALLE
MECLİSLERİ YÖNERGESİ” -1
07.11.2019
günü (ilkinde salt çoğunluk sağlanamadığı için ikinci kez)
toplanan Datça Kent Konseyi “seçimsiz” Genel Kurulunun, ilk
bölümünde, Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyelerinin geçmiş
deneyimlerden yola çıkarak (her birinin farklı katkılarıyla)
hazırladıkları ve tartışmaya sundukları “Kent Konseyi Çalışma
Yönergesi Taslağı”, uzun uzun tartışılarak (adeta, Kent
Konseyi katılımcısı bazı arkadaşların “ince eleyip, sık
dokuması” sonucu) kabul edildi; Çalışma yönergesinin bu yeni
hali, Kent Konseyinin çalışmalarının önünü açabildiği
ölçüde anlam kazanacaktır.
***
İkinci
bölümde, (Datça Kent Konseyinin tanıtım ve sunum ifadesiyle)
“Mahalle Meclisleri Yönergesi Taslağı” (Bknz:Datça Kent
Konseyi/Facebook) gündeme geldi; Yürütme Kurulu üyesi olan bir
arkadaşın (kendi) ifadesiyle “Bir başka yerden gelen ve kendisi
tarafından Datçaya uyarlanan” bu “taslak”, taslağın
“hazırlanışına” ve şimdi “neyin tartışılacağına”
dair yapılan bazı itirazlar ve bu çerçevedeki kısa görüş
bildirimlerinden sonra, “elimizin altında bir taslak bulunsun”
denilerek (tamamen bu niyetle); içeriğine, nasıl kurulacağına,
ne zaman kurulmaya başlanacağına ve kimlerle kurulacağına vb.vb.
dair tek bir cümlesinin bile tartışılmasına gerek duyulmaksızın,
genel kurula sunulduğu haliyle “kabul edildi”.
***
Şimdi,
okumakta olduğunuz bu yazının tartışma konusu olan bu “Mahalle
Meclisleri Yönergesi Taslağı”nı okuyanınız var mı
bilmiyorum; konunun iyice anlaşılabilmesi için, konuya ilgi
duyanlarımızın, bir biçimde bu yönerge taslağını, öncelikle,
bulup okuması çok yararlı olacaktır. Lütfen! (Okumak isteyenler
için, Bknz:Datça Kent Konseyi/Facebook)
((Ülkemizde,
resmi kayıtlara göre (Bknz:e-içişleri gov.tr), 1389 yerleşim
biriminde belediye örgütlenmesi mevcuttur; kimse kesin rakam
veremiyor ama 15.06.2015 tarihli bir habere göre (Bknz: Yeni
Asya/Google), o tarihte 200, yani %15'lik bir kısmında;bugün ise,
350 civarındakinde, yani %25'inde, Kent Konseyinin kurulu durumda
olduğu söyleniyor. Bu Kent Konseylerinden hangisinde, ne zaman
hazırlandığı ve uygulamaya konulduğu, uygulama sonuçlarının
neler olduğu bilinmeyen (ya da bilenlerin bildiklerini, bu “yönerge
taslağı”nın görüşüldüğü toplantıda katılımcılara
açıklamadığı) bu “Mahalle Meclisleri Yönergesi”....
Datça'ya uyarlanmış.
İşte,
tartışma konumuz olan “taslak”, Datça kent Konseyinin Yürütme
Kurulu üyesi olan arkadaşın Datça'ya uyarladığını söylediği
bu “taslak”tır.))
***
2006
yılında çıkarılan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin hiç bir
yerinde (2009 yılındaki değişikliklerden sonra bile) “Mahalle
meclisleri” adı geçmez ve hele hele, Kent Konseylerine, “Mahalle
Meclisleri kurma” görevi verilmez; haliyle, bu, “Kadın,
Gençlik, Emekliler, Engelliler...Meclisleri” gibi “kurulması
zorunlu meclisler” arasında da sayılmaz. (Keza, Datça Kent
Konseyi Yönergesinde de farklı bir durum söz konusu değildir.
Bknz:Datça Kent Konseyi/Facebook)
***
Yasa
koyucunun ve dahası Datça Kent Konseyi çalışma yönergesini ilk
yazanların, bu yazının tartışma konusu olan “Mahalle
Meclisleri”ne hiç değinmemelerinin ve “Mahalle Meclisi kurma”yı
“zorunlu görevler” kapsamında saymamalarının nedenlerini
bilemiyoruz. (Bu yazının tartışma konusu, bunu sorgulamak ve
bulmak değildir.)
***
Yasa
koyucunun ilgili yönetmelikte ve Datça Kent Konseyi Çalışma
Yönergesi'ni ilk yazanların ilgili yönergede “Mahalle
Meclisi”nden hiç bahsetmemesi ve bunu “kurulması zorunlu
meclisler” arasında saymaması, Datça Kent Konseyi Genel
Kurulunun, bu hususları, bir yönerge değişikliği ile yönergeye
eklemesine engel midir?
Hayır!
Eğer,
(söz konusu olan bir platform vb. değil, yasal olarak tanımlanmış
ve ilgili yönetmeliği ilgili bakanlıkça çıkarılmış bir
örgütlenmedir; o nedenle) yasal olarak buna engel bir durum yoksa,
ki yoktur; yürütme kurulu, genel kurulu toplar ve yeterli sayıya
ulaşılmış ise genel kurul üyeleri bu öneriyi tartışır;
çoğunluk kabul ediyorsa, değişiklik yapılır ve yönergeye
eklenir.
Nitekim,
07.11.2019 günü ikinci kez toplanan Datça Kent Konseyi Seçimsiz
Genel Kurul toplantısının birinci bölümünde, her şey bu
çerçevede olup-bitmiş ve (Mahalle Meclisleri kurulması da dahil)
istenilen değişiklikler gerçekleştirilmiştir.
***
Bu
değişiklik yapılmakla, iyi bir şey mi yapılmıştır?
Evet!
İkirciksiz, evet!
((''...Herhangi
bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir
ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak
olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir
örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve
kurulan 'Mahalle meclisi' de (DAHA İŞLERLİĞE SAHİP ALTERNATİF
BİR ÖRGÜTLENME BİÇİMİNİN OLMADIĞI YERLERDE) somut ve ileri
bir adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine
vb. yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz
desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun
aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek,
akla ziyan bir hareket olur.'' (24.08.2019/Yerel Yönetimimizi
Demokratikleştirelim...Bölüm:12/a.b.ç)
(Bu
satırlar, Ağustos ayında yazıldı ve yayınlandı.))
(Devam edecek)
23.11.2019/Datça/Mehmet
Erdal
“MAHALLE
MECLİSLERİ YÖNERGESİ” -2
((“Kent
Konseyi”ni ve ona bağlı kurulması önerilebilecek/önerilen
“Mahalle Meclisi”ni teorik olarak savunmadığımızın
(çünkü, biz, yuttaşın özne olduğu ve doğrudan yönetime
katıldığı; söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onda
olduğu bir yerel yönetim anlayışını ve Mahalle Meclisini
savunuyoruz); bu
iki örgütlenme biçimini, bizim irademize rağmen önerilmiş ve
önümüze konulmuş somut bir veri olarak gördüğümüzün; öncesi
dönemle kıyaslandığında “pozitif” bir öneri olmaları
hasebiyle desteklediğimizin ve içlerinde yer alınarak çalışılması
gerektiğini savunduğumuzun,
artık “bilindiğini” düşünerek, devam ediyoruz.))
2006
yılında yayınlanan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nde (2009
yılındaki değişikliklerden sonra bile) ve bugüne kadar da Datça
Kent Konseyi Çalışma Yönergesinde “Mahalle Meclisleri”nden
hiç bahsedilmemesi; onun, Kent Konseyi tarafından nasıl bir bakış
açısı ile ele alınacağı; nerelerde, ne zaman, nasıl ve
kimlerle kurulacağı; işleyişinin nasıl olacağı; Kent Konseyi
ile ilişkisi vb. konularda bağlayıcı herhangi bir hükmün
olmaması; “Mahalle Meclisi” kurmak için kolları sıvayan
belediye başkanı, Kent Konseyi Yürütme Kurulu ve Kent Konseyi
katılımcıları için dezavantaj değil, avantajdır.
***
İlgili
yönetmelikte “Mahalle Meclisleri kurulamaz” diye bağlayıcı ve
kesin bir hükmün bulunmaması nedeniyle, Kent Konseyleri, “Mahalle
Meclislerini kurmayı” önlerine görev olarak koyduklarında,
kuruluşundan kurulma biçimine, iç işleyişinden Kent Konseyi
karşısındaki konumuna kadar her yönüyle farklı formatlar
geliştirebilirler (elbette Kent Konseyi Yönetmeliği çerçevesinde)
ve Kent Konseyi Genel Kurulu önüne getirebilirler; “Mahalle
Meclisi” kurmanın olanaksız olduğu ya da yalnızca bir formatın
söz konusu olduğu, onun da “şu format” (?) olduğu söylenemez.
Bu
noktada, nasıl bir yol izleneceğinin ve format belirleneceğinin,
tamamen, “Mahalle Meclisleri”ni kurma görevini Kent Konseyinin
önüne bir “görev” olarak getiren Belediye Başkanı'na ve/veya
Yürütme Kurulu'na bağlı olduğunu; “Mahalle Meclisleri”ni
kurmak istemelerindeki “beklentileri” neyse, o çerçevede bir
yol izleyeceklerini ve format belirleyeceklerini, söyleyebiliriz.
***
07.11.2019
günü, Datça Kent Konseyi seçimsiz Genel Kurulunun ilk bölümünde,
“Çalışma Yönergesi Değişiklik Taslağı” tartışıldıktan
ve kabul edildikten sonra, (bu kabul edilen “değişiklikler”
içinde “Mahalle Meclisleri kurmak” da olduğu için) “Evet,
şimdi, mahallelere gidelim; mahalleli yurttaşlarla toplantı (lar)
yapalım; niyetimizi ve önerimizi anlatalım; onların düşüncelerini
alalım; tartışalım; bilahare, yürütme kurulu, bu görüşmeler
sonrası alınan notlar ve Datça Kent Konseyi Çalışma Yönergesi
çerçevesinde bir “Mahalle Meclisi” taslağı hazırlasın; bu
Genel Kurul yeniden toplansın ve bu taslağa son şeklini versin
vb.” denilseydi, hem oldukça (Kent Konseyi yönetmeliği
çerçevesinde “olabildiği” kadarıyla) “Demokratik” bir yol
izlenmiş, hem “Mahalle Meclisi” mahalleliyle tartışılarak
“ortak istek” haline getirilmiş/içselleştirilmiş ve haliyle
somut bir sonuç alınabilmesi daha olası olabilecekti. (Bu
çerçevede bir öneri de, Genel Kurul öncesinde yazılı halde
kamuoyu ile paylaşılmıştı. Bknz: 02.11.2019/Yerel Yönetimimizi
Demokratikleştirelim...Bölüm 7)
***
Bilindiği
ve geçen hafta yayınlanan bir önceki bölümde de anlatıldığı
üzere, gelişmeler bu doğrultuda olmadı; Genel Kurul'un ikinci
bölümünde, Datça'ya uyarlanmış bir “Mahalle Meclisi Yönergesi
Taslağı”, görüşülmek üzere, kurulun önüne konuldu; ama, bu
taslak, itirazlar üzerine, görüşülme gereği bile duyulmadan,
“elimizin altında bir taslak bulunsun” niyetiyle kabul edildi.
***
“Demokratik
bir bakış açısı” ile asla savunulamayacak bir yöntemle
hazırlanan ve Genel Kurul'un önüne konulan (ve mahallelerde
mahallelinin de önüne konulması istenen) bu “Mahalle Meclisi
Yönergesi Taslağı”, en özet ifadeyle, Kent Konseyinin
mahalledeki “izdüşümü” olarak formatlanmış bir “örgütlenme
biçimi”, önerisidir.
Dahası,
anlaşılan o ki,
“Yönerge” hazırlanırken, “Katılımcılığı arttıralım”
diye yola çıkılmış, ama, “her sandıktan bir temsilci
belirleme” vb. ile “masa başında”, masa başında bu
“Yönerge”yi hazırlayan kişiye/kişilere (keza, belli ki bize
sunulan “taslağı” hazırlayan arkadaşa da) çok “ideal”
gibi görünen, gerçekte ise hayatta somut bir karşılığı
olmayan; ille de yaratılmak istenirse, “şekli bir örgütlenme”den
öteye geçemeyecek ve tıpkı “izdüşümü” olduğu Kent
Konseyi gibi katılımcılarını “bıkkınlık” noktasına
getiren “gel-gitler” yaşatacak çok karmaşık ve afaki bir
“model” ortaya konulmuş.
(2005
yılında yasal olarak kabul edilmiş, 2006 yılında yönetmeliği
yayınlanmış ve 2009 yılında da bu yönetmeliği yenilenmiş olan
Kent Konseylerinin, aradan 14 yıl, haydi yönetmeliğin yayınlandığı
tarihi esas alalım, aradan 13 yıl geçtikten sonra bile 1389
yerleşim biriminde var olan belediyelerin yalnızca 350 kadarın da,
yani %25'inde kurulabilmiş olması ve kurulu olanların da ezici
çoğunluğunun “laf olsun” diye kurulduğunun konuşuluyor
olması...; tam da şimdi, “Mahalle Meclisleri” konuşulurken,
bunun nedenlerinin üzerinde düşünülmesi gerekiyor.)
***
Bu
tartışma konumuz olan “taslağı” ve bu “taslak”
hazırlanırken esas alınan “Mahalle Meclisi Yönergesi”ni yazan
kişi ya da kişilerin, eğer herhangi bir yerde bu sunulan şekliyle
uygulanıyorsa, o uygulamanın yapıldığı yerdeki Belediye Başkanı
ve Kent Konseyi Yürütme Kurulunun, var olan “Kent Konseyi
Yönetmeliği”ne eleştirel bir bakış açısının hatta herhangi
bir ciddi eleştirisinin olmadığı, söylenebilir; çünkü, hiç
kimse ya da kurum, teorik olarak/anlayış düzeyinde/bakış açısı
olarak reddettiği ya da eleştirdiği bir şeyin “izdüşümü”nü,
kendiliğinden (“yapacaksın/yapmak zorundasın” şeklinde hiç
bir yazılı hüküm yokken) “yaratmaya” kalkmaz; eğer, yapmak
zorunda olmadığı (ve pekala yerine bir başka şeyi ikame
edebileceği) bir şeyi kendiliğinden yapıyorsa, bu yaklaşımın
arka planında, söylem düzeyinde “eleştiriyor” gibi görünse
de (bulunduğu konumdan hareketle, sanki o konumu ilelebet “kalıcı”
olacakmış gibi), var olanı kullanma isteği ve “umudu” vardır;
başka bir şey değil.
***
“Kent
Konseyi”ni ve “Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisi”ni teorik
olarak reddetmemek; var olan “Kent Konseyi” içerisinde
çalışılıyorsa, onun köklü bir şekilde
“Demokratikleştirilmesi” gerektiğini savunmamak ve bunun için
çalışmamak; ille de “Kent Konseyi”ne bağlı kurulması
isteniyorsa, kurulmak istenen “Mahalle Meclisi”ni “Kent
Konseyinin bir izdüşümü” olarak kurma anlayışını ve
yaklaşımını elinin tersiyle bir tarafa itmemek; tam aksine, bunu
önermek, savunmak ve kurmaya çalışmak...
Bunu
yapan kişi ya da kurum, kim olursa olsun; kendini siyasal olarak
nasıl tanımlarsa tanımlasın, fark etmez, özünde, var olan
toplumsal sistemi (genelde, yerelde), anlayış düzeyinde
savunmaktadır; gerisi, lafügüzaf'dır.
(Devam
edecek)
30.11.2019/Datça/Mehmet
Erdal
“MAHALLE
MECLİSLERİ” YÖNERGESİ -3
07.11.2019
günkü Datça Kent Konseyi seçimsiz Genel Kurulunda başlayan,
17.11.2019 günü Hızırşah Kültür Evi'nde devam eden ve bu
yazılarda da sürdürülmeye çalışılan tartışmanın konusu
olan “Meclisler”, ısrarla yineliyoruz, “Mahalle Meclisleri”
değildir; “Kent Konseyine bağlı olarak kurulması düşünülen
ve önerilen Mahalle Meclisleridir”.
Bunlar,
birbirlerinden çok farklı iki örgütlenme biçimidir.
((Datça'da
“Mahalle Meclisleri Yönergesi taslağı” gündeme getirilmeden
ve bu tartışma başlamadan çok önce, yine bu sayfalarda, şunlar
yazıldı ve yayınlandı:
“Mahalle
Meclisleri”, ülkemizde, bugünden yarına, teorik düzeyde,
üzerinde en çok yazılıp çizilecek, konuşulacak ve tartışılacak
örgütlenme biçimlerinden birisidir....
...”MECLİSLER”
önerisine hem ad hem de biçim ve içerik olarak sahip çıkanların,
bugünden yarına, bu konuda yaşanacak olan olası algılama
yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve bugünden
öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek, bu
örgütlenme biçimine hem teorik düzeyde hem de günlük politik
pratikte sahip çıkmaları gerekiyor.” (Bknz: 24.08.2019/Yerel
Yönetimimizi Demokratikleştirelim, Bölüm.12)
Bu
konuda, gerekenin yapıldığı söylenebilir mi?
Evet!
Kendi adımıza, evet! (Bknz:a.g.y/Bölüm 12 ve 7)))
***
“Mahalle
Meclisleri”, “Demokrasi” mücadelesinin (genelde ve yerelde)
temel örgütlenme biçimlerinden (Meclisler'den) birisidir;
mücadelenin yürütülüp-yönlendirilme sürecinde (bu mücadelenin
bir ifadesi olarak) ortaya çıkar ve mücadelenin gelişim seyri
içerisinde, farklı biçimlere bürünerek (somut günlük sorunları
çözen bir örgütlenme biçiminden “mahalli iktidar organı”
olmaya doğru) evrilirler.
Bir
başka deyişle, “Mahalle Meclisleri”, özü itibarıyla,
mahallede yaşayan ve mahallede var olan sorunların elbirliğiyle
çözülebileceğine inanan; bu amaçla kendi iradeleriyle bir araya
gelen ve her konuda söz, yetki ve karar alma hakkı olan özgür
yurttaşların oluşturduğu demokratik bir yapılanmadır. Herhangi
bir yere bağlı değillerdir; bürokratik olarak tanımlanmaları
gerekirse, belediyelerin/yerel yönetimlerin alt organları olarak
tanımlanabilirler.
“Mahalle
Meclisleri”, farklı ülkelerde farklı tarihsel dönemlerde tarih
sahnesine çıkmalarının ardından, o ülkelere has özellikleri
üzerilerinde taşıyarak bugünlere gelmişlerdir.
“Mahalle
Meclisleri”ni bu gerçekliğinden soyutlayarak, var olan yerel
yönetimlerin (Temsili Demokrasiler'in) yetersizlikleri karşısında
yükselen tepkilerin bir biçimde (yönetenlerin kabullenebildikleri
kadarıyla) giderebilmesi amacıyla yönetenler (Merkezi Otorite)
tarafından gündeme getirilen ve oldukça “şekli bir örgütlenme”
olan (yani, bir nevi, yasa koyucu tarafından belediyenin/yerel
yönetimin “yardımcısı” olarak görevlendirilmiş ve yetkileri
“öneri sunmak” ile sınırlanmış) “Kent Konseyi”nin “alt
bir organı” olarak ele almak; dahası, “Kent Konseyi”nin
mahalli düzeydeki bir “izdüşümü” olarak formatlamak ve bu
formatlanan “Mahalle Meclisi”ni de, merkezi otoritenin ve/veya
yerel yönetimin (tabir-i caizse) gölgesinde; onların “kurulmasını
istedikleri bir şey” gibi sunmak ve kurmaya çalışmak...
Evet,
Kent Konseyi'ne bağlı olarak kurulması düşünülen “Mahalle
Meclisi”, tam da böyle bir şeydir...
Gerçekte,
bu iki örgütlenme biçimi, iki farklı dünya görüşünün,
“Demokrasi” ve “mücadele” (genel-yerel) anlayışının ve
yaşama bakışın günlük hayata yansımasıdır.
Fark,
bu kadar açık ve nettir.
***
Hiç
şüphesiz, Belediye Başkanı, Kent Konseyi Yürütme Kurulu, Kent
Konseyi katılımcıları ya da Kent Konseyi çalışmalarına
katılan yurttaşlar, mahalli çalışmaları yürütmek için, Kent
Konseyinin, mahallelerde, alt organlar anlamında “Mahalle
Meclisleri” kurmalarını isteyebilirler; Kent Konseyleri
(07.11.2019 günü olduğu gibi), bu doğrultuda, çalışma
yönergelerine bir madde ekleyerek ya da fiili olarak (Kadın,
Gençlik, Emekli, Engelli vb.) önüne bu konuyu bir “iş” olarak
koyabilir; mahallelere gidip, mahallede yaşayanları, bu çerçevede
örgütlemeye çalışabilirler; buna kim ne diyebilir ki?
İlke
olarak “Kent Konseyi” örgütlenmesine ve haliyle ona bağlı
olarak kurulacak olan bu “Mahalle Meclisi” biçimine karşı
olanlar bile, bir önceki bölümde açıkça yazıldığı üzere,
öncesi dönemle kıyaslayarak, yani “görece”, bu yapılanları
“pozitif bir adım” olarak değerlendirebilir ve
destekleyebilirler; nitekim, bu yazılarda, bu yaklaşım savunulup
gelmiştir ve asla, aksi iddia edilmemiştir.
***
Ama,
kalkılır, “kör kör parmağım gözüne” yaparcasına, bilerek
ve isteyerek, bu iki farklı örgütlenme biçiminin (isim benzerliği
suistimal edilerek) “aynı” örgütlenme biçimiymiş gibi
tartışılmasına/tartıştırılmasına ve bu çerçevede bir algı
yaratılmasına çalışılırsa...; evet bu, tam da, bir amaç
doğrultusunda, bilerek ve isteyerek, tarihten günümüze gelen ve
tarihte yaşanan mücadelelerin somut birer ifadesi olan kavramların
içinin boşaltılması, içi boşaltılan bu kavramlara farklı
içerikler yüklenmesi ve tarihsel olarak ortaya çıkış
gerekçelerinin tam zıddı bir yerlere yamanmasıdır; yani, örneğin
“Fatsa” adının, mevcut düzene bir isyan simgesi olmaktan
çıkarılması ve var olan düzene (Fatsa=Doğrudan Demokrasi,
yerine, Fatsa=Temsili Demokrasi'ye Katılım, şeklinde) eklemlenmeye
çalışılmasıdır.
Bu
(yani içi boşaltılmaya çalışılan kavramların sahipsiz olduğu
ve o kavramlara anlam veren tarihsel yaşanmışlıkların “mazi”de
kaldığı şeklinde bir yanılgıya yol açmaya çalışmak), kabul
edilebilir ve savunulabilir bir şey değildir.
(“Mahalle
Meclisleri Yönergesi” hakkında, şimdilik bu kadar.)
07.12.2019/Datça/Mehmet
Erdal
'KATILIM' MI DEMİŞTİNİZ?...
31 Mart 2019 Yerel Seçimi
sonrası, çok az sayıdaki kişiden oluşan Datça Haziran
Meclisinde, bütün belediye Meclis toplantılarına katılma
doğrultusunda bir eğilim öne çıktı ve ardından, (teknik
nedenlerle katılınamayan Nisan ayı hariç) düzenli katılım
başladı.
Datçalıların belediye meclis
toplantılarına katılımının gerekliliği ve nedenleri üzerine
yazılar yazıldı ve çağrılar yapıldı. (Bknz:YEREL YÖNETİMİMİZİ
DEMOKRATİKLEŞTİRELİM -1 5/04.05.2019
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
).
***
Bu düşüncemizi yerel yönetimde
ya da uzunca bir süredir var olan ve Datçada oldukça aktif bir
çalışma çizgisi izleyen kent konseyi içerisinde farklı
konumlarda bulunan bazı tanıdıklara açtık; ilk anlarda, yerel
yönetimde yer alan tanıdıkların bir kısmı “Gidin, kent
konseyinde çalışın.”, kent konseyi içerisinde çalışma
yürüten tanıdıkların bir kısmı ise “Gelin, kent konseyinde
çalışın.” yollu, bir anlamda yönlendirme içeren önerilerde
bulundular.
Kent konseyi, yasal
tanımlanması nedeniyle, yasayla tanımlanmamış platform vb.
“fiili/meşru” konumdaki oluşumlara (ki, Haziran Hareketi, bu
konumdadır) kapılarını kapalı tutuyordu, bu bir; ikincisi ve
asıl önemlisi, biz, yerellerde yürütülecek “Demokrasi”
mücadelesinin (ki, yerellerde bunun adı, bir anlamda “yerel
yönetimi demokratikleştirmek ve demokratik bir yerel yönetim
yaratmak” mücadelesidir) kent konseyi odaklı ya da (daha kötüsü)
kent konseyinde “üs”lenilerek değil, doğrudan belediye meclisi
odaklı (kent konseyinde yer almayı ve o konumda da mücadele etmeyi
dışlamadan ama bunu “ikincil” derecede görerek) yürütülmesi
gerektiğini düşünüyorduk (Hala o noktadayız). Bu
nedenlerle, (masa başında hazırlanan her planlamada tanık
olunacağı üzere, şu anki gerçekliğinden biraz daha farklı bir
formatta tasarladığımız) “Belediye meclis toplantılarına
katılalım” düşüncemizden vazgeçmedik.
***
Biz, ülkemizde var olan
(Büyükşehir
30, İl 51, Büyükşehir ilçe belediye sayısı 519, İlçe
belediye sayısı 403, Belde belediyesi sayısı 386; toplam belediye
sayısı 1389-Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr)
belediyelerin her birindeki “...Belediye Meclisi, yetkileri büyük
ölçüde elinden alınmaya ve merkezi otoriteye devredilmeye
çalışılsa da, tarihsel olarak, yurttaşların var olan
sorunlarını kendi kendilerine çözmeye çalışmalarının, bunu
tartışmalarının ve kendi kendilerini yönetmelerinin bir ifadesi
olarak ortaya çıkmış ve bu anlamda, özünde, YEREL PARLAMENTO
olarak kabul edile gelmiştir.
Bütün
yurttaşlar... yaşadıkları yerele özgü veya yaşadıkları
yerdeki yerel yönetimden kaynaklanan sorunlarını bu YEREL
PARLAMENTO (Belediye Meclisi) odaklı tartışmaya ve çözmeye
çalışmalıdırlar.
Ancak o zaman, yaşadıkları
sorunların kalıcı çözümünü sağlayabilmeleri ve bu kalıcı
çözümün de bir parçası (öznesi) olmaları mümkün
olabilecektir.
Bugün, bulunduğumuz yerdeki
Belediye Meclisleri'ni, tarihsel olarak olması gereken bu yere
oturtmak ve bu içeriğiyle çalıştırmak gerekiyor.
Bu
ise, ancak, Belediye Meclis toplantılarına, bu çerçevede, en
geniş katılımı sağlamaya başlamakla olasıdır...'' (Bknz:
Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim -3,
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
), diyorduk.
Bir
başka deyişle, belediye meclisinin her ay başı yapılan
toplantılarına katılımı, bu katılımın kitleselleşmesinin ve
sürekliliğinin sağlanmasını (“yurttaş, değişimin öznesi
olmalıdır; eğer yurttaş özne olamaz ise, o değişim
gerçekleşmez ya da kalıcı olmaz” diyerek), yurttaşların,
değişimin öznesi olabilmesi açısından, çok önemli buluyorduk.
***
Mayıs 2019'da, belediye meclis
toplantsına katılmaya başladık.
***
Belediye Başkanımız Gürsel
Uçar da “Gelin. Katılın.” diyerek, benzeri çağrılar yaptı
ve bu çağrılarını (her ay başı yapılan belediye meclis
toplantılarında ve 17.11.2019 tarihinde Hızırşah Kültür Evinde
gerçekleştirilen “Yerel Demokrasiye Katılım-Forum”unda tanık
olunduğu üzere) her fırsatta yineledi.
***
Her belediye meclis toplantısı
sonrası, (tarafımızca tutulan) toplantının gayriresmi
tutanakları farklı yerel internet sitelerinde yayınlandı. (Bknz:
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
).
***
Peki, sonuç?
Mayıs-4, Haziran-16, Temmuz-9,
Ağustos-14, Eylül-9, Ekim-8, Kasım-16, Aralık-15 (ki, Belediye
Başkanının Hızırşahta yaptığı “Gelin.Katılın” çağrısı
nedeniyle katılımın oldukça çok olabileceği öngörülüyordu;
ama öyle olmadı), Ocak 2020-15 kişi.(Bknz:
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
)
***
Ülkemizin başka yerlerinde,
belediye meclis toplantılarına (hangi siyasi parti ya da kim
yönetimde olursa olsun) istikrarlı bir biçimde katılım
gösterilen ve notlar alınan (+bu alınan notların yerel kamuoyu
ile paylaşıldığı) başka bir yer var mı ve eğer var ise, o
yerlerde belediye meclis toplantılarına yurttaşların “katılımı”
nasıldır?
Bilemiyoruz.
***
Datçadaki katılıma ilişkin
okuduğunuz rakamlardan anlaşılacağı üzere, Datçada belediye
meclis toplantılarına katılım, pek çok yerden “görece” daha
iyidir/çoktur (bunu öngörebiliyoruz), ama (bizce) yetersizdir.
***
Yurttaşların
(ister tek başlarına isterse belli bir örgütlülük içerisinde
yaşıyor ve tanımlanıyor olsunlar), yaşadıkları yerellerde var
olan sorunlarını çözmek istemeyecekleri ve bu nedenle de herhangi
bir çaba içerisine girmeyecekleri (olmaz ya, hiç bir sorunu
olmayan ve haliyle belediyenin kapısından içeriye ömrü billah
adımını atmamış ya da var olan sorunlarını sıradan yurttaşın
yürüdüğü yoldan ve çaldığı kapılardan geçerek değil de
bambaşka yollardan çözebilme kudretine sahip olanları dışlayarak
yazıyoruz) iddia edilemeyeceğine göre; yurttaşların, doğrudan
ya da dolaylı olarak kendilerini ilgilendiren yerel düzeydeki
sorunlarının ve çözümlerinin tartışıldığı, kararların
alındığı belediye meclis toplantılarına katılım konusundaki
bu ilgisizliklerinin bir nedeni ya da nedenleri ve haliyle de,
bunların da bir açıklamasının olması gerekiyor.
Siz
ne düşünüyorsunuz?
10.01.2020/Datça/Mehmet
Erdal
EVET,
KATILIM!
31
Mart 2019 Yerel seçim sonrası, “Belediye meclis toplantılarına
katılalım” doğrultusunda bir görüş ortaya koyan ve
sonrasında, Datça Belediye Meclisinin aylık olağan toplantılarına
katılmaya başlayan bizlerin, istisnasız hiç birimizin, var olan
yerel yönetimin herhangi bir kademesinde (elbette en çok
sorulan/merak edilen, belediye meclisinde) herhangi bir resmi ya da
gayrı resmi ne bir görevi ne de sorumluluğu vardır; halihazırda,
her birimiz, doğma büyüme ya da şu veya bu zamanda Datça'ya
gelip yerleşmiş olan sıradan Datçalılarız; bunun, bilinmesini
istiyoruz.
Sıradan
Datçalılar olarak, herbirimizin sahip olduğu “yurttaşlık
haklarımızın” (bu yazılara ve haliyle tartışmamıza da konu
olan) bir kısımını kullanıyoruz, kullanmaya çalışıyoruz; bu
hakların kullanılması sürecinde yaşadıklarımızı ve
gözlemlerimizi yazıya döküyoruz ve diğer yerlerde yaşamaya
devam eden yurttaşlarla paylaşıyoruz; kararı (benzer süreçler
yaşayanların, deneyimlerini bizler gibi paylaşmayı ya da benzer
süreçler yaşamak için, yaşadıkları koşullarda somut adımlar
atıp-atmamayı), onlara bırakıyoruz, bu birincisi.
İkincisi,
biz “Belediye meclis toplantılarına katılalım” derken,
ülkemizde var olan (Büyükşehir, İl, İlçe ve Belde
statüsündeki)1389 belediye meclisinde her ay önceden belirlenmiş
ve ilan edilmiş bir günde periyodik olarak yapılan toplantılara
katılalım, diyoruz.
Bir
başka deyişle, ülke genelinde yürütülüp yönlendirilmeye
çalışılan “Demokrasi” mücadelesinin (bir anlamda) yerel
boyutu olan “Yerel yönetimimizi demokratikleştirelim ve
demokratik bir yerel yönetim yaratalım” mücadelesinin ülke
genelinde yürütülüp yönlendirilmesinin çağrısını yapıyoruz.
Üçüncüsü,
yurttaşların, kendilerini hangi konumda (birey, çevre, grup,
siyasi parti vb.) ve nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar,
istedikleri ve özgürce karar verecekleri biçimlerde (belediye
meclis toplantılarına katılımla başlayan) bu sürece aktif birer
“özne” olarak (elbette, katılıp katılmama konusunda bir irade
ortaya koyuyorlar ve istiyorlar ise) katılabileceklerini; bunun,
“tartışma konusu yapılamaz bir hak” olduğunu, söylüyoruz.
Bu
çerçevede, konuyu tartışmaya devam ediyoruz.
***
Bilindiği
üzere, beş (5) yılda bir yapılan yerel seçimlerde seçilen (ve
sayısı nüfusa göre belirlenen) üyelerden oluşan belediye
meclisi, olağandışı haller dışında, ayda bir kez, önceden
belirlenmiş bir günde toplanır; gündem maddelerini görüşür,
tartışır ve yerel yönetim tarafından uygulanacak kararları
alır; sonra dağılır.
Beş
(5) yılda bir seçilen belediye meclis üyeleri, belediye meclis
toplantılarında, kendilerini seçen ve o meclise gönderen
seçmenler/yurttaşlar adına, bir anlamda onları temsilen (temsil
ettikleri var sayılarak, ki şeklen bu doğrudur) kararların
alınması süreçlerinde rol alırlar ve oy kullanırlar.
Onları
seçerek oraya gönderen seçmenlerin/yurttaşların, o süreçte,
herhangi bir şekilde, sürece müdahale edebilmeleri (gidişatı ya
da seçip yolladığı kişinin/kişilerin o süreçteki rolünü
beğenmiyorlar ise iradelerini ortaya koyabilmeleri; gidişatın
yönünü, seçtikleri ama rolünü/rollerini beğenmedikleri meclis
üyesini/üyelerini yenileriyle değiştirebilmeleri ya da geri
çekebilmeleri vb.vb.) olası değildir.
Onların
söz hakkı, (istediklerine oy verme, istemediklerine oy vermeme, hiç
birisine oy vermeme ya da boş oy kullanma vb... biçiminde) beş (5)
yıldan beş (5) yıladır; aradaki süreçte, her yerde, (eğer
katılıyorlarsa, bizim gibi) belediye meclis toplantı salonunda
bile, yalnızca 'seyircidirler'; meclis salonunda, toplantı
süresince oturma ve toplantıyı izleme hakları vardır ama
toplantının gündem maddeleriyle ilgili olarak sözlerini
söyleyebilme ve oy kullanabilme biçiminde iradelerini ortaya
koyabilme hakları yoktur.
Anlatılan
ve “aynıyla vaki” olan bu sistemin adı, “Temsili
demokrasi”dir.
Bugün
gelinen noktada, belediye meclisi, her bir yurttaşın söz, yetki ve
karar sahibi olduğu “Doğrudan Demokrasi”nin değil, işte bu
“Temsili Demokrasi”nin işlerlikte olduğu bir
kurumdur/örgütlenmedir.
***
Günlük
yaşam içinde pek çok yurttaşın şikayetçi olduğu (“Doğrudan
Demokrasi”yi savunan Sol'un ve biz sosyalistlerin bir bütün
olarak 'sorunlu' gördüğü) bu “Temsili Demokrasi”nin
işlerlikte olduğu 1389 belediye meclisinin (daha geniş anlamda
yerel yönetimlerin) demokratikleştirilmesi ve (“Doğrudan
Demokrasi”nin egemen kılındığı) demokratik bir belediye
meclisinin (/yerel yönetimin) yaratılması doğrultusunda “olmazsa
olmaz” (“yurttaş, değişimin öznesi olmaz ise, o değişim
gerçekleşmez ya da kalıcı olmaz”) denilerek (“başlangıç
noktası” anlamında) önerilen “belediye meclis toplantılarına
katılım”ın, Datça'da, (bizce) beklenenden daha “düşük
yoğunlukta” gerçekleşmesi, (yine, bizce) tartışılması
gereken bir durumdur.
***
Yolu
düşenlerin ve gelip görenlerin teslim edeceği üzere Datça,
Sakar virajlarından Gökova'ya inildikten sonra, insana (havasının
yanı sıra psikolojik olarak da) “Oh be! Başka bir dünyaya
geldik.” dedirten bir bölgenin en ucundaki yerleşim biriminin
adıdır; püfür püfür esen rüzgarlı havası, tertemiz denizi ve
koyları, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanlarının
sahip olmaya devam ettiği (sakin, kavgasız ve komşunun komşusuna
“Hişt!” demediği, etlisine sütlüsüne karışmadığı)
yaşama kültürü ve bütün bu özellikleri nedeniyle de büyük
şehirlerin sıkıcı/boğucu havasından kaçıp kurtulmak isteyen
orta halli (“beyaz yakalı”) kişilerin ve kendisini halihazırda
Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat, Yurtsever vb. olarak tanımlamaya
devam eden (KHK'ler nedeniyle çok sayıda üniversite öğretim
üyesi ve öğretmen de bu 'göç'e katılmıştır) aydınların
(özellikle son yıllarda) ilk gördüklerinde aşık oldukları,
bilahare kendilerine “yeni yurt” olarak seçtikleri ve gelip
yerleştikleri bir yerdir. (Öyle ki, bugün dahi 22.000 nüfusa
sahip olmasına karşın, uzun yıllardır “MÜLKİYELİLER
BİRLİĞİ”nin bir şubesi ve oldukça faal/üretken DKSD/Datça
Kültür Sanat ve Dayanışma platformu bulunmaktadır. Neredeyse,
her hafta, farklı dernek, platform, kurum ve kuruluş tarafından
bir Kültür-Sanat etkinliği düzenlenmektedir. Yani, o kadar...)
Böylesi
koşullara sahip olan bir yerde, belediye meclis toplantılarına
katılım konusunda “görece” daha ileride olmak, yeterli midir?
***
İçinde
yaşadıkları koşullarda, yaşamlarını doğrudan ve/veya dolaylı
olarak etkileyecek konularda önerilerin sunulduğu, tartışıldığı
ve kararların alındığı belediye meclis toplantılarına (beş
yıldan beş yıla oy vererek seçip yolladıkları meclis üyelerinin
bu konularda neler konuştuklarına, neler önerdiklerine ve hangi
gerekçelerle hangi konularda el kaldırdıklarına ya da karşı
çıktıklarına tanık olmak; onlara varlıklarını göstermek;
onların, kendilerinin gözlerinin onların üzerinde olduğunu ve
bunu bilerek karar vermelerini sağlamak; toplantı öncesinde,
arasında ya da sonrasında, salon içinde ya da dışında
desteklerini ya da tepkilerini bir biçimde ortaya koymak; bizzat
sürecin içinde yer alarak başkaca olanakları ve olasılıkları
sorgulamak... amacıyla) katılmak ve böylece, sonuç itibarıyla,
(şu anki sistemde) yerel düzeyde uygulanabilecek bazı kararları
almanın yasal odağı olan belediye meclisinde bizzat bulunarak var
olan yerel yönetim modelinin demokratikleştirilmesine ve demokratik
bir yerel yönetimin yaratılmasına yönelik yapılabileceklerin
“ilk adımını” atmak noktasında tanık olunan bu durumun
nedeni nedir?
16.01.2020/Datça/Mehmet
Erdal
KENT
KONSEYİNE “KATILIM”, KATILIM MIDIR?
Tartışma
konumuzun 11.01.2020 tarihinde yayınlanan “KATILIM MI DEMİŞTİNİZ?”
başlıklı ilk bölümünde, ''31 Mart 2019 Yerel Seçimi sonrası,
çok az sayıdaki kişiden oluşan Datça Haziran Meclisinde, bütün
belediye Meclis toplantılarına katılma doğrultusunda bir eğilim
öne çıktı ve ardından,.... Bu düşüncemizi yerel yönetimde ya
da uzunca bir süredir var olan ve Datça'da oldukça aktif bir
çalışma çizgisi izleyen kent konseyi içerisinde farklı
konumlarda bulunan bazı tanıdıklara açtık; ilk anlarda, yerel
yönetimde yer alan tanıdıkların bir kısmı 'Gidin, kent
konseyinde çalışın.', kent konseyi içerisinde çalışma yürüten
tanıdıkların bir kısmı ise 'Gelin, kent konseyinde çalışın.'
yollu, bir anlamda yönlendirme içeren önerilerde bulundular.''
(Bknz:https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
demiştik.
***
Ülkemizde,
resmi kayıtlara göre (Bknz:e-içişleri gov.tr), 1389 yerleşim
biriminde belediye örgütlenmesi mevcuttur; kimse kesin rakam
veremiyor ama 15.06.2015 tarihli bir habere göre (Bknz: Yeni
Asya/Google), o tarihte 200, yani %15'lik bir kısmında; bugün ise,
350 civarında, yani %25'inde, Kent Konseyinin kurulu durumda olduğu
söyleniyor. (Bknz: “Mahalle Meclisleri Yönergesi”
üzerine-1/23.11.2019https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bu
350 civarındaki kent konseyinin ise kaç tanesinin aktif olduğu ve
kaç tanesinin “kağıt üzerinde” kurulu bulunduğuna dair, yine
tahminin dışında kimse bir şeyler söyleyemiyor. (Bu konuda da,
tahminen, aktif sayılabilecek olanlara dair 50 rakamı, veriliyor.)
***
Bizim
düşüncemiz karşısında “Tamam, belediye meclis toplantılarına
katılınmalı ama kent konseyi içerisinde çalışmayı da
unutmamalı; orada da çalışılmalı” ya da “Kent konseyi
içerisindeki çalışmayı da ihmal etmemeli” biçiminde (ki, biz
zaten o çerçevede düşünüyorduk) tepkiler gösterilse idi, hiç
bir sorun yoktu; ama öyle olmadı. Bizim yaklaşımımızın
(haliyle önerimizin) alternatifi olarak, yukarıdaki yaklaşım/karşıt
öneri dile getirildi.
Bu
durumda, şimdi sorulması gereken soru şudur: “Kent konseyinde
çalışın” biçiminde yapılan yönlendirme içerikli çağrı
(yalnızca Datça için önerilmiş olabileceğine hiç şans
tanımadığımızdan, soruyoruz) yalnızca Datça ve Datça gibi
“kent konseyi olan yerler” için mi, yoksa kent konseyi olsun
olmasın, “ülkemizin geneli için de” geçerli olmak üzere mi
önerilmektedir?
Datça
ve Datça gibi kent konseyinin kurulduğu (50, hadi iyimser olalım,
350 civarındaki) yerler için öneriliyor ise, bu durumda geriye
kalan ve kent konseyi bulunmayan 1039 civarındaki yerleşim birimi
için ne öneriliyor?
Ülkemizin
geneli için öneriliyor ise, halihazırda kent konseyi bulunmayan
yerlerdeki yurttaşlar, (tamam, bu önermenin doğal sonucu olarak,
kent konseyinin kurulması için çalışacaklar; iyi de) kent
konseyi kuruluncaya kadar ne yapacaklardır?
Bu,
birincisi.
İkincisi,
kent
konseyi, daha önce yazıldığı üzere, özet olarak, ''Farklı
ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde
önerilmiş..., tarihsel olarak 'merkezi otoritenin' (Devletin)
yereldeki eksikliklerinin ve yetersizliklerinin değil, yerel
yönetimin (belediyenin) eksikliklerinin ve yetersizliklerinin''
merkezi otorite tarafından kabul edilmesi ve ''giderilmeye
çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme gelmiş
ve...ülkemizde 2005 tarihli 5393 sayılı Belediyeler Kanununun 76.
maddesi ile resmen kabul edilerek günlük hayatımıza girmiş ve
her yerde değil, yalnızca “...belediye teşkilatı olan
yerlerde...” kurulması... öngörülen bir örgütlenme
biçimidir.'' (Bknz: Kent Konseyleri üzerine tartışma notları.
Bölüm-3/22.06.2019 https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bir
başka deyişle, kent konseyi, yerel yasama organının ya da daha
geniş bir tanımlamayla,yerel yönetimin eksikliklerinin ve
yetersizliklerinin giderilebilmesine katkıda bulunabilmesi amacıyla
önerilmiş “YARDIMCI” bir örgütlenme biçimidir. (Dahası,
bizim ülkemizde, ilgili yasayı çıkaran siyasal iktidarın bu
örgütlenmeye olan “KERHEN” yaklaşımı nedeniyle de diğer
ülkelerdeki benzerlerinden oldukça daha şekli ve ucube bir yasal
tanımlaması yapılmıştır.)
Yasa
koyucunun belirlediği ve kimler olacağını, çıkardığı ilgili
yönetmeliğin bir maddesi ile duyurduğu katılımcı kurum ve
kuruluşların temsilcilerinden oluşan kent konseyi, yılda en az üç
(3) kez toplanır (genel kurulda toplanma sayısı artırılabilir)
ve eğer toplantının gündeminde var ise, belediye meclisinde
görüşülmek üzere gönderilecek kararları tartışır ve oylar;
kabul edilenleri, belediye meclisine sunar.
Belediye
meclisi, kent konseyinden gelen bu kararları gündemine alır,
görüşür, tartışır ama kabul etmek zorunda değildir; aynen ya
da değiştirerek kabul etmek ya da kabul etmeyip geri çevirmek
hakkı ve keyfiyeti, tamamen onun tasarrufundadır.
Kent
konseyinde, genel kurul toplantılarında, (belediye meclis
toplantılarında olduğu gibi) yalnızca katılımcılar oy kullanır
ve kararın nasıl çıkacağında belirleyici olurlar; genel kurul
toplantılarına gönüllü olarak katılan izleyici konumundaki
bireylerin söz hakkı (Kent Konseyi Yürütme Kurulunun bu
doğrultuda göstereceği inisiyatif çerçevesinde) olsa bile oy
hakları yoktur; onlar, toplantı süresince edilgen birer
izleyicidirler. Bu konumdaki yurttaşa/yurttaşlara önerilen, bu
katılımcı örgütlerin birisinde ve/veya Kent Konseyi bünyesinde
oluşturulan ve katılımcı olarak temsilci gönderme hakkı bulunan
çalışma grupları ve meclisler içerisinde yer almak ve bu şekilde
hem çalışmalarına hem de haliyle kent konseyinin karar alma
sürecine, o aşamada katkıda bulunmaktır. (Hakkını yemeyelim, bu
öneri, bir anlamda, kişiyi/kişileri örgütlenmeye yönlendirmesi
noktasında pozitif bir öneridir; ama, tartışma konumuz olan
“katılım” açısından, değişen bir şey yoktur. Ayrıca kent
konseyi konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek için de Bknz:KENT
KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI./1...12
bölüm,https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
***
Bu
durumda, “Kent konseyine gidin” ya da “Kent konseyine gelin ve
orada çalışın” derken, gerçekte yurttaşa ne önerilmiş
olmaktadır? Şunlar:
a)-Yerele
dair kararların alındığı belediye meclisine değil, belediye
meclisinin yanında ikincil konumda olan ve yerel yönetime
“yardımcı” olmakla yükümlü kılınmış bulunan kent
konseyine katılın,
b)-
Bu
katılımı da istediğiniz bir biçimde değil, yalnızca ve
yalnızca kent konseyi kurucuları olarak yasayla tanımlanmış
örgütlenmeler ve/veya kent konseyi içerisinde kurulabilecek olan
çalışma grupları ve meclisler içerisinde yer alarak
gerçekleştirin,
c)-
Belediye
meclisine ve haliyle alınacak kararlara katılımın, ancak bundan
sonra ve o da kent konseyinde alınacak kararların belediye
meclisine “bir öneri” olarak sunulması biçiminde olabileceğini
bilin, denilmektedir.
Yani,
yurttaşlara, yaşadıkları yerleri ve yaşamlarını ilgilendiren
konularla ilgili karar alma süreçlerine doğrudan katılabilecekleri
ve özne olabilecekleri bir yol değil, dolambaçlı ve sonuç alınıp
alınamayacağı tartışmalı olan bir yol önerilmektedir.
Bir
başka deyişle, kent konseyi dolayımı ile karar alma süreçlerine
katılım da “katılım”dır ama, böyle bir “katılım”dır.
(Kent konseyi çalışmalarına katılan yurttaşlarda çok sıkça
tanık olunduğu üzere onları canından bezdiren, bıkkınlıklarına
ve umutsuzluklarına neden olan, nihayetinde bütün çalışma
arzularının soğumasına ve kent konseyini terk etmelerine, kendi
kabukları içerisine çekilmelerine ya da bazılarında görüldüğü
üzere, “çalışıyor gibi yaparak” var olan konumlarını,
yalnızca kendilerinin bildikleri farklı nedenlerle korumaya ve
gerçekte, içinde yaşadıkları koşullara dair yapılabilecek
çalışmaları rafa kaldırmaya neden olan, bir “katılım”.)
Kent
konseylerinin bulunduğu yerlerde yaygınca tanık olunan ve dahası,
bize de önerilen “katılım”, “aynıyla vaki” bu
“katılım”dır.
Bu
da bizi, “Bu öneri sahipleri, gerçekte neyi savunmaktadır?”
sorusunu sormaya ve bu soruyu tartışmaya götürür.
Şimdi,
bu noktadayız.
(Not:1-Biz,
kent konseyinde çalışmayı değil, “Kent konseyinde çalışılmalı
ama belediye meclisine katılımla başlayan ve belediye
meclisini/yerel yönetimi odağına alan bir çalışma esas
alınmalı” yaklaşımımızın karşısına çıkarılan ve
halihazırda, günlük yaşamda çok yaygın bir biçimde tanık
olunan, yalnızca kent konseyi çalışmalarına katılımla
sınırlanan bir “katılımcılık” anlayışını tartışıyor
ve sorguluyoruz.
2-Datça
kent konseyinde ya da başka yerlerdeki kent konseylerinde farklı
konumlarda yer alan ve çalışmalara katılan kaç kişi, 31 Mart
2019 yerel seçim sonrası yapılan belediye meclis toplantılarına
katılmıştır?)
25.01.2020/Datça/Mehmet
Erdal
HANGİ
KATILIM?
Merkezi
Otorite, 2005 yılında çıkardığı 5393 sayılı yasanın 76.
maddesi çerçevesinde kent konseyini yasal olarak tanırken ve 2006
yılında yayınladığı ilgili yönetmelikle de çerçevesini
çizerken, büyük ölçüde “dış etkenlere” endeksli hareket
etti; bu nedenle, kent konseyine “kerhen” bir yaklaşımı
mevcuttur.
Ama,
Merkezi Otorite, bunu yaparken, ne yaptığını da biliyordu; bu
örgütlenmeyi yasal olarak kabul ederken ve her yerde belediye
başkanlarınca kurulmasını önerirken, dünyanın benzer başka
yerlerinde olduğu gibi, yurttaşların yerel yönetimlerin var olan
eksikliklerine ve yetersizliklerine yönelik tepkilerinin süreç
içerisinde doğrudan yerel yönetim modelinin sorgulanmasına ve
haliyle, var olandan daha başka bir yerel yönetim modeli arayışına
yönelmesini önleyebileceğini düşünüyordu. Onun için önemli
olan, var olan yerel yönetim modelinin (Temsili Demokrasinin)
geçerliliğini korumasıydı.
***
Kent
konseyini, çoğunluk konumundaki (1389 belediyeden 1039'unu
oluşturan) eşitleri gibi “Bu bizi bozar.”, “Bu bize uymaz.”,
“Bu dış kaynakların dayatması.”, “Ne yani bize güvenilmiyor
mu?.”, “Yönetim iki başlılık kaldırmaz.” vb.vb.
çerçevesindeki söylemlerle değerlendirmeyen; yönetimine
geldikleri yerlerde kurulmasını sağlayan ya da kendinden önce
kurulmuş ise devam etmesine izin veren (50, hadi daha iyimser
olalım, 350 civarındaki) belediye başkanları da ne yaptıklarını
ve kent konseyine neden destek verdiklerini biliyorlar.
Evet,
onlar, yönetiminde bulundukları yerlerdeki yurttaşları özgür
birer yurttaş olarak görüyorlar; hem kendilerine hem de
yönetiminde bulundukları yerlerdeki yurttaşlara güveniyorlar; var
olandan daha iyi bir yönetim anlayışını savunuyorlar...
nihayetinde, çoğunluk konumundaki eşitlerinden pek çok yönden
farklı olduklarını söylüyorlar.
Eyvallah!
Ama
bu belediye başkanları, gerçekte, yönetiminde oldukları yerel
yönetimlerin şu ya da bu nedenle her şeye yetemediğini; kendileri
istese de istedikleri her şeyi yapamadıklarını; yurttaşların
pek çok konudaki taleplerini ya hiç ya da zamanında ve onların
istedikleri biçimlerde karşılayamadıklarını; bu yapamadıkları
ve kendilerini çaresiz hissettikleri konularda yurttaşlardan
gönüllü katılımcıların ve farklı biçimlerde katkıda
bulunanların çıkmasının iyi bir şey olduğunu; nihayetinde,
yurttaşların bu gönüllü katılımlarının ve katkılarının
kendilerinin artı hanelerine yazılacağını ve bu nedenlerle kent
konseyinden korkmamak, tam aksine kent konseyini ve onun
çalışmalarını desteklemek gerektiğini düşünüyorlar.
Öte
yandan, kent konseyinde yer alan ve çalışan yurttaşların
herhangi bir konuda kendi aralarında tartışarak alacakları
kararları bir öneri olarak belediye meclisine sunacaklarını;
belediye meclisinin de kent konseyinden gelen öneri düzeyindeki bu
görüşleri kabul edip etmeme özgürlüğüne sahip olduğunu
biliyorlar.
O
halde, kent konseyinden neden korksun ve desteklemesinler ki?
Kent
konseyine katılımcı olarak ya da var olan çalışma grupları ve
meclislerde yer alarak katılanlar, ola ki çizmeyi aşar ve herhangi
bir biçimde başını ağrıtmaya başlarlar ise, (sıkça tanık
olunduğu üzere) gerekeni yaparlar; olur, biter...
(Burada
genel bir soyutlama yapmaya çalışıyoruz; yoksa, herkesi aynı
torbaya koymaya çalışmıyoruz. Ülkemiz geçmişinde yaşanan
örnekle ifade edersek, Fatsa örneğine öykünen ve bugünkü kendi
gerçekliğinde o yoldan yürümeye çalışan istisnai konumdaki
bazı yerel yöneticileri, bu değerlendirmenin dışında
tutuyoruz.)
***
Yerel
yönetimlerin karar alma süreçlerine yurttaşların katılımları
konusunda “kent konseyini” işaret eden ve kent konseyleri içinde
şu veya bu konumda yer alarak “canı gönülden” çalışma
yürütenlerin bir kısmının da kent konseyine ilişkin bakış
açılarının çok safiyane olmadığını; bizim kent konseyine
ilişkin yaptığımız değerlendirmelerin benzeri
değerlendirmelerden habersiz olmadıklarını ve haliyle kent
konseyinin gerçekte ne olduğunu çok iyi bildiklerini ve bunu
bilerek kent konseyinde yer aldıklarını, çalışmalara
katıldıklarını ve konumlandıklarını; yanı sıra, kent konseyi
dolayımı ile karar alma süreçlerine katılmayı savunduklarını,
düşünüyoruz.
Yerel
yönetimde resmi ya da gayrı resmi olarak yer almamalarına karşın
(yerel yönetimde yer almış olsalar idi, bir yere kadar da olsa
anlamaya çalışabilirdik; ama o konumda değiller) bu yaklaşımı
savunanlar, bizce, söylem düzeyinde ve masa başında, kendilerini
nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar ve yerel yönetimler, yerel
demokrasi, katılım, temsili demokrasi, doğrudan demokrasi...vb.vb.
konularda ne söylerlerse söylesinler; aralarında görece farklı
yaklaşımlar olsa da, gerçekte, kendi bildikleri nedenlerle,
halihazırda yürürlükte olan yerel yönetim modelinin var olmaya
devam etmesini, kent konseyi ile takviye edilmesini; bunun da yeterli
bir şey olduğunu düşünüyorlar... (Öyle
ki, bu arkadaşlardan bazıları, meydanın boş ve ortalıkta
dolaşanların da yalnızca kendilerinden ibaret olduğunu sanıyor
olmalılar ki yürütülüp yönlendirilecek “Demokrasi Mücadelesi”
içerisinde “Doğrudan demokrasinin” temel örgütlenme
biçimlerinden birisi olarak kurulabilecek olan “Mahalle
Meclislerini”; “Temsili Demokrasinin” geçerli olduğu belediye
meclisinin/yerel yönetimin bile değil, onun da yardımcısı
konumundaki bir örgütlenme biçimi olarak önerilen ve kabul edilen
“Kent Konseyinin” bir alt organı olarak ve dahası, tepeden inme
bir biçimde kurulmasını önerebilmekte ve bu amaçla hazırlanan
bir “Mahalle Meclisleri Yönergesi”ni tartışmaya
açabilmektedirler.. Bknz: 'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' ÜZERİNE
1-3/ https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bu
nedenledir ki, nihayetinde, günlük yaşamımızda, içinde yer
aldıkları ve çalışma yürüttükleri kent konseyinin bulunduğu
yerdeki yerel yöneticilerin yanında duruyor görünmekten ve onları
destekler konumunda bulunmaktan öteye geçemiyorlar.
***
Bugüne
kadar kent konseyi ile ilgili yayınladığımız (Bknz: KENT KONSEYİ
ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI
1-12/https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
bütün yazılardan da anlaşılacağı üzere, biz, hiç şüphesiz
ve tartışılmaz bir biçimde, Merkezi Otoritenin 2005 yılında
kent konseyini yasal olarak kabul etmesini; azınlıkta olsalar da,
bazı belediye başkanlarının yönetimde oldukları yerlerde kent
konseyini kurmalarını ve desteklemelerini; yurttaşların ise
katılımcı olarak ya da kent konseyi içerisinde kurulacak çalışma
gruplarında ve meclislerde yer alarak çalışmalara katılmalarını,
görece, iyi bir gelişme olarak değerlendiriyor ve destekliyoruz.
Bizim
karşı çıktığımız, bütün bunların iyi bir şey olarak
değerlendirilmelerinin ötesinde “yeterli” olarak görülmesi ve
bu çerçevede arayış içinde olanlara, kent konseyinin gidilecek
yegane adres olarak gösterilmesidir..
Bizce,
a)-Kent konseyinin halihazırda bulunmadığı (1039 civarındaki)
yerde yerel yönetimin karar alma sürecine katılmak için kent
konseyinin kurulmasını beklemek yerine ya da gereksiz bir
tartışmaya yol açmayacak başka bir ifadeyle, belediye başkanının
kent konseyini kurmaya ikna edilmeye çalışılmasının yanı sıra
(çünkü, kent konseyi dolayımı ile karar alma süreçlerine
katılabilmek için, önce, kent konseyinin kurulması gerekiyor;
aksi halde, bu çerçevedeki bütün tartışmalar, lakırdı'dan
öteye geçmez), doğrudan belediye meclis toplantılarına katılmaya
başlamak,
b)-Kent
konseyinin bulunduğu yerlerde kent konseyi çalışmalarına
katılmak ama bu çalışmalar ile yetinilmesi halinde, yerel
yönetimin karar alma süreçlerine katılımın ve daha doğru bir
ifadeyle, var olan yerel yönetimin demokratikleştirilmesinin ve
demokratik bir yerel yönetimin yaratılmasının olanaksız olduğunu
bilmek; haliyle, kent konseyi içerisindeki çalışmaların dışına
çıkmak ve kent konseyi çalışmalarını, o sürece eklemlemek
gerekir.
Elbette,
hangi yolda yürüyecek olduğuna karar verecek olanlar, bulunduğu
yerlerde kendi yaşamlarıyla ilgili konularda alınacak karar alma
süreçlerine aktif birer özne olarak katılacak ve bu doğrultuda
bir irade ortaya koyacak olan yurttaşlardır.
Gerisi,
lafügüzaf'dır.
01.02.2020/Datça/Mehmet
Erdal
MARMARİS
YAZILARI (1): 'DEMOKRASİ PLATFORMU'NA DAİR...
1998 yılında Marmaris,
Armutalan, İçmeler, Datça ve zaman zaman da, aralıklarla gidip
tezgah açtığım Bozburun, Turunç, Selimiye, Hisarönü, Turgut...
pazar yerlerinde işimi yapıyor; Armutalan/Siteler'de, Grand
Azur/İber Otel...her kim her ne ad ile biliyor ise, işte o otelin
karşı taraflarında var olan bir apartın altında, bir kaç
arkadaş ile birlikte elbirliğiyle oluşturduğumuz bir yerde (hem
depo hem 'ev') kalıyor ve aynı zamanda, 'fahri' üyesi olduğum ÖDP
(Özgürlük ve Dayanışma Partisi) Marmaris İlçe Örgütündeki
çalışmalara katılıyordum.
***
İlçe Örgütümüz, Marmaris
çarşısının nispeten orta yerinde bulunan Halıcılar İş
Hanı'nın ikinci katında idi; birinci katta PSAKDD (Pir Sultan
Abdal Kültür ve Dayanışma Derneği) ile ÇEV-DER de
bulunmaktaydı.
***
Partimizin 1996 yılında ilk
kurulduğu andaki gibi, ilçe örgütümüzün de çok farklı Sol
siyasi çevrelerden gelen ve/veya birbirlerinden pek çok konuda
farklı düşündüğü bilinen ama ÖDP çatısı altında birlikte
yürümeye çalışan/yürünüp yürünemeyeceğini denemek ve
görmek isteyen üyeleri vardı.
***
Yasal bir partinin ilçe örgütü
olmamıza karşın kah eski 'örgüt' alışkanlıklarının
aşılamaması ve ilçe örgütünün çalışmalarına yansıtılmaya
çalışılması, kah günlük yaşama ilişkin problemlerin
çözümünde ortaya konulacak politik yaklaşımın belirlenmesinde
“ortaklaşmaya çalışmak” yerine (doğruluğuna inandığımız,
çoğu kişisel) farklılıklarımızın öne çıkarılarak
dayatılması...vb.vb. nedenlerle ilçe örgütümüzün zaman zaman
gereksiz ve ifrata varan tartışmalar içinde günlerini geçirdiği,
günlük yaşama müdahale etmekte sorunlar yaşadığı...”Mısırdaki
sağır sultanın” bile duyduğu ve bildiği bir gerçekti.
Bütün bunlara karşın, ilçe
örgütümüz, istenen ve öngörülen düzeyde olmasa da, pek çok
yerdeki ilçe örgütümüzden daha aktifti; elle tutulur ve gözle
görülür çalışmalar içerisindeydi.
***
İlçe örgütümüz, Marmaris
yerelinde ya da ülke genelinde olup da Marmariste yaşayan her
yurttaşı ilgilendiren konularda görüşlerini ve tepkilerini, tek
başına olduğu gibi “Demokrasi Platformu” adı altında bir
araya gelen ve ortak hareket etmeye çalışan pek çok başka kitle
örgütü, sendika ve siyasi partiler ile de ortaklaşa ortaya
koyuyordu.
***
Marmaris'teki “Demokrasi
Platformu”, (kuruldukları zamana ve yere göre ad ve bileşenleri
açısından birbirlerinden görece farklılıklar gösterseler de)
diğer “Demokrasi Platformları” gibi, ülkemizde var olan
toplumsal ve siyasal koşullara dair ortaklaşa “Demokrasi” derdi
olan Marmarisli kişi, dernek, sendika, siyasi parti vb... bir araya
gelerek oluşturdukları bir birliktelik/örgütlenme idi.
Bu birlikteliğin/örgütlenmenin,
herhangi bir dernek, sendika, meslek örgütü, siyasal parti vb.
gibi yasal herhangi bir tanımlaması ve haliyle, kuruluşu yoktu;
ama, yasal olarak tanımlaması yapılmış olan bu kişi, dernek,
sendika, meslek örgütü, siyasal parti vb. bazılarının ortaklaşa
oluşturdukları; neden oluşturulduğunu, kimlerin içerisinde yer
aldığını, ne tür bir faaliyet yürüteceğini ve hangi ilkeler
ile hareket edeceğini...kamuoyuna açıkladıkları; somut bir
gereksinimin ürünü olarak günlük politik yaşamda yerini alan
açık ve meşru bir örgütlenme biçimiydi.
Marmariste hangi tarihte, hangi
örgütlenmenin ya da örgütlenmelerin çağrısı ile
oluşturulduğunu bu yazıda sorgulama gereksinimi duymadığımız
bu “Demokrasi Platformu”, bileşenlerinin farklı katkıları ile
yerel ya da ülke genelini ilgilendiren konularda farklı tepkiler
ortaya koyuyor, bu çerçevede, kendinden söz ettiriyordu.
***
“Demokrasi Platformu”, hiç
şüphesiz, bu oluşumu “pozitif/gerekli bir adım” olarak gören
ve onun söylem ve eylemliliklerine destek veren yurttaşlar
açısından olduğu kadar, içerisinde yer alan bileşenlerin her
biri açısından da “dört başı mamur/ideal” bir örgütlenme
biçimi değildi; bu birliktelik, içerisinde yer alanların her
birinin ortaklaştıkları ama aynı zamanda farklılıklarını da
korumaya devam ettikleri, ortaklaşa olduğu gibi ayrı hareket etme
özgürlüklerini de korudukları; o zaman diliminde ve o yerde, o
biçimiyle bu örgütlenmenin gerekli olduğuna inandıkları ve
ellerini taşın altına koyarak oluşturdukları zorunlu/gerekli bir
örgütlenme biçimi idi.
Bu çelişkili yapısı nedeniyle,
“Demokrasi Platformu”, Marmarisin günlük yaşamında ya da ülke
genelinde yaşanan bazı gelişmeler karşısında anında somut bir
tepki ortaya koyması gerekirken koyamıyor, istenilen düzeyde
koyamıyor ya da hiç koyamıyordu; haliyle, böylesi durumlarda,
bazı bileşenler, hoşnutsuz tepkilerini dile getiriyorlardı;
çünkü, onların ondan (birbirlerinden çok farklı da olabilen)
beklediklerini, onların istediği biçimde, düzeyde ve zamanda
karşılayamıyordu. Halbuki, bu durum, “Platformun” yapısı
gereği, doğaldı ve bileşenleri tarafından da böyle
değerlendirilmeliydi.
Özet olarak, “Demokrasi
Platformu” içinde her şey, dışarıdan bakan bazı dikkatli
gözlerin kolayca görebileceği ya da kulağı deliklerin anında
duyabileceği gibi, “güllük gülistanlık” değildi.
***
1998 yılı ortalarında,
“Demokrasi Platformu” içerisinde yer alan bazı bileşenlerin
temsilcileri ve o bileşenlerin başka bazı mensupları, “Demokrasi
Platformu”nun çok özet olarak anlatmaya çalıştığımız bu
“sıkıntıları”nı ileri sürerek ve gerekçe göstererek,
“Demokrasi Platformu”nun dağıtılmasını ve öteden beri
kendilerinin de kurulmasını destekledikleri “Kent Meclisi”
içerisinde yer alınması gerektiğini savunmaya başladılar.
***
“Demokrasi Platformu”
bileşenlerinden ÇEV-DER içerisinde çalışma yürüten ve
kendilerini, “Demokrat” olarak nitelendiren tanıdık bazı
arkadaşların başını çektiği ve sözcülüğünü yaptığı bu
yaklaşıma göre, var olan ve içinde yer alınan “Demokrasi
Platformu”, Marmarisin sorunlarının çözümüne çare
olamıyordu; çoğunluğu harekete geçiremiyor ve var olan sorunlara
sahiplenilmeyi sağlayamıyordu. Bunun nedeni, dar bir kesime hitap
etmesi ve her olayı siyasileştirmesiydi. Bu haliyle, bu “Demokrasi
Platformu” ile bir yere varılamazdı. Platform dağıtılmalıydı.
“Kent Meclisi” içerisinde yer alınmalıydı...
***
Var olan “Demokrasi
Platformu”nun yanı sıra değil, onun dağıtılarak içerisinde
yer alınması önerilen ve savunulan “Kent Meclisi”, Marmaris
yerelinde ekonomik, sosyal, siyasal vb. her alanda etkili ve yetkili
olan varlıklı kişiler ve onların içerisinde yer aldığı
kuruluşlarca hararetle savunulan, kurulmaya çalışılan ve
nihayetinde kurularak günlük yaşamımıza giren bir kuruluştu.
Hiç şüphesiz, her kuruluş
gibi, kendisini kuranların gereksinimlerini (onu kurmaktaki
muratları ne ise, onu) karşılamakla yükümlü olacaktı.
Her şey, bu kadar apaçık
ortadaydı.
***
Kendilerini “Demokrat” olarak
tanımlayan ve ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde bulunan tanıdık
bazı arkadaşların içerisinde yer almayı önerdikleri “Kent
Meclisi” böyle bir örgütlenmeydi ve biz, ÖDP İlçe Örgütü
üyeleri, hem kendimize hem de “Demokrasi Platformu” bileşeni
olan diğer kişi ve kuruluşlara yüksek sesle sorup duruyorduk, “Bu
Kent Meclisi içerisinde yer almak gerekir mi? Bunun için elde var
olan Demokrasi Platformunu dağıtmak gerekir mi?”...diye.
***
“Kent Meclisi”, 13.07.1998
günü yapacağı toplantı öncesinde, katılımcı olmasını
istediği ya da düşündüğü kişi ve kuruluşlara özel olarak
davetiye göndermesinin yanı sıra, kamuoyuna yönelik açık bir
çağrı da yaptı.
ÖDP İlçe Örgütü olarak,
yazılı bir basın açıklaması yaparak, daveti ret ettik:
''Biz Özgürlük ve Dayanışma
Partisi Marmaris İlçe Örgütü olarak, bu girişim gündeme
geldiğinde ve kamuoyunun önüne çıktığında bazı yanlış
anlamaları ve olası spekülatif yorumları önlemek amacıyla,
tavrımızı ortaya koyan kısa bir açıklama yapmıştık.
Biz parti olarak, küçük
büyük bütün yerleşim birimlerinde yaşayan insanların kendi
yerleşim birimlerinin sorunlarının çözümünü kendileri dışında
bir başkasından beklemesi tavrı yerine; sorgulayan, aktif ve karar
verici birer birey olarak kendilerinin işin içinde yer alacağı ve
bu çerçevede örgütlenecekleri bir anlayışı savunuyoruz.
Şeklen 'Marmaris kent meclisi'
iyi niyetle kurulmuş bir oluşum izlenimi veriyorsa da; Marmaris'te
rant kavgası verenlerle hakları yağmalananları, denizi
kirletenlerle denize girmek için uygun yer bulamayanları, ormanı
yok edenlerle yeşile özlem duyanları, ekolojik dengeyi bozanlarla
doğanın korunması gerektiğini savunanları, çete savaşı
verenlerle çetelere karşı savaşanları, turizm'de tekelleşmeyi
savunanlarla bu tekelleşmeden zarar görenleri ve feryat figan
bağıranları... yani bir bütün olarak Marmaris'i ve Marmaris'te
turizmi bir biçimde yok edenlerle bu gidişattan ağır bir biçimde
zarar görenleri bir araya getirmeye çalışan; yönetim ve
yönlendirme olarak hep birincilerin elinde olan ve hep onların
konuştuğu veya konuşturulduğu böyle bir oluşum ne
Marmarislileri temsil edebilir ne de Marmarislilerin sorunlarına
kalıcı ve köklü çözümler bulabilir. Olsa olsa bu 'girişim',
daha bir süre, Marmarisin gündeminde, aşılması gereken bir
'ALDATMACA' olarak varlığını sürdürebilir.
Bu nedenle biz bir kez daha bu
girişimin dışında kaldığımızı ve gerçekten yerelimizin
sorunlarına çözüm bulmak niyetiyle bu 'oluşum'un içinde yer
alanları, birlikte, kalıcı ve kitlesel örgütlenme yaratmaya
çağırıyoruz.'' (10.07.1998/Çağdaş Marmaris)
16.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS
YAZILARI (2): 'KENT MECLİSİ'NE DAİR...
Bir önceki bölümde sözünü
ettiğimiz ve bu bölümde de tartışmaya devam edeceğimiz “Kent
Meclisi”, 2005 yılında merkezi yönetim/otorite tarafından yasal
olarak kabul edilen ve bütün yerel yönetimlerce kurulabileceği
öngörülen “Kent Konseyi” değildir; sözünü ettiğimiz ve
tartıştığımız “Kent meclisi”, “Kent Konseyi”nden tam
yedi yıl önce Marmaris'te kurulması öngörülen ve kurulan,
bilahare kendince 'doğru' gördüğü alanlarda faaliyet yürüten
bir örgütlenmedir; isim benzerliği nedeniyle oluşabilecek bir
yanılsamayı ortadan kaldırmak için bu açıklamayı yapma gereği
duydum
Her ne kadar, pek çok yönden
birbirlerine benzeseler ve tartıştığımız “Kent Meclisi”,
bir anlamda, “Kent Konseyi”nin öncülü bir örgütlenme olarak
kabul edilebilirse de, yine de ikisi farklı örgütlenme
biçimleridir ve bizim “Kent Konseyi” konusundaki ayrıntılı
değerlendirmelerimizin ve yaklaşımlarımızın neler olduğu,
bilinmektedir.(Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim/Kent Konseyi Üzerine
Tartışma Notları 1-12)
***
Marmaris'te, eksik te aksak ta
olsa somut bir işlevi yerine getiren “Demokrasi Platformu”nun
dağıtılarak içerisinde yer alınması gerektiği söylenen “Kent
meclisi”, 13.07.1998 tarihinde, benzer toplantılara da ev
sahipliği yapan Grand Azur Otel'de toplandı.
Kent Meclisi Yürütme Kurulu
başkanı Ömür Hetman (Marmaris'teki Ahu Hetman Hastanesinin
sahibi) ve Halkla İlişkiler sorumlusu da gazeteci Umur Özlüer
idi.
Toplantıya, katılım için davet
edilen yerel mülki amirin, yerel yönetimlerin, Kent Meclisinin
doğal üyelerinin (Dernekler, Sendikalar, Meslek Örgütleri, Siyasi
Partiler vb.) yanı sıra, dileyen yurttaşların da katılabileceği
duyurulmuştu.
Toplantının konuğu, Cen-Grey
Yönetim Kurulu Başkanı Nail Keçili idi.
Toplantının ana gündem maddesi,
Marmarisin “1998 yılı Turizm Sezonu”ydu; 1998 yılında
Marmaristeki turizmde yaşanan krizin en az zararla atlatılması,
gelecek yıl yaşanması olası olumsuzluklara çözüm önerileri,
Marmaris'in ulusal ve Uluslar arası Piar, Tanıtım ve Pazarlama
organizasyonundaki yeri görüşme konularındandı. (Bknz:
03.07.1998/Çağdaş Marmaris)
Başka ne olsundu ki?
Uğruna “Demokrasi
Platformu”nun dağıtılmak istendiği “Kent Meclisi”nde,
toplantının ana gündem maddesi, kurucularının, ya da kurucuları
arasında bulunan ve Marmaris'te “güç sahibi” konumunda olan iş
insanlarının, bir başka deyişle “Kapitalistler”in iş
yaşamlarında yaşadıkları “kriz” ve bu krizin çözümü için
elbirliğiyle nelerin yapılabileceği/nelerin yapılması gerektiği
olarak belirlenmişti.
Masada, Turizmde çalışanların,
pazarcıların, küçük esnafın, köylerden gelen ve temizlik
işlerinde çalışan kadınların...çok yönlü sorunları;
Marmarisin alt yapı, ulaşım, imar, çevresel kirlilik, yönetim
vb... sorunlarının hiç biri, evet bunlar ve daha pek çok sorunun
hiç birisi masada yoktu. Yoktu, çünkü, “Kent Meclisi”ni
kuranlar, yönetiminde yer alanlar, yapılan toplantıda konuşma
hakkı olanlar ve konuşanlar açısından, bu sorunlar, ya sorun
değildi ya da bu toplantıda konuşulmayacak kategorideki
sorunlardı. (Bu konuda, hem de içeriden bir tanık olarak,
konuşmacılardan yazar/rehber Erol Uysal'ın “DİMYAT'A PİRİNCE
GİDERKEN...” başlıklı yazısı gösterilebilir. Bknz: 24.07
1998/Çağdaş Marmaris)
***
Yerel Çağdaş Marmaris
gazetesinin aktardığı bilgilere göre, toplantıda konuk Nail
Keçili, rehber ve yazar Erol Uysal, Ticaret Odası başkanı Mustafa
Balcı, Kent Meclisi adına Umur Özlüer, Simene Tur Yönetim Kurulu
Başkanı Birol Türemiş, TURSEM Yönetim Kurulu Başkanı Vedat
Demren ve GETOB başkanı Asım Geniş konuşmacı oldular.
Söz isteyen diğer konuşmacılara,
zaman darlığı nedeniyle söz hakkı verilmedi.
Toplantıda asıl olarak,
Turizmcilerin içinde yaşadıkları krizden çıkışa yönelik
olarak bir “Vakıf”ın mı yoksa profesyonel bir şirketin mi
kurulmasının daha doğru olacağı; bunlardan hangisi kurulursa, ne
tür bir işlevi yerine getirmesi gerektiği çerçevesindeki konular
tartışıldı.
Sonuçta, ibre, “Marmaris Kent
Vakfı”na ve onun yerine getirmesi gereken görevlerin
belirlenmesine doğru evrildi..
O kadar...(Bknz: 14.03.1998/Çağdaş
Marmaris)
***
Kendilerini “Demokrat”
olarak nitelendiren ve “Demokrasi Platformu” içerisinde yer
alırken, bizler gibi, (bileşenlerin temsilcileri olarak) pek çok
konuda hem sözlerini söyleyebilen hem de ortaya konulan somut
tepkilere şu ya da bu ölçüde katkıda bulunarak ortak olabilen
arkadaşlar ise, yüksek sesle “Her şey daha güzel olacak.
Marmarisin sorunlarının çözümünde kitlesel bir katılım
sağlanacak...” diyerek çıktıkları ve ısrarla bizlerin de
katılımasını istedikleri yol'da yürüye yürüye gelmişler ve
şimdi, vardıkları yerde kurulan masada kendilerine, yalnızca,
“izleyiciler/dinleyiciler” için konulmuş koltuklardan
birisinde yer bulabilmişlerdi.
Yani, bizim, ilk gündeme
getirildiği andan itibaren yüksek sesle nereye varacağını
öngördüğümüz bir yolda, “hangi akla hizmet” bilinmez,
yürümekte diretmişler; bir başka deyişle, girdikleri yolun
sonunu bile bile “lades” demişlerdi.
Neden?
***
Toplantı sonrasında, yaşanan
gelişmeler karşısında, bir kez daha kamuoyuna seslenmek
gerekiyordu:
''DEMOKRASİ PLATFORMU'NDAN
'KENT MECLİSİ'NE, 'KENT MECLİSİ'NDEN 'MARMARİS KENT VAKFI'NA,
Bilenler bilir; yakın zaman
öncesine kadar Marmaris özelinde de (bir gereksinimin ifadesi
olarak gündeme gelen ve Demokrasi Mücadelesi'nde önemli bir işlev
üstlenen) bir DEMOKRASİ PLATFORMU vardı.
Bu 'Demokrasi Platformu'nun farklı
nedenlerle 'tıkanması' sürecine girdiği koşullarda, platform
içerisinde yer alan bazı örgütlenmeler, bu tıkanmanın nedenleri
ve aşılması doğrultusunda düşünceler dile getirirken,
ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde kendilerini konumlandıran bazı
'Demokrat' arkadaşlar; tıkanmanın nedeni olarak, bazı siyasi
partilerin (ÖDP, CHP, İP) platform içerisinde yer almalarını ve
platformun 'fazlaca siyasi'leşmesini ileri sürüyorlardı.
Tıkanmanın nedeni böyle
saptanınca, doğal olarak, çözümün de, platform içerisinde yer
alan bu partilerin dışarıda bırakıldığı 'siyasi partiler dışı
bir oluşum'un yaratılmasında aranması kaçınılmazdı.
Bu 'Demokrat' arkadaşlarca
hararetle her yerde savunulan ve teorik formülasyonu yapılmaya
çalışılan bu tez, ilginçtir, platform içerisinde yer alan veya
almayan, o güne kadar platforma sıcak bakan veya ondan uzak duran
bazı meslek ve kitle örgütlerince, toplumdaki konumları gereği,
'Etkili ve Yetkili' kişi veya kurumlarca olduğu kadar, platform
içerisinde yer alan veya almayan (hatta misyonu gereği ona cepheden
karşı çıkan) bazı siyasi partilerce de bir biçimde benimsenip
desteklenince 'KENT MECLİSİ' olarak adlandırılmış ve formule
edilmiş bir biçimde gündeme getirildi.
İlk kez, Grand Yazıcı Otel
sahiplerinin İçmeler yolu üzerindeki ormanlık bir alanı tarumar
edeceğinin öğrenilmesinin hemen öncesinde gündeme getirilen bu
girişime, bir tek ÖDP karşı çıktı.
ÖDP'ye göre, adı ne kadar
çekici olursa olsun, 'Demokrasi Platformu'nda yaşanan tıkanmaya
yanlış teşhis konulmasının doğal sonucu olarak gündeme
getirilen bu 'Kent Meclisi', bu tezi ilk ileri süren ve pratiğe
geçirilmesinde ciddi rolleri bulunan bazı 'Demokrat' arkadaşların
niyetleri ne kadar safiyane olursa olsun, öncelikle 'Demokrasi
Mücadelesi'nin sekteye uğramasına yol açacak, akabinde de, bu
hantal ve şekilsiz haliyle, Marmarisin sorunlarına kalıcı ve
köklü çözümler bulmaya çalışanları 'yanılmalara' itecektir.
Gelinen noktaya bakın!
Siyasi partileri dışarıda
bırakan 'siyasi partiler dışı' bir oluşum yaratmak amacıyla
ileri sürülen 'Kent Meclisi', bugün, asıl olarak herhangi bir
'Demokrasi Mücadelesi' sorunu olmayan siyasi partilerce ('neye niyet
neye kısmet'), Marmaris'te rant kavgası veren ve marmaris'te
yalnızca bu nedenle bulunan bazı işletme sahiplerince, Marmaris'te
yaşanılan sorunların en baş sorumluları içerisinde yer almaları
gereken Kaymakam ve Belediye Başkanları gibi 'etkili-yetkili' kişi
ve kurumlarca savunuluyor; yönetme ve yönlendirme konumunda (bir
biçimde) onlar bulunuyor; Marmaris'in sorunlarının çözümü,
(Turizm'de olduğu gibi) bu sorunların asli sorumlularından
bekleniyor vb.vb.
İlk işi 'Armutalan Ressamı'ndan
icazet almak olan ve bugün vardığı noktada Marmaris'in Turizm
sorunlarının çözümünü 'Medyatik' Nail Keçeli'ye havale eden
bu 'Kent Meclisi'nden, yakın zaman öncesindeki 'Demokrasi
Platformu'nu aşacak şekilde Marmarislileri kucaklaması, yaşanan
sorunların çözümü doğrultusunda harekete geçirmesi, sorunlara
kalıcı ve en geniş kesimlerce kabul edilebilir çözümler
üretmesi, 'Demokrasi Mücadelesi'ni yaygınlaştırması ve
yükseltmesi... beklenebilir mi?'' (21.07.1998/M.Ali Yılmaz/Çağdaş
marmaris)
(Not: Burada adı geçen İP,
bugünkü Vatan Partisi'dir; şu savrulmaya bakar mısınız? Nereden
nereye...)
23.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-3:
KURUCULARININ GÖZÜYLE “KENT MECLİSİ”.
“Kent Meclisi” konusunda sözlü
ve yazılı eleştiriler yönelten bizlere karşı ilk yazılı
tepki, “Kent Meclisi”nin Halkla İlişkiler sorumlusu olan
gazeteci Umur Özlüer'den geldi; elbette, açıktan isim vermeden ve
adres göstermeden.
***
Umur Özlüer, “MARMARİS KENT
MECLİSİ” başlıklı kısa yazısına, ''Anlayanlar bir türlü
anlamayanlara anlatsın lütfen.'' diyerek başlıyor; ama hemen
devamı cümlede, bu işi, bir başkasına bırakmaya gönlü razı
olmamış olmalı ki, ''İşte açık, seçik ve net bir şekilde
Marmaris Kent Meclisi'' diyor; “Kent Meclisi”ni, kurulmaya
çalışıldığı ilk andan itibaren eleştiren ve “aykırı”
düşünceler dile getirenlere anlatmaya başlıyordu:
''...Elle tutulup, gözle
görülmez, karşı durulmaz...
Efsane güç, Kamunun, 'Halkın
gücü'
Tek elin nesi
Çok elin sesi var
Atasözünden yola çıkan
Marmaris Kent Meclisi bugün çok elin, 'Turizm için üretenlerin,
Marmaris için düşünenlerin, Her şey Türkiye için' diyenlerin
korosu olmuştur.
Marmaris'te yaşayan, yerleşen,
iş yapan insanların ortak çıkarları adına, ortak çözümler
üretme adına, her türlü şahsi menfaatlerini gözardı ederek,
hiçbir çıkar gözetmeksizin kenetlenen insanların oluşturduğu
Marmaris Kent Meclisinin kapısı, önce insan, doğa, çevreyle
barışık endüstri diyen herkese açıktır.
Marmaris Kent Meclisi üyeleri tüm
bilgi birikimlerini Marmaris adına aktarmakta, bu fahri çalışmaların
sonucunda oluşan önerileri ilgili resmi makamlara, belediyelere,
meslek kuruluşlarına sunmakta, kamuoyu adına takip etmekte ve
denetlemektedir, halkın projelerini...
İşte bugün bu birlikteliğin
karşı durulmaz gücü meyvelerini vermeye başlamıştır. Her
konuda ülkemizde geçerli olan 'Meyve veren ağaç taşlanır'
atasözü bugün Kent Meclisi için de geçerlidir. Bu işe baş
koyan insanlar, zaten ülke gerçeklerini bildiklerinden,
DİYALOGSUZLUĞU VE HER ŞEYE KARŞI ÇIKMAYI KENDİSİNE İLKE
EDİNEN, YETENEKSİZ MUHTERİSLERİ DE EĞİTMEK, ONLARI TOPLUMA
KAZANDIRMAK adına yoğun emeği göze almışlardır.
Dün ormanlar için, bugün turizm
krizi için kenetlenen Marmaris Kent Meclisinin ana sloganı,
'Her şey Marmaris, Her şey
Birliktelik, Her şey Türkiye için'dir.
Bu sloganda birleşmeyecek kişi,
kurum, parti, dernek, oda düşünemiyorum ve bu sloganın güzel
ülkemize örnek birlikteliği sağlayacağına inanıyorum.''
(24.07.1998/Çağdaş Marmaris)(abç)
***
Yukarıda okuduğunuz yazı,
amiyane deyimle, bir kasaba politikacısının rasgele yaptığı bir
konuşma sırasında ağzından çıkan her şeyi kaleme alan ve
yayınlayan sıradan bir yurttaşın kaleminden çıkmış değil;
işi “gazetecilik” olan ve çok iddialı bir şekilde “bütün
dertlere deva” olarak önerilen/kurulan “Kent Meclisi”nin
Halkla İlişkiler sorumlusu olarak belirlenmiş deneyimli birisinin
kaleminden çıkmıştı.
Yirmi iki yıl (22) önce
yayınlandığı gün okuduğumuzda, şahsen ben, “Umur Özlüer ne
diyor? Biz ne söylüyoruz, o bize hangi masalı anlatıyor?”
dediğimi anımsıyorum.
Tamam, yazıda sözü edilen
''...DİYALOGSUZLUĞU VE HER ŞEYE KARŞI ÇIKMAYI KENDİSİNE İLKE
EDİNEN, YETENEKSİZ MUHTERİSLER...''; yani, gerçek anlamıyla,
“Kent Meclisi”ni eleştirenler ve aykırı düşünceler ileri
sürenler bizler oluyorduk ve Umur Özlüer, bizleri
''...EĞİTMEK,...TOPLUMA KAZANDIRMAK...'' için de ''...yoğun emeği
göze...'' aldıklarını söylüyordu.
Eyvallah.
İyi de, “Kent Meclisi”nin
Halkla İlişkiler sorumlusu olan Umur Özlüer, tanıtmakla yükümlü
olduğu örgütlenme için, yaldızlı ve tumturaklı bu sözlerin
dışında somut olarak ne söylüyordu?
Hiçbir şey!
Aradan bunca yıl geçtikten
sonra, ilk kez bu yazıyı okuyanlar, sizler, okuduğunuz bu yazıdan,
“Kent Meclisi”ne dair ne anlıyorsunuz?
***
Kurucuların ağzından “Kent
Meclisi”nin nasıl olduğunu ve nasıl anlatıldığını görmek
için bir diğer yazılı veri, yazar Özdemir Benler'in “KENT
MECLİSİ” başlıklı yazısıdır.
Özdemir Benler, yazısının bir
bölümünde, “Kent Meclisi” Yönetim Kurulu Başkanı Ömür
Hetman'ın “İçmeler” dergisinde yayınlanan görüşlerini
özetliyor; ''İçmeler' dergisinde Ömür Abla 'Kent Meclisi'ni
anlatıyordu. Belleğimizde yer etti. Özünü şöyle aktaralım:''
diyerek yazıya başlıyor ve devam ediyor:
''...Kent Meclisi, olmazı olur
yaptı.
Marmarisli içinden gelen sese
kulak verdi. Üredi.
Birliktelik hiç bir engel
tanımaz.
Yeter ki haklı bir dava
çerçevesinde birleşilsin.
Bunalım ayrılıktadır.
Gayrılıktadır.
Hemen ilk denemeden edindiği
gözlemi bu sözlerle tanımlıyordu. Marmarisli'nin içinin
derinliklerinden gelen ses ona 'Ormanınıza el atılıyor. Karşı
koyun. Hep birlik. Elele' diyordu. Yankısı yöre sınırları
ötesine taşan bir eylem böyle başladı. Gerçekleşti. Sonucu,
hepimiz için bir övünç kaynağı.
Başarının nedenini, konunun tüm
Marmarisli'nin malı olduğuna bağlarsanız. Haklısınız.
Başarının nedenini,
Marmarisli'nin içinden kopup gelen bir coşkuya bağlarsanız.
Haklısınız.
Başarının nedenini, konunun
sade olmasına bağlarsanız. Haklısınız.
***
Bu kez 'Kent meclisi' turizm
endüstrisinde mevsimde yaşanan sıkıntıları konu yaptı.
Konu, yankısı ülke düzeyine
uzanan 'Kent meclisi', kavramının ölçütleriyle bağdaşıyor mu?
Daha ne istersin? Sıkıntıyı
ufağı, büyüğü tüm Marmarisli göğüslemiyor mu, dersiniz.
Doğru. Biz daha çoğunu, hem de çok daha erken alınmasını
isterdik. Belki, Meclis, kendisi doğrudan karışmadan, katalizör
rolünü oynardı. Bahardan, sempozyum mu, panel mi, ardı ardına
etkinlik düzenlerdi. Ankara'yı kımıldatmak için, Turizm uçsuz
bucaksız bir deniz. Alt yapı mı, çevre mi, tanıtma mı,
pazarlama mı? Eksiği yok, artısı var.
Zaten, İçmeler'den okuduğumuz
kadarı, Meclis toplantısında, temelde, konuya başka açıdan
yaklaşılmış. Sanki Meclis'i başka giysilerle bezendirmek istenir
gibi bir izlenim uyandırdı bizde. Yapılaşma düşüncesinin
başına da 'Vakıf' oturtulmuş. Amaç için de bir dizi konu.
Tanıtma, pazarlama vb. Marmaris'i yüceltecek her çabanın
başımızın üstünde yeri var. Öyle de söylemeden edemeyeceğiz.
Egepark denemesinin bizde bıraktığı tatsız izlenimden olacak.
Egepark'ın da tüzüğünde her şey vardı. Kamu yöneticilerine de
çokça söz verilirdi. Nedenler bunlar mı? Belki de...Yok oldu
gitti. Alınacak ders, düşünülen Vakıf'ın uğraş alanını
abartmamak mı, kamu yöneticilerini işe karıştırmamak mı? Ne
bilelim? Bunlar usumuzdan geçiverdi işte...'' (25.08.1998/Çağdaş
Marmaris)
Özünde, “Kent Meclisi”ne
karşı olmadığı anlaşılan yazarın, “Kent Meclisi” Yönetim
Kurulu Başkanı olan Ömür Hetman'ın “İçmeler” dergisinde
yayınlanan görüşlerinden anladıkları ve bize anlattıkları bu
kadar.
Yazar, karşı değil ama
şüpheleri var; çünkü, öncesinde, benzer bir deneyimden dolayı
ağzı yanık; o nedenle, temkinli yaklaştığını söylüyor...
***
Peki, Umur Özlüer'in yazısını
aktardıktan sonra olduğu gibi, okuduğunuz bu yazı sonrası da
yeniden soralım; sizler, okuduğunuz bu yazıdan da, “Kent
Meclisi”ne dair ne anlıyorsunuz?
30.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-4:
'DEMOKRAT' KİME DENİR? KİM 'DEMOKRAT'TIR?
Bu yazıları okuyanların
anımsayacağı üzere, birinci bölümde, ÖDP Marmaris İlçe
Örgütü'nün bulunduğu Halıcılar İş Hanı'nın birinci katında
ÇEV-DER'in de bulunduğunu; birinci, ikince ve üçüncü bölümlerde
ise, “Demokrasi Platformu”nu oluşturan bileşenlerden birisi
konumunda ola gelen ÇEV-DER içerisinde yer alan, “Demokrasi
Platformu” toplantılarında zaman zaman derneklerini temsil eden
ve kendilerini “Demokrat” olarak nitelendiren bazı arkadaşların,
“Demokrasi Platformu”nun dağıtılarak “Kent Meclisi”
içerisinde yer alınması gerektiği konusunda etkin bir rol
üstlendiklerine değinmiştik; nitekim, yazılarımızda,
eleştirilerimizi de, bu arkadaşlara yönelttiğimizi anlatmıştık.
İşte bu sözü edilen “Demokrat”
arkadaşlardan birisi, Ferit Dağ imzası ile, bizim 21.03.1998
tarihli yerel Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan yazımıza,
aradan 5 ay 4 gün geçtikten sonra, 25.08.1998 tarihinde,
''DEMOKRASİ PLATFORMU, KENT MECLİSİ VE DEMOKRAT OLMAK''
başlıklı oldukça uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. Biz
de, Ferit Dağ'ın bu yazısına 18.09.1998 günü, ''DERVİŞİN
FİKRİ NEYSE ZİKRİ DE ODUR (Bir kez daha Kent Meclisi)''
başlığıyla aynı gazetede yayınlanan, bir yanıt verdik.
Ferit Dağ'ın ve bizim yazdığımız
yazıları, yani 24 gün arayla yayınlanan bu iki yazıyı, orijinal
halleriyle, tek bir kelimesini dahi değiştirmeden yayınlıyoruz.
Yalnızca, tartışılan konunun okuyucu tarafından daha kolay
anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla, sanki Ferit Dağ ve biz, bir
masa başında, bizleri izleyenlerin gözleri önünde
tartışıyormuşuz gibi şekli bir düzenleme yaparak, üç (3)
bölüm halinde yayınlıyoruz.
((Biz bu yazıları yazarken ve bu
yazılar üzerinden yürütülen tartışmalarda düşüncelerimizi
ortaya koyarken, aradan 22 yıl geçecek ve bir gün, bu yazıları
(Kent Konseyinde, farklı demokratik çevrelerde ve platformlarda
yürütülen bazı tartışmaların yeni bir şey olmadığını,
tarihsel kökleri bulunduğunu ve öteden beri devam ede gelen
tartışmaların bir biçimde devamı olduğunu somut bir biçimde
gösterebilmek için) yeniden gün yüzüne çıkarmak zorunda
kalacağımızı, hiç mi hiç düşünmemiştik; ama hayat bu...
Buyurun ve okuyun; karar sizin.))
***
Ferit Dağ- ''Çağdaş
Marmaris Gazetesi'nin 21 Temmuz 1998 tarihli yayınında 2.sayfada
konuk yazar olarak M.Ali Yılmaz imzalı bir yazı yayınlandı.
'DEMOKRASİ PLATFORMUNDAN KENT MECLİSİNE, KENT MECLİSİNDEN
MARMARİS KENT VAKFINA' başlıklı yazıda DEMOKRASİ PLATFORMU ve
KENT MECLİSİ deneyimi değerlendirilirken, ağırlıkla ÇEV-DER
içerisinde konumlanan 'DEMOKRAT'lar eleştirilmiştir. Demokrat
kelimesi tırnak içerisine alınarak o kişilerin SÖZDE
DEMOKRATLIĞI özellikle vurgulanmıştır. Böylece kendisinin ve
kendisi gibi düşünenlerin ne kadar GERÇEK DEMOKRAT oldukları ve
GERÇEK DEMOKRAT olabilmek için de onlar gibi düşünmek gerektiği
anlaşılmıştır.''(Vurgular yazara aittir)
M.Ali Yılmaz- ''21
Temmuz'da Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan 'Kent Meclisi'
ile ilgili eleştirel yazımız, adeta yürüyen arabanın
tekerleğine 'çomak sokma' olarak algılandı; bizlere karşı
'öfkeli haykırışlar' yükseltildi.''
Ferit Dağ- ''DEMOKRAT
OLMAK''
M. Ali Yılmaz-
''DEMOKRAT'MI, 'SÖZDE DEMOKRAT'MI?
Ferit Dağ- ''Demokrat
olmak, ilk önce başkalarının düşüncelerine, bizlere son derece
ters gelse de hoşgörü ile yaklaşmayı gerekli kılar. Kendi
düşüncelerine 'hayatın tek doğrusu' gibi yaklaşan, bu
düşüncelere 'iman' eden kişinin başkalarına hoşgörülü
davranması çok zor. 'Doğruların tekelini' kendimizde zannederek
kendi dışımızdakileri kötülemek, savunulan ya da savunulduğu
sanılan düşünceler ile tartışmak yerine bu düşünceyi
savunanlara ithamlarda bulunmak, suçlamak ne kadar GERÇEK DEMOKRAT
olduğumuzun bir göstergesi. Bu şekilde yaklaşan, böyle düşünen
kişilerden bence demokrat değil, ama iyi bir 'MÜRİT' olur. Solda
ve sağda oluşmuş bir çok tarikatın 'müritlik' noktasında
birbirlerinden hiçbir farkı yoktur. Kendilerine örgütlerince
sunulan düşünceye 'iman' ederler, sadece şeyh, şıh, merkez
komite veya liderlerinin dediklerine inanırlar. Son derece iyi
niyetle kurulmuş bir çok örgütlenmede, örgütlenmeye katılan
kişilerin yetişme tarzıyla kendisine empoze edilmiş,
'içselleştirilmiş' müritlik geleneğini mevcut örgütlenmeye
taşımasıyla bu örgütlerin de diğerleriyle hiçbir farkı
kalmaz.
Hoşgörü, kendi düşüncelerinin
de yanlış olabileceği olasılığının baştan kabulünü içerir.
Bunu kabul eden kişi başkalarının düşüncelerini ilgiyle izler,
onlardan bir şeyler öğrenebilir miyim ya da katkıda bulunabilir
miyim diye düşünür ve bu doğrultuda çaba sarf eder.
Diğer bir hastalığımız da
DAYATMACILIK: Dayatmacılık, otoriter bir kültürle yoğrulmuş
bizler için geçmişten devraldığımız en kötü
hastalıklarımızdan biri. Demokrat olmamızın önünde en büyük
engel. Bunun altında da; kendi savunduğu düşüncelerin 'EN
DOĞRUSU' olduğuna iman ile diğer haddini bilmeyenlerin 'doğru
yola' getirilmesinin 'dikensiz gül bahçesi' yaratılması için
zorunlu olduğu düşüncesi yatar. Bu yüzden de mevcut siyasi
örgütlenmeler içerisinde bir süre bulunmuş ve fikir uyuşmazlığı
vb. nedenlerden örgütlerinden ayrılan kişilerin örgütte
bulundukları durumlara göre 'dönek', 'hain', 'işbirlikçi',
'ajan', 'provakatör', 'hizipçi', 'katli vacip kişi' olarak
suçlanmaları, hatta katledilmeleri her zaman olasıdır.
Demokrat olmak 'hiç bir örgüt,
kişi, lider sultasına esir olmadan özgür bir birey' olabilmeyi
zorunlu kılar. Demokrat olmak birbirinden farklı olan, farklı
düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın,
birbirini boğazlamadan bir arada yaşamasının 'formülünü'
bulmamızı zorunlu kılar.
Konuk yazar M. Ali Yılmaz,
kendisinden farklı düşünen, ağırlıkla ÇEV-DER içinde
'konumlanan' kişilerin demokratlığından kuşku duyuyor. En
demokrat kendisi. Hatta daha ileri gidiyor. Kendi ileri sürdüğü
düşüncelerin, içinde yer aldığı örgütlenmenin bütün
katılımcılarının ortak görüşü olduğunu ima etmek için
ÖDP'nin ismini bir çok yerde kullanıyor. Böylece bu örgütlenme
içinde yer alıp ta kendisinden farklı düşüncenin olamayacağını
anlamış oluyoruz. Yani, bu örgütlenmede yer alacak kişiler bu
'tezleri' savunmak zorunda. Kendisi bundan emin.''(v.y.a)
M.Ali Yılmaz-
''Biz 'Kent Meclisi' önerisinin ÇEV-DER patentli olmasına karşın,
asıl teorisyenlerinin ÇEV-DER içerisindeki belli bir çevre
olduğunu bildiğimizden, bu gerçeği tam anlamıyla ifade edebilmek
için, kendilerini ÇEV-DER içerisinde konumlandıran bazı
'Demokrat arkadaşlar'dan söz etmiştik.
Yazımızda 'Demokrat'
kelimesini tırnak içerisinde belirtmemizden yola çıkan 'Kent
Meclisi' teorisyenlerinden Ferit Dağ, 25 Ağustos'ta yine Çağdaş
Marmaris'te yayınlanan cevabi yazısında bizim kendilerini 'SÖZDE
DEMOKRATLAR' olarak gördüğümüzü ileri sürüyor ve akabinde,
gerçekte kendilerinin değil bizlerin 'SÖZDE DEMOKRATLAR'
olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyor. Üç sütun üzerinden tam
sayfa olarak yayınlanan yazısının tam bir sütununu 'DEMOKRAT
OLMAK' konusuna ayırıyor.
'Kent Meclisi' ile
ilgili 'özet' bir eleştirel yazıya 'DEMOKRAT OLMAK' konusundan
yola çıkarak cevap verilmeye çalışılınca, haliyle bizim de o
konuda bir şeyler söylemek, hakkımız olur.
Yakın geçmişte
politik yaşamlarını 'SOL' çevrelerde icra-i sanat eylemiş, bir
biçimde 'MARKSİST' kültürden etkilenmiş, böylesi bir politik
kimliğe sahip olmanın bedelini bir biçimde ödemiş ve geldikleri
noktada kendilerince açıklanabilir gerekçelerle yeni konumlanmalar
içerisine girmiş pek çok insanın bu yeni konumlarına yönelik
olarak severek kullandıkları ve söylendiğinde kabullendikleri
yegane tanım, 'Demokrat'lıktır.
Dünkü 'Sosyalist'
kimliklerinden bugünkü 'Demokrat' kimliklerine evrilen bu
arkadaşlardan bazıları, bu evrilmenin külliyen negatif yeni bir
konumlanma olarak algılanmamasını sağlamak için kendilerini bu
'Demokrat' kelimesiyle tanımlarlarken, yazısından anlaşılacağı
üzere, muhatabımız gibi bazıları da bu evrilmeyi bir 'TERFİ'(!)
olarak lanse edebilmek için külli inkar ve karalama yolunu seçerek
'Sosyalist' kimliği karşısında 'Demokrat' kimliğini yüceltmeye
çalışıyor.
Bize göre 'Gerici',
'Faşist' vb. bir kimlikten 'Sosyalist' bir kimliğe evrilmek pozitif
bir evrilmeyi, tersi ise negatif bir evrilmeyi ifade eder. Bir başka
deyişle her 'Sosyalist' önce 'Demokrat'tır ve bu kimliği aştığı
noktada 'Sosyalist' kimliği edinir. Aynı anlama gelmek üzere, her
'Sosyalist' her şeyden önce 'tutarlı bir Demokrattır' ve öyle de
olmak zorundadır.
Bu görüşümüz
doğrultusunda biz, dünkü 'Sosyalist' kimliklerini terk ederek
bugünkü 'Demokrat' kimliklerini yeğlediklerini bir biçimde ifade
eden arkadaşlarımızın bu evrilmelerini 'negatif' bir değişim
olarak değerlendiriyor; ancak 'Demokrat' kelimesinin kendi
gerçekliğinde pozitif bir anlamı olduğunu bildiğimizden, bu
değişimi yaşayan her insanın yeni konumunun değerlendirilmesinin
onların evrilme gerekçelerinin, biçimlerinin ve yeni
konumlarındaki gerçekliklerinin bilinmesiyle mümkün olacağını
düşünüyoruz. Bu anlamda bizim bütün bu arkadaşları toptan ele
alma, aynı kefeye koyma ve karalama gibi bir mantığımız yoktur.
Bizim görüşümüz
böylesine açık ve net iken, 'Kent Meclisi' önerisinin asıl
sorumlularının ÇEV-DER içerisinde konumlanan bazı 'ESKİ
SOLCULAR' olduğunu vurgulama kastıyla yazdığımız 'Demokrat'
kelimesinden, sanki bir yazıda bir kelimeyi tırnak içerisinde
belirtmenin yalnızca ve yalnızca o kelime ile anlatılmak istenen
şeyin küçümsenmesi anlamına geldiğini ve başkaca bir anlamı
olamayacağını varsayarak (yazının hiç bir yerinde bu kelimenin
önüne başkaca 'SÖZDE', 'SÖZÜMONA', 'SAHTE'...gibi herhangi bir
kelime eklenmediği halde) 'SÖZDE DEMOKRAT denilmek isteniyor'
yorumunun çıkarılması, ancak ve ancak, muhatabımızın halet-i
ruhiyesini ve kendisine 'yandaş' bulabilme telaşını anlatır.
ÖDP'LİLER
DEMOKRATTIR
Yazısının 'DEMOKRAT
OLMAK' adlı ilk bölümünde, kendilerinin değil, gerçekte
bizlerin 'SÖZDE DEMOKRAT' olduğunu, bizlerden olsa olsa 'İYİ
BİRER MÜRİT' olacağını kanıtlamaya çalışan muhatabımızı
'secaat arzederken merd-i kıpti, sirkatin söyler' misali
'gerekçeler'(!) sıralıyor. Açık 'itiraf' biçiminde yazılmasa
da, yazıdan anlaşıldığı kadarıyla, muhatabımız, bugün
terk-i viran eylediği 'SOL' çevrede, 'Bilimsel bir ideoloji' olan
'Sosyalizm'i bilince çıkarıp içselleştirme ve bu bilinç ile yer
alma yerine tamamen 'iman gücü' ile yer almış; her daim 'lider'
bildiklerinin söylediklerini 'sorgusuz' kabullenmiş ve pratiğe
geçirmiş; 'ideolojik birlik' oluşturma (ki bu yazıda 'dikensiz
gül bahçesi' yaratma olarak ifade ediliyor) gerekçesiyle farklı
düşünceler dile getiren pek çok arkadaşının bir biçimde ağır
suçlamalara maruz kaldığına tanık olmuş vb.vb...yani, iyi bir
'MÜRİT'miş.
Bugün geldiği noktada
ise, bu gerçekliğin, yakın geçmişi yaşayan herkesin gerçekliği
olduğunu var sayıyor ve bu varsayıma ikinci bir varsayım
ekleyereki ÖDP'de politik yaşamını devam ettiren bizlerin bu
'MÜRİTLİK' geleneğini sürdürdüğünü ileri sürüyor.
Biz kendi adımıza
konuşalım, yakın geçmişte bir bütün olarak böylesi bir
gerçekliği yaşamadık; bu nedenle vijdanımız rahat ve yine bu
nedenle ısrarla yolumuza devam ediyoruz.
İkincisi, anlaşılan
odur ki, bu 'gerekçeler'(!) sıralanırken, aslında, bizim yazımız
bir vesile kabul edilip, 'günah çıkarmaya' çalışılıyor; ama
bu yapılırken, yerin ve zamanın yanlış seçildiği, bizim de
'papaz' olmadığımız gerçeği gözden kaçırılıyor.
Üçüncüsü,Türkiye
Solu'nun büyük çoğunluğu bir bütün olarak geçmişinin
eleştirisini ve özeleştirisini geleceğe ışık tutacak şekilde
ana hatlarıyla da olsa yaparak bugünkü ÖDP'yi yarattı ve yola
onunla devam ediyor. Bir başka deyişle, ÖDP'liler, geçmişin
değerlendirmesinden 'külli inkar' sonucunu değil, olumlama
anlamında 'aşmak' sonucunu çıkardılar ve birleşerek yola
koyuldular.
Bu yazılanların
ışığında programına uygun bir tüzüğe sahip olan ve tüzüğünde
açık açık 'Parti üyelerinin BİREY, ÇEVRE, veya PLATFORM olarak
tutum ve görüşlerini tüm partiye ve kamuoyuna duyurma hakkı
vardır. KARARLARIN UYGULANMASINA KATILMAK GÖNÜLLÜLÜK ESASINA
DAYANIR'(abç) diye yazan ÖDP ve bunu böyle formüle eden
ÖDP'liler, hadi muhatabımızın vurgusuna uygun olarak daha dar
çerçevede ifade edelim, ÖDP içerisindeki renklerden birisi olan
ve bu anlayışın ısrarlı savunucularından olan bizler, yazıda
sıralanan bu hezeyanların dışında hangi gerekçelerle ÖDP
içinde veya 'DEMOKRASİ PLATFORMU' gibi içinde yer alınan
oluşumlarda 'DEMOKRATÇA DAVRANMAYAN', 'OTORİTER' ve 'DAYATMACI'
olan, 'MÜRİT GELENEĞİNİ İZLEYEN', 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olarak
ilan edilebiliriz?
Anlaşılan o ki,
muhatabımız, 'döne döne' yol alageldiği politik çizgisinde
bindiği 'subjektivizm atı'nın uygun bir at olup olmadığını bir
kez olsun sorgulamak yerine, şahlandırarak, yalın kılıç 'hayali
tavşan' peşinde koşmakta ısrarlı görünüyor.''(Vurgular,
yazının orijinalinde var)
(Devam edecek)
06.04.2020/Datça/Mehmet
Erdal
MARMARİS
YAZILARI-5: 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞILDI/DAĞITILDI?
(Birinci bölümünü geçen
hafta yayınladığımız tartışmanın ikinci bölümünü
yayınlıyoruz)
Ferit Dağ- ''DEMOKRASİ
PLATFORMU NİÇİN DAĞILDI?''
M.Ali Yılmaz-
''SAHİ 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞITILDI?''
Ferit Dağ-
''ÇEV-DER içinde yer alan kişilerin Demokrasi Platformu'na karşı
eleştirileri, 'bu örgütlenmede siyasi partilerin olması ve bu
örgütlenmenin fazla siyasileşmesi' şeklinde belirtilmiş... bu
tespitlerle Demokrasi Platformu'na karşı çıkan ve Kent Meclisi'ni
öneren ÇEV-DER içinde yer alan bu kişilerin siyaset dışı,
apolitik kişiler olarak, Demokrasi Platformu'nun dağılmasının
gerçek sorumluları olarak altı çizilmiş oluyor.
Kendi içerisinde
demokrasi olmayan örgütlenmelerin adları ne olursa olsun
dağılmasında bizce hiçbir sakınca yok. Sağlam temeller üzerine
kurulu, kendi içinde katılımcılara hiçbir şeyin zorla
dayatılmadığı, farklılıkların, farklı düşüncelerin hoşgörü
ile karşılandığı, kararların ortaklaştırılarak alındığı,
ortaklaşılamayan hiçbir kararın açıklanmadığı, kişilerin
sadece yöneticileri ve temsilcileri ile değil, birebir kendilerini
de temsil edebildiği birlikteliklerin, örgütlenmelerin,
platformların dağılması için fazla bir neden göremiyorum.
Bu tür sivil toplum
örgütlenmelerinde siyasi partilerin bulunmasını sakıncalı
bulmak sadece bir 'tez'dir. Doğru olabilir, olmayabilir. Demokrasi
Platformunun dağılmasından önce yapılan son toplantıda bu 'tez'
öne sürülmüştür. Bu tezi tartışmak yerine kişilerin 'ne'
olduğunu tartışmak 'kötü bir gelenek'.
Bu tür oluşumlarda
siyasi partiler olmalıdır ya da olmamalıdır tartışmasını ayrı
bir yazıda yapmak düşüncesiyle bu 'en demokrat' arkadaşlarımızın
tespitlerini tartışmaya devam etmek istiyorum.
Demokrasi Platformu
deneyiminde gördüğüm, bu platformun oluşumuna ön ayak
olanların, düşüncelerinin, bu platformun herkesi, her düşünceyi
kapsasın diye bir kaygılarının olmamasıdır. Özellikle bu
platformun solda yer aldığını düşündükleri partiler ve
örgütler ile belirli bir siyasi yapısı olmayan ama zararsız
görülen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanmıştır.
Bu platform toplantılarının ilk gününden son gününe kadar bu
bizce değişik biçimlerde dile getirilmiştir. Marmaris'teki bütün
örgütlerin katılması için yapılan çağrılar göstermeliktir
ve bu, çağrı yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına
yarar. Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri
kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü
temsilcisinin toplantısına dönüşmüştür.
Pamucak mitinginde
olduğu gibi, Pamucak Orman Kampının turistik tesis yapılması
için satılması ve yapılaşmaya açılmasına karşı bir miting
düzenlenip, bütün Marmarisli'lerin katılmasının amaçlanması
gerekirken, miting ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR mitingine dönüştürülmüş,
Marmarisli'lere değil, Yatağan'dan gelecek 2-3 otobüs işçiye bel
bağlanmıştır. Özellikle miting hazırlık çalışmaları
sırasında mitingin 'özelleştirmeye hayır' başlığı altında
daraltılmasına karşı çıkılmış, genelde özelleştirmeyi
savunsa dahi Pamucak Orman Kampı'nın satılmasına ve yapılaşmaya
açılmasına karşı çıkacak bütün Marmarisli'lerin de mitinge
katılabilmesi için 'özelleştirmeye hayır' başlığına karşı
çıktığımız belirtilmiştir. Buna rağmen bu dikkate alınmamış,
afişlere özellikle 'ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR' yazdırılmıştır.
Burada anlatılmak istenen özelleştirmenin yanında ya da
karşısında olmak değildir. Adı demokrasi platformu olan yapıda
farklı düşüncede olan kişilerin barınmasının mümkün
olmamasıdır. Ad seçimi yanlıştır. Bu yapılanmanın adı Solda
Birlik Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O
zaman kimsenin itirazı kalmazdı. İlginçtir, sağ kesimde de salt
kendisi için demokrasi isteyen bir kısım sağ partiler de
kurdukları platforma DEMOKRASİ PLATFORMU demektedirler. Ama sadece
kendileri için.''
M.Ali Yılmaz- ''
Biz 21 Temmuz'da yayınlanan eleştirel yazımızda farklı
nedenlerle 'tıkanma süreci'ne giren 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun, bu
'tıkanma'ya yanlış teşhis koyan ÇEV-DER'li bazı 'Demokrat'
arkadaşların, bu yanlış teşhisin doğal uzantısı olarak
önerdikleri 'KENT MECLİSİ'nin yerelde geniş bir kesimce ('etkili
ve yetkili' kişi ve kurumlarca da) benimsenmesi sonucu 'dağılma'
noktasına vardığını özet olarak anlatmaya çalışmıştık;
nesnel olarak 'dağıtma' rolünü üstlenen bu arkadaşların
niyetlerinin ise 'SAFİYANE' olabileceğini belirtmiştik.
Yanılmışız !
25 Ağustos'ta
yayınlanan (içerisinde yer alageldikleri bir oluşumu adeta karşı
cephede konumlanan birisinin söylemiyle ve gözlemiyle değerlendiren
ve bir anlamda 'itirafname' niteliği taşıyan) yazıdan öğreniyoruz
ki, bu arkadaşlar, daha baştan, 'niyet' olarak da 'dağıtma'
rolünü bilerek ve isteyerek üstlenmişler.
Yazara göre 'DEMOKRASİ
PLATFORMU' gerçekte 'içerisinde demokrasi olmayan' bir
örgütlenmeydi. 'Sol'da yer aldığı düşünülen partiler ve
örgütler ile '...belirli bir siyasal yapısı olmayan ama zararsız
görünen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanan...' bir
örgütlenmeydi. Bu nedenle '...Marmaris'teki bütün örgütlerin
katılması için yapılan çağrılar göstermelikti...ve bu çağrı
yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına yarıyor...'du.
'Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri
kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü
temsilcisinin toplantısına dönüşmüş...'tü. Öyleyse '...Adı
demokrasi platformu olan yapıda farklı düşüncede olan kişilerin
barınmasının mümkün olma...'dığı bu platform'da öncelikle
'...Ad seçimi yanlıştı...Bu yapılanmanın adı Solda Birlik
Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O zaman
kimsenin itirazı kalmazdı...' Böyle olmadığı için
'...dağılmasında...' arkadaşlarca '...hiç bir sakınca
yok...'tu.
Asıl 'safiyane
düşünenlerin' bizler olduğunu gösterdiği için, muhatabımıza
teşekkür etmeliyiz.
'DEMOKRASİ' SOYUT
VE İÇİ BOŞ BİR KAVRAM MIDIR?
Bir örgütlenmenin
niteliğini, o örgütlenmenin eyleminin muhtevası belirler.
Bu genel kabul gören
önerme çerçevesinde ele alınırsa, Marmaris'te oluşturulan
'DEMOKRASİ PLATFORMU', Marmaris koşullarında 'DEMOKRASİ' diye bir
derdi olan, yaşanan sorunların aşılmasını isteyen ve bu
doğrultuda verilecek bir mücadeleye katkıda bulunmayı beyan eden
Kitle Örgütleri'ni, Siyasi Partileri ve eğer istiyorlarsa kişileri
kucaklayacak tarzda oluşturulmuştur. Konulan ad, eylemin
muhtevasına uygundur.
Bir başka deyişle
'DEMOKRASİ PLATFORMU', 'İŞ'e göre, o 'İŞ'i yürütebilecek en
uygun örgütlenme olduğu düşünülerek (elbette o günkü
koşullarda) oluşturulmuş; o 'İŞ'i yürütmeye talip kişi ve
kurumları kucaklamayı amaçlamış, adı, yaptığı 'İŞ'e uygun
belirlenmiş bir örgütlenmeydi.
Ama hayır,
muhatabımıza göre, bütün canlılar ayakları üzerinde değil,
başları üzerinde yürümelidir veya atlar arabanın önüne değil,
arkasına bağlanmalıdır.
Yazıdan
çıkarabildiğimiz kadarıyla, 'DEMOKRASİ', ' ...birbirinden farklı
olan, farklı düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın
birbirini boğazlamadan bir arada yaşaması...', 'DEMOKRASİ
MÜCADELESİ' de, bunun '...formülünün...' bulunması mücadelesi
olarak tanımlanıyor.
Her kavram gibi
'DEMOKRAT', 'DEMOKRASİ' ve 'DEMOKRASİ MÜCADELESİ' kavramları da
içinde yaşanılan koşullarda 'somut' olarak değil, 'soyut' ve
'içi boş' kavramlar olarak ele alınır, yalnızca kelime anlamıyla
yoruma tabi tutulursa, elbette ortaya böylesi şekli bir yorum ve
savunu çıkar.
Böylesi şekli bir
yorum sonucudur ki, yazıda bizim aksimize, 'İŞ'e göre
'ÖRGÜTLENME' değil, 'ÖRGÜTLENME'ye göre 'İŞ' bulma mantığı
savunuluyor; bu mantık çerçevesinde 'DEMOKRASİ PLATFORMU'
eleştiriliyor ve 'KENT MECLİSİ' yüceltiliyor.
Yazıda uzun uzun ve
ayrıntılı olarak ve hatta yer ve tarih belirtilerek 'Kent
Meclisi'nin nasıl oluşturulduğu anlatılırken '...23 Aralık 1994
yılında 17 KURULUŞIN BİR ARAYA GELEREK ORTAKLAŞA NELER
YAPARIZ...' tartışmasıyla başlayan 'Kent Meclisi'nin
oluşturulması sürecinin, nihayet '... birbirinden farklı hatta
birbirine tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ORTAK HAREKET
ETTİREBİLECEK TEK NOKTA kendi yaşadıkları ortak çevre ile
sorunlarıdır...' (abç) diyerek, son noktaya vardığı yazılıyor.
'Kent meclisi'
oluşumunun teorik zeminini oluşturan bu anlayış çerçevesinde
hareket edilirse, genelde veya yerelde yaşanan bütün sorunlar
karşısında birbirinden 180 derece zıt insanları bir araya
getirmek ve ortak hareket etmelerini sağlamak (örn: ülke
genelinde, ülkemizin bir bölgesini kan gölüne çeviren 'SAVAŞ'
konusunda; yerelde, Çamlık, Değirmenyanı ve Hisarönü
köylülerinin topraklarını bir biçimde ele geçirmeye, Çağdaş
Marmaris Gazetesini susturmaya çalışan Metin Kaya Çağlayan
olayında...(1)) mümkün olmayabileceği için, bir başka deyişle
genelde ve yerelde yaşanan sorunları veya bu sorunlardan birkaçını
veya birisini kendine 'sorun' edinen bazı insanları bir araya
getirip örgütlemek istediklerinde 'Demokrat' kabul edilemeyecekleri
için (çünkü o konuda veya konularda zıt düşünen insanları
bir araya getiremediler), 'zıtları bir araya getirme' aşığı
yazarca, en azından 'ortak hareket edilebilecek' sorunlar değildir
ve o nedenle de muhatabımızın o yerde bulunması caiz değildir;
hatta bu sorunları veya birkaçını veya birisini kendilerine dert
edinen insanların oluşturduğu örgütlenmeleri ve yürüttükleri
mücadeleleri 'tu kaka' etmek 'doğru tutum'dur.(!)
Böylesi bir mantığı
savunanlara, yapılması gerekenin, öncelikle yapılacak 'İŞ'in
belirlenmesi temelinde, bu 'İŞ'in yapılmasını isteyenlerce, bu
'İŞ'i çözecek en uygun örgütlenmeyi veya oluşumu yaratmak
olduğunu; böyle davranan insanların 'yanlış' değil 'doğru' bir
yöntem izleyeceklerini; bunun 'DEMOKRAT OLMAK', 'DEMOKRASİYİ
SAVUNMAK' vb. ile ilişkisi olmadığını, aksi yaklaşımın,
pratikte görüldüğü gibi, insanı hiç istenmeyen çok farklı
yerlere savurabileceğini anlatamazsınız.''
(Devam edecek)
Bir dönem Malatya Spor
başkanlığı da yapmış olan Metin Kaya Çağlayan, ANAP/ÖZAL
iktidarı döneminde, ayrıntılı öyküsünü bilemediğimiz bir
biçimde Muğla'daki (Mihrişah Sultan Vakfı'nın mirasçıları
olan) Şerefli ailesi ile ilişkiye geçiyor; ailenin ortağı ve
haliyle temsilcisi oluyor. Sonrasında, Şerefli ailesi ile Çamlık
ve Hisarönü köylüleri arasında 1948 yılından beri devam ede
gelen davaya müdahil olmaya başlıyor. 90'lı yıllarda
Marmaris'te yaşayanların çok iyi bildiği gibi, bir
alacak-verecek olayı sonrası sahip olduğu söylenen Kanal 48'i de
kullanarak Çamlık ve Hisarönü köylüleri ile yer yer basına,
kamuoyuna, karakola, mahkemeye de taşınan kavgalı bir süreç
yaşanıyor. Sonunda, Çamlık köylüleri, farklı nedenlerle
çözülüyor ve büyük çoğunluğu Metin kaya Çağlayan ile
uzlaşıyor; ama Hisarönü köylüleri, muhtarlarının
önderliğinde geri adım atmıyorlar; haklarına ve davalarına
sahip çıkıyorlar. Büyük çoğunluk, tapularına kavuşuyor.
Geri kalanların da 'tamam, bu iş bitti; kazandık' dedikleri bir
noktada, 'nedeni bilinmez' (!), süreç tersine dönmeye başlıyor.
Şimdi, köylülerin hak alma mücadelesi, söylenenlere göre,
karşılarında yeni aktörler, devam ediyor...Meraklı
araştırmacıların ilgisini çekebilecek derecede önemli olan bu
olay konusunda Bknz: Muğla'da 3 mahalle halkından arazi davası
kararına tepki, http://www.bursadabugun.com ve Bknz:
Cumhuriyet-Osmanlı tapu savaşı, http://www.yarimadagazetesi.com
)
13.04.2020/Datça/Mehmet
Erdal
MARMARİS
YAZILARI-6: 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR ?
(Önceki haftalarda ilk iki
bölümünü yayınladığımız tartışmanın son bölümünü
yayınlıyoruz.)
Ferit Dağ- '' KENT MECLİSİ''
M. Ali Yılmaz- '' 'KENT
MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR?''
Ferit Dağ- '' Kent Meclisi
süreci 23 Aralık 1994 yılında 17 kuruluşun bir araya gelerek
ortaklaşa neler yapabiliriz tartışmasıyla başlamıştır. 5 Ocak
1995 tarihinde yapılan üçüncü toplantılarında ortaklaşılan
ilkeler saptanmış ve bir protokol hazırlanmıştır. Bu ilkelerin
saptanması sürecinde Keyif Bar'da yapılan bir toplantıda
ortaklaşılacak ilkeler saptanırken kimi Atatürkçülük, kimi
Laiklik, kimi Turizm, kimi Kadın sorunları demiş fakat kent
sorunları haricinde ortak bir payda oluşturulamamıştır.
Ortaklaşılan metin incelendiğinde (en demokrat arkadaşlarda yoksa
verebilirim) saptanan ilkelerin tamamı kent sorunları ile
ilgilidir. Bundan anlaşılan, birbirinden farklı hatta birbirine
tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ortak hareket
ettirebilecek tek nokta kendi yaşadıkları ortak çevre ile
sorunlarıdır. Denizin kirlenmesi hepsini ilgilendirmektedir.
Ormanlarımız hepsini ilgilendirmektedir. Atatürkçülük hepsinin
ortak paydası değildir. Kimi sağdan, kimi soldan bu düşünceye
katılmamaktadır vb.
ÇEV-DER tarafından yayınlanan
Ocak 1995 tarihli Çevre Bülteni'nde bu ortaklaşılan ilkeler
yayınlanmış ve başlığı 'Kent Meclisi'ne Doğru' olarak
atılmıştır. O zamanki dernekler platformu, kent sorunları ile
ilgili birkaç toplantı yapmış, ilçe etkililerini ve
yetkililerini bir çok konuda sıkıştırmıştır. Bu girişim, o
zamanlar kalıcı bir hale dönüştürülememiştir.
Yıllar sonra, Demokrasi Platformu
gibi bir deney de yaşadıktan sonra Yazıcı Otel'in Pamucak
mevkiindeki ormanlık alandaki yapılaşmasına karşı başlatılan
etkinlik, Marmarislilerin ( ÖDP içinde konumlanan en demokrat
arkadaşlar hariç) ortak çabasına dönüşmüş, Kent Meclisi
oluşturulmuş, bunu İçmeler'de yapılan 3000 kişilik güzel bir
mitingle süslenmiştir. Bu 3000 kişinin hepsi Marmaris'ten
katılmıştır. Bu mitingten sonra Yazıcı Otel sahipleri ormanlık
alana otel yapımından (şimdilik) vaz geçirilmiştir.
Kanım odur ki, Kent Meclisi,
katılımcı örgüt ve kişiler tarafından sahip çıkılır,
işleyiş tarzıda doğrudan demokrasiye uygun bir hale getirilirse,
Marmaris'te şimdiye kadar olmamış, ülkemizde de fazla örneği
olmayan bir demokrasi deneyimi olur ve demokrasi kültürünün
yaratılmasına katkıda bulunur.
Kent Meclisi'nin Ticaret Odası'yla
birlikte organize ettiği ve Grand Azur Hoteli'nde gerçekleştirilen
turizm sorunlarının tartışıldığı toplantı ile ilgili
eleştirilere gelince; bütün geçim kaynağını turizme
endekslemiş bir kentte turizmcilerin turizm sorunlarını tartışması
ve tartışmada etkili ve yetkililerin bulunması son derece normal.
Bu kişilerin Marmaris'in bu hale gelmesinde ciddi katkıları olduğu
tesbitine ben de katılıyorum. Ama bu ciddi katkı salt onları
çabaları ile değil bir çok Marmarisli'nin katkıları ve
destekleri ile olmuştur.
Diğer bir eleştiri de Kent
meclisi'nin daha kurulurken birilerinden icazet aldığı
şeklindedir. Burada iki yanlış yapılmaktadır. Bir: yurttaşların
bizzat katılımıyla, coşkuyla oluşturulan bir yuttaş girişimini
'egemenlerin onayı doğrultusunda olduğu şeklinde' yorumlamak,
iki: oluşuma katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri
doğrultusunda yaptıkları bir ziyareti, bütün Kent Meclisi
katılımcılarına fatura etmek; bu oluşumda düşünceleri
birbiriyle uyuşmayan hatta taban tabana zıt bir çok kişi vardır
ve birilerinin yaptığı diğerlerini bağlamaz. Ama amaç üzüm
yemek değil bağcıyı dövmek olunca, bazı şeyleri izah etmek çok
zor.
Tüm Marmarisli'leri Kent
Meclisi'ne sahip çıkmaya çağırıyoruz.''
M.Ali Yılmaz- ''Marmaris
özelinde herhangi bir yerel ve kitlesel örgütlenmenin olmadığı
koşullarda veya önerildiği koşullarda 'Kent meclisi' önerisi,
eğer 25 Ağustos tarihli Çağdaş marmaris Gazetesi'nde yayınlanan
'itirafname'de yazıldığı gibi 'ayakları havada' değil,
'ayakları yere basan' bir örgüt olarak, yani Marmaris'te
birbirinden zıt düşünen insanları ne yapıp edip bir araya
getirme aşkından değil de, Marmaris'te yaşanan 'Kentsel
Sorunlar'a çözüm bulma ve bu doğrultuda örgütlü kitlesel bir
mücadeleyi yürütüp yönlendirme amacıyla önerilmiş olsaydı;
evet, böyle önerilmiş olsaydı, birinci durumda biz bunu 'ileri
bir adım' olarak, ikinci durumda 'gerekli bir adım' olarak
değerlendirir ve bu önerinin yaşama geçirilebilecek hale
getirilmesinde ve muhtemelen yaşama geçirilmesinde çok farklı ve
çok sıcak davranabilirdik.
Ama bu öneri böyle getirilmedi.
Bu öneri, 'DEMOKRASİ
PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, 'Kentsel sorunlar'ın bu
platform'un dağıtılarak aşılması (!) temelinde; onun yerine
geçirilecek ve ondan daha 'ileri' bir örgütlenme olarak önerildi,
savunuldu ve oluşturuldu. Bir başka deyişle, 'DEMOKRASİ
PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, gerçekte daha 'ALT BİR OLUŞUM'
olarak değerlendirilmesi gereken 'Kent Meclisi', sanki birbirlerinin
yerine ikame edilebilirmiş gibi 'EŞ', hatta daha 'İLERİ DÜZEYDE'
bir oluşum olarak sunuldu ve öyle de genel kabul görmesi
sağlanmaya çalışıldı. ( Bunun bir ifadesi olarak, Sayın Ferit
Dağ, Marmarisli'lerin daha 'ileri' bir eylem çizgisinde ve
örgütlenme içerisinde 'daha az'; daha 'geri' bir eylem çizgisinde
ve örgütlenme içerisinde 'daha çok' bir araya gelmelerini, sanki
'eş' şeylermiş gibi kıyaslayarak, ikincinin yüceltilmesi yolunu
seçiyor.)
Evet, Globalleşen bir dünyada ve
onun 'ayrılmaz' parçası olmak isteyen ülkemizde, 'Burjuva
liberalizmi'nin yeniden öne çıkarılan düşüncelerinin 'Sol'da
yankılanmasının bir ifadesi olan bu anlayışın, şimdilik de
olsa, 'Kent Meclisi'nin bu formülasyonu ve oluşturma biçimiyle
başarıya ulaştığı kabul edilmelidir.
Ama yaşam devam ediyor ve yaşam
en büyük turnusol kağıdıdır. Böylesi bir anlayışın ürünü
olan Marmaris'teki 'Kent Meclisi'nde yönetimin ve inisiyatifin,
yaşanılan sorunların sorumluları sayılabilecek kişilere
bırakılması, sorunların yalnızca onlar tarfından veya onların
sorumluluğunda çözülebileceği gibi (sanki bu kişiler bilmeden
bu sorunlara yol açmışlar, yenice bunun bilincine varmışlar ve
şimdi de hatalarını telafi etmek istiyorlarmış) 'yanılsama'ya,
hedef saptırmaya ve sorumluların sorumluluklarının gizlenmesine ,
onların toplum içindeki konumlarının meşrulaştırılmasına
neden olunması hiç de şaşırtıcı değildir. (Turizm'de yaşanan
'Kriz'in ele alındığı toplantıda meydanın 'Kriz'in asli
sorumlularına veya yaşanılan 'Kriz'den kendi şirketlerine bir pay
çıkarmaya çalışanlara bırakılması, 'çözüm' üretilmesi
beklenirken 'sov'a tanık olunması; 'Kent Meclisi'nin, Marmaris'in
sorunlarıyla uğraşmayı bir kenara bırakıp '29 Ekim Cumhuriyet
Bayramı Protokolü'nü hazırlama'ya soyunması da şaşırtıcı
olmamıştır.) Yine bu 'Kent Meclisi'nin bugünkü yönetim ekibinin
ilk olarak Marmarislilere değil, 'Armutalan ressamı'na koşması ve
oradan 'icazet' alması, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Protokolü'nün
oluşturulması sırasında sayın 'ressam'ın (*) ricasını 'emir'
telakki etmesi de şaşırtıcı değildir. Şimdi kalkıp, bu
ziyaretçilerin her daim sayın 'ressam' ile içli-dışlı olduğu
bilinmiyormuş ve bu ziyaret beklenmiyormuş gibi '...oluşuma
katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri doğrultusunda
yaptıkları bir ziyaret...' biçiminde bir açıklama yaparak
zevahiri kurtarmaya çalışmak neyi değiştirir?
Karşı çıkmak için tırnak
içinde 'Demokrat' bile olmanın gerekmediği 'Bir askeri liderden
icazet alma' olayını meşrulaştıran 'içimizdeki'(!) şu
Liberalizmin yeni savunucularının(**) durumunu görüyor musunuz?
Yazık...''
((Açıklama notları:
*Yazıda 'Armutalan ressamı' ya
da doğrudan 'ressam' olarak ad verilmeden tanımlanan ve haliyle
ziyaret edilen kişi, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin lideri Kenan
Evren'dir.
**12 Eylül 1980 Askeri Darbesi
sonrası yaşanan 'yenilgi' koşullarunda öne çıkan/öne çıkarılan
(bu yazılarda da bahse konu edilen) 'Burjuva Liberalizmi'nin yeni
savunucularının ve onların ardışık'ı konumundaki bütün
türevlerinin 'sulta' döneminin, içine girilen bugünkü yeni
toplumsal koşullarda 'geride kalacağı' öngörüsünde
bulunabiliriz. Bu konuda, Datça özgülünde bir örnek, Bknz:Yerel
Demokrasi ve Katılım-Forumu Üzerine Notlar.
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com))
20.04.2020/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ BAŞKANI,
GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ!
CHP
Belediye Meclis Üyesi sayın Hayriye Yılmaz Balkan, 18.12.2020 günü
Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'na yazdığı bir dilekçe ile
Datça Kent Konseyi Başkanlığı'ndan istifa ettiğini duyurdu.
Bazı
Datçalıların haberdar etmesinden sonra Datça Kent Konseyi
Facebook sayfasına konulan dilekçeyi görüp telefon ile kendisine
ulaştığımız sayın Hayriye Yılmaz Balkan, 'Konu üzerine,
dilekçemde ifade edilenlerin dışında herhangi bir şey söylemek
istemiyorum. Ben, görevimi en iyi bir şekilde yerine getirmeye
çalıştım. Bunu, bir görev değişimi olarak,
yorumlayabilirsiniz.' dedi.
Bu
gelişme üzerine, Belediye Başkanı sayın Gürsel Uçar'a ulaşmaya
çalıştık. Bir haftadır izinde olduğunu öğrendiğimiz sayın
Belediye Başkanı, 'Hayriye hanımın dilekçesini görmedim.
Pazartesi günü görevimin başında olacağım. Dilekçeyi görür
ve Hayriye hanım ile konuşurum. Gerekçelerini kendisinden
dinlerim. Şu veya bu nedenle istifa ediyor, olabilir. İstifasını
gerektiren nedenleri halledip görevine devam etmesini ya da meclis
grubumuzla da görüşüp, istifasını kabul edebilirim. Şu an
yorum yapmam yanlış olur.' dedi.
Gelişmeyi
öğrendikten sonra 'sokaktan al haberi' diyerek Datça Kent Konseyi
bileşenlerinden bazı tanıdıkları aramış ve gelişmeye dair,
dilekçede yazılanlardan farklı herhangi bir şeylerin olup
olmadığını sormuştuk. Ne Hayriye hanım ne de Gürsel bey, Köy
Yerleşim ve Gelişim alanlarındaki (Kamuoyuna, 1+1'ler olarak
yansıyan) yapılaşma, Belediye Meclisi Aralık Ayı Olağan
Toplantısı başlamadan önce pandemi gerkçesiyle yapılan salon
düzenlemesi sırasında Kent Konseyi masasının salondan
çıkarılması vb. konularında görüş ayrılığı olduğuna;
istifanın, bu nedenlere dayandığına dair bazı duyumlarımızı
doğrulayan ya da yalanlayan somut herhangi bir şey de
söylemediler.
Datça
Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nun gelişmeye dair resmi bir açıklama
yapıp yapmayacağını sorduğumuz bir yürütme kurulu üyesi, en
kısa sürede, yürütme kurulunun, yazılı bir açıklama yaparak,
kamuoyunu bilgilendireceğini, söyledi.
Gözler,
şimdi, Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nun ve Datça Belediye
Başkanı sayın Gürsel Uçar'ın bu gelişme ile ilgili yapacakları
açıklamaya çevrilmiş durumda.
18.12.2020/Datça/Mehmet
Erdal
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (1)
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULU, REKOR KATILIMLA YAPILDI
18
haziran 2021 günü ilk toplantısının yapılması kararı alınan
ama çoğunluk sağlanamadığı gerekçesiyle yapılamayan, bu
nedenle tarafların bir hafta boyunca sözlü ve yazılı olarak
birbirlerini suçladıkları Datça Kent Konseyi Genel Kurulu, bugün
rekor bir katılımla gerçekleştirildi; seçimi Beyaz Liste ile
seçime katılan Çiğdem Canbey kazandı.
Genel
Kurul için 18 Haziran günü saat 14.00'te Ecevit Kültür
Merkezi'nde ilk toplantının yapılması, eğer salt çoğunluk
sağlanamazsa 25 Haziran günü salt çoğunluk aranmaksızın yine
aynı yerde yapılması kararı alındıktan ve ilan edildikten
sonra, daha önce Datça'da (belki başka yerlerde de) yapılan Kent
Konseyi Genel Kurulları öncesi hiç yaşanmamış ve tanık
olunmamış bazı gelişmeler yaşanmaya başlanmıştı: sokaklarda
konuşulanlara göre, ilçede örgütlü bulunan bir siyasi
partinin organizötörlüğünde bazı kamu kurumları temsilcileri
kongreye yönelik bir liste hazırlıyorlardı; kent konseyi
başkanlığı ve yürütme kurulu üye seçimlerini kazanmak
istiyorlardı.
Bu
duyumlar nedeniyle 18 Haziran günü gergin bir atmosferde toplanan
kent konseyi kongresi, salt çoğunluk oluşturulamadığı için
yapılamamış ve 25 Haziran'a ertelenmiş; ama söylentiler ve
karşılıklı suçlamalar da almış başını gitmişti...
Bugün
saat 14.00'de başlaması duyurulan ama aynı salonda öncesi
saatlerde başlayan bir seminerin uzaması nedeniyle saat 15.00
civarı başlayabilen kongreye yasal olarak katılımcı olma hakkı
bulunan 140 temsilcinin 109'u katıldı. Öncesinde, üç başkan
adayı olduğu söylenirken, son anda bir başkan adayını gerekçe
açıklamaksızın aday olmadığı ve işin garibi, salon civarında
olmasına karşın her nedense oy kullanmaya bile gelmediği kongrede
iki başkan adayı yarıştı.
Adaylardan
Ali Eren bir devlet kurumunda memurdu ve resmi kurumların adayı
olarak seçime katıldığı söyleniyordu; aslen Karaköylü genç
ve oldukça sempatik bir kişi profili çiziyordu. Beyaz Liste olarak
seçime giren Çiğdem Canbey ise genç ve sempatik bir kadın
eğitimciydi.
Kent
konseyi başkanın seçimi ile yürütme kurulu üyelerinin seçimi
konusunda nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiği üzerine çok fazla
uzamayan bazı tartışmalardan sonra, her iki seçimin aynı anda
sandığa gidip oy kullanılarak yapılması ve böylece zamandan
kazanılması konusunda hem fikir olunduktan sonra yürütme kurulu
üyelerinin Çarşaf Liste ile mi yoksa Blok Liste ile mi seçileceği
üzerine yine çok fazla uzmayan kısa bir yöntem tartışması
yaşandı; sonunda, sözde Çarşaf ama özde Blok liste ile (Bir
temsilcinin deyişiyle, yorganlar ile çarşaflar birbirine
karıştırılarak) yürütme kurulu üyelerinin seçimi yapıldı.
Oy
kullanma bittikten sonra 106 temsilcinin oy kullandığı anlaşıldı.
Oy sayımı sonrası Ali Eren'in 38, Çiğdem Canbey'in 64 oy aldığı
görüldü. Beyaz ve Sarı listelerin yarıştığı yürütme kurulu
seçiminde ise Sarı Liste 34, Beyaz Liste 62 oy aldı. Beyaz Liste
üzerinde 5 kişinin, Sarı Liste üzerinde ise 2 kişinin bazı
isimleri çizdikleri görüldü.
Seçim
sonucu seçimi kaybeden Ali Eren ile seçimi kazanan Çiğdem
Canbey'in tokalaşmaları ve yaptıkları kısa konuşmalar, bir
arada yaşama ve ortaklaşa iş yapma kültürü açısında umut
verici bir görüntü oldu. (Bu kongre ile ilgili daha ayrıntılı
bir değerlendirmeyi yarın paylaşacağım.)
(Devam
edecek)
25.06.2021/Datça/Mehmet
Erdal
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (2)
'YOL'
KAZASI ÜZERİNE!
Datça
Haber Gazetesi, 18 Haziran günü saat 14.00'de Ecevit Kültür
Merkezi'nde yaşananlar ile ilgili verdiği haberin bir yerinde
(Bknz:22 Haziran, sayı 1960, 3.sayfa/'Yaptırılmayan Kent Konseyi
Seçimi Üzerine-SÜSLÜ LAFLAR ETMEKLE DEMOKRAT OLUNMUYOR'), şöyle
yazıyor: ”4- Kent Konseyi Başkanı ve Yürütme Kurulu, çoğunluk
sağlanmasın, diye, özel bir çaba sergilemiştir. BİNANIN
KAPISINDA BEKLEYENLER İÇERİ ALINSAYDI, BU ÇOĞUNLUK
SAĞLANABİLİRDİ” (abç)
Bu
haberden anlaşılan o ki, 18 Haziran günü saat 14.00'de Ecevit
Kültür Merkezi'ne giden Datça Kent Konseyi katılımcılarının
'bir kısmı', kongre salonuna giderken, o gün orada salt çoğunluğun
sağlanabileceğinden ve istedikleri sonucu kolayca elde
edebileceklerinden çok emindiler...
Aynı
habere göre, bu 'bir kısım' katılımcı, kongre öncesi, kongreye
kaç kişinin katılımcı olarak gelebileceğini öğrenmek
istemişler (ki bunu öğrenmek, kongre katılımcılarının en
doğal hakkıdır; çünkü, hazırlıklar, bu bilgiler olmadan
yapılamaz); Kent Konseyi Genel Sekreterliği 76, Yürütme Kurulu 85
kişinin katılım hakkı bulunduğu bilgisini vermiş. Yani,
haberde yazılmıyor ama, deneyimle sabittir, bu katılımcı
arkadaşlar, işi sağlama almak için, bir yerden değil, iki yerden
de bilgi alma ve böylece eşeği sağlam kazığa bağlama gereği
duymuşlar (Sağlam iş yapmayı sevenler için, bu, doğru bir
yöntemdir).
Sonrasında
iş, salt çoğunluğu sağlamaya ve seçimi almaya kalıyor...
Katılımcı
sayısı 76 ise 39 kişi, 85 ise 43 kişi o saatte o salonda bulunur
ise salt çoğunluğun sağlanması ve kongrenin yapılması; birinci
olasılığa göre 20, ikinci olasılığa göre 22 kişi ile o
kongreye bir ekip olarak gidilebilir ise hem başkanlığın hem de
yürütme kurulu üyeliklerinin kazanılması (yerel mülki
amirliğin, 10 resmi kurumun ve başka bazı paydaşların el ele
verdiği bir birliktelik ile) işten bile değildir...
'Baskın
basanındır' diyerek 18 Haziran günü hazırlıklı bir biçimde
kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür Merkezi'ne giden katılımcı
arkadaşların, katılımcı sayısını öğrenmek için yalnızca
Kent Konseyi Genel Sekreteri konumundaki görevli arkadaştan ve
Yürütme Kurulu üyelerinden bilgi almakla yetinip-yetinmediklerini;
yetindiler ise, neden yerel mülki idare ve emniyet gibi (birlikte
hareket ettiklerini sağda-solda yaydıkları) resmi kurumlardan da
daha sağlıklı bir bilgi edinme yoluna gitmediklerini vb.
bilemiyoruz.
Kendi
ifadeleriyle, katılımcı sayısı bir yerden 76, bir başka yerden
85 olarak bildiriliyor. Böyle bir durumda, yani bu iki farklı bilgi
karşısında, çok doğal olarak, “Allah Allah, bu işte bir
gariplik var, bunun aslını astarını öğrenelim; bu sayıyı bir
de kaymakamlığa ve emniyete soralım” demeleri gerekiyordu;
sağlam iş yapmayı sevenler, bunu yapmazlar ise, olmaz. Ama,
haberden anlaşılan o ki, yapmıyorlar. Neden? Her neyse, nitekim,
bilahare, bunların doğru olmadığını, gerçek katılımcı
sayısının 119 olduğunu duyuyorlar; çok şaşırıyorlar ve “Bu
kadar katılımcı nereden gelmiş, nasıl oluşmuş bilmiyoruz.”
diyorlar. (Bknz: aynı haber)
(Dahası
da var: 21 Haziran günü bilgisine başvurduğum bir kaynak, bana,
katılımcı sayısının 121 olduğunu söyledi. 25 Haziran günü
kongre başlamadan hemen önce ise sayının 137 olduğu ifade
edilmeye başlandı; salonda, kongre başladıktan sonra, divanın 2
yasal katılımcı daha olduğunu duyurmasıyla, sayı 140 oldu)
***
Datça
Kent Konseyi'nin yasal katılımcılarının sayısına yönelik (hem
de bir kongre öncesi) bu ölçüde bir bilgi karmaşası, açık
konuşalım ve adını koymaktan çekinmeyelim, eğer özel bir kasıt
yoksa, ki kanımca yoktur, kent konseyini genel kurula götüren
başkanın/başkan vekilinin ve yürütme kurulu üyelerinin
eksikliği ve hatalarıdır.
Tamam,
2020 yılı Mart ayından beri ülkemizin içinde yaşadığı
pandemi koşulları, Datça Kent Konseyi Başkanı ve CHP Meclis
Üyesi Hayriye Yılmaz Balkan'ın başkanlıktan ve akabinde 4
yürütme kurulu üyesinin yürütme kurulu üyeliklerinden (henüz
çok net bir biçimde anlaşılamayan ve çok farklı spekülatif
söylentilere yol açan) istifaları vb. gelişmeler var;
biliniyor... Ama bütün bunlar ve ileri sürülebilecek daha başka
gerekçeler, kent konseyi katılımcılarının kesin sayısının
bilinememesinin ve bir dosyasının oluşturulamamasının, bu
bilinmezlik içinde kongreye gidilmesinin ve 18 Haziran günü
yaşananların da kanıtladığı üzere, 'fırsatçı' tavırlara
zemin oluşturulmasının makul mazeretleri olamaz...(Genel kurulda,
bunca karmaşaya ve eleştiriye yol açan bu konuda tek bir cümle
bile söylenmemesini ve sorumluluğun üstlenilmemesini, bir kenara
not etmek gerekiyor)
***
Yaşadıkları
ve duydukları deneyimler çerçevesinde, bu kongrenin de, önceki ya
da benzeri kongreler gibi belediye başkanının ve/veya yerel
yönetimde iktidar olan siyasal partinin ve paydaşlarının bir
biçimde planlaması ve yönlendirmesi çerçevesinde olup biteceğini
düşünen; kent konseyleri örgütlenmesine bakışı, belediye
başkanı ve partisi ya da paydaşlarından birisiyle ilişkileri ve
onlardan beklentileri, bulunduğu konum (kişisel, siyasal, toplumsal
vb.) nedeniyle rahatını riske atmama endişesi, (kapalı kapılar
arkasında) politika yapma alışkanlıkları vb. vb... nedenlerle
işi oluruna bırakan temsilcilerin bir kısmı, bir-iki gün
öncesinden, sokaklarda, yapılacak kongreye dair bazı girişimlerin
olduğunun konuşulduğu duyumunu alınca, tabiri caizse, ayıktılar!
Tamam,
belediye başkanının ya da belediye başkanının mensubu olduğu
siyasal partinin ve paydaşlarının kent konseyi kongrelerine
doğrudan ya da dolaylı müdahalesi konusunda doğruydu-yanlıştı
vb. şeklinde farklı yaklaşımları vardı ama sonuçta, bu tür
bir müdahale, hayatın olağan akışına uygundu; çünkü, kent
konseyinin parasal ve her tür tek destekçisi yalnızca belediye
idi. Belediye başkanı 'olmaz' dediğinde, o kent konseyi ağzı ile
kuş tutsa nafileydi vb. vb... Ama, yerel mülki idarenin, resmi
kurumların ve hele hele bugüne kadar kent konseylerine karşı
alerjisi olduğunu hiç saklamamış ve kent konseyinin çalışmaları
karşısında hep negatif bir duruş sergilemiş vb. bir siyasal
partinin ve paydaşlarının kent konseyi yönetimini alması ne
demekti? Böyle bir şey olamazdı! Bu önlenmeliydi! vs. vs...
Yapılması
gereken, 18 Haziran günü yapılacak kongrenin mutlak bir biçimde
yaptırılmaması ve sonrasında bir çözüm yolu aranmasıydı.
[Datça
Kent Konseyinin bu kongre sürecinde yaşananlar, önceki bölümde
de yazdım, gerçekten çok istisnai bir durumdur; bu gelişmenin
nedeni, Datça Yarımadasına yönelik bazı hesaplar ve bu hesaplar
karşısında, kent konseyinin, doğru ya da tartışılabilir
nitelikte bir şeyler yapmaya çalışmasıdır.
Gerçekte,
Kent Konseyi kongrelerini abartanlar, yani kongrelerde başkanın ve
yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı/olması gerektiği
konusuyla çok yakinen ilgilenenler, bu çerçevede kapalı kapılar
ardında farklı ölçeklerde sayısız toplantılar yapanlar, bu
toplantılarda pazarlıklara girişenler, aralarında anlaşanlar,
hatta istedikleri olmadı diye birilerine/birbirlerine küsenler vb.
vb... kimler midir?
a)
Kent konseylerinin bazı sıkıntılı çalışmalar ve çıkışlar
yaparak başını/başlarını ağrıtıp durmasını istemeyen ve bu
nedenle de denetim altında tutabilecek kişilerin başkan ve yürütme
kurulu üyesi olmasını isteyen belediye başkanları ve bir ölçüye
kadar de mensubu olduğu siyasi partinin İl/İlçe örgütleridir.
b)
Şu veya bu nedenle, sokakta politika yapmaktan imtina eden; yaşı,
konumu, toplumsal iddiaları, hayattan beklentileri vb. çerçevesinde
kent konseylerinde yaptıkları toplumsal nitelikli ve hiç şüphesiz
çok yararlı çalışmaları yeterli görüp, akşamları huzur
içinde evlerinin ya da dost meclislerinin yolunu tutan kadınlar ve
erkeklerdir.
Bu
çerçevedeki katılımcılar için, önemli olan başkanlık ve
yürütme kuruludur; haliyle, bunların istenilen kişilerden
oluşmasında her yol mübah idi!]
***
18
Haziran günü saat 14.00'de kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür
Merkezi'ne giden temsilcilerin kendi aralarında yaşanan 'salt
çoğunluk sağlanabilir; kongre yapılmalı'/'hayır salt çoğunluk
yok; kongre yapılamaz' eksenindeki tartışmalardan sonra 'salt
çoğunluk toplanamadı' gerekçesiyle tutanak tutulup 25 Haziran'a
ertelenen kongre sonrasında taraflardan 'kongre yapılmalı diyenler
'fırsat kaçtı', 'kongre yapılmamalı' diyenler (ve o gün oraya
gitmemiş olsalar da aynı düşüncede olanlar) ise 'ucuz atlattık'
duygusu ile 25 Haziran'a yönelik çalışmaya başladılar...
(Devam
edecek)
29.06.2021/Datça/Mehmet
Erdal
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (3)
BLOK
LİSTE-ÇARŞAF LİSTE TARTIŞMALARI!
Bu
bölümdeki değerlendirmelerimi yazmaya başlamadan önce, şunu not
düşmeliyim: Pandemi sürecinde pazar yerlerinde uygulanan tek-çift
numara uygulaması, Sosyete Pazarı, 1+1'ler, Cumalı'daki
zeytinliğin satışa çıkarılması, Datça'da kırsal mahalle ve
yerleşik alan tespiti... gibi pek çok konuda kendisini açıkça ve
yüksek sesle eleştiren birisi olsam da, belediye başkanımız
sayın Gürsel Uçar, bu kongre sürecine yönelik yönelttiğim
eleştirilerden, muaftır. (Var
olan Kent Konseyi Yönetmeliği gereği, bir belediye başkanının
iradesine rağmen, Ankara dahil hiç bir irade, o belediye başkanının
bulunduğu yerdeki kent konseyine, sonuç alabilecek, ne operasyon
çekebilir ne de liste oluşturabilir; sonuç, her halükarda, o
irade açısından hüsran olur.
Keza,
belediye başkanı yeşil ışık yakmadan ve dahası onay vermeden
ya da seçime katılacak bütün başkan adayları ve listelere eşit
uzaklıkta olduğunu ilan etmeden, kongrede kazanabilecek bir başkan
adayı ve liste de çıkarılamaz;
18 ve 25 Haziran günü olup bitenleri, bir de bu açıdan irdelemek
gerekiyor... Yine de, sayın başkanımızın, bu kongre sürecine
doğrudan müdahale ettiğine dair herhangi bir somut kanıt yoktur.)
Bu
kez, kongre sürecindeki konumu nedeniyle, alkışı hak ediyor.
***
Şimdi,
değerlendirmelerime devam edebilirim.
Datça
Kent Konseyi genel kurulunda yarışa katılacak başkan adaylarının
ve yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı ya da kimler olması
gerektiği çerçevesinde yaşananlar, Datça'daki günlük politik,
sosyal ve hatta kişisel ilişkilere dahi her daim çok yönlü
yansımaları olabilecek, tabiri caizse, pek çok kişinin,
birbirlerinin gerçekte ne olduğunu karşılıklı olarak
görmelerini sağlayan turnusol nitelikteki gelişmelerdi.
***
Artık
çok net bir biçimde bilindiği üzere, bir yanda, yerel mülki
idarenin desteğinin olduğu ve resmi kurumlar ile birlikte
belirlendiği söylentisi yayılan bir başkan adayı (ki, hem 18
Haziran'da hem de 25 Haziran'da gösterilen başkan adayları resmen
devlet memurlarıydı) ve (Sarı) liste vardı.
Öte
yanda ise, (25 Haziran günü temsilcilerin kongre salonuna girmeye
başladığı anda dahi hala başkan adayı olduğunu açıklamaya
devam eden ama her nedense, kongre başladıktan sonra salona
girmeyen, aday olduğunu açıklamayan ve oy kullanmaya dahi gelmeyen
Dilek Dündar dışında ) bu (devlet memuru) başkan adayını ve
(Sarı) listeyi (hazırlayanlara duydukları tepki nedeniyle)
reddedenler adına çıkarıldığı söylenen bir başka başkan
adayı ve (Beyaz) liste vardı.
***
18
Haziran günü istedikleri “salt çoğunluk sağlanamadı”
tutanağı tutulduktan sonra “Ne gündü be!” diyerek salonu terk
eden katılımcılar (hiç şüphesiz hepsi değil), üç konuda
çalışmaya başladılar:
1-
Datça Kent Konseyinin, gerçekte, kaç katılımcısının olduğunu
(geç de olsa) tespite yöneldiler.
2-
18 Haziran günü kongre salonuna gelme zahmetine bile katlanmayan
katılımcılar da dahil bütün katılımcılara ulaşmaya;
belirlenecek başkan adayına ve yürütme kurulu üyelerine oy
vermeleri için onları bir biçimde ikna etmeye çalıştılar.
3-
Yerel mülki idarenin desteğinin olduğu ve resmi kurumlar ile
birlikte belirlendiği söylentisi yayılan başkan adayına ve
(Sarı) listeye karşı çıkan temsilcilerin oy verebileceği bir
başkan adayını ve (Beyaz) listeyi hazırlamaya giriştiler.
Tartışma,
üçüncü madde çerçevesinde başladı.
***
18
Haziran günü kongre salonunda yaşanılanları abartarak korkuya
kapılan bir kısım temsilci, “aman, bir an önce bir şey
yapılsın; kent konseyini bari kaptırmayalım” diyerek,
yüzlerini, hala “umut” olarak gördükleri kişi ve kurumlara
çevirdiler. Yüzlerin kendilerine çevrildiğini gören bu kişi ve
kurumlardan bazıları, bu “korkuyu” yatıştırmak ve böyle bir
“korkuya” kapılmanın mesnetsiz olduğunu anlatmak yerine, o
“duyguyu” suistimal etmeyi tercih ettiler. Bu süreçte, başka
bazıları da, “Demokrasi” dedikleri için siyasal iktidarın
gazabına uğradıkları gerçeğini unutarak, “koşullar, ahhh
koşullar” deyip, duyanı şaşırtacak ve hatta şok edecek bir
biçimde, var güçleriyle ve bütün yetenekleriyle, var olan durumu
suistimal ederek istedikleri sonucu almak isteyenlerin değirmenine
su taşımaya başladılar. Bütün bunların toplam sonucu “Blok
liste” ve “bizden” (!) birisinin başkan adayı olması
gerektiği önerisi oldu.
Kapalı
kapılar ardında farklı ölçekte yapılan tartışmalarda bu “Blok
liste” düşüncesinin formatlanmaya çalışıldığına bir
biçimde tanıklık eden, duyan vs. bazı temsilciler ise daha ilk
andan itibaren bu yaklaşıma karşı çıktılar. Onlara göre,
tamam, başkan adayını belirlemek önemliydi. Eğer, “Baskın
basanındır” diyerek 18 Haziran'da kongreye operasyon çekmeye
çalışanların karşısında çoğunluğun desteğini alabilecek
bir başkan adayı var idiyse, o desteklenebilirdi; hatta, aday
olduğunu söyleyen Dilek Dündar ile de konuşulur ve ona, “başkan
adaylığından çekil, yürütme kuruluna aday ol, seni
destekleyelim” bile denebilirdi. Ama yürütme kuruluna Blok
liste çıkarmak, bu tür kitle örgütlerinde, hele hele yönetmelik
gereği heterojen niteliği çok belirgin olan Kent Konseylerinde,
kesin 'intihar' demekti. Bu örgütlerde asıl olan, gönüllü
adaylık ve gönüllü adaylar arasından iş yapabileceklerine
inanılanların, kongre salonunda, temsilciler tarafından
seçilmesiydi. Bu nedenle “Çarşaf liste”, en doğru listeydi.
Kongre salonunda, “Blok liste”, punduna getirilip bir biçimde
dayatılmaya kalkışılırsa, hiç şüphesiz bodoslamadan karşı
çıkılırdı.
“Çarşaf
listeyi” savunan temsilcilere göre, yerel mülki idareyi
arkalarına aldıklarını ve resmi kurumlar ile birlikte hareket
ettiklerini söyleyenlerin gücü abartılmamalıydı; eğer onlar o
kadar güçlü olsalardı, 18 Haziran günü ne yapıp edip salt
çoğunluğu sağlarlar ve istedikleri sonucu alabilirlerdi.
Görüldüğü gibi, alamamışlardı. “Baskın basanındır”
diye kongre salonuna gelenler, hiç şüphesiz, baskına bütün
güçleriyle gelmişlerdir; aksi halde, sonuç alamayacaklarını
biliyorlardır... Yani, onların gücü bu kadardı; daha fazla
değildi... Rahat olunmalı, başkanlığın ve yürütme kurulu
üyeliklerinin büyük çoğunlukça alınabileceğinden hiç şüphe
edilmemeliydi. Yürütme kuruluna, öbür listeden bir kaç kişinin
girmesi de kötü bir şey değildi; hatta, iyi bir şey olarak bile
görülmeliydi. İnsanlar,
ötekileştirilerek değil, birlikteyken dönüştürülmeye
çalışılarak kazanılırdı. “Blok liste”, gerçekte,
ötekileştirme listesiydi...
18-25
Haziran arası süren tartışmaların son anlarında, ortalığa,
tamam, “Çarşaf liste olacak” söylentisi yayılmaya başlandı...
25
Haziran günü, kongre salonuna, bu atmosferde gidildi...
***
Bu
Blok liste-Çarşaf liste tartışmasının 25 Haziran günü kongre
salonuna nasıl yansıdığı ve salondaki tartışmalar, bundan
sonraki “Bir kongre nasıl yönetilmemeli?” başlıklı bölümde
an be an ele alınacak.
Şimdi,
artık şunu hepimiz biliyoruz: Kongreye, Ali Eren ve Sarı liste
karşısına Çiğdem Canbey ve Beyaz liste çıkarılarak gidildi.
Yani
iki “Blok liste” yarıştı. Gerçek bu!
1-
Çiğdem Canbey'in başkan adayı olarak belirlenmesine ve Beyaz
Listenin oluşturulmasına kent konseyi temsilcisi ya da dışarıdan
kaç kişinin katılım sağladığını ve kaç kişinin “çalışır”,
kaç kişinin “oy alır” diyerek listeye adının yazıldığını
bilemiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Bu liste, daha açıkçası, böyle
bir listenin varlığı, oylamanın yapılacağı ana kadar,
temsilcilerin çoğunluğu açısından bir “sır” olarak kaldı;
dünyanın en önemli “sırrı” muamelesi gördü ve herkesten
saklandı.
Neden?
2-
Datça Kent Konseyinde, “1+1”lere ilişkin raporun işleme
konulmasının sonucu yaşanan depremin artçı sarsıntılarından
sayılabilecek Kent Konseyi Başkanı sayın Hayriye Yılmaz
Balkan'ın ve bir süre sonra da 4 yürütme kurulu üyesinin
istifalarının bilindiği gerçeklikte şu nokta düşünülmeliydi:
Oy kullanma hakkı
bulunan temsilcilerin özgür iradeleri ile değil de kapalı kapılar
ardında yapılan görüşmelerde dar çerçevedeki bir irade
tarafından belirlenen başkan adayı ve listeye giren yürütme
kurulu üyeleri, çalışmalarında ne ölçüde özgür
olabileceklerdir? Daha baştan yapılmış bir akit yoksa, yaptıkları
çalışmalarda eğer onları oraya koyan irade ile karşı karşıya
gelirlerse kime güvenerek direnebileceklerdir?
3-
Yaşanılan deneyimler çerçevesinde, kent konseyi kongrelerinde ve
konseyin çalışmalarında belediye başkanının müdahalelerinin
bile öngörülemeyen sıkıntılara ve ciddi sorunlara yol açtığı
deneyimle sabit iken, başkanın ve yürütme kurulu üyelerinin
kongre salonuna gelecek olan temsilcilerin iradeleriyle belirlenmesi
gerektiği konusunda ısrar etmek yerine, daha dar çerçevedeki
başka bir irade tarafından belirlenmesi yoluna gidilmesi çok
düşündürücüdür...
Bunları
tarihe not düşelim. Aklımızda olsun!
(Devam
edecek)
30.06.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı 30.06.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (4) (*)
BİR KONGRE NASIL
YÖNETİLMEMELİ? (1)
(3.
Bölümde, sayın Dilek Dündar'ın “kongre başladıktan sonra
salona girmediğini” ifade etmiştim; yanılmışım. Dilek Dündar
salonda ve benim bir kaç sıra arkamda oturuyormuş.
Dikkatsizliğimden kaynaklanan bu ifadeyi düzeltiyorum; Dilek
Dündar'dan özür diliyorum.)
***
18-25
Haziran arası çok tartışmalı ve hareketli geçen günlerin
arkasından, 25 Haziran günü kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür
Merkezi'ne doğru yürürken hiç heyecanlı değildim; bir an önce
varayım ve ne olup bitiyor göreyim de demiyordum.
Kanımca
ki ben bunu defalarca bir çok kişiye söylemiştim, 18 Haziran günü
“Baskın basanındır” diyerek kongreye gelen temsilcilerin gücü
ne başkanlık ne de yürütme kurulu üyeliklerinde istedikleri
sonucu almaya yeterli değildi; bu görülmüştü. Her halükarda
hem başkanlık hem de yürütme kurulu üyeliklerinin seçimi
kazanılırdı. Bu kongrede sorun, önümüzdeki iki yıl başkanın
kim ve yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı da değildi.
Sorun,
kent konseyi başkanın ve yürütme kurulu üyeliklerinin nasıl
seçileceğinde idi. Zurnanın zırt dediği nokta burası idi. Bu
yöntem, adeta, her şeyin söylemde değil, pratikte ne olduğunun
anlaşılabileceği bir mihenk taşı, bir turnusol kağıdı
gibiydi. O
nedenle de bir hafta boyunca bu konu çok farklı düzlemlerde çok
yoğun bir biçimde tartışılmıştı. Bu konuda da, “Tamam,
Çarşaf Liste” olacak denildiğine göre, kongre salonuna gitmek
için aceleye mahal yoktu.
Saat
13.45 civarı Migros, PSAKDD (Pir Sultan Abdal Kültür ve Dayanışma
Derneği) ve Hacı Bektaş Vakfı Datça Şubesi'nin önünden
yürüyerek geldiğim Ecevit Kültür Merkezi önünde, sayısı çok
fazla olmayan bir kalabalık vardı. 18 Haziran günü katılamamıştım
ve haliyle kıyaslama yapamazdım ama dernek, sendika, parti vb.
kongrelerinde aşina olduğumuz gibi bir heyecan ve hareketlilik göze
çarpmıyordu. Ben, bu durumu, yukarıda yazdığım nedene bağladım
ve yadsımadım...
Saat
14.00'te başlaması gereken toplantı, aynı salonda önceki
saatlerde başlayan ve uzayan bir seminer nedeniyle sarkınca, çok
doğal olarak, gelen ve giderek sayıları artan katılımcılardan
tanıdık bazıları ile ayaküstü sohbetler yapmaya başladım. Bu
sohbetlerde, başkan adayının kim olduğuna ve katılımcı
sayısına dair bazı konuşmalar oldu ama yürütme kurulu
üyelikleri için kimlerin aday olduğuna dair konuştuğum kişilere
ne ben bir soru sordum, ne de kimse bana sordu; çevrede bulunan
başkalarınca da sorulduğuna ve bu konuda hararetli tartışmalar
yapıldığına da tanık olmadım... Başkaları neden merak
etmiyordu ya da neden bu konuya dair hiç konuşmuyorlardı bilemem;
ben, madem, diyordum, “Çarşaf Liste” denildi, bu durumda,
kongre başladıktan sonra sıra o konuya geldiğinde gönüllü ya
da önerilen adaylar çıkar ve isimlerini panoya yazdırırlar, biz
de istediğimize oy veririz. Böylece, usulüne uygun bir biçimde
seçim yapılmış olur...
***
Saat
14.00 civarı seminerdeki kadınlar ve erkekler kültür merkezinden
çıkmaya, kongre için gelen katılımcılar ise içeriye girmek
için sıralanmaya başladılar. Sıraya giren katılımcılar kapı
ağzına konulan masa başındaki görevlilere yetki belgesini
bırakıyor, hazirun cetvelini imzalıyor, adının yazılı olduğu
pusulaları alıyor ve yukarıya çıkıyorlardı.
Aynı
işlemleri yaptırıp, ilk girenler arasında yukarının yolunu
tuttum. Görevliler salonu dezenfekte ettikleri için salon girişinde
bir süre oturdum. Datça Haber'den Sebiha (Arslan) hanım ve
bilahare CHP Belediye Meclis Üyesi Hilmi Sezer ile lafladık. Tamam,
girebilirsiniz, denilince salona girdik. Kongre süresince arada bir
kalkıp fotoğraf çekerim düşüncesiyle önlere ve sonra da önden
üçüncü sıranın sol taraflarına doğru yürüdüm. PSAKDD
başkanı Mustafa bey ile Eğitim-Sen temsilcisi öğretmen arkadaş
ile birlikte yan yana oturduk. Biraz sonra, arkadaşlar pandemi
nedeniyle mümkünse arada bir boş koltuk bırakarak aralıklı
oturalım diye salona doğru seslenilmeye başlanınca, kalkıp bir
ön sıraya geçtim ve sağımda CHP Datça İlçe Örgütü eski
Başkanlarından Gökhan Sağır, solumda Melike Işıktekin ile
aramızda birer koltuk boş bırakarak yan yana oturmaya başladık.
Salon dolmaya başladı. Önümdeki birinci sıranın en soldaki
koltuğuna AKP Belediye Meclis Üyesi Halit Berk Bayer, ikinci
koltuğa Başkan adaylarından Ali Eren, üçüncü koltuğa Datça
Ülkü Ocağı Başkanı Oğuzhan Özçelik, dördüncü koltuğa CHP
Belediye Meclis Üyesi Mutlu Gündoğan... ve onun biraz ilerisine de
başkan adaylarından Çiğdem Canbey gelip oturdular...
***
Saat
15.00'i üç-beş dakika geçerken, önceki yürütme kurulu
üyelerinden Nesrin Aygün, salonda bulunanları saygı duruşuna ve
İstiklal Marşını okumaya davet etti. Saygı duruşu ve İstiklal
Marşı'nın okunması bitti. Önceki yürütme kurulu üyelerinden
Özgür Yayla, sahneye çıktı ve ilk olarak divan seçiminin
yapılacağını duyurdu. Bu konuda öneri olup olmadığını sordu.
İki yazılı öneri iletildi. Birisinde Av. Ali Kurt, Av. Gülhan
Keleş ve Meltem Demirci, diğerinde Erdoğan Başar, S. Candan ve
Fatih Aydoğan önerilmişti. Özgür Yayla, önerilerin nasıl
oylanacağının yöntemi konusunda açıklama yaptı. İkinci divan
kurulu önerisinde ismi yazılı olan S. Candan söz isteyip, divan
kuruluna önerilen kişi ile isim benzerliği mi bulunduğunu yoksa
önerilen kişinin kendisi mi olduğunu sordu. Özgür, isim nedir,
dedi ve divan başkanı yardımcılığına önerildiğini söyledi.
Hanımefendi, kendisini kimin önerdiğini sordu; Ali Eren, arkaya
dönerek ve elini kaldırarak, ben önerdim, dedi. Hanımefendinin
böyle bir öneri olacağından haberi yokmuş. İşi çokmuş ve
kabul etmiyormuş. Eyvah, dedim, içimden; dakika bir, gol bir.
Kongrelerde, bu, hiç yapılmaması gereken bir hatadır. Ali Eren,
kendisine önerilen işin acemisi çıktı; kendi kalesine gol attı.
Karşılıklı konuşmalardan sonra uzlaşı sağlandı. Sonra bir
ses: Ali Eren'in divan kurulu önerisindeki başkan adayı Erdoğan
Başar'ın izinli olduğunu bildirdi. Hoppala, dedim, içimden;
şimdi, bu hiç mi hiç olmadı. Salondakiler, bunları not eder.
Sanırım, salona yetki belgesi ile gelen memurlarda açığa
vuramadıkları bir hoşnutsuzluk var. Böylesi bir olay çok
istisnai olur! Haydi hayırlısı... Tamam, dedim, bu kongrenin
sonucu şimdiden belli oldu; haklı çıktım. Bu arkadaşlar, daha
divanın önerilmesi aşamasında kongreyi kaybettiler... Özgür,
acilen yeni bir isim önerilsin ya da önerinin hepten geri çekilmesi
gerekir, dedi. Ali Eren, yeni divan başkan adayı olarak Datça
Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Cemal Demirtaş'ı önerdi.
Özgür, işi yokuşa sürmek istemediğinden olsa gerekir,
dilekçedeki ismin yenilenmesini, istedi; bu, centilmence bir
yaklaşım idi.
Divan
önerileri oylanmaya başlandı (9:17). Ali Kurt, Gülhan Keleş ve
Meltem Demirci ilk sayımda 59-61, ikinci sayımda 55-56 aldı,
denildi; 56 kesin sayı kabul edildi. Cemal Demirtaş, Fatih Aydoğan
ve S. Candan 25-26-27 aldı denildi; 27 kabul edildi. Haliyle divan
Av. Ali Kurt, Av. Gülhan Keleş ve Meltem Demirci'den oluştu. Özgür
Yayla görevi devretti (14:13)
Divan
heyeti divana geçti. Yerlerine oturdular. Divan başkanı Av. Ali
Kurt salona teşekkür etti. Toplantıyı, kendilerine duyulan güvene
layık olacak şekilde en demokratik bir biçimde yönetmeyi
hedeflediklerini, söyledi. Kendisinin ve Gülhan Keleş'in avukat
olduğunu da ekledi.
Gündemin
1. ve 2. maddesi geçildiği için, sıra 3. madde de, dedi. Bu
maddede, önce Kent Konseyi Başkanı Nesrin Aygün söz aldı;
istifa eden Hayriye Yılmaz Balkan'a teşekkür etti ve Kent
Konseyinin yaptığı çalışmaları özetleyerek anlatmaya başladı.
Bitirdi (24:39). Sonra Kent Konseyi meclisinden raporlarını okumak
isteyenleri çağırdı. Sırasıyla Kadın Meclisi Temsilcisi
konuştu. Atık grubu adına konuşma başlamadan önce, divan
başkanı, divana bir öneri iletildiğini söyledi ve öneriyi
okudu; yetki belgesi ile kongreye katılmak için gelen iki kuruluşun
yetki belgesi ile ilgili bir sorun oluşmuş. Sorunun nedeni,
kaymakamlıktan alınan derneklerle ilgili belgede adları yokmuş.
Bu konuyu divana iletin, onlar karar versin, denilmiş. Kendileri,
divan olarak, kent konseyinin katılımcı bir ilke ve anlayışla
çalıştığını, düşünerek, bu iki kuruluşun katılımını
uygun görmüşlerdi; salondaki katılımcılar acaba ne düşünüyordu?
Salondan itiraz sesi yükselmedi. İki kuruluşun adı hazirun
cetveline eklendi.
Atık
Grubu, Kent Arşivi Grubu, Kıyı Çalışma Grubu, Hayvan Hakları
Grubu ve Su Grubu temsilcileri gruplarının faaliyetleri ile ilgili
bilgiler verdiler (51:34).
Divan
başkanı, yönetmelikte bu konuda bir hüküm görmedim, ama genel
kurul burada her konuda yetkilidir, dedi ve divan olarak, bu
çalışmalara katılanlara ve özellikle 3-4 gündür, daha doğrusu
geçen haftadan bu yana çok çok sıkıntılı günler geçiren
Özgür Yayla'ya da teşekkür ediyordu. Faaliyet raporunu kurulun
oyuna sundu. Oy birliği ile olumlu oy verildiğini, divan tutanağına
geçirdiğini, söyledi. İtiraz edilmedi.
Gündemin
sonraki maddesine, yani başkan adaylarının belirlenmesine geçildi
(53:56). Divan başkanı, önergelerin alınacağını ve genel
kurula sunulacağını, söyledi. Önce, önergeleri alayım, dedi.
Önergeler verildi...
(Devam
edecek.)
(Not:
Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti
doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın
canlı yayın videosunu izleyebilir.)
(Devam
edecek)
02.07.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı, 02.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULU'NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (5)
BİR KONGRE NASIL
YÖNETİLMEMELİ? (2)
Divan
başkanı, kent konseyi başkanının seçimine ilişkin yönetmeliğin
ilgili hükmüne atıfta bulunarak, uzun uzun açıklamalarda bulundu
ve nihayetinde, Datça Kent Konseyi katılımcılarının 140,
kongreye gelen temsilcilerin sayısının (ki bu hazirun cetvelindeki
imzalar sayılarak tespit edilmişti) 109 olduğunu; bu durumda ilk
tur için gerekli nitelikli çoğunluğun sağlandığını ve teorik
olarak ilk tur seçimin yapılmasının mümkün olduğunu, söyledi.
Tartışmalardan ve başkan adaylarının bu konuda benzer görüşler
bildirmelerinin (özetle, havanın sıcak, bulunulan yerin kapalı ve
bir saatlik sarkma nedeniyle zaman kısıtlı olması) ardından,
seçimin ilk birinci ve ikinci turlarının atlanarak, doğrudan, en
çok oy alanın kent konseyi başkanı olabileceği üçüncü tura
geçilmesi kesinleşti.
Aday
isimlerini okudu: Çiğdem Canbey ve Ali Eren başkan adayları
olarak önerilmişti (1:03:03).
Ecevit
Kültür Merkezi önünde beklerken, 21 Haziran tarihli Datça Haber
Gazetesi'nde de tartışma konusu olan, katılımcılara dair bazı
sayılar teleffuz edilmişti; 2019 yılındaki kongrede 59 civarında
bir katılımcının olduğu aklımda kaldığından, aha, bu
katılımcılar kimlermiş ki?, diye sormuştum, sayıları
söyleyenlere. Şimdi, divan başkanı, bugün, bu katılımcıların
109'unun salonda olduğunu açıklıyordu. İnanılmaz derecede
yüksek bir katılımdı bu. Normal koşullarda, ilk gün salt
çoğunluk sağlanamaz ve haliyle kongreler ikinci güne kalır ve
ikinci gün, kaç kişi katılır ise, ki bu da çok yüksek bir sayı
olmazdı, kongre, o gelenlerle gerçekleştirilir idi. Bugün,
muhtemelen, 18 Haziran günü yaşananların ters tepmesi sonucu, çok
çok yüksek bir katılım sağlanmıştı.
Divan
başkanı Av. Ali Kurt, seçimin, usulüne uygun olarak, önce kent
konseyi başkanının ve sonra da yürütme kurulu üyelerinin gizli
oyla seçilmesi biçiminde yapılması gerektiğini, söyledi. Bu
amaçla, hazırlık için kendilerine iki dakika verilmesini, istedi.
Bu konuda farklı sesler yükselirken, (önceki bölümde, şehven,
Datça Ülkü Ocağı Başkanı, olarak tanımlamıştım) MHP
temsilcisi Oğuzhan Özçelik, salonda 100 kişiyiz ve saat 4.00
(16.00); 5'e (17.00) kadar oy kullanmak için süre verilse, bu ara
hava alıp gelsek, dedi. Arkalardan bir ses (Mehmet Pembecioğlu),
kapalı ortamda bulunulduğunu, bu nedenle, divana, başkan
adaylarının ve yürütme kurulu üyelerinin seçiminin birlikte
yapılmasını, teklif ettiğini, dile getirdi. Divan başkanı,
arkadaşlar, yönetmelik, önce başkan seçilir, diyor; ben buna
karşı filan değilim. Ancak, ola ki bir hukuki denetime girilirse,
birleşik pusula ile yapmış olmaktan sıkıntı çıkar. Ben
hukukçu olarak bunu söyleyeyim. Yaa arkadaş yapalım diyorsanız,
sorun değil, itirazım olmaz, dedi. Bir başka ses (Hürriyet
Karadeniz), birleşik pusula ile yapmayalım; başkanın pusulası
ayrı, yürütme kurulunun pusulası ayrı ayrı zarflara konulsun,
dedi. Divan başkanı, peki şöyle yapalım; ben sizin yürütme
kurulu adaylarınızı da alayım, ayrı ayrı; 15-20 dakika da zaman
vereyim, şöyle bir hava alın, ondan sonra ikisini bir zarfa, olur
mu?, diye sordu. Salondan, olur, biçiminde sesler geldi. Bir ses,
ayrı ayrı zarflara konulsun, bence, dedi. Divan başkanı, girsin
kabine, iki zarfla çıksın, tamam mı? Evet, diye sesler yükseldi.
MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik, ayakta iken, liste Blok oluyor,
değil mi?, diye sordu. Divan başkanı, ya duymadı ya da duymamayı
yeğledi; konuşmaya devam etti. Buraya zarfları koyuyoruz, birisine
başkan adayı, diğerine yürütme kurulu üyeleri konuluyor,
anlaştık mı?, dedi.. Tam burada, ben söz istedim. Divan başkanı
konuşmaya devam etti. Yürütme kurulu üye önerilerinin birisini
aldım, diğeri de geliyor... (1:06:44)
Kafamın
içinde bir şeyler uğulduyordu. Birkaç dakikadır olup bitenler ve
duyduklarım karşısında şaşırmış, durumdaydım. Burada neler
oluyordu? Hani Blok Listeden vazgeçilmişti ve Çarşaf Liste
olacaktı? Tamam, Ali Eren'in başkanlığını öneren temsilcilerin
liste hazırladıkları konuşuluyordu, ama bu diğer tarafın da
Blok Liste ile seçime girmesini gerektirmezdi ki? Bir hafta boyunca
bu konu farklı düzlemlerde tartışılmış ve sonunda, güvenilir
kişilerin ağzından, tamam, Çarşaf Liste olacak, diye, bir bilgi
dolaşıma sokulmuştu. Keza şu ana kadar da, biraz önce Ecevit
Kültür Merkezi'nin önünde bile kimse böyle bir listenin
varlığından söz etmiyordu. Şimdi bu liste de nereden çıkmıştı?
Gören gözler ya da var olan durumu safiyane değerlendirme yapanlar
için bugünkü kongrenin sonucu zaten belli idi; nitekim, divan
kurulu seçimindeki oy oranı da bir ölçüde, kongrenin sonucunu
ortaya koymuştu. Nereden bakılırsa bakılsın, bu Blok Liste
mantığının savunulur bir tarafı yoktu. Burada,
anlaşılan o ki, her iki taraf da, kent konseyi yönetimini, yani
'iktidarı' ele geçirme mantığı ile hareket ediyordu; kent
konseyinin tarihsel olarak ortaya çıkışının nedenini düşünen
bile yoktu! Ali Eren'i destekleyen temsilciler için bu Blok Liste
normal olabilirdi ama diğer başkan adayını destekleyenlerin pek
çoğu açısından (hem de bu biçimde belirlenmiş) Blok Liste, tam
anlamıyla, kendini inkardı/intihardı...
Elimi
kaldırıp, Ali bey bir itirazım var, dedim. Ali bey, buyurun, dedi.
Ayağa kalkıp, şimdi, arkadaşlar, yönetmelikte, bu yürütme
kuruluna aday olmanın nasıl olacağına dair kesin bir hüküm var
mı? Yani, yönetmelik şöyle diyor mu?: Bu, Blok Liste ile olur
veya Çarşaf Liste ile olur. Yok, bunu genel kurulun idaresi
belirler, gibi bir hüküm var mı? Divan başkanı, yanıt
istiyorsanız söyleyeyim, dedi. Tabi, dedim. Divan başkanı,
yönetmelikte böyle bir açıklık, yok; seçimin usulü hakkında
ne yönetmelikte ne de yönergede, yani Blok Liste mi olur, Çarşaf
Liste mi olur, efendim Çarşaf Liste olur da anahtar liste... yani
oy pusulası nasıl olur vs. bununla ilgili herhangi bir hüküm,
açıklık yok, dedi. Cevabı ayakta dinlediğim için, bu cevaptan
sonra yine sordum: Peki, ikinci sorum şu: siz bu konuyu tartışmaya
açmadan, otomatikman iki tarafın da başkan adayının Blok
Listesini oraya koymakla şunu önlemiş olmuyor musunuz? Yani,
diyelim ki burada, herhangi bir arkadaşımız Blok Liste dışı
aday olmak istiyor. Örneğin önceki seçimde (2019), bu böyle
oldu. Böyle bir soru sormamakla, buradaki katılımcının, yüz
küsur katılımcının herhangi birinin böyle bir hakkını
kullanmasını ortadan kaldırmış olmuyor muyuz, arkadaşlar? Bu
hukuksuzluk değil mi? Yani doğrusu, ben Çarşaf Listeden yanayım.
Ama, eğer bu liste, burada genel kabul görüyorsa, yani benim
herhangi bir şeyim yok, beni bilen bilir, bunu salona sormanız
gerekmiyor mu? Divan başkanı, haklısınız, şöyle yapalım, onu
da çözelim, o da kolay; arkadaşlar şu ana kadar bana başkan
adayı olarak iki kişinin ismi geldi. Okudum, bilginize sundum.
Yürütme kurulu asil ve yedek adayları olarak da önümde iki tane
liste var. Bunun dışında, hiç bir engel yok, herhangi bir
kişinin, delege olan, burada oy kullanma hakkı olan herhangi bir
kişinin aday olmasında hiç bir engel yok. Aday olmak isteyen var
ise buyursun, yazılı olarak divanımıza başvursun. Ben o kişinin
adaylığını da genel kurulun bilgisine, oyuna sunarım. Var mı
efendim? Eğer başkaca aday yok ise bu yapılan Blok Liste seçimi
değil; kimsenin aday olmasını engelleyen bir tutumumuz yok. Ne
genel kurulun böyle bir tutumu var ne de divanın bir tutumu var. O
nedenle, mevcut olan bu listeyi bilginize sunacağım. Biraz önce
açıkladığımız gibi oy kullanma yerine gidip iki zarfa, başkan
ve yürütme kurulu üyelerini iki ayrı zarf koymak üzere oy
kullanılacaktır (1:09:58).
Allah
Allah, dedim, kendi kendime, yanımdaki ve önümdeki katılımcıların
duyabileceği bir biçimde; arkadaş, bu olup biten, tam anlamıyla
bir Blok Liste uygulamasıdır. Bu yanlış. Ali bey yanlış bir iş
yapıyor. Ön sırada tam önümde oturan MHP temsilcisi, dönüp,
iyi ki salona soruldu, aday olmak isteyen var mı yok mu, diye;
yoksa, sorulmasaydı, yarın birisi kalkıp, ben de aday olacaktım,
derdi. Tamam, iyi oldu sorulması da, ama bu yapılan Blok Liste
uygulamasıdır, dedim. Kendimi tutamayıp, konuşmaya devam ettim.
Sağ tarafımda oturan CHP Datça İlçe Örgütü eski Başkanı
Gökhan Sağır, ne uğraşıp duruyorsun, dedi. Ona göre, Çarşaf
Liste uygulaması için, önce Demokrasi kültürü gerekiyordu.
Burada olmayan bu idi. Ben görmüyor muydum, tarafların Blok Liste
konusunda anlaştıklarını. Boşuna konuşuyor ve nefes
tüketiyordum. Olup biten, yorganlar (Blok Liste) ile çarşafların
(Çarşaf Liste) birbirine karıştırılmasıydı. Yani, Gökhan bey
bana, üzerlerine fazla gitme, divan başkanı, Blok Listeyi Çarşaf
Liste diye kabul ettirmeye ve uygulamaya çalışıyor, diyordu. Bu
söylediklerini yazacağım, dedim. Yaz, dedi. Yazdım.
Divan
başkanı konuşmasını sürdürdü. Ortada birisi Sarı, diğeri
Beyaz olmak üzere iki liste vardı. İsteyen bu listelerden birisini
zarfa koyabilir, isteyen ise eliyle de yazabilirdi... Kabul mü?
İtiraz eden yoktu. Yalnız, 7 asil 7 yedek üye seçildiği
unutulmamalıydı. Yani, bir listeye en çok 7 isim yazılabilirdi;
8, 9, 10 gibi 7'yi aşan isim yazan pusulalar geçerli olmayacaktı.
Bunu şimdiden deklare ediyordu ki, nasıl değerlendirileceği
bilinsindi. Burada da bir itiraz var mıydı? Yoktu... Başkan ve
yürütme kurulu üyelerinin seçiminde kaç zarf kullanılabileceği,
ilk önce hangi oyların sayılması gerektiği vb. üzerine de bir
çok konuşma yapıldıktan sonra, her iki oyun aynı zarfta
kullanılabileceği ve önce, başkanlık için verilen oyların
sayılıp ilan edilmesi konusunda ortaklaşıldığı, görüldü. O
ara, Blok Liste ile mi, Çarşaf Liste ile mi seçime girildiği
üzerine salondan bazı sesler yükselmeye başladı ve MHP
temsilcisi Oğuzhan Özçelik sordu: Şimdi, Blok Liste mi yoksa
Çarşaf Liste mi uygulanacaktı. Divan başkanı Av. Ali Kurt, bu
uygulananın Çarşaf Liste olduğunu, söyledi ve açıklamalarına
devam etti: İsteyen listeyi çizebilir ve ekleme yapabilirdi. Bu,
Çarşaf Liste uygulaması idi. Ayrıca, bu iki liste dışında
adaylık da açıktı, yani isteyen aday olabilirdi. Bu da salona
sorulmuştu... Tam bu arada, önce başkan adaylarından Ali Eren ve
ardından yüksek sesle MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik divana
seslenerek, kendilerinin Blok Liste uygulaması istediklerini
söylediler; Oğuzhan Özçelik, bunun oylanmasını,
istedi...(1:15:21)
(Devam
edecek.)
(Not:
Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti
doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın
canlı yayın videosunu izleyebilir.)
04.07.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı 04.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlandı.
DATÇA
KENT KONSEYİ KONGRESİ'NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (6)
BİR KONGRE NASIL
YÖNETİLMEMELİ (3)
Divan
kurulu başkanı, başkan adaylarından Ali Eren ile MHP temsilcisi
Oğuzhan Özçelik'in yürütme kurulu üyelerinin seçiminin Blok
Liste ile yapılmasını istediklerini söylemelerinin ve ardından
da MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik'in bu konunun genel kurulda
oylanmasını istemesinin ardından, kısa bir sessizliğe büründü
(1:15:21); sonra konuşmaya başladı:
Bundan
önceki genel kurulda alınmış ve uygulanmış, haliyle teamül
haline gelmiş bir ilke kararı vardı; Çarşaf Liste. Bu, Datça
Kent Konseyi'nin usulü haline gelmişti. O nedenle Blok Liste
önerisini oya sunmuyordu. Oğuzhan Özçelik, sebep?, dedi. Sebep
bu, idi; açıklamıştı. Oğuzhan Özçelik, ama o geneli
açıklamıyor, bu bir fikirdir, konu yeniliğe açıktır, belki
yarınlarda böyle olabilir, dedi. Sonra, ben Blok Liste istiyorum,
bunu yanlış görüyorum, dedi. Geçmişte bu böyle yapılmadı,
demek, yanlış oluyor. Divan başkanı, yönerge vb... diye
konuşmaya devam etti. MHP temsilcisi, daha yüksek bir ses tonuyla
salona seslenerek, Ali beyin az önceki açıklamasına göre,
yönergede bu konuda bir açıklama yok; bu durumda, bu, genel
kurulda vereceğimiz kararlara bağlı, dedi. Ali bey, Blok Liste ile
Çarşaf Liste arasındaki mesele şu galiba; çizmeyi önlemek;
mesele bu kadar herhalde, dedi. Acaba başka bir şey var mıydı?
Oğuzhan Özçelik, bu çizme olabilir, başka bir şey olabilir,
dedi. Ali Kurt, arada bir söze girmeye çalıştı... Oğuzhan
Özçelik, ben, belki de yazmış olduğum listedeki insanlarla
anlaşabileceğimi, yarın, bir insan istifa ettiğinde yerine
gelebilecek insandan rahatsız olup tekrar istifa etmeyi engellemeye
çalışıyorum. Yaşanmış bir şeydir bu... Ali Kurt, ben anladım;
arkadaşın dediği şu galiba, doğru anladıysam; ben bu adamlarla
çalışırım, başkasıyla çalışmam, onun için benim listem...
Oğuzhan Özçelik, konuşmaya girerek, son yürütmede yaşanan bazı
gelişmelerin temelinde de bu kararın olduğuna inanıyorum. Bazı
insanlar bazı insanlarla çalışmak istemeyebilir. Demokraside tabi
bu tartışılır, ama az önce faaliyet raporlarında da anlatıldı,
sıkıntılar yaşanıyor. İnsanlar insanları sevmeyebilir. Ali
Kurt, o konuda bir sıkıntı olmadı, orada hiç bir sıkıntı
olmadı. Oğuzhan Özçelik ve Ali Eren söze girmeye çalıştı.
Ali Eren, olmadığı, olmayacağı anlamına gelmez, dedi. Divan
başkanı, baktı Ali Eren ile Oğuzhan Özçelik'i ikna edemeyecek,
en fazla şunu yaparım, dedi; oya sunarım. Oğuzhan Özçelik, evet
oya sunun. Ali Kurt, buyurun, buyurun... Salondan sesler yükselmeye
başladı. Ali Kurt, efendim, Çarşaf Liste isteyenler işaret
buyursun efendim, Çarşaf Liste olsun, diyenler... Gökhan Sağır,
yahu Çarşaf'ın, şeyin bir anlamı kalmadı ki, diyerek var olan
kaotik duruma sözle müdahale etmeye çalıştı. Ali Kurt, öyle
istediler, oylayalım, sayalım lütfen; 30. Blok Liste olsun,
diyenler, sayalım lütfen; 18. Çarşaf Listeye devam...(1:18:19)
dedi.
Allahım
sen aklıma mukayyet ol; bu Ali bey ne yapmaya çalışıyor?, dedim
kendi kendime.
Bir divan başkanı olarak, eğer yönetmelikte ya da yönergede, bu
konuda yazılı kesin bir hüküm yoksa, ki biraz önce benim sorum
üzerine, olmadığını kesin bir dille kendisi ifade etmişti,
herhangi bir zamanda alınmış olan bir kararın yalnız o an için
geçerli olduğunu ve ondan sonrasını bağlayamayacağını ya da
var sayalım ki böyle bir karar alınmış olsun, eğer şimdi genel
kurulda birileri çıkıp, hayır, ben bu alınmış kararı kabul
etmiyorum, bu genel kurul bu konuda yeni bir karar alsın, dediğinde
bunu kurula sorması gerektiğini, bilmiyor mu? Bilmemesi mümkün
mü? Mümkün değil! Peki, o halde neden bu tavır içerisinde? Keza
neden 2019 yılında yapılmış olan genel kurula dair hafızasının
kendisini yanıltması sonucu ya da bilerek yanlış bir
bilgilendirme yapıyor ve Oğuzhan Özçelik'in kendi mantığı
içinde çok tutarlı olan önerisini ve önerisini savunmada
gösterdiği iradeyi, aşmaya çalışıyor? Sonra da neden, peki,
tamam, oylayalım, diyor ve oyluyor?
Divan
başkanı Ali Kurt'un atıfta bulunduğu 25.05.2019 tarihli genel
kurula, kendisi gibi ben de izleyici olarak katılmıştım;
sonrasında da, kongre ile ilgili yazdığım notları yayınlamıştım.
(Bu yazının sonunda verilen bağlantıdaki 12 bölümlük kent
konseyi değerlendirmesinin ilk bölümü, bu tutulan notlardır.)
O
kongrede, kongre başladıktan ve divan kurulu oluşturulduktan
sonra, bazı temsilciler, muhtemelen aldıkları duyumlara bağlı
olarak, kongrede hiç bir belediye personelinin aday olmamasını
önermiş ve bu öneri sonrasında da, oldukça sert ama kısa bir
tartışma çıkmıştı. O kongrede, CHP Belediye Meclis Üyesi
Hayriye Yılmaz Balkan yeniden başkan adayı olarak önerilmiş;
belediye personeli aday olmamalı diyen temsilciler, bu kez Hayriye
hanımın karşısında bir başka kadın temsilciyi aday göstermek
istemişler ama o an adaylık teklif ettikleri kadın temsilci, bu
adaylık teklifini anında reddetmişti. Hayriye Yılmaz Balkan'ın
başkanlığı kesinleşince, kongrenin ikinci bölümünde, Hayriye
hanımın önceden hazırladığı yürütme kurulu listesi (Blok)
tahtaya yazılmıştı. Bugün bu kongrede olup bitene ses çıkarmayan
ve hatta bu olup bitenleri destekledikleri anlaşılan bazı
temsilciler, o kongrede, Blok listenin kara tahtaya yazılarak
sunulmasına bile karşı çıkmışlardı. Divan başkanı Orhan
Keskinsoy, bu konudaki deneyimlerinden ve Kent Konseyi Yönetmeliği'ne
hakim olmasından hareketle, yürütme kurulu üyelerinin belediye
başkanı ile ilişkileri iyi olan kişilerden oluşmasının
yararları üzerine açıklamalarda bulunmuştu. Bilahare, isteyenin
başka bir Blok liste çıkarabileceği; eğer aday olmak ya da aday
göstermek isteyen var ise, istediği isimlerin tahtaya
yazılabileceği; yürütme kurulu üye seçimlerinin bu şekilde
yapılacağı üzerinde, kerhen de olsa, bir anlaşma sağlanmıştı.
Nitekim, katılımcılar, bu kongrede olanın tersine, kara tahtada
yazılı olan isimlerden istediklerini yazarak oy kullanmışlardı.
Bilindiği üzere, o kongrede, Aytekin Erdoğan asillerde, bir ya da
iki kişi de yedeklerde bu Blok Listeyi delebilmişti.
Durum
bu iken, bu uygulamayı, içeriğine dair tek bir cümle söylemeden,
farklı bir algıya yol açacak bir söylem ile o kongrede olmayan ya
da olsalar bile büyük ölçüde ayrıntısını unutmuş olmaları
muhtemel katılımcılara, sanki o günden sonraki bütün kongreler
için alınmış bağlayıcı nitelikte bir karar alınmış gibi
anlatılması, nasıl açıklanabilirdi?
Av.
Ali Kurt'un, bir hukukçu olarak bilgisini sorgulamak, haddim
değildi; doğruya doğru. Bu benim boyumu aşardı. Bence, Ali
Kurt'un özellikle Ali Eren ile Oğuzhan Özçelik'in Blok Liste
konusunda ortaya koydukları tavır karşısında gösterdiği
tutarsız tavrının nedeni, kendisinin hukuki bilgisiyle de alakalı
değildi...
Bence,
Av. Ali Kurt, CHP Datça İlçe Örgütü başkan yardımcısı
olması ve Datçalıları şu veya bu ölçüde ilgilendiren
toplumsal, siyasal vb. olaylar içindeki rolü nedeniyle, önceki
hafta boyunca bu kongre ile ilgili yapılan tartışmalardan
haberdardı ya da onu divan başkanlığına aday gösteren irade,
yaşanan tartışmalar ile ilgili ayrıntılı olarak
bilgilendirmişti... Haliyle, bu kongrede, Blok Liste-Çarşaf Liste
konusunda ola ki bir itiraz yükseldiğinde ve tartışma açılmak
istendiğinde nasıl ve ne yapması gerektiği konusunda kendisini
önceden kurgulamıştı. Nitekim,
benim itirazım ve Blok Liste mi yoksa Çarşaf Liste mi uygulanacak
çerçevesinde salondan yükselen sesler karşısında, Çarşaf
Liste tabi, diyerek, CHP eski Datça İlçe Örgütü Başkanı
Gökhan Sağır'ın benzetmesiyle, yorganlar (Blok liste) ile
çarşafları (Çarşaf Liste) birbirine karıştırtarak, sözde
Çarşaf ama gerçekte Blok olan listeyi, her ne olursa olsun
uygulatmaya çalıştı. Ama, sert çıkış, hiç beklenmedik bir
yerden, ters köşeden gelince, önce şaşırdı, gel-gitler yaşadı,
süreci yönlendirmeye çalıştı; olmayınca da, tamam, öneriyi
oyluyorum, dedi. Oyladı. Olup bitenin özet açıklaması bu idi...
109
katılımcının olduğu salondan Çarşaf Listeye 30, Blok Listeye
18 oy çıkmasının, yani böylesine yüksek bir katılımın olduğu
kongrede toplam 48 oy kullanılmasının anlamı ne olabilirdi? A)
Salondakiler, oylama öncesinde, Blok Liste ile Çarşaf Liste
arasındaki ayırımın ne olduğu ve hangisine oy verirler ise neye
oy vermiş olacakları konusunda ayrıntılı ve sağlıklı olarak
bilgilendirilmemişti. Bu bilgilendirme divanın görevi iken, divan,
her nedense bu görevini pas geçmişti; böylece yorganlar (Blok
Liste) ile çarşaflar (Çarşaf Liste) birbirine karıştırılmış
ve bu da tereddütlere neden olmuştu; bunun başka bir açıklaması
yoktu. B) 30 (Çarşaf Liste)/18 (Blok Liste) oranı üzerinden
olasılık hesabı yapıldığında, salonda bulunan toplam 109
katılımcının 68-69 (Çarşaf Liste)/41-40 (Blok Liste) oranı
çıkardı. Bu oran, hem divan kurulu oylaması (56 Ali Kurt/27Cemal
Demirtaş), hem de seçim sonucu oylaması (62 Çiğdem Canbey/38 Ali
Eren) ile büyük ölçüde uyumlu bir orandı; yani, Çiğdem
Canbey'in başkan adaylığını destekleyen katılımcıların büyük
çoğunluğu Çarşaf Listeyi, Ali Eren'in başkan adaylığını
destekleyenlerin büyük çoğunluğu ise Blok Listeyi
savunuyorlardı. Peki,
18-25 Haziran arası yapılan tartışmalarda ısrarla, paniğe gerek
yok denilmesine karşın, neden bu katılımcılardan habersiz bir
liste hazırlanmış ve son anda meydana çıkarılmıştı? Öte
yandan, böyle düşündükleri ortaya çıkan katılımcılar,
salonda, neden susmayı tercih etmişlerdi?.. Bütün bu vb.
soruların bir yanıtının olması gerekmiyor muydu?
Bu
oylamadan sonra Ali Kurt, arkadaşlar, yürütme kurulunu da
bilginize sunayım, diyerek konuşmaya devam etti. İki listedeki
adayların da tek tek adlarını okudu; tanıttı.(1:21:27)
Oy
kullanım süreci başladı...
(Devam
edecek.)
(Not:
Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti
doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın
canlı yayın videosunu izleyebilir.)
06.07.2021/Datça
Mehmet Erdal
(Bağlantı:
“2019.06.08.YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE
1-12... http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com”)
(*)
Bu yazı, 06.07.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA
KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (7)
BİR KONGRE NASIL
YÖNETİLMEMELİ (4)
Olup
biteni anlamaya ve kabullenmeye çalışıyordum; Gökhan
Sağır, gülerek, Çarşaflar ile yorganlar birbirine karıştı...
deyip duruyordu.
Bu olanlar, çok komikti... Burada olanları yazacağım, kimse inkar
etmesin, kim kazanırsa kazansın, dedim (1:26:02). Oğuzhan Özçelik,
yaz tabi, dedi. Blok Liste-Çarşaf Liste nedir ne değildir, üzerine
aramızda konuşmaya devam ettik. Ali Kurt, bir ara sahneden inip
yanımıza yaklaştığında, bu olup bitenler üzerine soru sormaya
çalıştım; şimdi tartışmayacağım, dedi. Olup biten her şeyi
yazacağım, dedim; yazabilirsin, basına karşı saygımız sonsuz,
hiç sorun değil, dedi, sesini yükselterek.
Ali
Eren'i başkan adayı gösteren ve Sarı listeyi düzenleyen irade
kesin olarak Blok Liste ile seçime gidilmesini istiyordu; bu çok
açıktı. Nitekim, başkan adayı Ali Eren ve MHP temsilcisi Oğuzhan
Özçelik bunu net bir biçimde ifade etmişler; dahası Oğuzhan
Özçalık, çok safiyane olarak, bunu, kendi mantığı içerisinde
tutarlı bir biçimde savunmuştu. Gerçekte, Çiğdem Canbey'i
başkan adayı gösteren ve Beyaz listeyi düzenleyen irade de şu
veya bu nedenle Blok listeyi savunuyordu; aksi halde böyle bir liste
hazırlamaz ve dahası, bir sır gibi, oylama anına kadar, bütün
katılımcılardan saklamazdı. Onlar açısından sorun şu idi:
onlara oy verecek katılımcıların bir kısmı Çarşaf Liste
istiyordu; önceki hafta içerisinde her düzlemde yaşanan
tartışmalarda bu görülmüştü. Bu nedenle, hiç bir ağızdan,
çok açık bir biçimde, evet, şu şu nedenlerle, biz de Blok Liste
savunuyoruz, denilemezdi; ters teperdi. Yapılması gereken, sessiz
ve sakin bir şekilde Beyaz listenin, bu listeye oy vereceklerce
kabullenilmesini sağlamaktı. Bu çerçevede, bu liste meselesinde
çıkabilecek olası bütün tartışmaları bir biçimde önlemek,
olmadı, canım, biz de Çarşaf Liste uygulamasından yanayız, işte
bu uygulama Çarşaf Liste uygulamasıdır, diyerek bu konuda
yaşanabilecek sorunu aşmak, gerekiyordu. Tam da bu noktada, hakkını
teslim etmeliyim, Ali Kurt iyi bir performans gösterdi.
MHP
temsilcisi Oğuzhan Özçelik'in ısrarları sonucu naçar kalınıp
yaptırılan oylamada Çarşaf Liste 30, Blok Liste 18 almasına
karşın değişen bir şey olmadı; kongre aynen devam etti.
Halbuki, madem ki oylama yapıldı ve oylamada Çarşaf Liste çıktı,
o zaman, arkadaşlar, genel kurulun bu iradesine saygı gösteriyoruz,
hazırlanan listeleri çöpe atıyoruz, yürütme
kuruluna aday olmak isteyenlerin adlarını yukarıdan aşağıya
doğru uzanan panoya yazıyoruz ve her katılımcı, istediği her
adayın ismini dağıtılacak kağıtlara yazıp sandığa atıyor;
sayım sonucu, en çok oy alandan en az oy alana doğru bir tasnif
yapıp yürütme kurulu asil ve yedek üyeleri belirliyoruz,
denilmesi gerekiyordu. Yapılması gereken, adil ve demokratik olan,
bu idi. Eğer bunu yapmayacak ve kongreye gelirken kafanıza
koyduğunuz gibi devam edecek idiyseniz, neden oylama yaptınız?
Bunu yapmayıp, bildiğiniz gibi yola devam etmekle, siz, azınlık
iradesinin çoğunluk iradesi karşısında kazandığını, 18'in
30'dan büyük olduğunu iddia etmiş olmuyor musunuz?
Bu
çerçevede düşünürken ve çevredeki arkadaşlar ile konuşurken,
divan başkanı Ali Kurt'un seslendiğini fark ettim: Mehmet bey,
dedi yüksek sesle, yazı yazacaksan bana soracaksın herhalde, gibi
bir şeyler söyledi (1:38:57). Bir divan başkanından böyle bir
sataşma beklemediğimden, ne dediğini tam anlayamadım; ben
gördüğüm şeyleri yazacağım, dedim. Onu bilmem, haber
yapacaksan, bana haber vereceksin, dedi. Hoppala... Yarın rakamları
yayınlayacağım, dedim. Rakamları?, dedi. Burada ne olup bittiyse
onları yayınlayacağım, türünden açıklama yapmaya çalıştım.
Onda bir problem yok, dedi. Devam etti: Hani sen biraz önce beni
suçladın ya, dedi. Hoppala... Ne suçlaması yapmıştım? Bu
kongrenin bir katılımcısıydım; ilkinde, kendisine, divan başkanı
olması nedeniyle, hukuken yapması zorunlu bir görevi yapmayıp pas
geçtiğini, yani eksikliğini anımsatmıştım; nitekim, benim
uyarım üzerine, peki deyip önceden salona sorması gerekirken
sormadığı soruyu sormuştu. İkincisinde, sahneden inip yanımıza
yaklaştığında, bu 30 ve 18 rakamlarına dair bir şeyler sormak
istemiştim ama o, şimdi tartışmayacağım, deyip uzaklaşmıştı.
Bir şeyler daha söylemeye devam etti, tam anlayamadım; yarın,
dedim, yazımda, oylamada çıkan 30/18 rakamlarının ne anlama
geldiğini soracağım; bu konuda kamuoyuna bir basın açıklaması
yapacaksın. Adım geçecekse savunma hakkım olmalı vb. diyerek
sözlerine devam etti. 18, 30'dan büyük müş, onu anladım vb. bir
şeyler de ben söyledim.
Kesin
anını anımsamıyorum, tam bu anda ya da bu andan biraz önce ama
bu konu üzerine oturduğum yerdeki arkadaşlar ile konuşurken, kent
konseyi başkan adayı Çiğdem Canbey bir ara yerinden kalktı ve
bize doğru geldi, yüzünü bana döndü ve benim de, dedi, Çarşaf
Listeye oy verdiğimi, yazar mısın? Anlaşılan o idi ki Çiğdem
Canbey, bize çok uzak olmaması nedeniyle, aramızda biraz da
çevreden duyulacak şekilde yaptığımız konuşmalara bir biçimde
kulak misafiri olmuş ve neden gerek duydu ise, ki bu yazıyı
yazarken bile hala merak ediyorum, böyle bir şeyin kamuoyunca
bilinmesini, istiyordu. Yazarım, dedim. Yazdım...
(2:07:46)
Ali Kurt, yine bana doğru seslenerek, kabak benim başıma niye
patladı?; Mehmet bey, kabak benim başıma niye patladı, diye
seslendi. Allah Allah, oy verme trafiğini yönetme gibi oldukça
dikkat isteyen stresli bir işin içindeyken bile Ali Kurt'un bir
kulağı bizim bulunduğumuz yerde yaptığımız konuşmalardaydı;
yani, bravo... Ne diyeceğimi şaşırdım!)
Oy
verme bitti; gelmeyenler yeniden kontrol edildi (2:23:56). İmzalar
sayılıyordu, ilginç bir şey oldu: Ali Kurt gidip telefonun eline
aldı, baktı, baktı ve yahu, dedi, bir Mehmet Erdal sorup duruyor
sonucu, bir de eşim sorup duruyor. Hoppala... (2:25:41). Şimdi bu
yazıları okuyan ve merak edip canlı videoyu izleyenlere soruyorum,
siz divan başkanı olsaydınız, böyle bir konuşma yapar mıydınız?
Ya da bir divan başkanının böyle bir konuşma yapabileceğini
tahmin eder miydiniz?
Ali
Kurt bu sataşmayı yapmadan bir dakika önce, sahnede oturan ve
canlı yayın yapan Sebiha Arslan'a yaklaşıp, kaç kişinin oy
kullandığını sormuştum; videoda da duyuluyor, Mehmet abi,
sayıyorlar, 5-10 dakika sonra açıklayacaklar, biçiminde cevap
vermişti. Anlaşılan o idi ki, Ali Kurt, toplantı içindeki
konuşmamı hala sindirememiş ve onca stresli işinin içinde bir
gözü ile beni izliyoır ve bir kulağı ile de benim konuşmalarımı
dinliyordu. Bir kez daha bravo idi...
Anlamıyorum,
dedim, politika dediğin, ilgilenmedir. Neden kızıyorsun ki, dedi,
sen takılınca ben kızıyor muyum? Hoppala, baştan beri, an be an,
aynıyla vaki, ne olduysa yayınladığım kongrenin hangi
dakikasında takılmıştım ve ben ne demiştim, anlayamamıştım.
Anlamadım şimdi ben, dedim, CHP'li olarak sen, hem Erdoğan'ı
eleştiriyorsun hem de onun gibi milletin politika ile ilgilenmesini
istemiyorsun. Ben, dedi Ali Kurt, bundan daha demokratik bir toplantı
görmedim. Evet, şeklen doğru, dedim. Umarım, Sol Parti'nin ilçe
kongresine gelince bu kadar demokratik bir toplantıya tanık oluruz,
dedi. Şeklen doğru söylüyorsun, Ali bey, dedim; özü de öyle,
dedi. Yok, şeklen doğru söylüyorsun, dedim... 40'dan sonra bunu
yapmıyorsun ki, dedim. 40'dan sonra mı dedi, 60'na, 70'ne geldik...
O zaman, gençliğinden beri bunu yaptığın için, bunun şeklen
doğru, ama içerik olarak böyle olmadığını, bilmen gerekir,
dedim. Genel kurulun iradesi her şeyin üstündedir... dedi ve işine
döndü (2:26:41). 106 imza vardı. Şimdi de zarflar sayılacaktı.
Zarflar sayıldı; 106. Tutanak tutuldu ve sayıma geçildi.
106
zarftan 2 zarf ve bir oy pusulası geçersizdi. Başkan adaylarına
verilen oyların sayımına başlandı. Ali Eren: 38, Çiğdem
Canbey: 64 oy almıştı (2:51:09). Çiğdem Canbey ve Ali Eren
tokalaştılar.
Yürütme
kuruluna verilen oyların sayımına geçildi. Sarı liste, 34; Beyaz
liste, 62 oy almıştı. Beyaz listenin 5'nin, Sarı listenin 3'nün
üzerinde çizilmeler vardı. Bu durumda, fiiliyatta, 96 katılımcı
Blok liste, 8 katılımcı ise bu biçimdeki bir 'Çarşaf Liste'
uygulaması yapmış oluyordu. Blok Liste mi? Çarşaf Liste mi?
oylamasının sonucunun bilindiği bir durumda, bu sonuç, biraz
garip değil miydi? Bu sonuç normal miydi? Bunun bir açıklamasının
yapılması gerekmiyor muydu?
Çizilen
listelerdeki oyların da dağılımı yapıldı; kişi bazında
alınan oylar ortaya çıktı. Seçimin sonucu resmen ilan edildi
(3:00:43)
Özgür
Yayla ve ardından Güngör Erçil kısa birer konuşma yaptılar.
Güngör Erçil, konuşmasında, yapılan kongrenin biçimsel ya da
özde demokratik olup olmadığına dair Ali Kurt ile bir ara
yaptığım tartışmaya atıfta bulunarak, bu genel kurul, en geniş
katılımlı, benim bilebildiğim; biçimsel ya da esasa dair
demokratik. Orayı tartışmaya girmeyeceğim. Demokratik bir genel
kurul oldu. Bunun için gerçekten divana teşekkür borçluyuz,
bence, dedi... (3:03:09)
Bu
noktada, Datça Kent Konseyinin 2021 yılı genel kurulu olmuş,
bitmiş ve geride kalmış, oldu.
25
haziran günü kongre salonunda başlayan, bu kongre demokratik bir
kongre midir, değil midir, tartışması daha uzun bir süre
tartışılacak ve gelecekteki kongreler için oldukça yol gösterici
dersler çıkarılacaktır. Benim görüşüm, çok nettir: Bu
kongre, şeklen demokratiktir ama özü itibariyle asla... Çünkü,
bu kongre, ne yapıp edip yönetimi (iktidarı) kaptırmama/alma
ekseninde kurgulandığı için, kongre katılımcılarının
listesinin oluşturulmasından kongre sürecinde olup biten her şeyin
herkesin bilgisine açık olup-olmadığına ve divan başkanının
kongreyi yönetmesi sürecinde izlediği usul ve yaklaşımlara
kadar, tepeden tırnağa sorunludur. Nokta.
09.07.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı 09.07.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
ÜLKEMİZDE
KAÇ KENT KONSEYİ VAR? (*)
Yasa
koyucu tarafından 2005 tarihli 5393 sayılı Belediye Kanununun 76.
maddesi çerçevesinde kurulabileceği belirtilen kent konseyleri,
ülkemizde, var olan bütün yerleşim birimlerinde değil, yalnızca
belediye teşkilatı olan yerleşim birimlerinde ve yine yalnızca
belediye başkanlarınca, belediye başkanının çağrısı ile
kurulabilen bir örgütlenme biçimidir; bunun aksi, olası
değildir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi
yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)
Yasa
koyucu, bu örgütlenme biçimi ile ilgili olarak çıkardığı
08.10.2006 tarihli 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği ve bu
yönetmeliğe ek olarak 06.06.2009 tarihinde yayınlanan 27250 sayılı
Kent Konseyi Yönetmelik değişikliğinin herhangi bir yerinde, bu
belediyeler arasında, şu veya bu nedenle, şu belediyeler kent
konseyi kurabilir ya da şu belediyeler kent konseyi kuramaz vb.
şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bir başka deyişle,
yasa koyucu, var olan 1389 belediyenin 30'u
Büyükşehir, 51'i İl, 519'u Büyükşehir ilçe, 403'ü İlçe,
386'sı Belde belediyesidir (Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr)
ya da bu belediyelerin, yaklaşık olarak (2019 yılı yapılan yerel
seçim sonuçlarına göre) 575'inde AKP, 212'sinde CHP, 156'sında
MHP, 69'unda HDP (ki şimdilerde bunların tamamına yakını
Kayyımlar tarafından yönetiliyor), 18'inde İYİ PARTİ, 16'sında
SAADET, 8'inde BBP, 4'ünde DSP, 3'ünde DP... yönetimdedir vb.; bu
belediyelerin şu kategoriye girenlerinde kent konseyi kurulabilir,
şu kategoriye girenlerinde ise kurulamaz vs. dememiştir.
Bu
çok açık!
Ancak,
bu örgütlenme biçimini kurmayı, bütün belediye başkanlarına,
her koşulda yerine getirecekleri bir görev olarak değil, isterler
ise gerçekleştirebilecekleri bir hak olarak görmüş ve
tanımlamıştır.
Yani,
yasa koyucu, belediye başkanlarına, ben, kent konseyini,
bulunduğunuz yerlerde kurmayı size yasal bir hak olarak tanıyorum
ama siz, bu örgütlenme biçimini kurarsınız ya da kurmazsınız;
bu sizin bileceğiniz bir şeydir, demiştir.
(Yasa
koyucunun, bunu neden yerine getirilmesi gereken zorunlu bir görev
olarak değil de kullanılıp kullanılmaması tamamen belediye
başkanının keyfiyetine kalmış bir hak olarak gördüğü ve
tanımladığı ayrı bir tartışma konusudur.)
Hal
böyle olunca, 2005 yılından beri, ülkemizde, kaç belediye
tarafından kent konseyinin kurulduğu ve hali hazırda kaç kent
konseyinin var olduğu; bunların kaç tanesinin aktif, kaç
tanesinin pasif/ölü (kağıt üstünde) olduğu hep merak konusu
olmuştur.
2019
yılından beri kent konseyleri ve bilahare, "Kent Konseyi
Mahalle Meclisleri Yönergesi" konusunda çok sayıda yazı
yazan birisi olarak, bu sorunun yanıtını bulamadım; yani, açıkça
yazayım, ben bilmiyorum. (Akla, bu konuda en doğru bilginin
İçişleri Bakanlığı'nda bulunabileceği, geliyor; ama, kazın
ayağı, hiç de öyle değil. Nedendir bilinmez, İnternet üzerinden
yapılan araştırmalarda, İçişleri Bakanlığı'nın, kolay
ulaşılabilir böyle bir bilgi paylaşımı yok.)
Bu
sorunun yanıtını bulmak için, kent konseyleri ile ilgili
bilinebilen iki adrese başvurdum: Türkiye Kent Konseyleri Birliği
ve Türkiye Kent Konseyleri Platformu.
Türkiye
Kent Konseyleri Birliği, 'Bugün ülkemizde kaç kent konseyi
vardır?' biçimindeki İnternet üzerinden sorduğum soruma, 'Bugün
ülkemizde aktif halde 203 kent konseyi bulunmaktadır' şeklinde bir
cevap verdi.
Türkiye
Kent Konseyleri Platformu ise, platforma üye bir ilçe kent konseyi
başkanı üzerinden sorduğum soruma, 'Bugün ülkemizde 300
civarında kent konseyi bulunmaktadır; bu kent konseylerinin 100-110
civarındaki aktiftir; halihazırda, platformumuza 95 üye
bulunmaktadır.' şeklinde cevap verdi.
Görüldüğü
üzere, üzerinden 16 yıl geçmesine karşın, ne İçişleri
bakanlığı ne de var olan kent konseylerinin bir üst örgütlenmesi
olma iddiasındaki birlikler, bu konuda sağlıklı bir bilgiye sahip
değillerdir.
Böylesi
bir durumda, kent konseylerinin yasal bir tanımlamasını,
demokratik bir yönetmeliğe kavuşmasını, belediye başkanlarının
doğrudan ya da dolaylı kontrolünün dışına çıkmasını, özerk
bir statüde olmasını, 1389 belediyenin ve hatta var olan bütün
yerleşim birimlerinin hepsinde kurulmasını... savunmadan ve bu
uğurda mücadele etmeden, var olanlarda 'iktidar' savaşı
yürütmenin kime ne yararı olacaktır?
17.07.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı, 17.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA/ÖZBEL'DE
DAYANIŞMA KAHVALTISI
Datça mahalle meclislerinin
ilk adımının atıldığı Özbel'de, Özbel Mahalle Meclisi
(örgütlenmesi, komitesi, dayanışması...) 29.08.2021 günü saat
10.30'da Özbel Kapı Cafe'de bir dayanışma kahvaltısı organize
etti.
Özbel Mahalle Meclisi
katılımcılarının hazırladığı sofraya, kahvaltıya gelenlerin
getirdiği kahvaltılık malzemeleri de eklendi; çay, kahve ve
içecek sular ise her katılımcının kendisi tarafından Kapı
Cafeden ücret karşılığı alındı.
Katılımcılardan birbirlerini
tanımayanların tanıştığı ve aralarında hoş sohbet ettiği
kahvaltı, saat 12.30'a kadar devam etti.
Önceden duyurulan ve Özbel
dışındaki mahalle örgütlenmelerinden gönüllülere de açık
olan kahvaltıya, yaşanan bazı küçük iletişim problemleri
nedeniyle beklenen katılımın sağlanamadığı görüldü.
Saat 11.30 civarı, Özbel'de ilk
“Dayanışma” fikrini ortaya atanlardan ve WhatsApp grubunu
oluşturanlardan Aylin Himmetoğlu ile Özbel Mahalle Meclisi
temsilcilerinden Özge Ç. Denizci kahvaltıya katılanlara kısa bir
bilgi sundular.
Verilen bilgilere göre, Marmaris
yangını başlayıp söndürülemeyince ve haliyle bir kısım
sıkıntılar başlayınca, Özbel mahallesinde yaşayan bir grup
yurttaş, aralarında bir WhatsApp “dayanışma” grubu kurmuşlar.
Yani, Özbel'deki dayanışma, Marmaris'teki yangına bir
reaksiyon olarak gündeme gelmiş. Bu WhatsApp grubunu
kuranlar, o gün var olan koşullarda, gerekirse yangın bölgesine,
gerekirse Özbel'de birlikte, dayanışmayla bir şeyler
yapabileceklerini düşünerek, bu dayanışma işine girişmişler.
Bu reaksiyon, samimi bir biçimde gündeme gelince, herkes birbirini
bu WhatsApp grubuna eklemiş ve böylece, bu “dayanışma” grubu,
bir anda, çok hızlı bir şekilde bir mahalle dayanışma komitesi
gibi bir organizasyona dönüşmüş.
İlk baştan itibaren, ilk gün
gruba katılanlar arasında, şimdi bu kahvaltıda bulunan dostlardan
pek çok kişi de varmış; herkes birbirini gruba eklemiş ve
böylece, bu adım, tabandan büyümüş. İlk gün kendilerine
“Özbel” adını koymuşlar; çünkü, bu adımın bu kadar
büyüyeceğini düşünmüyorlarmış. Ama oWhatsApp grubu, WhatsApp
yazışmaları ve herkesin bu gelişmeyi kendi WhatsApp gruplarında
paylaşmasıyla hızla çoğalmış ve 14 gün içerisinde, Datça'da,
11 tane mahalle meclisi, mahalle dayanışma komitesi kurulmuş; Eski
Datça, Kızlan, Mesudiye... ve daha başka yerlerde bu örgütlenmeler
kurulmuş. Böylece bu dayanışma adımı hızla yaygınlaşmış.
Temelde, bu reaksiyonun sebebi,
böyle afet durumlarında, acil durumlarda ne kadar yalnız
kalınabileceğinin görülmüş olmasıydı. Yani, böylesi
durumlarda yalnızca bizim bize faydamız vardı. Bizim bir
şeyler yapmamız lazımdı. Birilerinden bir şeyler beklemek
zamanı geçmişti. Çünkü bundan sonra afetlerle birlikte
yaşayacaktık. Bu bir gerçekti. Bu sadece yangın olmak zorunda
değildi; deprem, sel... Her an, her Yaz bir orman yangını zaten
yaşayacaktık. Gerçekler bunu gösteriyordu. O halde demişlerdi,
biz, hep birlikte bir şeyler yapalım.
İlk toplantıdan bu yana oldukça
doğru adımlar attıklarını düşünüyorlardı. Ayrıca çok
şanslıydılar; Datça'da MAG/AME (Mahalle afet Gönüllüleri Acil
Müdahale Derneği) vardı. MAG/AME kendilerini doğru
yönlendirmişti...
Bu dayanışmaları, tamamen özel
ve tamamen bağımsız bir organizasyondu; bunun altını çizmek
istiyorlardı. Herhangi bir konseyin, herhangi bir örgütün alt
yerel örgütü değillerdi. Tamamen mahallede birbirlerini
tanıyan, birbirlerine güven ilişkisi içerisinde birbirlerine
yardımcı olmaya çalışan bir organizasyondular. Birbirlerine
yakın dururlar ve acil durumlarda birbirlerini, daha doğrusu
kendilerini ve çevrelerini korumayı öğrenirler ise aslında çok
ciddi önleyici bir takım çalışmalar yapabilirlerdi. Örn: Bu
mahalle komiteleri, Çin'in, pandemiyi çok hızlı bir biçimde
kontrol altına almasının en önemli ölçeği idi. Çünkü,
herkes birbirini korumuş ve birbirine destek olmuş; yiyecek, içecek
tedariki... onların evlerinde kalmalarını sağlamış. Bu sayede
Çin, çok hızlı bir biçimde, bir kaç ay içinde pandemiyi
kontrol altına almış...
Kısacası, mahalle
dayanışmalarının, bu tür afet, felaket ve hatta herkesin aile
içinde yaşadığı günlük felaketlerde bile çok büyük önemi
vardı. Bu nedenle birbirlerinden haberdar olmalılar, kendilerini
korumalılar ve hazırlıkı olmalıydılar. Bir planları olsundu...
Yangın, deprem, sel gibi önceden öngörülebilen felaketlere
hazırlıklı olma anlamında küçük bir ekipleri olsundu. Bu
anlamda yaşça genç ya da gücü kuvveti yerinde olanlardan bir
grubu giydirip donatmalı, yani onların yanmaz elbiseleri,
ayakkabıları... temin edilmeli; acil bir durumda koordinasyonda
kendilerine destek verebilecek kişleri belirlemeli ve haliyle acil
bir durumda ne yapılacağını herkes bilmeliydi. Nerede
toplanılacak?, Kim koordine edecek? Kim neyi koordine edecek? O ekip
nasıl kordine olacak?..
Şimdi neler yapmışlardı?
MAG/AME'den eğitim almışlardı. Daha doğrusu ilk eğitimlerini
almışlardı. Şimdi devam etmek istiyorlardı... Ayrıca, bir çok
malzeme tedarik etmişlerdi. Bunlar, şimdilik geçici olarak bazı
arkadaşların evlerinde bulunuyordu. Bundan sonra yapmak
istedikleri, ilk adımda bu malzemeleri koyabilecekleri bir konteyner
almaktı. Acil durumda toplanacakları yere yakın bir yerde
bulunacak olan bu konteynerdan tedariklerini sağlamalıydılar. Acil
ihtiyacı olanlara hemen oradan destek verebilmeliydiler. Bunu
araştırıyorlardı...
Kısacası, Özbel Dayanışması
olarak, afet durumunda bir planlarının olması ve kimin ne
yapacağını bilmek; birbirleri ile güven ilişkisi içerisinde
birbirlerine destek vermek; bunu dışında, normal hayatta da
mahallede oluşabilecek çevre kirliliği gibi ya da özellikle
engelli, yaşlı ve çocukların gözetilmesi, korunması ve yardıma
ihtiyacı olanların yardım bulması gibi hedefleri de vardı. Böyle
yavaş yavaş adımlar atıyorlardı. Ama burada en temel olan çıkış
noktası, birbirlerine olan güvenleri ve dayanışmaları idi...
Bunun için WhatsApp grubu üzerinden birbirleri ile iletişimi
sürdürmeliydiler...
Aylin Himmetoğlu'nun ve Özge Ç.
Denizci'nin bilgilendirmelerinin ardından, yemeğe katılanlardan
Çomarlık Mahalle Meclisinden Haluk Koşar ve Kızlan Mahalle
Meclisinden de Çiçek Akbaba kendi mahallelerindeki çalışmalar
ile ilgili kısa bilgilendirmeler yaptılar.
Kahvaltı, Özbel Mahallesinde
yaşayan ve meclis çalışmalarına bir biçimde katılan bazı
mahallelilerin sorularının yanıtlanması ve görüş
bildirilmelerinin ardından sona erdi.
30.08.2021/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (1) (*)
Perşembe
günü (12.08.2021) saat 15.00/18.00 arasında, Datça Kent Konseyi
moderatörlüğünde, Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde yapılan
“Yerel Afet Hazırlık Koordinasyonu Toplantısı”nda görüş
bildirme sırası mahalle örgütlenmelerine geldiğinde, Özbel
Mahalle Meclisi (örgütlenmesi, komitesi) adına konuşan müzisyen
Özge Ç. Denizci'nin anlatımından öğreniyoruz ki, komşusu bir
kadın, Marmaris'te başlayan ve hızla yaygınlaşan yangının ilk
günlerinde kendisini aramış ve biz, demiş, dayanışma amacıyla
aramızda bir WhatsApp grubu kurduk; katılır mısınız? Kendisi bu
teklifi kabul etmiş ve böylece, Özbel Mahalle Meclisi'nin ilk
adımları atılmış.
Özge
Ç. Denizci, bu girişimin yalnızca yangın vb. afetlerle sınırlı
olmadığını, pandemi süreci de dahil daha geniş bir dayanışma
perspektifiyle başladığını, söylüyordu.
Peki,
bu gelişme nasıl olmuştu da çok hızlı bir biçimde yaygınlaşmış
ve mahalle meclislerine dönüşmüştü?
Birinci
ağızdan elde edinilen bilgilere göre, bu dayanışma grubuna
katılanların her biri bu gelişmeden komşusuna, eşine, dostuna
vb. bahsetmiş; onları gruba katılmaya davet etmiş; grup
üyelerinin her biri aynı zamanda grubun yöneticisi olduğundan,
katılmak isteyeni gruba kaydetmiş; böylece, bu dayanışma adımı,
hızlı bir biçimde kulaktan kulağa yayılmıştı. Özbel'deki
dayanışma girişimine katılan kişilerin kendi WhatsApp
gruplarında da yaptıkları paylaşımlar, bu girişimin Özbel
Mahallesi dışındaki mahallelerde de duyulmasını sağlamış;
İskele Mahallesi merkezinde, Eski Datça'da... benzeri girişimler
gündeme gelmiş; 14 gün içinde 11 yerde Mahalle Meclisi
(örgütlenmesi, komitesi) kurulmuş ya da kurulma çalışmaları
başlamıştı. (Betçe, Çomarlık-Mezarlık, Emecik-Kızlan, Eski
Datça, Hızırşah, İskele-Merkez, Karaköy, Kargı, Mesudiye,
Özbel-Burgaz, Palamutbükü...)
Toplantıda
iki kez söz alıp konuşma da yapan Datça Kent Konseyi Yürütme
Kurulu Üyesi, şehir plancısı ve KHK mağduru Mehmet
Pembecioğlu'na göre, Datça'daki mahalle meclisleri, Marmaris
yangını sonrasında yaşanan koşullarda bir “reaksiyonun”
ifadesi olarak ortaya çıkmışlardı.
Toplantıya
iki ya da bir temsilci ile katılan mahalle meclislerinin
temsilcileri, söz sırası geldiğinde yaptıkları kısa
konuşmalarda, özet olarak, bu
meclisleşmenin/örgütlenmenin, Marmaris yangını sürecinde
yaşananlardan hareketle gündeme geldiğini, örgütlenmekten ve
gerekli hazırlıkları yapmaktan başka çare olmadığının
görülmesi üzerine hızla yaygınlaştığını dile
getiriyorlardı. Onlara göre, bu meclisleşme, kitlesel bir
dayanışmanın zorunlu hale gelmesinin ifadesiydi.
Meclisleri
adına konuşan temsilcilerin çoğunluğu yangın olasılığının
yanı sıra sel, deprem vb. toplumsal nitelikli doğal afetlere karşı
bir hazırlıktan bahsetmişlerse de, hali hazırda, üzerinde
durdukları konuların, yaptıkları hazırlıkların ve iş
bölümlerinin ağırlıkla yangınla ilgili olduğu anlaşılmıştır.
Bir yönüyle doğal olan bu hal, MAG-AME (Mahalle Afet
Gönüllüleri-Acil Müdahale Derneği) adına konuşan Barış
Muştu'nun dikkatini çekmiş ve hazırlıkların, yalnızca yangına
karşı değil, başka toplumsal afetlere karşı da yapılması
gerektiğini vurgulamıştır.
İlk
kurulan ve bu yazı yazılmadan önce ikinci toplantısını yapan
Özbel Mahalle Meclisi iş bölümünde ve hazırlıklarda oldukça
ileri adımlar atmış ve diğer yerlere örnek olabilecek bir model
ortaya koyar hale gelmiş; Eski Datça'da muhtar, mahallesindeki
sürece aktif olarak dahil olmuş; Hızırşah'ta, muhtar, bizatihi
kendisi WhatsApp grubunu kurmuş; Betçe'de Sındı, Yaka ve Cumalı
muhtarları bölgelerinde yapılan toplantıya katılmış;
Mesudiye'de 20 gencin yangına karşı dayanıklı ayakkabı ve
elbise ile donatılması gerçekleştirilmiş, kardeş köy ilan
edilen Marmaris/Osmaniye'ye yonca yemi yardımı yapılmıştı...
Mahallelerdeki
dayanışma ve haberleşme amaçlı WhatsApp gruplarına ve yapılan
ilk toplantılara umut verici katılımların olduğu (Örn: Bir
çağrı üzerine katıldığım Eski Datça'daki ilk toplantıda 45
kişi, kendi mahallem olan Çomarlık/Mezarlık altındaki ilk
toplantıya 20 civarında kişi katılmıştı) gözlenmişti.
Bülent
Ecevit Kültür Merkezinde yapılan toplantıda konuşan mahalle
meclisleri temsilcilerinin konuşmalarından, meclislerde bir araya
gelen mahallelilerin öncelikle önlerine örgütlenmeyi, kendi
aralarında gönüllülük temelinde bir iş bölümü yapmayı ve
görev almayı, yangın söndürmede vb. toplumsal afetlerde gerekli
olabilecek ekipmanları temin etmeyi ve kalıcı olarak depolamayı,
MAG AME'den eğitim almayı, olası yangınları önlemek için
çevreyi temizlemeyi vb. koydukları ve bu konularda hayata
geçirilebilir kararlar aldıkları öğrenildi...
***
Kısacası,
Marmaris'te başlayan orman yangının hızla Hisarönü köyüne ve
Çubucak Orman Kampı civarına dayandığı günlerde, Datçalılar
arasında, bu yangının Datça'ya doğru uzanabileceği endişesi
söz konusu idi ve böylesi bir durumda nelerin yapılabileceği
yaygın bir biçimde sıkça tartışılıyordu. Öyle ki, 3 Ağustos
Salı günü (ki yangın 29 Temmuz Perşembe günü çıkmıştı)
yapılan Datça Belediye Meclisi Ağustos ayı olağan toplantısında
CHP Grup Başkan Vekili Can Canbey grubu adına yaptığı konuşmada
“Bu yangın Datça'ya gelir mi?” diye sorarak, Datçalılardaki
bu endişeyi dile getirmiş ve ardından, “Hayır, bu yangın
Datça'ya gelmez” diyerek var olan endişeleri gidermeye
çalışmıştı.
İşte
böylesi koşullarda Özbel'de bazı yurttaşların kendi aralarında
“dayanışmaya” gereksinim duymalarının sonucu attıkları bir
adımın hızla ve büyük ölçüde kendiliğinden yaygınlaşmasının
doğal sonucu olarak Datça'daki mahalle meclisleri gerçeği
gündemimize girmiştir...
(Devam edecek)
13.08.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı 13.08.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlandı
DATÇA
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (2)
Bir
önceki bölümde, “Kısacası, Marmaris'te başlayan orman
yangının hızla Hisarönü köyüne ve Çubucak Orman Kampı
civarına dayandığı günlerde, Datçalılar arasında, bu yangının
Datça'ya doğru uzanabileceği endişesi söz konusu idi ve böylesi
bir durumda nelerin yapılabileceği yaygın bir biçimde sıkça
tartışılıyordu... İşte böylesi koşullarda, Özbel'de, bazı
yurttaşların kendi aralarında 'dayanışmaya' gereksinim
duymalarının sonucu attıkları bir adımın hızla ve büyük
ölçüde kendiliğinden yaygınlaşmasının doğal sonucu olarak
Datça'daki mahalle meclisleri gerçeği gündemimize girmiştir...”
demiştik.
Özbel'de
atılan bu adımın ilk aşamasında yer alan bir tanık, çağrı
üzerine katıldığı WhatsApp dayanışma grubunun çok kısa bir
süre içerisinde olağanüstü bir hızla büyüyeceğini ve örnek
alınarak, diğer yerleşim yerlerinde de benzeri adımlar
atılacağını, aklından bile geçirmediğini,
söylüyordu.
Ama, nasıl olmuşsa olmuş, o günlerde, farzı mahal, 58 neden bir
araya gelmiş ve kapıya dayanan yangının yarattığı korkunun da
tetiklemesi sonucu, adeta, Gezi sonrası ve/veya Pandeminin ilk
günlerinde yaşananlara benzer bir “dayanışma ihtiyacı”
kendiliğinden ortaya çıkmıştı; mahalle meclisleri, bu
dayanışmanın ete kemiğe bürünmüş hali idi.
Bu
nedenledir ki, içinde
yaşanılan koşullar gereği hızla gelişen bir süreçte yüzlerce
(kadın-erkek, genç-yaşlı, kamu görevlisi ya da değil) yurttaşın
kendiliğinden gönüllü bir biçimde 11 yerleşim yerinde kurduğu
ve kurmaya çalıştığı, içinde yer aldığı ve yer almaya da
devam ettiği bu dayanışma/mahalle meclisleri, bu sürece bir
biçimde katılan yurttaşların tümünün ortak emeğinin ürünüdür.
Mahalle
meclisleri, her şeyi yakıp geçen yangının yarattığı korku
karşısında çare arayan Datçalı yurttaşların çare
arayışlarının somut bir ifadesi olması nedeniyle, öncelikle, bu
korkuyu duyan ama o korku karşısında dayanışmanın gereğine
inanan mahalleliyi, sonra da o mahallede yaşayan her yurttaşı
kucaklamayı hedeflemelidir.
“Yangın”
koşullarında bir olgu olarak ortaya çıkan mahalle meclislerinin,
büyük ölçüde, bu koşulların gerçekliğine uygun olarak
biçimlenmeleri doğaldır. Şimdi, yangının yanı sıra diğer
toplumsal afetlere karşı da hazırlıkları yapmaları,
kuruldukları mahallelerde farklı alanlarda dayanışmayı
örgütlemeleri, susuzluk ya da Örn: Eski Datça Mahalle Meclisinde
konuşulduğu üzere, “Eski Datça'nın dokusunu koruma”... gibi
sorunları gündemlerine alıp, o konularda da yurttaşların çözüm
süreçlerine katılmasını sağlamaya çalışmaları, kısacası,
Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi akademisyen Mehmet
Pembecioğlu'nun deyişiyle, “proaktif” bir yaklaşım içerisinde
olunması durumunda, kalıcı hale getirilebilmeleri olasıdır.
Son
olarak: Datça
mahalle meclisleri, gerçekte, yurttaşların, o yangın
koşullarında, inisiyatifi ele almaktan başka bir çarelerinin
kalmadığını görüp, “iş başa düştü; hadi bakalım”,
demelerinin ve özne olarak sahneye çıkmalarının adıdır. Bu
nedenle, yurttaşın kendisinin birer birey olarak doğrudan içinde
yer aldığı, yaşamını ilgilendiren her konuda sözünü
söylediği ve karar alma süreçlerine baştan sona doğrudan
katıldığı bu örgütlenme biçimi, kendi gerçekliği içerisinde
ele alıp değerlendirilmelidir...
(Not:
Aralarında görece farklılıklar olsa da, yurttaşın öz gücünün
ve ortak iradesinin ürünü olan bu mahalle meclislerini, yasa
koyucu tarafından “şekli” ve “yetkisiz” bir örgütlenme
biçimi olarak formatlanan kent konseylerinin alt birer birimi olarak
değerlendirmek, hele hele bir ara gündeme sokulmaya çalışılan
“Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde tarif edilen “mahalle
meclisleri” gibi algılamak ve böyle bir algıyı oluşturmaya
çalışmak; bir başka deyişle, doğrudan demokrasinin uygulandığı
bu örgütlenmeleri, temsili demokrasinin uygulandığı kent
konseylerine bağlamayı düşünmek, ne kadar doğru bir yaklaşım
olur?
Bu
konuda,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/2019.11.30.Datça'daki Yerel
Demokrasimize Dair Tartışma Notları-2/Mahalle Meclisleri Yönergesi
1-3)
(Devam
edecek)
16.08.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı 16.08.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (3)
Mahalle
meclisi, mahalle örgütü, komitesi, dayanışması... ya da başka
herhangi bir ad... Nasıl istiyorsanız, o adı verin. Hiç önemli
değil.
Önemli
olan, 29 Temmuz günü öğle sonu Marmaris'te başlayan ve hızla
yaygınlaşan orman yangınının bir-iki gün içerisinde Hisarönü
Mahallesine ve Çubucak Orman Kampı yakınlarına gelip dayanması
karşısında korkuya kapılan bir grup Datçalı yurttaş tarafından
Özbel Mahallesinde “dayanışma” doğrultusunda kendiliğinden
atılan ve 14 gün içerisinde 11 ayrı yerde ete kemiğe bürünür
hale gelen o adımın kendisidir.
***
Artık
bilindiği üzere, o “yangın” koşullarında, “iş başa
düştü; hadi bakalım” denilerek, “dayanışma” içerisinde
bulunmak amacıyla oluşturulan bir WhatsApp grubu, gruba katılan
her yurttaşın eşini, dostunu gruba davet etmesi ile çok hızlı
bir biçimde büyümüş; öte yandan, bu girişimin diğer
mahallelerde de duyulmasıyla, oralarda da benzeri gruplar
oluşturulmaya başlanmıştır. (Hiç şüphesiz, bu süreçte, bazı
kişilerin ve çevrelerin küçümsenemeyecek ve dahası takdir
edilecek çok önemli katkıları da olmuştur.)
Sonrası
günlerde ise, bu WhatsApp grupları, başka ya da benzer içerikli
pek çok WhatsApp grubu gibi sıradan birer “sosyal medya” grubu
olarak kalmamış; bu gruplar içerisinde yer alan yurttaşlar, hiç
şüphesiz, yine içinde yaşanılan koşullar nedeniyle, çok kısa
süre içerisinde bir araya gelmeye ve oturup var olan durumu, olası
gelişmeleri ve sorunlarını, yüz yüze tartışmaya
başlamışlardır.
Bu
yurttaşlar, bu süreçte, yalnızca bunları tartışmakla
kalmamışlar; içinde bulundukları “yangın” günlerinin yanı
sıra olası deprem, sel vb. afet durumlarında da ne
yapabileceklerine ve ne yapmaları gerektiğine dair üretebildikleri
kadarıyla çözümler üretmeye, bu çerçevede aralarında bir iş
bölümü yapmaya, pek çok yönden mahalle envanterini çıkarmaya,
araç-gereç, malzeme vb. temin etmeye ve bunları depolamaya; yerel
kurumlar ile koordinasyonu sağlamaya; MAG/AME'den (Mahalle Afet
Gönüllüleri-Acil Müdahale Derneği) “Afet Bilinci Eğitimi”
almaya vb... yönelmişlerdir.
Özet
olarak anlatılan bu gelişmeler, gerçekte, bu Datçalıların, o
koşullarda, kendilerine ve oluşturmaya çalıştıkları
birlikteliğe güvenmekten ve inisiyatifi ele almaya başlamaktan
başka bir çare göremediklerinin ifadesidir.
***
Aralarında
görece farklılıklar olsa da, “yangın” koşullarında bir
gereksinimin ifadesi olarak kendiliğinden ortaya çıkan bu
birliktelikler içerisinde gönüllü olarak yer alan Datçalılar,
aynı zamanda, içinde yer aldıkları bu oluşumun hareket
çerçevesine ve uyulacak kurallara, yani bu birlikteliklerin iç
hukukunun ne olacağına da karar vermeye başladılar; hiç bir
kimse ya da kurum, onlara, hayır, şu şöyle olacak ya da böyle
olacak, demedi. Örn: WhatsApp gruplarında yönetici olma; yürütmeye
seçilme ve yürütmede yer alacak kişilerin sayısını belirleme;
iş bölümü alanlarını belirleme ve buralarda görev alma;
çalışma gruplarını oluşturma ve bunların karar alma süreçleri;
mahalli sorunların çözümünde öncelik sırasını ve çözüm
biçimlerini belirleme vb. konularında, tamamen, o mahalledeki
oluşum içerisinde yer alan yurttaşlar söz söyleme ve karar alma
hakkına sahiplerdir.
***
Bu
dayanışmaların bundan sonra nasıl bir evrilme süreci
yaşayabileceklerine dair bugünden herhangi bir şey söyleyebilmemiz
olası değildir; yalnızca, bu birlikteliklerin sıradan
birliktelikler olmadığını, o mahallede bulunan ve içinde yer
alan yurttaşların öz gücünün ürünü olduğunu; var olduğu
mahallede her yurttaşı birer özne olarak kazanmaları ve kalıcı
hale gelebilmeleri için her yurttaşın, çevrenin, kurumun...
elinden gelen katkıyı yapması gerektiğini söyleyebiliriz.
(Not:
Bu mahalle dayanışmalarını desteklemek ve demokratik bir biçimde,
kendi gerçekliklerinde, bir üst düzeyde koordinasyonunu sağlamaya
çalışmak, bugün yapılması gereken en doğru şeydir.
Bunun
yerine, bu örgütlenmeleri, kent konseyinin birer alt birimi olarak
kontrol altına almaya çalışmak:
a)
Ortaya çıkan bu örgütlenmelerin niteliğini ve tarihsel önemini
kavrayamamanın, ya da
b)
Kent Konseyi Yönetmeliğininin ve “Mahalle Meclisleri
Yönergesi”nin içeriğinin ne olduğunu bilmiyor olmanın doğal
sonucu olan yanlış bir yaklaşımdır..
Kent
konseyi, şu anki haliyle, merkezi yönetim tarafından, Avrupa
Birliği uyum yasaları çerçevesinde “kerhen” kabul edilmiş ve
bu nedenle de herhangi bir yasal tanımı yapılmamış bir
örgütlenme biçimidir; yalnızca bir yönetmelik çıkarılarak
kabul edilmiştir. Tamamen şeklidir. Hiçbir yetkisi yoktur. Var
olduğu alanda başkaca bir örgütlenme bulunmadığı anda ve
zamanda, pozitif bir anlamı vardır. Yasa koyucu tarafından, yerel
yönetime ve haliyle belediye başkanına yardımcı olmakla yükümlü
kılınmıştır. Kent konseyi bu yükümlülüğünün dışına
çıktığında ya da belediye başkanınca öyle algılandığında,
nelerin yaşandığı, herkesçe bilinen bir şeydir.
Kent
konseyine bağlı olarak kurulması önerilen ve “Mahalle
Meclisleri Yönergesinde” tanımlanan “mahalle meclisleri” ise,
bu “yetkisiz ve şekli” kent konseyinin mahalle düzeyindeki
“izdüşümü”dür.
Sonuç
olarak, Datça'da ortaya çıkan mahalle örgütlenmeleri, her
yönden, hem halihazırda var olan kent konseylerinden hem de
“Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde tanımlanan “mahalle
meclislerinden” çok ileride olan örgütlenmelerdir.
Bunu,
bilelim.
Bu
konularda bknz:2019.06.08.YEREL YÖNETİMİMİZİ
DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM
YARATALIM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI 1-12/ ve
2019.09.21. YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK
BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE
1-7/http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
23.08.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
Bu yazı, 23.08.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
BİR
KEZ DAHA KENT KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE
Datça
Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi Kent Plancısı & Kent
Bilimci Dr. Mehmet Pembecioğlu'nun 10 Aralık günü zoom üzerinden
yapılan Datça Kent Konseyi Seçimsiz Genel Kurulunda sunumunu
yaptığı “DATÇA KENT KONSEYİ ÇALIŞMA YÖNERGESİNİN
YENİLENMESİ VE GELİŞTİRİLMESİ” başlıklı çalışma ile
bir kez daha gündemimize giren kent konseyi tartışmasına, aynı
konuda, farklı tarihlerde hem teorik hem de Datça'da uygulamada
karşılaşılan sorunlar kapsamında yazan ve bu yazıları da Datça
Kent Konseyi Facebook sayfası başta olmak üzere birçok yerde
kamuoyu ile paylaşan (1) birisi olarak, birkaç açıdan katkıda
bulunmak istiyorum.
Kent
konseyi konusunda “afaki” bir tartışmayı sürdürmemek
için, öncelikle
şu üç noktanın altını çizmemiz gerekiyor:
1)
KENT KONSEYİ, NE ZAMAN GÜNDEME GELDİ?
“Kent
konseyi örgütlenmesi doğrultusunda ilk adım, 1992 yılında,
Brezilya'nın Rio Grande de Sul eyaletinin başkenti Porto Allegre
Belediyesi'nce (önceki yıllarda ülke genelinde yaygınca gündeme
gelen 'adem-i merkeziyetçi/ yerinden yönetim' uygulamalarının bir
devamı anlamında da) başlatılan 'katılımcı bütçe' deneyimi
ile atılmıştı: Bu uygulama ile belediye bütçesinin tamamında
değil, yalnızca yatırımlara ayrılan (bugüne kadarki
uygulamalara bakarsak % 5-20'lik) kısmının nerelerde ve hangi
yatırımlarda nasıl kullanılması gerektiği konusunda
yurttaşların öneri ve düşüncelerinin alındığı; yurttaşların
söz, yetki ve karar sahibi olarak kabul edildiği; böylece 'yöneten
ve yönetilen' ayrımının önüne geçilmeye çalışıldığı bir
sürecin önü açılmak istenmişti. (Brezilya'da
2002 yılında 140 yerde bu 'Katılımcı bütçe' uygulamasına
geçilmiş; bugün ise, dünyanın farklı yerlerinde 300 kadar yerde
bu uygulama yapılmaktadır.)
Aynı
yıl, 1992 yılında, Brezilya'da, BM Çevre ve Kalkınma Konferansı,
'Yeryüzü Zirvesi' adı altında toplanmış, burada 'Gündem 21'
olarak bilinen 'sürdürülebilir kalkınma', bir başka deyişle
'kalkınma ve çevre' içerikli uluslararası 'eylem planı' kabul ve
ilan edilmişti. '...İnsanlık tarihsel bir dönüm noktasındadır'
cümlesi ile başlayan bu zirvede kabul edilen bu 'Gündem 21' eylem
planı ile '...merkezi
yönetim-yerel yönetim ilişkisinde yerel yönetim lehine daha fazla
yetki devredilmesi, yerelin güçlendirilmesi, hükumet ve hükumet
dışı kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve
halkın etkin katılımının sağlanması...' anlayışı
benimsenmişti. (Bir
başka deyişle 'Toplumsal Uzlaşma') (Bknz: Mehmet
Çilsal/Bodrum...Keza, İnternette farklı kaynaklar)
'Gündem
21' veya 'Yerel Gündem 21' adıyla bilinen bu program, 1997 yılında,
Avrupa ile birlikte ülkemizde de BMKP (Birleşmiş Milletler
Kalkınma Programı) çerçevesinde 'Yerel Gündem 21'lerin Teşviki
ve Kalkındırılması' başlığıyla uygulanmaya başlanmış; ilk
elde 9'u Büyükşehir, 3'ü İl Özel İdaresi olmak üzere toplam
48 yerel yönetimin katılımıyla yürütülmüştü.
1997
yılından itibaren il il, ilçe ilçe yapılan 'Gündem 21'
toplantılarının ardından ise 2005'de resmi gazetede yayınlanan
5393 Sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile 'Kent Konseyi'
resmen kabul edilmiş ve günlük hayatımıza girmiştir...” (2)
2)
KENT KONSEYİ NEDEN GÜNDEME GELDİ?
“Dünyanın
pek çok ülkesinde (ülkemizde de olduğu gibi) yerellerde var olan
yerel yönetim (belediye) modellerindeki işleyişin (görece
farklılıklar olsa da özde aynıdırlar) nasıl olduğunu hepimiz
biliyoruz: Yerel yönetim seçimleri gündeme geldiğinde sandığa
gidiliyor, başkanlığa aday olanlardan birisini 'başkanlığa' ve
belediye meclisi için çıkarılan listelerden (veya 'bağımsız'
adaylardan) birisindeki adayları da belediye meclisine seçmek için
oy kullanılıyor; en çok oy alan başkan adayı 'başkanlığa'
seçiliyor ve belediye meclisi için liste çıkaranlardan ise (keza
bağımsız adaylar), aldıkları oy oranında 'belediye meclisine'
temsilci gönderiliyor.
Belediye
başkanlığına aday gösterilebilmek, belediye meclis üyelikleri
için çıkarılacak aday listelerine girebilmek, hele hele
kazanılması garantili sıralarda yer alabilmek, seçilebilmek vb.
vb. için kendilerince 'en uygun yol ve yöntemleri' izleyen (ki
bizim, bütün bu yol ve yöntemlere başvurulmaması veya en azından
minimalize edilebilmesi için önerdiğimiz yol 'ön seçim'dir) bu
'temsilci adaylardan' seçilebilenler, seçildikten sonraki dönem
içerisinde (yeni seçime kadar), yerel yönetimlerdeki yetki
alanları dahilindeki her konuda ( yasal zorunluluklar dışında)
kelimenin tam anlamıyla 'özgür' oluyorlar ve bu sahip oldukları
özgürlük ekseninde hareket ediyorlar; kendi kişilikleri,
sorumluluk duyguları, ahlaki ve toplumsal değerleri ve mensubu
oldukları siyasi partinin denetimi dışında, bu 'temsilcileri/
vekilleri/ emanetçileri', yerel yönetimdeki görevleri çerçevesinde
denetleyen herhangi bir mekanizma olmuyor.
Bir
başka deyişle, seçmenler, seçim öncesi dönemde, yani seçim
sürecinde kendilerinin varlığını hatırlayan, hal hatır soran,
gönüllerini kazanmaya çalışan, herhangi bir sorunu olup
olmadığını ve eğer varsa, bu sorunları hemen veya bilahare
(eğer seçilebilirler ise) çözebileceklerini söyleyen, tabir-i
caizse evlerinin, iş yerlerinin, derneklerinin, sendikalarının...
oturdukları kahvehanelerin vb. yollarını aşındıran,
seçilebildikleri takdirde yerine getirip getiremeyecekleri meçhul
sayısız vaatlerde bulunan 'temsilcilerinin', seçildikten sonraki
'görev' sürecinde yaptıkları faaliyetleri ve aldıkları
kararları yalnızca seyredebilmekte; bu faaliyetlerin ve alınan
kararların ne ölçüde (vekaleti verenler olarak) kendi iradelerine
ve istemlerine uygun olup olmadığını asla denetleyememektedirler.
Bu
çerçevede eleştiri yönelttiklerinde, aldıkları cevap,
çoğunlukla 'bakarız, ederiz', hatta bazen, doğrudan 'gelecek
seçim oy vermezsin, seçmezsin, olur biter' olmaktadır.
Literatürdeki
adlandırmayla, seçilen temsilcilerin, süreç içerisinde,
kendisini seçenlere 'yabancılaşma' olasılığının bulunduğu,
keza yaygın olarak da bu 'yabancılaşma' olgusuna tanık olunduğu
ama buna rağmen bu düzlemde 'görevine'(!) devam ettiği bu modelin
adı, 'temsili demokrasi'dir.” (3)
“Kent
konseyi”, işte bu yerel yönetim modelinin (“temsili
demokrasi”nin) alternatifi olarak değil, “eksik ve
yetersizliklerinin” giderilebilmesi amacıyla gündeme getirilmiş,
tartışılmaya başlanmış ve pek çok ülkede, o ülkedeki
(yönetenler ile yönetilenler arasındaki) güçler dengesi
çerçevesinde şekillenerek günlük yaşamda somut bir olgu haline
gelmiş “örgütlenme biçimidir."
3) TÜRKİYE,
KENT KONSEYİNİ NEDEN KABUL ETTİ?
Türkiye'nin,
kent konseyini, 2005 yılında, 5393 sayılı Belediyeler Kanunu'nun
76. maddesi çerçevesinde resmen kabul etmesinin nedeni, bugüne
kadar, hatta bugün dahi hep tartışma konusudur.
2001
yılında kurularak siyasal yaşamımıza katılan ve 2002 yılında
yapılan genel seçimi kazanarak hükumet olan AKP'nin, kurulmasının
dahi gündemde olmadığı tarihlerde “bir tartışma konusu”
olarak Türkiye'nin gündemine giren kent konseyini, ülkeyi
yönetmeye başladığı ilk yıllarda kabul etmesinin nedeninin,
başka pek çok ülkede olduğu gibi, var olan yerel yönetim
modelinin (“temsili demokrasi”nin) “eksik ve yetersiz”
oluşunu kabullenmesi ve bunların bir ölçüde de olsa
giderilebilmesini sağlamak olduğu, söylenebilir mi?
AKP
hükumetinin, 2005 yılında kent konseyini kabul etmesinin ardından,
2006 yılında “kent konseyi yönetmeliğini" çıkarmasına
ve 2009 yılında da bu yönetmelikte bazı yeni düzenlemeler
yapmasına karşın, bu soruya, “evet” diyebilmek, olası
değildir.
Böyle
düşünmemizin nedeni, AKP hükumetinin, bugüne kadar, kent
konseyine ilişkin başkaca hiç bir somut adım atmamış,
olmasıdır. Tartışmanın ileriki bölümlerinde daha ayrıntılı
bir biçimde görüleceği üzere, kent konseyi, yasalarca “tüzel
bir kişilik” olarak tanımlanmadığı için, devlet kurumlarınca
ciddi bir muhatap olarak görülmemekte; Devletin hiç bir resmi
kurumu, ülkemizde var olan kent konseylerine dair tek bir cümle
bile bilgi verememekte; kent konseyinin kurulup kurulmaması,
kurulmuş ise kağıt üzerinde kalıp kalmaması, tamamen belediye
başkanlarının “keyfiyetine” bırakılmakta; ilgili
yönetmelikte, “yetkisiz ve şekli bir örgütlenme” olarak
tanımlanmakta; dahası, bu haliyle bile “güvenilmez” görülüp,
fiilen, yerel mülki idarenin ve asıl olarak da yerel
yönetimin/belediye başkanının mutlak kontrolüne
bırakılmaktadır...
Bütün
bunların yanı sıra, (ki, kent konseyine ilişkin AKP'lilerin ne
düşündüğünü öğrenmemizde çok somut bir veridir) 19 yıldır
hükumet olan AKP'nin belediye başkanlarının tamamına yakını,
uzun yıllar yönetimde oldukları ya da yönetime geldikleri
yerlerde kent konseyini toplantıya çağırmamakta (yani,
kurmamakta), dahası, adını ağızlarına bile almamaktadırlar.
Bütün
bu nedenlerle, 2002
yılında hükumet olan AKP'nin, o günlerde gündemde olan “AB'ne
üyelik” tartışmaları ve parlamentodan geçirilen “AB'ne uyum
yasaları” çerçevesinde kent konseyini kabul ettiğini ve ilgili
yönetmeliği çıkardığını, ama “yönetilen yurttaşların
yerel yönetimlerin karar alma süreçlerine katılımını sağlama”
gibi herhangi bir derdi olmadığından, savunduğu dünya görüşü
nedeniyle karşı olduğu bu örgütlenme biçimini “kerhen”
kabul ederek, ilgili yönetmelikte, olabildiğince “yetkisiz ve
şekli bir örgütlenme” olarak tanımladığını, söyleyebiliriz.
Şimdi,
tartışmaya devam edebiliriz.
KENT
KONSEYİ
Yasaya
göre, kent
konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin
geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir
kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma,
saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim
ilkelerini hayata geçirmeye çalışır. (Bknz: 5393 sayılı
yasa/76.madde)
KENT
KONSEYİ KİMLERDEN OLUŞUR?
“Yasa
koyucunun, 2006'da çıkarılan 'Kent Konseyi Yönetmeliği' ve
bilahare 2009'da çıkarılan 'Kent Konseyi Yönetmeliğinde
değişiklik' ile kent konseyi katılımcıları olarak
belirledikleri şunlardır;
'
a) Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisi,
b)
Belediye Başkanı veya temsilcisi,
c)
Sayısı 10'u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde
kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının
temsilcileri,
ç)
Mahalle sayısı yirmiye kadar olan belediyelerde bütün mahalle
muhtarları, diğer belediyelerde belediye başkanının çağrısı
üzerine toplanan mahalle muhtarlarının toplam muhtar sayısının
yüzde 30'nu geçmemek ve 20'den az olmamak üzere kendi aralarında
seçecekleri temsilcileri,
d)
Beldede teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri,
e)
Üniversitelerden ikiden fazla olmamak üzere en az bir temsilci,
üniversite sayısının birden fazla olması durumunda her
üniversiteden birer temsilci,
f)
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların,
noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların
temsilcileri,
g)
Kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer
temsilcisi.'(Bknz:8 madde)” (4)
Görüldüğü
üzere,
1-
Kent konseyi, yurttaşların gönüllü katılımlarıyla
(“doğrudan demokrasi”) değil, yönetmelikte belirtilmiş
kurucu/katılımcı örgütlerin temsilcilerinden oluşacak (“temsili
demokrasi”) bir örgütlenme biçimi olarak formüle edilmiştir.
2-
Kent konseyine temsilci gönderebilecek bu örgütlenmeler,
kesinlikle bu yönetmelikte tanımı yapılmış örgütlenmeler
olacaktır. Haliyle, teknolojinin bugün ulaştığı seviyenin doğal
bir sonucu olarak toplumsal olgular haline gelen dijital platformlar,
gruplar...ve çok farklı nedenlerle toplumun bağrında uç veren
toplumsal örgütlenmeler, ulaştıkları boyut, kucakladıkları
kitle, toplumdaki etkileri vb. ne olursa olsun, kapsam dışıdır.
Bizce, bu örgütlenmeler de kent konseyi kurucuları arasına
alınmalıdır.
3-
Kent konseyinin çalışmaları sırasında, gerektiğinde, yerel
mülki idarenin, kamu kurum ve kuruluşlarının
yardımını istemesi doğaldır; ama yerel mülki idarenin ve
sayıları 10'u geçmemek üzere de olsa kamu kurum ve kuruluşlarının
kuruluş aşamasından itibaren kent konseyi içerisinde yer alması,
başka bir şeydir; kent konseyinin tarihsel olarak ortaya çıkış
gerekçesine uygun olarak işlevini yerine getirebilmesi için yerel
mülki idarenin, sayıları 10'u geçmese de bütün kamu kurum ve
kuruluşlarının kurucu ve daimi katılımcı olmalarına son
verilmelidir.
KENT
KONSEYİNİ KİM TOPLAR?
Kent
konseyi, “...belediye teşkilatı olan yerlerde, mahalli idareler
genel seçim sonuçlarını izleyen
3 ay içinde...” kurulması ve “... ilk toplantısını (genel
kurul) yapmak üzere belediye başkanının çağrısı ile
toplan..”ması öngörülen bir örgütlenme
biçimidir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi
yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)”
Anlaşılacağı
üzere, ilgili yönetmelikte, kent konseyinin, yapılan yerel seçimin
ardından gelen ilk 3 ay içinde belediye başkanının çağrısı
ile toplanacağı belirtilmiş ama bu konuda, belediye başkanını
bu işi yapmakla yükümlü kılan hiç bir hükme yer verilmemiştir;
adeta, kurucuları toplantıya çağırıp çağırmama, belediye
başkanının keyfiyetine bırakılmıştır. Nitekim, ülkemizde,
bugün, var olan 1389 yerel yönetim (belediye) örgütlenmesinin her
3 tanesinin 2'sindeki belediye başkanları kent konseyini toplantıya
çağırmamakta (bulundukları yerlerde kurmamakta), hatta bazı
belediye başkanları, kendilerinden önceki belediye başkanlarının
döneminde var olanları fiilen sönümlenmeye bırakmaktadırlar.
(Ülkemizde,
kent konseyi örgütlenmesinin kabul edilişinin üzerinden 17 yıl
geçmesine karşın, halihazırda, 1389 belediyeden 350-400 kadarında
kent konseyinin kurulmuş olduğu tahmin edilmektedir; bu konuda, hiç
bir devlet kurumu sağlıklı bir bilgilendirme yapamamaktadır.) (5)
“Belde,
İlçe, İl ve Büyükşehirlerde kent konseyini kurmak, belediye
başkanının 'zorunlu' görevleri arasında sayılmalı.”dır. (6)
KENT
KONSEYİ VE BELEDİYE BAŞKANI İLİŞKİSİ
“ '...Kent
konseyi bulunmayan yerlerde ilk toplantı belediye başkanının
çağrısı ile...' (Geçici madde-1/2009) '... belediye başkanının
çağrı yazısında bildirilen gündemle, ilan edilen yer ve
tarihte...' yapılır. (Geçici madde-3) '... Belediye başkanının
başkanlığında toplanan genel kurul, toplantıyı idare etmek
üzere üyeleri arasından en az üç kişiden oluşan divan kurulunu
seçer.' (Madde 5-2)
Divan
kurulu seçildikten sonra (o ana kadarki) yetkileri hukuken sona eren
belediye başkanının, sonraki süreçte, kent konseyi ile
ilişkileri ve kent konseyi/kent konseyi çalışmaları üzerindeki
etkisi tartışma konusudur.
Kent
konseyi yönetmeliğine göre, kent konseyi ilk genel kurulunu yapıp
divan kurulunu seçtikten sonra, belediye başkanının kent konseyi
ile ilişkisi bitmez; 'Belediye başkanı veya temsilcisi' (Madde
8-b) kent konseyi kurucularından birisi olarak kent konseyi genel
kurul toplantılarına daimi katılımcı olarak katılır; hukuken
eşiti olan diğer katılımcılardan farklı olarak, yalnızca,
yürütme kuruluna (yürütme kurulu tarafından aralarından
seçilerek belirlenmek üzere) üç 'sekreter adayı' önerir (Madde
14/A-1); yine keza, bazı kent konseylerinde gerekli ise, 'sekreterya
hizmetleri' için kent konseyi yürütme kuruluna 'görevli adayları'
önerir, yürütme kurulu, önerilen bu adaylar arasından, yeterli
sayıda görevliyi belirler; bu görevliler, sekretere bağlı olarak
çalışmaya başlar.( madde 15-1)
Belediye
başkanı, (kendisinin katıldığı ya da yaygınca gözlendiği
üzere, temsilcisini gönderdiği) kent konseyi içerisinde,
yönetmeliğin lafzi yorumuna göre, yetki açısından, diğer
katılımcılardan ne bir adım önde ne de bir adım geridedir;
eşittir; aynı konumdadır; aynı haklara ve sorumluluklara
sahiptir.” (7)
Peki,
uygulamada gerçek nedir?
Kent
konseyini toplantıya çağıran belediye başkanlarının
(“demokrat” kişiliği olan istisnai konumundaki bazıları
hariç) tamamına yakını, kent konseyi başkanının ve yürütme
kurulu üyelerinin seçimi de dahil olmak üzere hemen hemen her
konuda kent konseyine müdahale etmektedir; öyle ki, belediye
başkanının bilgisi ve onayı dışında, hele hele belediye
başkanının hiç hoşlanmayacağı kişilerin kent konseyi başkanı
ve yürütme kurulu üyeleri olarak seçilebilmesi, ola ki
seçildiler, seçildikleri yerde özgürce ya da daha açık bir
ifadeyle, sonuçları itibariyle belediyenin ve belediye başkanının
hiç hoşlanmayacağı bir alanda çalışma yapması, hiç olası
değildir. (Faraza, böyle bir çalışma yapıldı, bu durumda da, o
kent konseyi başkanının ve hatta yürütme kurulu üyelerinin o
görevde kalabilmeleri, görülmüş şey değildir.)
(8)
Bunun
nedeni, kent konseyinin “yetkisiz ve şekli” örgütlenmeler
olarak tanımlanması ve haliyle belediye başkanlarının,
toplantıya çağırdıkları kent konseyini (görece de olsa)
bağımsız bir örgüt olarak görmemesidir.
Önerimiz,
şunlardır:
1- Belediye
başkanı, kent konseyi kurulduktan sonra doğrudan ya da temsilcisi
aracılığıyla, kent konseyinin daimi katılımcıları arasında
yer almamalıdır.
2-
Kent konseyinin, mali ve ayni destek açısından, mevcut haliyle
belediyeye bağımlı olmasına son verilmeli: ya belediyeler,
kurdukları kent konseyine, yıllık bütçeyi hazırlarken ya da
merkezi otorite, ülkemizdeki bütün kent konseylerine, İçişleri
Bakanlığı ya da “Yerel Yönetimler Politikalar Kurulu ve Finans
Bölümü” üzerinden, kurulduğu yerdeki nüfus oranına göre,
merkezi bütçe hazırlanırken, pay ayırmalı; bu pay, doğrudan, o
kent konseyinin emrine tahsis edilmeli. Böylece, kent konseyi, 'mali
özerklik' sahibi olabilmelidir.
3-
“Kent konseyi”, merkezi otorite ve onun bütün kurum ve
kuruluşları tarafından “tüzel bir kamu kuruluşu” olarak
tanınmalı ve ilan edilmelidir.
4-
Kent konseyi genel kurulundan çıkan ve belediye meclisinde
görüşülmek üzere belediye başkanına sunulan kararlar, belediye
başkanının keyfiyetine tabi olmaksızın belediye meclisinde
mutlaka görüşülmelidir.
5-
Kent konseyi, her daim belediye meclisinde temsil edilebilmeli
(Datça'da olduğu gibi) ve mecliste görüşülen her konuda görüş
belirtebilme hakkına sahip olmalıdır. (Mecliste alınan kararlarda
oy kullanma hakkının olup-olmaması ise tartışılmaya değer bir
noktadır.)
KENT
KONSEYİNDE SEÇİMLİ KONGRELER
Kurucularının
ve katılımcılarının farklı nitelikte olmaları nedeniyle
“homojen” değil, “heterojen” bir örgütlenme olan kent
konseyinin seçimli genel kurullarında başkan ve yürütme kurulu
üyelerinin seçiminin nasıl yapılacağına dair herhangi bir hüküm
yoktur; haliyle, bu konuda karar verme hakkı, genel kurullara
bırakılmış sayılır.
“Şeklen”
(bulunmuş olmak için bulunma) ya da “kerhen” (istemeden) değil,
gönüllü olarak birlikte olabilmenin ve üretebilmenin, eşit
konumda bulunabilmenin ve eşit haklar kullanabilmenin belirleyici
şartı “demokrasi”, “demokratik işleyiş” ve “demokratik
seçim”dir; bunlar yoksa, her şey yanıltıcı bir görünümden
ibarettir ve her şey laf-ı güzaftır.
Bu
belirsizlik nedeniyle, uygulamada, kent konseyi içerisindeki güçler
dengesine (merkezi yönetim-yerel yönetim, belediye
başkanı-muhalefet...) bağlı olarak, kendisini/kendilerini “daha
çok” ve “daha güçlü” görenlerin “yönetimi”
(başkanlığı ve yürütme kurulu üyeliklerini) ele geçirme ve
böylece her istediklerini yapma/yaptırma çabaları otomatik olarak
“Blok Liste”yi gündeme getirmektedir.
Pek
çok yönden sorunlu bulup tartıştığımız (“yetkisiz ve şekli
bir örgütlenme” olarak gördüğümüz) kent konseyinde, “Blok
Liste” ile elde edilmek istenen ve elde edilen neticenin, bu
neticeyi elde edenlerin ne işlerine yaradığı ayrı bir tartışma
konusu olabilir ama bu bölümde, şimdilik, şunları söylemek
mümkündür: “Blok Liste” uygulaması, bu uygulamaya taraf
olmayanları ve “kaybeden” tarafı otomatik olarak kent konseyi
çalışmalarından uzaklaştırmakta, “kazanan” tarafın iş
yapamaması için izleyici konumuna geçmelerine ya da dahası,
kazanan tarafın iş yapamaması için bir biçimde “tekerlerine
çomak sokma” noktasında kendilerini konumlandırmalarına neden
olmaktadır...
Bu
konuda önerimiz şudur: Kent konseyi başkanlığına aday
olanlar/aday gösterilenler liste düzenlemeden aday olmalı/aday
gösterilmeli ve seçilmelidirler. Yürütme kurulu üyelikleri için
ise, kişiler, birey olarak aday olmalı ve oy kullanma hakkı
bulunan her katılımcı, bu adaylar arasından yalnızca bir kişiye
oy verebilmelidir. En çok oy alan ilk (...) kişi, yürütme
kuruluna seçilmiş ve onlardan sonra gelen (...) kişi de yedek üye
kabul edilmelidir.
Seçilen
başkanın ve seçilen yürütme kurulu üyelerinin her birinin,
kendisi gibi düşünmeyen başkan ve yürütme kurulu üyeleri ile
uyumlu ve üretken bir çalışma yapamayacağını ileri sürerek
“Çarşaf Liste”ye hayır demek, gerçekte, kent konseyi vb.
“heterojen” örgütlenmelerin ve onların felsefelerinin (bir
arada olma, birlikte üretme ve birlikte yol yürüme), yanlış
olduğunu savunmak, demektir. (9)
KENT
KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ
29
Temmuz 2021 günü Marmaris/Armutalan'da çıkan orman yangınının
hızla yaygınlaşması karşısında paniğe kapılan Datçalı
bir grup yurttaşın Özbel'de bir WhatsApp grubu oluşturarak
ilk adımını attıkları “mahalle meclisi” kurma
düşüncesi, bir hafta gibi kısa bir sürede, 11 mahallede somut
bir olgu haline gelmiş ya da o sürece girmişti; bu gelişme, doğal
olarak, 2019 yılında, Datça Kent Konseyinde “Kent Konseyi
Mahalle Meclisleri Yönergesi” görüşülmesi öncesi ve sonrası
teorik bir konu olarak tartışılan mahalle meclislerinin(10), bu
kez, “somut bir tartışma konusu” olarak yeniden gündemimize
girmesine neden oldu.
***
"Mahalle
Meclisleri Yönergesi”ni kim okumuştur, bilemiyoruz; mahalle
meclisi, kent konseyi-mahalle meclisi ilişkisi konularında
afaki bir tartışmanın yürütülmemesi için öncelikle bu
yönergenin okunmasında ve yönergede neler yazıldığının
bilinmesinde yarar vardır. (Bknz: Datça Kent Konseyi/Facebook
sayfası)
Okuyanların
gördüğü üzere, “Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi”
çerçevesinde kurulması öngörülen mahalle meclisleri, o
mahalledeki sorunları çözmeye gönüllü yurttaşlardan oluşan
“mahalle meclisi/mahalle gönüllüleri/mahalle çalışma grubu
vb” değildir. Önerilen mahalle meclisi, “...en özet ifadeyle,
Kent Konseyinin mahalledeki 'izdüşümü' olarak formatlanmış bir
örgütlenme biçimidir. Dahası, anlaşılan o ki, 'yönerge'
hazırlanırken, 'katılımcılığı arttıralım' diye yola
çıkılmış, ama, 'her sandıktan bir temsilci belirleme' vb. ile
'masa başında', bu yönergeyi hazırlayan kişiye/kişilere (keza,
belli ki bize sunulan 'taslağı' hazırlayan arkadaşa da) çok
'ideal' gibi görünen, gerçekte ise hayatta somut bir karşılığı
olmayan; ille de yaratılmak istenirse, şekli bir örgütlenmeden
öteye geçemeyecek ve tıpkı 'izdüşümü' olduğu kent konseyi
gibi katılımcılarını 'bıkkınlık' noktasına getiren
'gel-git'ler yaşatacak çok karmaşık ve afaki bir model ortaya
konulmuş.” (11)
Kent
Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesinde önerilen
bu mahalle meclisinin, (Örn: Datça'da) herhangi bir mahallede
uygulanma, uygulanmaya çalışılsa da şekli bir örgütlenmeden
öteye geçme, kalıcılaşma ve iş görme şansı yoktur.
Öncelikle
bunu bilelim.
Peki,
kent konseyine bağlı bir mahalle meclisi kurulamaz mı?
“Kent
Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi”nin tartışılarak kabul
edildiği 17.10.2019 tarihli Datça Kent Konseyi Seçimsiz Genel
Kurulundan iki ay kadar önce yazdığımız bir yazıda şunları
söylemişiz:
“...
kent konseyleri ile ilgilenen ya da ilgilenmenin ötesinde,
içerisinde yer alıp çalışmalara katılanların çok iyi bildiği
gibi, kent konseyi, alt çalışma gruplarından oluşan bir
bütündür; bu çalışma grupları, kadın ve gençlik gibi
vazgeçilmez temel alanların yanı sıra o yerleşim biriminde var
olan çevre-ekoloji, kültür-sanat, kıyılar, imar, ulaşım,
altyapı, su....vb. sorunları birer 'konu' başlığı olarak ele
alıp kurulabilir; öte yandan, 'yerleşim birimi' ölçeğinde ele
alınarak da kurulabilir; 'A, B, C.... mahallesi çalışma grubu',
'A, B, C...mahallesi meclisi' gibi.
Yönetmelikte,
bunun böyle anlaşılamayacağına ve olamayacağına dair, herhangi
bir hüküm bulunmamaktadır.
Herhangi
bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir
ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak
olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir
örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve
kurulan 'mahalle meclisi' de (daha işlerliğe sahip alternatif bir
örgütlenme biçiminin olmadığı yerlerde) somut ve ileri bir
adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine vb.
yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz
desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun
aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek,
akla ziyan bir hareket olur.” (12)
Kent
konseyi yürütme kurulu tarafından mahalledeki gönüllü
yurttaşlardan oluşturulacak ya da mahalledeki gönüllü
yurttaşlarca kurulup kent konseyine bağlanacak “alt çalışma
grubu” niteliğindeki bu mahalle meclisleri, “...kent
konseyi yönetmeliği çerçevesinde hareket eden, kent konseyi
yürütme kuruluna karşı sorumlu olan, yerel düzeyde
çözümlenebilmesi olası sorunları kent konseyi dolayımı ile
çözmeye çalışan...bir örgütlenme biçimi” olarak
tanımlanabilir. (13)
Orman
yangınlarının hızla yaygınlaştığı günlerde ortaya çıkan
ve bir haftada 11 mahallede oluşturulmaya başlanan mahalle
meclisleri ile yukarıda sözünü ettiğimiz ve kurulmasını olası
gördüğümüz (kent konseyine bağlı) mahalle meclisi/mahalle
çalışma grubu arasında yalnızca şekli bazı benzerlikler
(mahalleli gönüllü yurttaşlardan oluşması, mahalle ile ilgili
sorunların çözümünü kendilerine iş edinmeleri vb.) vardır; o
kadar.
Datça'da
ortaya çıkan mahalle meclisleri içerisinde yer alan yurttaşlar,
orman yangınlarının yol açtığı o karamsarlık ortamında, daha
ilk andan itibaren, hiç bir yere (yerel mülki idare, yerel yönetim,
kent konseyi vb.) danışmadan ve hiç bir yerden onay beklemeden,
kendi kaderleriyle/kendi gelecekleriyle ilgili karar verme ve bir
şeyler yapma yoluna yönelmişler, somut bir adım atarak, mahalle
meclislerini kurmaya başlamışlardır. (14)
Akıp
giden yaşamın içerisinde somut bir olgu olarak ortaya çıkan ve
gündemimize giren bu meclisler karşısında yapılması gereken,
onları, yetkisiz ve şekli bir örgütlenme olan kent konseyine
bağlamak, “alt çalışma grubu” niteliğindeki birer mahalle
meclisine/mahalle çalışma grubuna dönüştürmek veya “Kent
Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde önerilen mahalle meclisi
formatında yeniden düzenlemek; bir başka deyişle, kadükleştirmek
ve zaman içinde sönümlendirmek, olmamalıdır.
Yapılması
gereken, bu mahalle meclisleri içerisinde yer almak, ete kemiğe
büründürmek ve kalıcı örgütlenmeler haline gelmelerini
sağlamak; sonra da, tümünü (seçimle belirlenmiş temsilcilerini)
bir “Datça Meclisi” çatısı altında toplamak olmalıdır. (15)
Ülkemizde
yürütülen “demokrasi” mücadelesinin temel örgütlenme
biçimlerinden birisi olacak olan meclisler, bu nitelikteki
meclislerdir.
SON
SÖZ
Özet
olarak, bu
yazıda farklı açılardan ele aldığımız ve farklı yönleriyle
tartıştığımız kent konseyi örgütlenmesini, tarihsel olarak
ortaya çıkmış nesnel bir olgu olarak görüyoruz. Ülkemizde 2005
yılında kabul edilen ve 2006 yılında yayınlanan “Kent Konseyi
Yönetmeliği” çerçevesinde faaliyet yürüten kent konseyinin
ise, 2002 yılından beri ülkeyi yöneten AKP siyasi iktidarı
tarafından, bilinçli olarak, “yetkisiz ve şekli bir örgütlenme”
biçiminde tanımlandığını, söylüyoruz.
Daha
iyisinin olmadığı bir yerde kurulmasını “pozitif” bir
gelişme olarak görüyor ve haliyle içerisinde çalışma
yapılabileceğini, ama yereldeki “toplumsal/demokrasi”
mücadelenin yalnızca bu örgütlenme biçimi içerisine
hapsedilmesini ve/veya bu örgütlenme üzerinden yürütülmesi
gerektiğinin savunulmasını doğru bulmuyoruz.
Var
olan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin pek çok yönden
değiştirilmesinin ve fiilen esnetilmesinin (tabiri caizse
“demokratikleştirilmesinin”) yararlı olacağını ama istenilen
değişikliklerin yapılması ve esnekliğin sağlanması halinde
bile, kent konseyinin, var olan yerel yönetimin eksikliklerini ve
yetersizliklerini gidermeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğini,
yerel yönetimin (temsili demokrasinin) kendisinden kaynaklanan temel
sorunun (yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayırımın ve
yabancılaşmanın) ortadan kalkmasını sağlayamayacağını,
düşünüyoruz.
Yurttaşların
kent konseyi dolayımıyla yerel yönetimlerin karar alma
mekanizmalarına bir ölçüde de olsa katılımını önemsiyoruz
ama asıl olarak, yurttaşların özne olarak doğrudan yönetime
katıldığı, söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onlarda
olduğu bir yerel yönetim anlayışını, yani, kendilerine dair her
konuda karar alma, uygulama ve hesap verme/hesap sorma hakkına sahip
iş yeri, okul, fabrika, site, sokak ve mahalle meclisleri üzerinde
yükselen bir yerel yönetim modelini savunuyoruz. (Fatsa örneğini
anımsayın)
Bu
kadar.
17.01.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE
-1-12,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/MAHALLE MECLİSLERİ
ÜZERİNE-1-7,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
DATÇA'DAKİ
YEREL DEMOKRASİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI- 1-7)
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
ÜLKEMİZDE
KAÇ KENT KONSEYİ
VAR?
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
DATÇA
KENT KONSEYİ KONGRESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1-7
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
DATÇA
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-3
(2)
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-2
(3)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-2
(4)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-3
(5)
Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
ÜLKEMİZDE KAÇ KENT KONSEYİ VAR?
(6)
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-7
(7)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-5
(8)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
DATÇA
KENT KONSEYİ BAŞKANI, GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ.
(9)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
DATÇA KENT KONSEYİ KONGRESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1-7
(10)
“Kent Konseyi
Mahalle Meclisleri Yönergesi” tartışılması öncesi ve
sonrası dönemlerde yazılıp paylaşılan yazılar için,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-12. Bölüm,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/MAHALLE MECLİSLERİ
ÜZERİNE 1-7,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
,DATÇADAKİ YEREL YÖNETİMİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI
-2/'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' 1-3
(11)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
DATÇADAKİ YEREL YÖNETİMİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI -2
/'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' -2
(12)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-12,
(13)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ
ÜZERİNE-12,
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com,
DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-3,
Önerinin
ve ilk adımın sahibi Aylin Himmetoğlu'nun ağzından “Datça/Özbel
Mahalle Meclisi”nin kısa kuruluş öyküsü,
https://youtu.be/rVYVHjpTa-M,
Datça/Özbel Dayanışması Muğla Turnusol.
(15)
Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
ÇOMARLIK
MAHALLE GÖNÜLLÜLERİ ÇALIŞIYOR
DATÇA'DA,
BİR KÖY ÇEVRE DERNEĞİ ÖYKÜSÜ!
“12 Eylül'den sonra bir
boşluktaydık”, dedi, Oktay Çukadar.
Palamutbükü'nde, Uygar
Market-1'in içinde, 4 kişi; ben, Oktay, Nazmi (Gültekin) hoca ve
benimle birlikte gelen Turan (Ulu) oturmuş sohbet ediyorduk.
Konumuz, yıllar önce, Palamutbükü'nde kurulan çevre derneği
idi.
Anlatılan öykünün içinde
solcular, cami, Boynerler, Emel Sayın, Şener Şen, Şevket Altuğ,
ağaçlar... vardı. Tamam, demiştim, öyküyü ilk duyduğumda; ben
bu öyküyü yazarım, bu öykü için, bir tam gün mesai
yapabilirim...
Öyküyü, Oktay ve Nazmi hoca
anlatacaklar, biz de hem dinleyecek hem de elimdeki akıllı telefon
ile kaydedecektim.
SOLCULAR, DEVRİMCİ YOLCULAR
VE PALAMUTBÜKÜ
“Kim bu boşlukta olanlar?”,
dedim. Oktay, “Eski devrimciler, Devrimci Yolcular” dedi. Nazmi
hoca, “Eski solcular” diyerek düzeltme gereği, duydu.
Anlatılanlara göre, (marketçi)
Oktay Çukadar, (öğretmen) Nazmi Gültekin, (ziraatçı) Mustafa
Güzel, (öğretmen) Hüseyin Öncel; Oktay'ın ifadesiyle
“Cumalı'dan (Çeşmeköy) ikisi öğretmen (Nazmi hoca, anne
tarafından Yakaköylü ama o dönem Cumalı'da öğretmenlik
yapıyor), birisi ziraatçi ve bir de marketçi (kendisi)” bu
“boşluğa düşenler”.
Yıl, 1989; 12 Eylül sonrası
“yenilgi yılları”. Bunlar başlıyorlar, “Böyle boş boş
oturup durmak olmaz, bir şeyler yapalım”, demeye. Oktay'ın, bu
konuşmayı da yaptığımız marketinin yanı başında, o dönem,
bir de kahvesi varmış; orada oturup konuşuyorlarmış.
Nazmi hoca, “Bizim başımızı
çeken, Cahit Çete idi”, diyor; Cahit Çete, Köy Enstitüsü
mezunu emekli bir müfettişmiş.
Cahit Çete, “Palamutbükü'nde
çok eksiklik var, muhtarlık yetemiyor”, diyor. O günlerde Yaka
köyü muhtarı, Hüseyin Pilavcı; şu an Yerel Tarih Grubunda
çalışan Mehmet Akın Pilavcı'nın amca oğlu.
Marketin yanındaki kahvede zaman
zaman toplanıldığında yapılan bu konuşmalar, köye dair, “Ne
yapalım?, Ne yapabiliriz?”, çerçevesinde yoğunlaşıyor.
Köy, derken, kastettikleri,
Cumalı ya da Yaka, değil; Palamutbükü. Palamutbükü, hem Yaka
hem de Cumalı'ya (Çeşm köy) ait ortak bir sahil bölgesi.
ÇEVRE DERNEĞİ KURULUYOR
“Dernek kuralım”, diyorlar.
Derneğin adını, Palamutbükü Çevre Koruma ve Güzelleştirme
Derneği, olarak belirliyorlar.
Derneğin tüzüğünü, Cahit
(Çete) hoca, hazırlıyor. Nazmi hoca, “Birlikte hazırladık ama
daktilo kullanmasını bilen Cahit hoca olduğu için, yazılı hale
o getirdi” diyor.
Adı geçenler “solcu kişiler”
olduğuna göre, acaba bu “çevre koruma” derneğini kurarken,
Palamutbükü çok güzel, bunu koruyalım kaygusu mu, yoksa, malum,
12 Eylül'ün sonrası, solcular/devrimciler açısından hava
sıkıntılı, bu nedenle, “aman, çevre derneği olsun”
düşüncesi mi ağırlıktaydı?
Oktay, sorunun ikinci kısmını
kastederek, “o da var”, diyor. Nazmi hoca, “Biz burada göze
batan insanlarız; Oktay başkan, ama yönetim kurulu, değişik
siyasi görüşten insanlardan oluşturuldu”, diyerek, açıklama
yapma gereği duyuyor.
Alışkanlık ya, değişik siyasi
görüşten, ifadesini, sol içi değişik siyasi görüşten
kişiler, olarak anlıyorum ve soruyorum: “Kimler? Devrimci
Yolcular var, mesela?” Oktay, “köyden”, diyor. Ben, “Anladım,
köyden; değişik siyasi görüşten insanlar, deyince, öyle
anladım. Halkımız, yani?”, diyorum. “Tabi, tabi. Başı biz
çekiyoruz ama katılımı genişletmeye çalışıyoruz. Her
görüşten insanlar”, diyor, Oktay. Bu kez, “Cumalı, yani
Çeşmeköylü mü bunlar?”, diye soruyorum. Oktay,
“Palamutbükülü”, diyor. Hoca, “Yaka ve Çeşmeköylü:
Palamutbükü'nde oturanlar”, diyerek açıklama gereği duyuyor.
“Haa tamam, şimdi anladım.”
Oktay ve Nazmi hoca, birlikte,
kurulan derneğin ilk yönetim kurulu üyelerini saymaya başlıyorlar:
“(marketçi) Oktay Çukadar, (marketçi) Erdoğan Yavuz, (çiftçi)
Emin Çakır, (balıkçı) Haşim Kılınç, (balıkçı) Levent
Karakaş, (çiftçi) Faysal Aydın ve (emekli) Nedret Tanrıöver;
CHP'den, MHP'den, ANAP'tan... Her renkten insanlar... Yalnızca,
Nedret Tanrıöver, Betçe dışından.”
“Solcular” önde olduklarına
göre, acaba, millet kendi arasında konuşmuyor muydu “Ulan bunlar
komünist” diye?
Oktay, “Onu da engellemek için,
Nazmi hocam, tüzük hazırlanırken, bir madde ilave ediyor, Cami
yaptırmak” diye...
Nazmi hoca, kahkahalar atarak
gülmeye başlıyor.
“Niye bu maddeyi ilave etme
gereği duydunuz, Nazmi hoca?”
Nazmi hoca, soruyu yanıtlayamadan,
Oktay konuşmaya devam etti: “Valla, yeminle, ben dedim ki, hocam,
bu cami yaptırmak ne oluyor?” Hoca, “Ulan, yazalım, zaten
istesek de yaptıramayız”, dedi. “Gel zaman, git zaman, dernek
yasallaştı abicim, MERTUR'a gittik, biz, MERTUR'da bağış
toplayacağız...”
Böylece, dernek, ilk faaliyetine
başlıyor; para toplamak.
SOSYALİSTLER CAMİ YAPTIRIYOR
(!)
Peki, millet sormuyor muydu, bu
toplanan para da neyin nesi, diye? Oktay, “Söylüyoruz. Tüzüğü
açıyoruz; amaçlar maddesinde, mesela sağlık ocağı yaptırmak
var, okul yaptırmak var,.. İhtiyaç olan her şey yazıyor”,
diyor. Anlatmaya devam ediyor: “Ondan sonra, mesela şeye gittik,
BOYNERLER'e gittik; burada Hulki Boyner oturuyor. MERTUR'da... Cem
Boyner'in amcası”
Hulki Boyner'i, pazarcılık
yaptığım yıllarda Palamutbükünde tezgah açtığımız
günlerden tanırım: ailecek pazara gelir ve iyi de alış veriş
yaparlardı.
Oktay'ın anlatımına göre,
Hulki Boyner, o günlerde, aynı zamanda Özal'ın danışmanlarından
birisi imiş. Oktayları görünce, “Çocuklar, niye geldiniz?”,
diye, soruyor. “Böyle böyle, dernek kurduk”, diyorlar. Hulki
Boyner alıyor derneğin tüzüğünü eline, okuyor, okuyor...
“Ben”, diyor, “size bağışta bulunmayacağım.” Peki, ne
yapacak? “Ben”, diyor, “size, derneğin amaçlarından birisini
yerine getireceğim; cami yaptıracağım.”
Oktaylar, böyle bir tepkiyi hiç
beklemiyorlar tabi. “Ağabey”, diyor, Oktay, “Okul da ihtiyaç,
okul yaptır, sağlık ocağı yaptır”. “Onları da yaptırırız,
ama önce cami yaptıralım”, diyor Hulki Boyner. Oktay, “Abi,
ezan okunur, bak çocuklar rahatsız olur, turistler rahatsız olur”,
falan... diyor, ama nafile. “Rahatsız olursa, neden yazdınız
bunu tüzüğe madem?”, diye soruyor, Hulki Boyner. “Olurlarsa
olsunlar, ben İtalya'ya gidince, çan sesinden hiç rahatsız
olmuyorum...”
Velhasıl, Hulki Boyner'in
Palamutbükü'ne bir cami yaptırması konusunda anlaşıyorlar.
O günlerde, Bahtiyar Olgun adında
bir kadın, kocası trafik kazasında öldükten sonra, hayır için,
Palamutbükünde bir cami yeri bağışlamış. Nazmi hoca, “Kadın,
kendi kendine şöyle bir şey vadetmiş; cami yaptırmak isteyen
olursa, yeri vereceğim...”. Aslen Sındılı olan bu aile
önceleri çok fakirmiş ve tüccarlık yaparak çok para kazanmış.
Muhtarlığa, müftülüğe vb. herhangi bir yere değil, öylesine,
söz olarak bağışlamış. Hulki Boyner, “Cami yaptırırım”,
deyince, gidip, o günlerde Palamutbükü'nde oturan bu kadını
buluyorlar. “Badem çırpma zamanıydı” diyor, hoca, “Gidip
buldum ve böyle böyle bir durum var, dedim. İkisi bir araya
geliverdiler, hemen...”. Oktay, “Yerin tapusunu ayırttırdı;
orayı bağışladı, bu amcamız da yaptırdı.” diyor. “Cami,
kısa sürede yaptırıldı; okul olsa aylarca sallanırdı”,
diyor, hoca.
Böylece, Palamutbükü Çevre
Koruma ve Güzelleştirme Derneği'nin ilk icraatı, Palamutbükü'ne
cami yaptırmak, oluyor. Derneğin önde gelenleri “solcu”
olunca, köyde “ Sosyalistler cami yaptırdı” diye, şaka ile
karışık laf atmalar başlıyor. Hoca, “Bu konu yanlış
anlaşıldı, tabi”, diyor. “Bizim, cami ile alakamız yok,
aslında. Herkes bize takılıyor, sosyalistler cami yaptırdı,
diye, ama aslında, caminin yaptırılmasının çıkış yeri,
tüzük. Tüzükte cami de, okul da, sağlık ocağı da var ama
Hulki bey okul, sağlık ocağı değil, ille de cami yaptıracağım,
diyor. Ne yapabiliriz ki?”
Söyleşiyi dinleyen Turan, “O
kişi, cami için yer bağışlandığını duymuştur, haberi vardır
önceden”, diyor. Hoca, “Boynerlerin kendi vakıfları varmış
zaten, o vakıf üzerinden yaptırıldı”, diyor...
Ben, pazarcılık günlerimden
aklımda kalanlardan hareketle, “Boynerler pazara geldiğinde,
herkes onlara mal satmak isterdi. Bir de, Ovabükü'nde oturan Müşfik
Kenterler ile MERTUR'da oturan Emel Sayın geldiğinde de öyle
olurdu. Herkes bekler, onların pazara alış veriş yapmaya
gelmelerini” diyerek, söyleşiyi derinleştirmek istiyorum.
EMEL SAYIN
Hoca, “Para toplarken, Emel
Sayın çok güzel bir para bağışlamıştı”, diyerek konuşmaya
devam etti. “Ne kadar, mesela?” Oktay, “Bin lira... Çek
vermişti”, diyor. “89'un bin lirası mı?” Hoca, “Evet, bin
lira. Şöyle diyeyim: Biz, o parayla, burada, Palamutbükü'ne çöp
bidonları aldık. Yani o para onların alımını karşıladı?”
Oktay, çöp bidonları konusunu biraz daha açmaya çalışıyor: “O
zamana kadar, bizim burada çöpler toplanmıyordu. Çöp toplama
olayı yoktu”. Hoca, devreye giriyor: “Palamutbükü'nün
belediye ile alakası yoktu. Çöp bidonlarını aldık... Çöp
bidonlarını koyduk.Yazı Köyü Muhtarlığı ile anlaştık;
onların traktörü vardı, o traktör ile taşıttık, onun parasını
da dernek olarak biz verdik.”
Hoca, “O ara, burada,
Televizyonu hiç bir yer çekmiyor” diyor. Palamutbükülüler,
Yunanistan'dan yayın yapan TV kanallarını izliyorlarmış. Hoca,
“O günlerde Star TV'mi yoksa Kanal 6'mı ne yayına başlamıştı
ya?...” diye, soruyor. Turan, “Star TV.” diyor. Hoca,
konuşmasına devam ediyor: “Biz burada radyo bile dinleyemiyorduk.
Neyse, burada, Star TV'nin yayınını yaptık. Nasıl yaptık? Bir
vericiyi benim evin üzerine koyduk, bir vericiyi de limanın orada,
Haşim Kılınç'ın evinin yakınında bir yere yerleştirdik. Köye
Star yayını yaptık. Türkiye Televizyonu ilk kez o zaman izlenmeye
başladı, burada. Hatta buraya ANAVATAN'ın milletvekilleri geldi,
Cahit hocam, hani ANAVATAN 'çağ atladık' filan diyordu ya, onlara,
'TV yayını yaptırın, ben çağ atladığımıza inanacağım',
dediydi. Yani, Türkiye TV'leri ile ilgili hiç bir şey yoktu o
günlerde. Onu yaptık. Köylü, Star yayınını izlemeye
başladı...” Oktay, “Evet...”, diyerek doğruluyor, hocanın
anlattıklarını.
PALAMUTBÜKÜ YEŞİLLENİYOR
Hoca, “Yine, kendi
olanaklarımızla, ağaçlar dikmeye başladık.”, diyor. Hoca,
Palamutbükü'ndeki bütün ağaçların, derneğin öncülüğünde
dikildiğini, söylüyor. Sahildeki ılgınlar, limandaki palmiyeler,
yeşil selviler, Ceylan'ın (otel) yan tarafından Yaka'ya doğru
giden yol üzerindeki çamlar... Hoca, “300-400 civarında bir ağaç
diktik o günlerde. Sulamasını da yaptık...” diyor. Oktay, bu
ağaçların suyunu, bazen Cahit Çete'nin arabası ile bazen de
traktör ile taşıdıklarını, söylüyor. Hoca, “Köylülerden
de bize yardımcı olan iki kişi vardı, sulamada; onları
unutmayalım” diyor. Bu köylülerin adları Faysal Aydın ve
Mehmet Aydeniz imiş. “İkisi de köy sosyalisti idi” diyor,
hoca.
Çöp bidonları, ağaçlar...
bütün bunlar, Emel Sayın'ın bağış olarak verdiği para ile mi
olmuştu? Hoca, “Emel Sayın'dan alınan bin lira, o zamanın
parası ile iyi para idi. Ama, çöp bidonlarının alımı dışında
o ağaçlara da bir şey kaldı mı yoksa Emel Sayın başkaca
herhangi bir katkı sağladı mı bilmiyorum; ağaçları, Alim
Bozalan'ın kamyonu ile taşımıştık. Ağaçlar, devletin orman
fidanlığında gelmişti, onu iyi biliyorum”, diyor.
Gökova'dan Fethiye'ye doğru
giden yolun Karaböğürtlen sapağında sağ tarafta bulunan Gökova
Orman Fidanlığı'nda, derneğin kurulması sürecinde aktif olarak
yer alan Mustafa Güzel çalışıyormuş. Ağaç temini konusunda,
o çok yardımcı olmuş. O zamanını parası ile çok cüzi bir
paraya, derneğe, bir kamyon dolusu ağacı, çok uygun fiyata
sağlamış. Palamutbükü'ne dikilen ağaçlar, bu ağaçlarmış.
Derneğin bu faaliyetlerine karşı
çıkanlar olmuyormuş ama yaşlılar, bütün bu yapılanlara,
özellikle sahile dikilen ılgın ağaçlarına çok gülüyorlarmış.
Sözü edilen ılgın ağaçları,
bugün Palamutbükü'ne gelip “sahilde balık rakı yapalım”
diyen bütün ziyaretçilerin, altına atılan sandalye ve masalarda
oturup balık yedikleri ve iki kadeh rakı içtikleri ağaçlar,
oluyor.
“Evet, onlar.” diyor, hoca. “O
ağaçlar ama, sonradan anladılar o ağaçların ne kadar önemli
olduğunu; bir-iki yılda çabucak büyüyünce. Bu kez, onlar, var
güçleriyle sulamaya başladılar, ılgınları. O günlerde, sadece
Dostlar'ın (restoran) karşısında 7-8 tane vardı. O ağaçlar,
bize yol gösteren ağaçlar olmuştu. O ağaçlar, bizim ağaç
dikmeye başlamamızdan 20-30 yıl önce dikilmişler ve devasa
ağaçlar olmuşlardı. Oranın, karşıdan bakılınca, çok güzel
bir görünümü vardı. Neden yalnızca orada olsun? Neden bütün
sahilde olmasın?, dedik. Her yerde ılgın olunca, diğer işletmeler
de çok mutlu oldular. Ilgın da öyle bir ağaç ki, kökleri, deniz
suyunu buluncaya kadar, derine gidiyor. Buldu mu deniz suyunu, ondan
besleniyor.”
Hiç duymamıştım. “Ilgın,
tuzlu suyu mu kullanıyor?” Hoca, “Evet, kullanıyor”, diyor.
“Bu çok ilginç bir şey yani; tuzlu suyu buldu mu emiyor ve
kurumuyor.”
Hoca, “ Sahildeki Kum Zambakları
ile bizim Kuru Çiçek dediğimiz, mor ve sarı sarı açan bir
çiçeğimizi de koruma altına aldırmaya çalışmıştık.
Düşünün, o zamanlar, Datça, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak
koruma altına alınmamıştı ya da yenice alınmıştı”.
Bir süre sonra, derneğin
kongresi yapılıyor ve Oktay Çukadar'ın yerine, İsmail Cevat,
başkan oluyor; İsmail Cevat da öğretmen ama ataması yapılmadığı
için, beklemede.
Hoca, “Memurlar üye olamıyordu
derneklere, o nedenle, Cevat hoca başkan oldu.” diyor.
Kısa bir süre sonra Cevat
hocanın da ataması yapılıyor. (Cevat hoca, bu konuda bilgisine
başvurduğumda, 3-3,5 ay kadar başkanlık yaptığını söyledi.)
Yerini, Yaka'nın bir dönem öncesinin muhtarı Sadık Yeşilgökçen'e
bırakıyor.
ÇEVRE DERNEĞİ KAPANIYOR
O ara, dernek ile ilgili olarak
birtakım yasal problemler yaşanıyor. Bu problemlerin ne olduğuna
dair ayrıntıyı anımsayamadıklarını, söylüyorlar. Derneğin
tüzüğüyle mi, kuruluşuyla mı yoksa kongrenin yapıldığı
zamanla mı ilgili ne bir eksiklik varmış; o zamanların parasıyla
ciddi bir para cezası kesiliyor. “Yönetimde, dışarıdan gelen
çocuklar var ya onlar da bu cezalarla uğraşmak istemediler”,
diyor, hoca. “Dışarıdan” dedikleri, “solcu/devrimci olmayan”
dernek üyeleri. Bu üyeler, “Biz bu işlerle de mi uğraşacağız
ya?” diyorlar; “ Hem para verelim hem de ceza ödeyelim? Bir de
uğraş dur; olur mu ya?” Haliyle, dernek fesihe doğru gidiyor;
uzun ömürlü olamıyor ve 2-3 yıl sonra fesh ediliyor.
Kapatılıyor.
Hoca, “ ARENA'yı sunan Uğur
Dündar'ın TV'ye de çıkardığı bir kız vardı; çok popülerdi.
7-8 yaşlarında olması lazım. Tireli. Adı, Evrim Balcı olacak.
Evrim'in babası felsefe öğretmeni ve bizim burada hem hoca hem de
derneğin fahri üyesi olan Hasan Doğan'ın da yakın arkadaşı.
Hasan hoca, ben bu derneği gazetede haber olarak çıkartırım,
dedi. Nasıl oldu bilmiyoruz, nitekim, bu kızımız, Milliyet
Gazetesinin çocuk sayfasında bizim bu derneğimizi 'Türkiye'nin
ilk Köy Çevre Çerneği 'olarak, yazdı. Böyle bir derneğin
Datça'dan çıkması, insanları rahatlattı. Öyle bir süreçti.
Çok yaşatamadık.”
Şimdiki DAÇEV'in, bu köy çevre
derneğinden sonra kurulduğunu, ikisi arasında somut herhangi bir
bağlantının bulunmadığını söylüyorlar. DAÇEV'in kuruluş
tarihini, bilmiyorlarmış. Hoca, “Ben Betçe'yi biliyorum,
Datça'yı bilmiyorum”, diyor. “Datça bizi ilgilendirmiyor,
diyorsun yani? Bu çok hoş bir ifade oldu; Betçelilik...”
Gülüşüyoruz... (DAÇEV üyesi bir arkadaşa sordum: DAÇEV'in
1990 yılında kurulduğu bilgisini aktardı.)
BETÇE'DE ÖRGÜTLENME
DENEYİMLERİ
“Betçe'de, sizin bu dernekten
önce, herhangi bir örgütlenme deneyimi var mıydı?”, diye,
soruyorum. Oktay, “Var” diyor. 70'li yıllarda, Yazıköy'de Halk
Kültür Derneği kurulmuş. “O derneğin kurucuları kimler?”
diyorum. Oktay, “Bizim arkadaşlar.”, diyor. 70'li yılların
ikinci yarısında, İzmir'de farklı mahallelerde kurduğumuz Halk
Kültür Dernekleri aklıma geliyor; Karabağlar, Altındağ,
Gültepe, Şirinyer, Balçova... “Biz de öyle örgütleniyorduk, o
yıllarda.” diyorum. Hoca, “Yazıköy'ün hem derneği hem de
kooperatifi vardı. Dernek kapandı ama kooperatif ise hala
faaliyette. Datça'da çok sayıda kooperatif kuruldu ama yaşayan
tek kooperatif Yazıköy'deki kooperatiftir.” diyor. “Onu da
yazmak lazım, hocam.” diyorum, “ İyi de olur. Örnek olur.”
Datça'yı deşeledikçe çok
ilginç öyküler dinliyorum. Oraya gidip onu da yazmalıyım. İlginç
bir öykü olabilir. Çok uzun süre yaşayan bir kooperatif...
Hoca, “Yaşar öğretmen, Yaşar
Balcı, o daha iyi bilir bu konuyu. Onu bul.”, diyor. “Onunla da
bir gün gider konuşuruz.” diyorum. Oktay, “Derneğin
kuruluşunda Yaşar hoca olabilir, sonra ağabeyi Kadir Balcı
olabilir, Fikret Karaman olabilir, Alim Karaman olabilir,...”
diyerek kooperatif konusunda beni bilgilendiriyor.
Oktay, “Solcu, devrimci
insanlar, bunlar.” diyor. “Hatta, 70'li yıllarda, Knidos'da
kazıda çalışan işçiler bazı hakları için grev yapmışlar ve
bizler, greve giden o işçilere bir biçimde destek vermiştik.”,
diyor. “Bak, bunları da dinlemekte fayda var.” diyorum. Hoca,
“Yazıköy, demokratların, devrimcilerin en yoğun yaşadıkları
bir yerdir...” diyor.
Merak ediyorum ve söyleşi
bitmeden öğrenmek istiyorum: “Derneğin yeri var mıydı, burada?
Bilinen bir yer?” Yokmuş. Oktay'ın kahvesi, aynı zamanda
derneğin yasal adresi imiş. Önemli olan mekan değil, yapılan iş
idi.
“Peki” diyorum, “Datça'daki
bürokrasi bu derneğe nasıl yaklaştı? Örn: Çeşmeköy
jandarması var o zamanlar.” Hoca, “Kaymakamlık muhatap
alıyordu” diyor. Oktay, “İyi karşıladılar. Destek
veriyorlardı.” diye ekliyor. “Yücel” adında bir polisten söz
ediyor. Şu an emekli imiş ve Datça'da oturuyormuş. “O bakıyordu
bizim masaya. Derneğe ve bize yaklaşımı çok iyi idi.” diyor.
Turan, “İşin içinde cami var ya, ondandır.” diyor. “Belki
de, solcular iyi işler yapıyorlar diyedir... Yazayım mı bunu?
Yücel adında bir polis vardı, iyi insandı, diye? İyi ise, 'iyi
adamdı' diye yazmak gerekir. Hakkını yememeli”, diyorum.
Hoca, “Derneklere mesafeliler,
onlara yukarıdan gelen baskılar var, gördüğüm kadarıyla o.
Dernekleri biraz denetleyin, her şey yerli yerinde olsun, bize bir
laf gelmesin, anlayışıyla... Datça küçük yer, o zamanlar nüfus
ne ki? İletişim kolay kuruluyor. Betçe'nin nüfusu, 5 tane köyü
topluyorduk, 5 tane köyün nüfusu 2 bin yapmıyordu. Herkes
birbiriyle akraba, Datça'da da... Datçalıların çoğunu
tanıyorsun, iletişim çok kolay kuruluyor. Polisler de mesafeli
davranamıyor. Ortada mortada görünürsen, o zaman, mesafe, farklı
oluyor tabi. O zamanlar bizi tanımıyorlar ki.. Polis gelmiş
buraya, bir yıllık, iki yıllık, nereden bilecek Oktay'ı, beni ya
da bir başkasını... O zamanlar öyle bir durum var.”
Oktay, “Şener Şen'i, Şevket
Altuğ'u ve bize bağış yapan diğer MERTUR sakinlerini de yazmayı
unutmayalım” diyor. Onlar da yardım etmiş, derneğe; Şener Şen
ve Şevket Altuğ 500'er TL vermişler, nakit olarak.
Turan, “Bu anlatılanlar,
aslında Palamutbükü'nün tarihi oluyor.” diyor.
Hoca, Betçe'nin o yıllardaki
nüfusu üzerine verdiği bilgilere ek yapıyor: “O zamanlar
Palamutbükü'nü belediye yapmaya çalışıyoruz. Belediye
olabilmesi için, nüfusun 2000 olması gerekiyor ama topluyoruz
köylerin nüfusunu, tutmuyordu; ancak Mesudiye ile 2 bini buluyordu.
Yaka'nın nüfusu 400, Sındı 300, Çeşmeköy 500, Yazıköy 400
civarında. Mesudiye de 400 civarında. O zamanlar Mesudiye girer mi
gizmez mi hikayesi var.” Oktay, “O zamanlar, Mesudiye'de muhtar
Fikri idi.” diyor.
Söyleşinin sonuna geliyoruz.
Hoca, “O zamanlar, Datça'da
turizm filan yok daha.” diyor. Oktay, Datça'da turizmin 95'lerden
sonra geliştiğini söylüyor...
Söyleşiyi bitiriyoruz.
Kalkıyoruz. Ilgınların, limandaki palmiyelerin, Haşim Kılınç'ın
evinin yanındaki vericinin, caminin ve Ceylan'ın yanından Yaka'ya
giden yoldaki ağaçların fotoğraflarını çekiyoruz.
Palamutbükü, her yönüyle
çok güzel bir yer...
20.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
Bir
örgütlenme deneyimi: ÇANDARLI HALK MECLİSİ (*)
“Çandarlı Halk Meclisi'ni
kurma fikri nereden geldi aklınıza? Nasıl karar verdiniz? Nasıl
kurdunuz?”
Bu ve benzeri soruları, Bergama
Devlet Hastanesinin bir odasında yatan Eyüp Sabri Gamsız'a
yöneltiyorum. Eyüp Sabri, 1980 öncesi İzmir'de yürütülen
anti-faşist mücadelede çok aktif olarak yer alan ve çok önemli
görevlar üstlenen genç devrimcilerin içerisinde örgütlendiği
İDOD'un (İzmir Demokratik/Devrimci Ortaöğrenimliler Derneği)
örgütlediği okullardan birisi olan Çınarlı Endüstri Meslek
Lisesi öğrencisi iken bir nedenle cezaevine düşen, uzun yıllar
içeride kalan, sayısız kez sürgüne gönderilen, en ağır
işkenceleri gören... bir devrimci. 2009 yılından beri Çandarlı'da
yaşıyor. Çandarlı Halk Meclisini oluşturma fikrini ortaya atan,
ilk çağrı metnini yazan, yayınlayan ve kurucuları arasında yer
alan kişi.
Bu söyleşiden iki gün öncesine
kadar Çandarlı'ya gitmeyi ve orada Çandarlı Halk Meclisi üyesi
başka arkadaşlarla da söyleşiler yaparak bu yazıyı hazırlamayı
düşünüyordum; aniden rahatsızlandığını, önce Dikili, sonra
da Bergama Devlet Hastanesine kaldırıldığını ve tedavi altına
alındığını öğrenince, söyleşiyi bu hastane odasında ve
şimdilik onunla sınırlı kalacak bir çerçevede yapmaya karar
verdim.
ÇANDARLI
Çandarlı, şu an Dikili'ye bağlı
bir mahalle. Bir sahil kenti. Kayıtlı nüfusu 7500 civarında. Yaz
aylarında bu nüfus 200 bin civarına çıkıyormuş. Büyükşehir
yasası çıkıp mahalle statüsüne dönüştürülmeden önce
nüfusu 1450 civarında olmasına karşın belediyesi olan bir belde
imiş. Eyüp Sabri, Bergama'ya bağlı Zeytindağ ile Dikili'ye bağlı
Denizköy arasındaki bölgenin Çandarlı olduğunu söylüyor.
Çandarlıdaki konutların çoğunluğu yazlık olarak
kullanılıyormuş; konut sahipleri Çandarlıya gelip 6 ay kalıyor
ve sonra ayrılıyorlarmış. Kış aylarında pek çok binada tek
bir pencerede bile ışık görülemezmiş. Aliağa'ya ulaşan metro
nedeniyle günübirlik turizm de söz konusuymuş; özellikle dar
gelirli yurttaşlar metro ile Aliağa'ya geliyor ve oradan da
belediyenin Çandarlı'ya günübirlik gelip akşamına evlerine
dönebiliyorlarmış. Çandarlı Halk Meclisi kurulduktan sonra
Aliağa-Çandarlı arası belediye otobüs sayısının arttırılması
talepleri karşılık bulmuş; önceleri sabah 2, akşam 2 belediye
otobüsü yolcu taşırken, şimdilerde 40 dakikada bir otobüs
kalkıyormuş. Bu yetmez, bu otobüsler, özellikle yaz aylarında 20
dakikada bir kalkmalı, diyor.
Pandemiden sonra, özellikle
Ankara, İstanbul gibi illerden gelen yaşlılar geriye dönmeyip
yaz-kış Çandarlı'da yaşamaya başlamşlar. Bu nedenle, kış
aylarında da Çandarlı pek tenha değilmiş. Ayrıca, Çandarlı
diğer sahil kentlerine göre daha ucuz bir yermiş. Neler ucuz, diye
soruyorum; yeme-içme, pazar... diyor. Çandarlı'da yaşayanlar ve
yaz aylarında Çandarlı'yı tercih edenler çoğunlukla emekliler
ve daha az gelire sahip olanlarmış. Çandarlı Çeşme, Foça,
Bodrum... gibi yerlere göre daha az popülermiş. Tarımla uğraşan
çevre köylerin yanı sıra Yunt dağındaki köyler, hatta Kınık'a
bağlı bazı köyler dahi ürettiklerini satmak için Çandarlı
Pazarına getiriyorlarmış. 2009 yılında Çandarlı'ya gelip
yerleşmeye karar verdiğinde kiralar da çok uygunmuş.
Söyleşinin bu bölümünde,
Çandarlı'ya ve yanı başındaki Dikili'ye dair politik konulardan
da konuşuyoruz.
ÇANDARLI VE DİKİLİ'DE
POLİTİK YAŞAM
2009 yılında gelip yerleştiği
günlerde, Çandarlı'da, toplumsal faaliyet yürüten dernek,
sendika...vb. namına hiç bir şey yokmuş. 19-20 km. mesafedeki
Dikili'de ise bazı dernek ve sendikaların olduğunu anımsıyor.
Ama, örn: Eğitim-Sen'in yeri yokmuş. Sol siyasi partilerden bir
tek ÖDP varmış. Şimdilerde CHP'nin yanı sıra Sol Parti, HDP,
TİP, Emek Partisi ilçe örgütlerini oluşturmuşlar ama CHP
dışında hiç birisinin ilçe binası bulunmuyormuş; gerktiğinde,
kahvelerde toplanıyorlarmış.
Kesin tarih veremiyor; geldiği
zamandan beri Dikili'de bir Emek ve Demokrasi Platformu olduğunu
anımsıyor. Bu platform, Dikile'deki sol, sosyalist, demokrat,
yurtsever... siyasal partilerden, siyasal yapılardan, derneklerden,
sendikalardan... gelen 2'şer kişilik temsilcilerden oluşuyormuş.
Siyasi partileri anladım da siyasi yapılar derken neyi anlamalıyız,
diyorum; Örn: diyor, Halkevi yok ama Dikili'de Halkevci olduğunu
ve Halkevi'ni temsil ettiğini söyleyen kişi ya da kişiler var ise
platforma Halkevi'ni temsilen katılabiliyorlar.
Anlatımına göre, bu
platform, faaliyet olarak, takvimde yazılı, örn: 1 Mayıs, 1
Eylül... gibi belli günlerde ne yapabiliriz diyerek toplanıyor,
sonra da Dikili'nin Cumhuriyt Meydanına çıkıp basın açıklaması
yapıyor, bir-iki slogan atıp dağılıyormuş. Platformun
yerele dair farklı toplumsal sorunlarda aktif olarak yer aldığı
ve tepki gösterdiği bir faaliyetini anımsamıyor. Özellikle
Dikili Belediyesine karşı hiç bir faaliyetleri olmuyormuş. Bunun
nedeninin, CHP'li belediyenin olanaklarından yararlanma düşüncesi
olduğunu düşünüyor. Örnek vermesini, istiyorum. Farklı
örnekler veriyor... Kısacası, platformda yer alanlar Dikili
Belediyesi ile arayı bozmak istemiyormuş. Halbuki, diyor,
Dikili'de yıllardır yerel yönetimde CHP iktidar olduğundan, her
yerel sorunu çözmek için yola çıkıldığında, karşına, doğal
olarak CHP çıkar...
Artık, söyleşinin asıl
konusuna geçebiliriz.
HALK MECLİSİ ÖNERİSİ
“Biliyorsun, biz bir gelenekten
(Devrimci Yol) geliyoruz. Geleneğimizde, halk örgütlenmesiyle
ilgili, örn: Fatsa deneyimi, bir refleksimiz var. Yalnızca
Çandarlı da değil, ÖDP'de de nereye gidersek gidelim, halkı
örgütleyelim deyip tabandan örgütlenmeye yöneliyoruz. Bu
bizde doğal bir refleks haline gelmiş. Öte yandan, senin Datça'ya,
Datça'daki deneyimlere ilişkin bütün yazdıklarını da okudum
sayılır. Ayrıca sohbetler de yaptık, biliyorsun. O sıralar
rahatsızlıklarım nedeniyle işe koyulmakta biraz geciktim. En son
geldiğinde (18-21 Haziran)seninle konuştuktan sonra bastım
düğmeye, yazılı bir çağrı yaptım...”
Eyüp Sabri, önerdiği Halk
Meclisi'nin teorik arka planının Devrimci Yol'un düşünceleri,
örn: Direniş Komitesi olduğunu, söylüyor. Çandarlı'da, bu
Halk Meclisi adımı ile günümüz koşullarında bir Fatsa yaratma
iddiasında olduklarını anlatıyor. İkincisi, benim Datça
Demokrasi Platformu ve 2021 yılında Marmaris'te başlayıp hızla
yaygınlaşan orman yangını sonrasında Datça'nın 11 mahallesinde
kurulma adımları atılan mahalle dayanışmaları/mahalle
meclisleri deneyimlerine ilişkin yazdıklarımı okumuş, yüz yüze
yaptığımız sohbetlerden etkilenmiş.
HALK MECLİSİ KURMA ÇAĞRISI
Bir dönem, Çandarlı'ya
geldikten sonra da İzmir Konak'taki Mine Bademci Kültür
Merkezi'nin kuruluş sürecinde yer almış ve çalışmalarına
katılmış. Çandarlı civarındaki köylerle ilişkileri de o
dönemde başlamış. ÖDP'li olduğu süreçte, Bergama köylülerinin
çıkarılacak altın madeninin siyanürle ayrıştırılmasına
karşı yürüttükleri mücadeleye aktif olarak katılmış... Bir
başka deyişle, her daim toplumsal içerikli mücadeleler içerisinde
bir biçimde yer almış...
21 Haziran 2022 günü akşamı
kısa bir çağrı metni kaleme alıyor, Çandarlı'da yaşamaya
devam eden bir arkadaşının Facebook'da adına kayıtlı ama pasif
konumdaki Çandarlı Emek ve Demokrasi Platformu sayfasında
yayınlıyor. Çağrısında, Çandarlı'da yaşayan ve faşizme
karşı olan herkesi 26 Haziran günü Çamlaraltı çay bahçesinde
toplantıya çağırıyor.
Sorum üzerine, çağrıyı kaleme
aldığında ve yayınladığında hiç bir siyasi oluşumun
içerisinde yer almadığını, söylüyor. O günlerde kendisini,
halihazırda olduğu gibi Devrimci Yolcu birisi olarak tanımlıyormuş.
Çağrıyı kaleme almadan ve yayınlamadan önce Çandarlı'da ya da
Çandarlı'nın idari olarak bağlı olduğu Dikili'de var olan sol,
sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. yapılardan kimse ile
görüşmemiş. Bunun nedenini, kurulacak olan örgütlenmenin
bağımsızlığını ve ilk başlarda kurucuların, sonrasında ise
örgütlenme içerisinde yer alacak olan Çandarlıların iradesinin
üstünde herhangi bir iradenin olamayacağını baştan ilan etmek
olarak açıklıyor.
İLK TOPLANTI
21 Haziran günü yapılan çağrıya
2 TİP'li, 1 Sol Partili, 1 Emek Partili, 1 HDP'li ve bir de eskiden
DK (Devrimci Kurtuluş) saflarında yer almış 1 kişi, yani toplam
6 kişi karşılık veriyor; 26 Haziran günü Çamlaraltı çay
bahçesinde bir araya geliyorlar. Konuşuyorlar. Gelenlere nasıl bir
örgütlenme çağrısı yaptığını anlatıyor. HDP'li ve Emek
Partili katılımcılar, anlatılan bu örgütlenme modelini yanlış
bulduklarını söylüyorlar; onların önerdikleri Dikili Emek ve
Demokrasi Platformu'nun Çandarlı versiyonuymuş. Eyüp Sabri'ye,
madem böyle düşünüyorsun, o zaman daha ayrıntılı bir açıklama
ile yeni bir çağrı yap diyorlar. Toplantıya katılanlar da
katılımı yetersiz bulduklarından, 1 Temmuz günü yeniden ve daha
geniş katılımlı bir toplantı yapmak için yeni bir çağrı
yapılmasına karar veriliyor.
Eyüp Sabri, o çağrı metnini de
yazıyor ve paylaşıyor. Çağrı metni “ÇANDARLI'DA YAŞAYAN
DEMOKRAT DUYARLI ARKADAŞLAR ARTIK BİR ARAYA GELİP ORTAK HAREKET
ETME ŞARTLARINI OLUŞTURMALIDIRLAR.” diye başlıyor, Çandarlı'nın
plajlarının bazı işletmeler tarafından işgal edilmesi, İzmirle
olan ulaşım sorunu ve Çandarlı-Aliağa metrosu arasındaki
belediye otobüslerinin yetersizliği, sivri sinekle savaş,
elektirik ve su kesintileri gibi çözümlenmesi gereken sorunlara
değiniyor, bu sorunların çözümü için de örgütlenerek bir güç
oluşturmak gerektiğine işaret ediyor. Toplantı tarihi 1 Temmuz,
toplantı yeri yine Çamlaraltı çay bahçesi olarak duyuruluyor.
Anlatımına göre, bu çağrı
yapıldıktan sonra, farklı iş yerlerinde çalışanlardan bazıları
biz o gün çalışıyoruz, toplantıya katılamayız, bu nedenle 3
Temmuz günü bizim de katılabileceğimiz bir toplantı daha
yapılsın, diyorlar. O da kabul ediliyor. Böylece 1 ve 3 Temmuz
günleri geniş katılımlı iki toplantı yapılıyor; farklı
nedenlerle katılmak istemeyenlerin dışında isteyen herkes bu iki
toplantının birisine katılmış oluyor.
EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMLARI
“Beni
tanıyanlar bilir, ben cezaevinde de cezaevi dışında da
birilerinin ya da 3-5 kişinin kendiliğinden edindikleri ya da
nereden aldıkları belli olmayan yetki ile birilerine hükmetmesine
ve insanları yönetmeye kalkmasına karşıyım; bunlar abilerimiz
ve ablalarımız olsalar bile. Bu konularda her yerde ve her
zaman konuşmuşumdur. Bunları, Devrimci Yolun ruhuna da aykırı
görmüşümdür. En önemlisi, bu Emek ve Demokrasi, Demokrasi vb...
adlarla anılan temsiliyete dayalı platformların hiç bir işe
yaramadığını gördük. Aynı şeyleri deneyip deneyip aynı
şeyleri yaşamayı akıllıca bulmuyorum. Kişi o ilçede tek
kişi ama bir siyasi partiyi ya da bir siyasi oluşumu temsil ettiği
kabul edildiği için platformda bir oy sahibi, bir başkası diyelim
ki 5-10-20... hatta daha fazla üyeye sahip, o da bir oya sahip
oluyor; böyle bir saçmalık olamaz. Oylama oluyor, orada üyeleri
nedeniyle çok kişiyi temsil eden, örn: 3 kişi, kitlenin 3/4'nü
temsil ederken, diğer oy kullanan 5 kişi, kitlenin 1/3'nü temsil
ediyor ama karar onların oyu ile alınıyor. Bu, bir yönüyle, bu 5
kişinin, nesnel olarak azınlıkta olmalarına karşın, kendi
görüşlerini çoğunlukta olanlara bile mecbur kabul ettirmeleri
anlamına geliyor. Bu durumda ne oluyor? Gerçekte çoğunlukta
olanlar bu alınan kararları içlerine sindiremedikleri için alınan
kararın gereğini yerine getirmede mızmızlanıyorlar; bir biçimde
dışarıda kalmaya çalışıyorlar... Velhasıl, ben, bu
platform türü örgütlenmelere karşıyım.”
NE YAPMALI?
“Bir çare bulmamız ve bir
yerden başlamamız gerekiyordu. İşte senin Datça'da yaşananlara
ilişkin yazdıklarından, birebir yaptığımız sohbetlerden
algıladıklarım benim düşündüklerim ile çakıştı;
Çandarlı'da ne yapabiliriz, ne yapabiliriz diye düşündüm. Dedim
ki, bugüne kadar yapılanların tersini yapalım. Nedir bu?
Temsilcilerin toplantısı yerine biz taban olarak toplanalım.
Siyasi partilere üye ya da üye olmayan ama kendisini o siyasi
partinin, siyasi oluşumun taraftarı olarak gören, kendisini var
olan siyasi yapılanmaların dışında konumlandıran, var olan
dernek, sendika vb. örgütlenmelere üye ya da değil Çandarlı'da
bir yığın insan var. Kimisi markette, kimisi manavda, restoranda,
kafede... çalışan ve kendisinin düzene karşı olduğunu bağıra
çağıra haykıran bir halk var. Biz bu insanları burada, bir
potada toplayalım. Bunların hepsini kapsayacak bir örgütlenme ne
olabilir, diye düşündüm. Halk Meclisi fikri öne çıktı...”
1980 sonrası içine girilen
yenilgi döneminde sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever
vb... siyasi yapıların halktan uzak olmaları ve halk ile
aralarında oluşan mesafeyi bir türlü kapatamamaları nedeniyle
halkın parti, platform... gibi yapılardan uzak durduğunu, soğuk
baktığını, bu nedenle de Halk Meclisi isminin halka sempatik
geldiğini, halkın bu örgütlenmeyi kendi örgütü gibi gördüğünü
söylüyor. Bu önerinin bir nedeni de bu imiş.
HALK MECLİSİ
1 Temmuz günkü toplantıya 16-17
kişi katılmış. Bu katılımcıların içerisinde TİP'li 3, Sol
Partiliyim diyen 7, Emek Partili 1 (önceki tolantıya katılanın
dışında) önceki toplantıya da katılan eski DK'lı varmış,
diğerleri siyasi angajmanı olmayan yurttaşlarmış.
Sorum üzerine, toplantılara CHP
İlçe Örgütü yönetiminden ya da Dikili Belediyesinden kimsenin
katılmadığını ama katılanların içerisinde kendisini CHP'li
olarak tanımlayanların olduğunu, söylüyor.
Eyüp Sabri o gün ve bilahare
20-21 kişinin katılımıyla yapılan 3 Temmuz günkü toplantılarda
düşündüklerini açık açık dillendirmiş: “Arkadaşlar,
burada her birimizin bir oyu var. Hiç birimiz bir diğerimizden
üstün değildir. Bu çağrıyı ben yaptım diye sizden bir farkım
ve ayrıcalığım yoktur. Ben de sizin eşitinizim. Hiçbir siyasi
yapı burayı kendi örgütlenmesi olarak göremez. Elbette bu
örgütlenmeyi kabul eden her siyasi yapıdan insanlar buraya
katlabilirler ve halk içinde örgütlenme çalışması
yapabilirler; buna ambargo konulamaz. Neticede bizlerin de
siyasallaşması gerekmektedir. Bu örgütlenme içerisinde bulunan
siyasi yapıların oyu, her toplantıda, o toplantıya katılımcı
olan üyelerinin sayısı kadardır; örn: TİP'li 3 kişi aynı
yönde oy kullanırlar ise 3 oyu vardır. Bir başka toplantıya bir
kişi katılıyor ise yalnızca bir oyu var demektir. Öyle, bir
temsilci toplantıya gelip, bizim burada şu kadar oyumuz var
diyemez.”
Anlattıklarından anladığım,
Eyüp Sabri, siyasi ya da başka bir örgütü, örn: dernek,
sendika... temsil ettiğini söyleyenlerin temsiliyetinin pek çok
açıdan sorunlu olduğunu, bu temsilcilerin, gerçekte, ancak
kendilerini temsil ettiklerini düşünüyordu.
KAOS VE ANARŞİ OLUR KORKUSU
Toplantının birisinde bir Sol
Partili bu anlatılanlara karşı çıkmış ve temsiliyete dayalı
bir platformun daha iyi olacağını söylemiş. Eyüp Sabri, bu
yaklaşımın, 40 yıl süren yenilgi döneminin alışkanlıklarından
kaynaklandığını, düşünüyor. Anlattıklarını duyunca,
katılımcılar biraz şaşırmışlar ama sessiz kalmışlar. İlk
kez böyle bir şeyle karşılaşıyorlardı, o nedenle normal,
diyor. “Sanıyorlar ki bu anlattıklarımda bir darmadağınıklık,
bir boşluk var. Anlattıklarım hayata geçerse bir anarşi olacak,
bir kaos yaşanacak. Böyle bir kaygıları var. Ben, bu
düşündüklerinin tam aksinin olacağını söyledim. Bakın,
dedim, bu meclise katılan herkes, bu meclise getirilen her önerinin
kabul edilip edilmeyeceğine karar verecek; her şey tartışılacak
ve oylanacak. Karar verildiğinde, çoğunluğun verdiği karara
herkes uyacak. Bu meclise katılan hiç kimse, burada kafasına göre
hareket edemez. Ben yaptım, gittim diyemez. İstediği bir şeyi
mutlaka meclise onaylatacak. Yürütmede olan da onaylatacak.
Yürütme, ayrıcalıklı bir makam değildir. Yürütmede yer
alıyorun diye herhangi bir yürütme kurulu üyesi kafasına göre
iş yapamaz.”
1 ve 3 Temmuz günü yapılan
toplantılarda yürütmede yer alacak üyeler belirlenmiş; 3 kişi
seçilmiş. Çalışanlar, çalıştıklarından hareketle yürütmede
yer almak istememişler.
ÇALIŞMA PROGRAMI
“Oluşturulan Halk Meclisinin
çalışma programının belirlenmesi konusunda şöyle bir şey
yaptık: Çandarlı'nın sorunları üzerinden yola çıkacağız,
dedik. Çandarlı'nın en göze batan, Çandarlıları en çok
mağdur eden sorunlar neler, öncelikle onları tespit edeceğiz.
Herkes mahallesinde, sitesinde, köyünde... her nerede ise oradaki
en önemli sorun ne ise onu tespit etsin. O tespitler üzerinden bir
değerlendirme yapalım. Hangisi öncelikli olarak çözülmeli,
hangisi için ne yapılması gerekli ona karar verelim. Bir eylem
planı oluşturalım. Tamam, denildi. Herkes yola koyuldu. Elbette
aramızda haberleşiyoruz, oluşturduğumuz WhatsApp grubunda
yazışıyoruz...”
ZEHİRLİ GEMİ GELİYOR HABERİ
“Biz bu çalışma programını
tam bitirmiştik ki bir zehirli (asbestli) geminin Brezilya'dan
hareket ederek söküm için Aliağa'ya geleceği haberi geldi.”
Bu haberi alınca, Aliağa'nın
onlara çok yakın bir yer olması nedeniyle, bu olayın çok önemli
olduğunu düşünmüşler.
“Türkiye'de, eylemsel anlamda,
söküm için Aliağa'ya doğru yola çıkacağı söylenen bu gemi
ile ilgili hiç bir hareket yoktu, bu haberi aldığımızda. Biz,
gemi yola çıkmadan çok önce eylemlere başladık; bakın, dedik,
Aliağa karşıda. Rüzgar oradan doğru esiyor, bu rüzgar gemiden
çıkan bütün pisliği, zehiri bize getirecek. Haliyle, bu sorun
öncelikle Çandarlı'nın sorunudur. Bir eylemlilik süreci
başlatalım, dedik. Kabul edildi. Bildirilerimizi bastırdık.
Dövizlerimizi hazırladık. İlk eylemlerimize başladık. İmza
topladık. Ondan sonra ALÇEP (Aliağa Çevre Platformu) devreye
girdi.”
ALÇEP öteden beri var olan bir
örgütlenmeymiş ama Brezilya'dan Aliağa'ya gelecek olan zehirli
gemi konusunda kendilerinden sonra harekete geçmiş. ALÇEP harekete
geçince Bergama filan her yer harekete geçmeye başlamış. Olay
patlamış. Türkiye ayağa kalmış. Çandarlı Halk Meclisi ismi
yerel, bölgesel ve ulusal basın ile TV'lerde dillendirilir olmuş.
Zehirli gemiye karşı oluşan bu güçlü karşı çıkıştan sonra
Çandarlı Halk Meclisi, ALÇEP... filan birlikte hareket etmeye
başlamış. Bu ortak eylemlerin çoğunda kendileri öncülük
etmiş. Aliağa 'da gemi sökümünün olduğu yerin önüne
gitmişler. Orada da eylem yapmışlar. Çadır ve nöbet tutma
eylemleri olmuş.
Eylemlere katıldıkça, Halk
Meclisinde yer alan katılımcılar birbirlerine daha çok güvenmeye
başlamışlar. Hepsinin eşit olduğunu görmüşler. En önemlisi
konuşmaya ve düşüncelerini ifade etmeye başlamışlar.
Rahatlıkla öneri sunar ve katılmadıkları bir konuda karşı
çıkar olmuşlar.
Bu eylemlilik süreçlerinde de
her hafta yine Çamlaraltı çay bahçesinde toplanmışlar.
Zehirli gemi ile ilgili TV'lerde
haberler çıkınca Çandarlı Halk Meclisi'nin adı çok sık
duyulur olmuş, yaygınlaşmış. Halbuki, daha 20 günlük bir
oluşumduk, diyor. Halk Meclisi'nin bu olayda bu ölçüde duyulur
olması, ona çok geniş bir alanda meşruiyet sağlamış. “Örneğin
pazarda bildiri dağıtıyoruz, hiç tanımadığımız bir yurttaş,
birader bana da bir miktar ver, götürüp oturduğum sitede
dağıtayım, diyor. Elimizden bildirileri alıp halktan insanlar,
kendileri dağıtıyorlar. Öyle bir ortam yaşandı ki pazar
yerinde, elimizde bildiri kalmadı.” İmzalar da o havada
toplanmış. Plajlarda dolaşarak, güneşlenenlerin yanında
oturarak imza toplamışlar. Halk Meclisinden bahsetmişler. Bu
etkinlikler sırasında Çandarlı Halk Meclisi yazılı önlükleri
giymişler.
ETKİNLİKLERE KATILIM
İlk aşamada etkinliklere 18-20
kişi arasında katılımlar olmuş. Şimdilerde 60 civarında bir
katılımcıya ulaşmışlar. Bu katıımcıların çoğunluğunun
emekli olduğunu söylüyor. Çalışanlar, izin alamadıkları için
eylemlere katılamıyorlarmış. Bunu, sıkıntılı bir durum oarak
görüyor. Yapılan işleri genellikle emekliler götürüyor, diyor.
İşten izin alabilenler zaman zaman katılım gösterebiliyormuş.
Geriye dönmez denilen zehirli
gemi geriye döndürülünce, insanlara büyük bir moral gelmiş.
Halk Meclisine güven duygusu artmış. Helal olsun, bak, gemiyi geri
döndürdüler, deyip, başarıyı Halk Meclisine mal etmişler.
BAKIRÇAY'DAKİ BALIK ÖLÜMLERİ
Asbestli gemi olayının ardından
Bakırçay'daki balık ölümleri olayı gündeme girmiş. İkinci
eylemleri, bu konuda olmuş.
Anlattığına göre, Halk Meclisi
içerisinde yer alan bir arkadaş o civardaki sitelerin birisinde
kalıyormuş; balık ölümlerini gözlemleyince Halk Meclisine haber
vermiş. Halk Meclisinden birkaç kişi, bu haber üzerine olay
yerine gitmişler. Gördüklerini fotoğraflamaya başlamışlar.
Videolar çekmişler. Olayı basına duyurmuşlar. Basın olayın
üzerine gitmeye başlamış.
Olay, Bergama Belediyesi'nin
mermer ocaklarındaki curuflar ile nehrin önünü kesmesinden, yani
bent kurmasından kaynaklanıyormuş. Nehrin önü kesilince, önü
kesilen nehirde kalan balıklar, oksijensizlikten ve mermer ocağında
kullanılan zehirli kimyasalların suya karışmasından dolayı
ölmüşler. Nehrin bir tarafı tertemiz iken diğer tarafı binlerce
ölü balıkla dolu idi, diyor. Aslında bu konu Bergama
Belediyesi'nin değil Devlet Su İşleri'nin yetkisinde imiş.
Bergama Belediyesi, halı sahalara çim yetiştirip satan AKP'li bazı
işletmelere kıyak olsun diye nehrin önüne bu curufları döküp
suyun seviyesini yükseltmeye çalışmış.
Dikili Belediyesi işgüzarlık
yapıp bu bendi yararken, yani ölü balıkların denize karışmasını
sağlamaya çalışırken müdahale ediyorlar. Halbuki, diyor, suçu
işleyen AKP'li Bergama Belediyesi ama suç kanıtlarını yok etmeye
çalışan CHP'li Dikili Belediyesi. Dikili Belediyesi, bu
yaptıklarını, Çandarlı Mahallesinin muhtarının gazına geldik,
diyerek, açıklamaya çalışmış... Halk Meclisi üyesi bir
Çandarlı, ki balık ölümlerini de haber veren o imiş, bentin
yarılmaya başlandığını görür görmez kepçenin önüne
atlamış. Belediye görevlileri onu kolundan çekip çıkarmaya
çalışmışlar. Hemen akabinde, diğer Halk Meclisi üyeleri olay
mahalline varmışlar. Olayı fotoğraflamışlar. Gidip suç
duyurusunda bulunmuşlar. Bergama Belediyesi yetkisi olmadığı
halde nehrin önünü kesip balık ölümlerine yol açmaktan, Dikili
Belediyesi ise herhangi bir işlem ve tahlil yapmadan bu ölü
balıkların denize karışmasına yol açmaktan ve haliyle insan
sağlığını tehlikeye atmaktan suçludur, diyor. Savcı dilekçeyi
okuyor, sunulan delillere bakıyor ve şikayeti işleme koymak
zorunda kalıyor. Duyduklarına göre bakanlık hem Dikili hem de
Bergama Belediyesinde bu konu ile ilgili soruşturma yürütüyormuş.
Ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından
müfettişler gelmiş, olayı incelemişler ve kendilerini haklı
bulmuşlar...
BAŞARI, SAYGINLIĞI GETİRİR
Üst üste iki konuda başarılı
olunca, Halk Meclisi üyelerinin özgüven duygusu artmış.
Çandarlı'da, Çandarlı Halk Meclisi denilince herkes dikkate
almaya başlamış. İlk gittiğinde Dikili Belediye Başkanı'nın
kendisini kapıdan içeriye almadığını, şimdi ise konuşmak için
kendilerini çağırdığını, söylüyor. Başka bazı konularda da
gelin aramızda konuşalım, kamuoyuna duyurmayın, seçim yaklaştı,
bunları aleyhimize kullanırlar, diyorlarmış...
Çandarlı Sağlık Ocağı'nın
ambulansı yokmuş. Bu konuyu Dikili İlçe Sağlık Müdürü ile
konuşmuş, corana aşısı olmak için sağlık ocağına gittiği
zaman. Çandarlı'da uzman doktorun, ambulansın bulunmadığını,
buna karşın çok sayıda yaşlı ve hasta insanların olduğunu,
anlatmış. Bu konularda imza toplayacağız, sonra gelip bu konuları
bize neden anlatmadınız, demeyesiniz, demiş. Müdür,
halledeceğini söylemiş. Hiç inanmıyordum halledeceğine ama
telefon numaramı aldı ve bir gün İzmir'e gidiyordum, telefon
geldi; Çandarlı'ya bir ambulansın geldiği söylendi.
Yani sizin bir güç olduğunuzu
düşünüyorlar, diyorum. Halk Meclisi adını duyunca dikkat
kesiliyorlar, diyor. Bu olayı başka başka düzlemlerde de
gözlemlediklerine dair örnekler veriyor...
Suç duyurusuna gittiklerinde,
savcı, bu nasıl bir yapı, hiç bir yerde kaydı yok, demiş. Bu,
demiş, öyle bir örgüt değil, kendiliğinden oluştu, kendine
Çandarlı'nın sorunlarını çözmeyi iş edindi. Gönüllüler
olarak bir araya geldik, öyle yasa dışı falan değil, meşru/aleni
bir ilişkimiz ve çalışmamız var. Emniyet, bazı arkadaşlarımıza
sormuş, Halk Meclisi'ni kim yönetiyor, bunun arkasında kim var,
falan diye. Onlar da doğru dürüst cevap vermişler.
ETKİNLİKLERİN FİNANSMANI
Çandarlı Halk Meclisi'nin
etkinliklerinde bugüne kadar yapılan harcamaları hep cebinden
karşılamış. Bunu, ilk başlarda bir zorunluluk olarak görmüş.
Olaylar çok hızlı gelişti ve örn: bildiri bastırmak, pankart
yaptırmak için gerekli parayı toplamak için zaman yoktu, diyor.
Şimdilerde, etkinliklerde yapılacak harcamaları Halk Meclisi
üyelerinin gücü oranındaki gönüllü katılımları ile
karşılayabilmeyi konuşuyorlarmış. Bir yöntem
geliştirebileceklerine inanıyor.
DİKİLİ EMEK VE DEMOKRASİ
PLATFORMUNA KATILIM
Çandarlı Halk Meclisi, iki
temsilci ile Dikili Emek ve Demokrasi Platformu toplantılarına da
katılıyormuş; çağrı, platformdan gelmiş. Toplantıda, bu
platformun örgütlenmesini yanlış bulduklarını, 40 yıldır
uyguladıkları yöntemlere katılmadıklarını, bu platformun
kendilerine ters geldiğini, yapılması gerekenin, halkın içerisine
girerek, tabanda, Çandarlı Halk Meclisi gibi bir örgütlenmeye
gitmek olduğunu ama buna Dikili'nin karar vermesi gerektiğini,
söylemişler. Emek Parti temsilcisi, Dikili'de böyle bir şey olmaz
gibi sözler söylemiş. 1 Eylül Barış Günü nedeniyle yapılan
bu toplantıda Dikili Emek ve Demokrasi Platformu nezdinde
platformlara yönelik eleştirilerini dillendirmişler. Şimdilerde,
HDP dışındakiler, bir gün oturup bu önerileri ciddi ciddi
tartışalım diyorlarmış.
YÜRÜTME KURULU ÜYELERİNİN
SAYISI ARTIRILMALI
Emboli nedeniyle hastanede yattığı
için kafamın içinde dolaşıp duran soruyu soruyorum: “Çandarlı
Halk Meclisi'nin kuruluşunda aktif olarak yer aldın ve
anlattıklarından da anlaşılıyor ki oldukça ağır bir yük var
sırtında. Sana bir şey olursa ne olacak?”
Yüz ifadesinden, sıkıntısı
kolayca anlaşılabiliyordu. Çandarlı Halk Meclisi'nin kuruluşunun
üzerinden çok kısa bir süre geçtiği için onun şu an
üstlendiği görevleri üstlenebilecek kişilerin halihazırda öne
çıkamadığını düşünüyor. Çok kısa sürede çok yoğun bir
eylemlilik süreci yaşadık, şöyle oturup da bu konuları
tartışmak ve somut bir şekle sokabilmek mümkün olmadı, diyor.
Yürütmeyi ve yürütme kurulu
üyelerinin yaptıklarını, yürütme kurulu üyelerinin nasıl
belirlendiğini anlatıyor, örnekler vererek. Çandarlı Halk
Meclisi'nin kuruluşundan sonraki o çok kısa sürede
gerçekleştirdiği eylemliliklere ilişkin anlattıkları
çerçevesinde soruyorum; bir yürütme kurulu üyesinin bütün
bunları yapabilmesi için her daim boşta, yani emekli birisi olması
gerekiyor; bu ne kadar hayata uygun bir önermedir? Yürütme kurulu
üyesi çalışan birisi olursa ne olacak?
Zor, diyor. Sıkıntılar yaşanır.
Çözümün, yürütme kurulu üyelerinin sayısını artırmakta
olduğunu, söylüyor. Örn: Çandarlı Halk Meclisi'nin şu anki
yürütme kurulu 3 kişiden oluşuyormuş, bu sayıyı 10 kişiye
çıkarmak gerekiyormuş. Sayı artınca, mutlaka bir ya da birkaç
kişinin gereksinim duyulduğunda o işe koşturabileceğini,
düşünüyor. Sayı az olunca sıkıntı yaşanırmış. Şimdiki
hedefleri bu sayıyı artırmakmış. Yürütme kurulu üyeleri 10
kişi olsun, bu hiç sorun yaratmaz, diyor. Kim boşta ise o gider ve
yapılacak işi yapar. O iş mutlaka yapılır. Bu tür
örgütlenmelerin siyasi yapılanmalar gibi merkezi yapılar
olmadığını ve haliyle yönetim mekanizmalarında yer alacakların
sayısının sorun yaratmayacağını, söylüyor. Yeter ki
sorumluluğu alsınlar ve sorumluluğunun bilinci olsunlarmış.
Sohbetimizde sıkça Datça vb.
sahil kentlerinden söz edildiğinden sahil kentlerinde çok sayıda
yaşlı ve emekli sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever
kişi olduğundan bu yörelerde bu konuda sıkıntı
yaşanmayabileceğini ama diğer yerleşim yerlerinde yaşanacak
sıkıntıların bu şekilde aşılmasının mümkün olduğunu
düşünüyor. Bu yörelerde yürütme iki-üç kişiden oluşturulur
ve işler onların omuzlarına yıkılırsa, bu yapılar çöker,
diyor.
HALK MECLİSİ ÖRGÜTLENMESİ
YAYGINLAŞTIRILMALI
Çandarlı Halk Meclisi kurulmadan
önce de Dikili'de benzeri bir örgütlenmenin kurulması önerisini
dillendirmiş; yanaşan olmamış. Çandarlı dışında benzeri
örgütlenmelerin olmasının çok hoş olacağını, düşünüyor.
İnsanlar yanaşmıyor, delireceğim, diyor. Kahve köşelerinde okey
oynayarak, takvimde yazılı günlerde kent meydanlarına çıkıp
basın açıklaması yaparak ve iki-üç slogan atarak toplumsal bir
örgütlenme olunamayacağı düşüncesinde ısrarlı; bu söylemi
sıkça tekrar ediyor. Sol Parti'nin son dönemde yaptığı
eylemleri örnek veriyor. Fatsa ve Uşak mitinglerine atıfta
bulunuyor. Sol Partili değilim ama bu yapılanları beğeniyorum,
diyor... Başka türlü toplum nasıl örgütlenir? Ben devrimciyim,
ben sosyalistim ha hu denildiğinde halk senin yüzüne bile
bakmıyor, diyor...
18-21 Ekim 2022/Akhisar
(*) Bergama Devlet
Hastanesi 3. Kat 320 nolu odada yatan Eyüp Sabri Gamsız'ın
anlatımları çerçevesinde öyküsünü okuyacağınız Çandarlı
Halk Meclisi'ne ve/veya Eyüp Sabri Gamsız'ın yaklaşımlarına
dair pek çok konuda farklı düşünüyor ve haliyle bunları
tartışma götürür buluyor olabiliriz; bu çok doğaldır.
Çandarlı Halk Meclisi deneyimi,
2021 yılında Marmaris Armutalan'da başlayan ve hızla yaygınlaşan
orman yangınının devam ettiği günlerde Datça'nın 11
mahallesinde kurulma adımları atılan mahalalle meclisleri/mahalle
dayanışmaları deneyimleri gibi toplumsal mücadele açısından
çok önemlidir; bu nedenle incelemeye ve tartışılmaya değerdir.
Toplumsal mücadeleyi var olan
yasalar çerçevesinde kurulan dernek, sendika, kooperatif, kent
konseyi vb... örgütlenmeler içerisinde hapsetme anlayışlarını
dışlayan ve aşan, yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan
toplumsal mücadelenin gereksinimlerinden doğan, mücadelenin
seyrine bağlı olarak farklı biçimlere bürünen ve bütün
yetkiyi kendi içinde örgütlenen yurttaşlardan alan bu tür
aleni/meşru örgütlenmeler, umudun ve yarının vücut bulmuş
halidirler.
Devrimci Yol'un Direniş
Komiteleri önermesi ve 1980 öncesi iç savaş koşullarında
yaşanılan deneyimler, bu örgütlenmeler için en dikkate değer
referanstır.
DEVAM EDEN BİR DİRENİŞ
ÖYKÜSÜ: #şezlongsuzDATÇA
Datça merkezde, Özbel'de, bu
söyleşinin yapıldığı 10.04.2023 günü itibariyle 33 gündür
devam eden bir direniş var. “Her direnişin bir öyküsü vardır”
diyerek, ilk günden itibaren direnişin içerisinde bulunan
Koordinasyon üyeleri Nurperi Uyanık ve Sedat Yağcıoğlu ile saat
tam 13.00'te nöbet tutulan yerde biraraya geldik ve söyleşiye
başladık.
HER ŞEY BİR FOTOĞRAF İLE
BAŞLADI
“Kıyı işgaline” karşı
“nöbet tutma” biçiminde şu an bulunduğumuz yerde devam eden
bu direniş süresince 1 kez Kaymakamlıkla, 3 kez Belediye
Başkanıyla görüşüldü; imzalar toplandı; 5 forum yapıldı.
Ayrıca 08.04.2023 günü Özbel'den başlayıp kıyılardan devam
eden ve Taşlık Plajının sonunda biten bir yürüyüş
gerçekleştirildi. Ne zaman başladı bu direniş? Nasıl başladı?
Siz bu direnişin içerisine nasıl girdiniz?
Nurperi Uyanık:
“Her şey bir fotoğraf ile başladı.”
diyerek anlatmaya başladı. “12 yıldır Özbel'de oturuyorum.
Evim yakın olduğu için, hava güzel olduğunda arkadaşlarım ile
hemen hemen her gün buraya gelip bir-ik saat oturuyoruz. Burası,
ağırlıkla Özbel'de oturanların yıllardır gelip denize
girdikleri bir yerdir. 8 Mart 2023 Çarşamba günü akşama doğru
buraya geldiğimizde bazı çalışmalar olduğunu ve şu an
bulunduğumuz yerde bir platform yapıldığını gördük. Yapılan
çalışmanın fotoğrafını çekip üyesi olduğum MUÇEP'in (Muğla
Çevre Platformu) WhatsApp Grubuna gönderdim. Arkadaşlar, anında
'Ertesi günü toplanalım' dediler.
Ertesi gün
geldik. Platform yapılmıştı. İlk protesto eylemi, o gün o
platform üzerinde yapıldı; 'Kıyılar halkındır' dedik. İskele
üzerinde şu an görülen tahta kaplamaların çalışması devam
ediyordu. Tekrar bir fotoğraf çekip paylaştım. Dedim ki 'İskele
de bitmek üzere.'”
İlk tepkinin
konulduğu Perşembe günü olay mahalline gelenler 15 kişi
kadarmış. 10.03.2023 Cuma günü ise kalabalık bir kitle ile ciddi
bir protesto eylemi gerçekleştirilmiş. Ondan sonra, “kıyı
işgaline” karşı direniş başlamış.
BURASI
BİZİM YAŞAM ALANIMIZDIR
8 Mart
2023 günü akşamleyin geldiğinizde burada gördüğünüz
çalışmalar karşısında neden tepki gösterme gereği duydunuz?
Burasının sizin yaşamınızdaki anlamı neydi?
“Herkes
buraya geliyordu, sandalyesiyle, havlusuyla; oturuyordu,
güneşleniyordu ve gidiyordu. O yerin kapatılacağını ve haliyle
o olanakların ortadan kalkacağını anlayınca bu tepkiyi
gösterdik. Burası her daim kamuya açık bir yerdi. Burada, Özbel
Mahallesinde oturanlar dahil herkesin kullandığı banklar vardı.”
Sedat Yağcıoğlu:
“Ben de 4 yıldır Özbel'de oturuyorum. Evim şu an bulunduğumuz
yere çok yakındır. Nurperi ilk çektiği fotoğrafı üyesi
olduğum MUÇEP'in WhatsApp sayfasında paylaştığı anda olaydan
haberdar oldum. Burada 'yapı devri' sayılabilecek bir inşaat
çalışması olduğunu fark ettiğimiz anda hemen 'bu olaya müdahale
edelim' diyerek, ertesi günü, şu an bulunduğumuz yerde buluştuk.
Hem neler yapıldığını yerinde gözlemlemiş olduk, hem de ilk
tepkimizi göstererek bir sonraki günkü eylem için çağrımızı
yaptık. Burada, kıyıların işgaline benzer bir durum olduğunu
gördük ve bu işgale karşı daha iyi bir tepki gösterebilmek için
bir sonraki gün aynı yerde toplanma çağrısı yaptık. Haliyle
10.03.2023 günü daha kalabalık bir buluşma oldu. Bu buluşmaya
gelenler ile yaptığımız hızlı bir toplantı sonucu bugüne
kadar gelen 'nöbet tutma' çalışması başlatılmış oldu.”
BU DİRENİŞ “MUÇEP” İLE
SINIRLI DEĞİLDİR
MUÇEP Grubunda mı yapıldı
“şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım” tartışması?
“MUÇEP
Datça Grubu, aslında MUÇEP Datça Meclisi anlamına geliyor.
Dolayısiyle burada var olan durum bu meclis üyelerinin tümü
tarafından tartışıldı. Ama sadece MUÇEP Datça ile sınırlı
kalmayarak, örn: mahallemizdeki komşularımıza da haber vererek
ertesi gün buraya intikal ettik. Belki biraraya gelişimiz,
toplanışımız MUÇEP üzerinden oldu ama daha sonraki süreçte
#şezlongsuzDatça İnisiyatifi adını almamız da gösteriyor ki
aslında bu bağımsız bir çalışmaydı.”
Nurperi Uyanık: “İlk
haberleşme MUÇEP üzerinden oldu. Daha sonra, (29 Temmuz 2021
tarihinde Marmaris Armutalan'da başlayan orman yangını günlerinde
Datça'da kurulan ya da kurulma adımları atılan 11 mahalle
dayanışmasından/meclisinden birisi olan) Özbel Mahalle
Dayanışması adında bir WhatsApp Grubu olduğunu öğrendik. Daha
çok kişiye ulaşmak için, iletişimimizi o WhatsApp Grubu
üzerinden sürdürmeye karar verdik. Cuma günü gelen 50
civarındaki kişinin telefon numaralarını ve iletişim bilgilerini
aldık. Bu gruba dahil ettik. İletişimimizi o grup üzerinden
sürdürmeye başladık.”
İLK FORUM CUMA GÜNÜ YAPILDI
İlk Koordinasyon Grubu
Perşembe günü mü, Cuma günü mü, ne zaman oluşturuldu?
Sedat Yağcıoğlu:
“Cuma günkü biraraya gelişte burada küçük bir toplantı da
yaptık. Ona, sonradan 'forum' dedik; 'birinci forum' olarak
adlandırdığımız, bu toplantıdır. Bu direniş ile ilgili ilk
kararı o gün bu toplantıda bulunanlar ile aldık. İlk karar,
'Burada olmaya devam edelim' şeklindeydi. Çünkü burada fiili bir
durum vardı ve burada bulunarak hem olup biteni daha iyi
anlayabilirdik, hem de yapılanlara karşı çıkabilirdik. Yani,
yaşam alanımızı korumaktı, temel amacımız. Yine, aynı gün,
daha sonra yine burada, platform üzerinde yapılacak olan 200
kişilik ikinci forumu yapma kararını da o forumda aldık”
Siz olayı duyup geldikten
sonra da buradaki çalışmalar durduruldu mu? Bu çalışmaları
yapan işletme ne yaptı? Nasıl bir tepki gösterdi, size karşı?
Nurperi Uyanık: “İlk
geldiğimiz gün çalışmaya devam ettiler. İkinci gün,
kararlılığımızı gördüler, geri çekildiler; çalışmayı
bıraktılar. Başkaca hiç bir tepki göstermediler.”
YAŞAM ALANIMIZI SAVUNUYORUZ
Peki yerel yönetim olarak
Datça Belediyesi devreye girdi mi?
Sedat Yağcıoğlu:
“O noktada ben şöyle devreye girmek istiyorum: Biz burada var
olmaya başladığımız andan itibaren bu platformu yapan çalışanlar
evet geri çekildiler, platform inşaatı sürmedi ama biz de zaten o
ilk günkü toplantıda 'Hiç bir işletmeye karşı olmadığımızı,
sadece yaşam alanımızı savunmaya çalıştığımızı' ortak
karara bağlamıştık. Haliyle, biz de bu platformu yapan, yaptıran
herhangi bir işletme ile doğrudan diyaloğa geçmedik. İlk
platformda aldığımız kararlardan birisi, bu süreci Belediye ile
de görüşmek, dolayısiyle Belediye ile de görüşecek bir heyet
ile burada olup bitenin ne olduğunu öğrenerek, yapımı devam eden
platformun kaldırılması talebimizi iletmekti. Bunu da
gerçekleştirdik.”
Belediye ile ilk görüşme
hangi gün yapıldı? Bu görüşmeye kimler gitti?
Sedat Yağcıoğlu: “Forumda
bu görüşme randevusunu alma işini üstlenen arkadaşımız hem
Belediye'nin hem de bizim müsait olacağımız gün üzerinden bu
randevuyu aldı. Aramızdan belirlenen gönüllü arkadaşlar ile
gidip Belediye ile bu ilk görüşmeyi gerçekleştirdik. Giderken
dikkat ettiğimiz bir nokta, aramızda mutlaka bir hukukçu
arkadaşımızın olmasıydı; hukukçulardan oluşan bir
komisyonumuz da vardı ekibimizin içerisinde. Benim ve hukukçu
arkadaşımızın da içerisinde bulunduğu ilk heyet 4-5 kişiden
oluşuyordu. Görüşme, çok temel olarak, hem burada yapılan
tesisin hem de burası için yapılan kira sözleşmesinin Anayasa'ya
ve bu konuda Danıştay 13. ve 6. Dairelerinin ortaklaşa vermiş
oldukları yürütmeyi durdurma kararına aykırı olduğu, haliyle
Belediye'nin yetkisini kullanarak burada yapılmış olan platformu
kaldırtması gerektiği çerçevesindeydi.”
BURASI İÇİN YAPILAN “KİRA
SÖZLEŞMESİ” HÜKÜMSÜZDÜR
Yasal olmayan hangisiydi?
Burada öteden beri var olan iskele üzerinde şu an görülenler mi?
Şu an bulunduğumuz yerde yapılan ama bilahare sökülmüş olan
platform mu? Hepsi mi?
Sedat Yağcıoğlu: “Kıyıların
kiralanamayacağını belirten Anayasa'ya rağmen kira sözleşmeleri
yapıldığını biliyoruz. Burası için de şu an arkamızda
bulunan işletme ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığı arasında 05.10.2022 tarihinde 3'er yıllık olmak üzere
bir kira sözleşmesi yapılmış. Bu tür sözleşmelerin
yapılamayacağına dair 18.10 2022 tarihinde Danıştay 13. ve 6.
dairelerinin ortak olarak aldıkları 'yürütmeyi durdurma' kararı
var ve bu karar ile ilgili olarak Bakanlığın yaptığı itiraz da
İdari Davalar Kurulu tarafından reddedildi. Haliyle,
hukukçularımızın belirttiğine göre, İdari Hukuk'ta alınan
kararlar geriye doğru işletilip yönetmeliğin çıktığı ilk ana
kadar gittiğinden, sözü edilen bu kira sözleşmesi de 'hükümsüz'
oluyor.
Biz
Belediyeye bunu söyledik. Hukuka aykırı olarak burada bir
yapılanmaya gidildiğini, çelik kontrüksiyon üzerine ahşap bir
yapının yapıldığını söyledik. Bunun kaldırılması gerektiği
talebimizi ilettik.
Bu ilk
görüşme olduğundan, gerçekte birbirimizi anlamaya çalıştık.
Belediye'nin de bu süreci izlediğini ve bilgi sahibi olduğunu,
kıyıda yer alan platformun hukuken yapılamaz durumda olduğunu,
dolayısiyle kaldırılması gerektiğini ifade ettiler. Biz de 'Bu
konuda yetkinizi kullanır mısınız? Siz bu konuda yetkilisiniz'
dedik. Bu platformun kaldırılacağı konusunda inisiyatif alınacağı
söylendi.”
Sonrasında nasıl bir gelişme
oldu? Ne yaptınız? Bekleyip, Belediye'nin ne yapacağını görelim
mi dediniz? Nöbeti devam ettirelim mi dediniz? Ya da bütün
bunların hepsine mi karar dediniz? Ne düşündünüz? Nasıl bir
yolda yürümeye başladınız?
Sedat Yağcıoğlu:
“Biraz önce de anlatmaya çalıştım; bizim muhatabımız
işletmeler değil, kamu otoriteleridir. Yerelde, bu otoritelerin
temsilcileri olarak yerel yönetimleri ve belki de daha önemli bir
basamak olarak, mülki idareyi, yani Kaymakamlığı görüyoruz.
Dolayısiyle, elbette taleplerimizi iletmek anlamında kendileriyle
görüşmelerimiz sürerken, asıl olarak yürüttüğümüz
fiili mücadeleyi esas alıyoruz. Diyelim
ki Belediye söz verdi; bu verdikleri sözü yerine getirip
getirmeyeceklerini beklemek yerine fiili olarak kıyımızı
savunduğumuz sürece, elbette yasal olan haklarımızı da talep
ettiğimiz için, 'bunu yaptırma gücünü elde edelim ve bunu
kullanalım' zemininde ilerliyoruz, demektir. Haliyle, belediye ile
yapılan görüşmeden sonra da değişen bir şey olmadı; buradaki
nöbet, yani yaşam alanımızı fiilen savunma sistemimizi sürdürme
kararı çerçevesinde aynı duruşumuzu devam ettirdik.”
ÖZBEL, BÜTÜN KIYILARA SAHİP
ÇIKMANIN SİMGESİ HALİNE GELDİ
İlk günlerdeki katılım ile
sonraki günlerdeki katılım arasında bir fark gözlemlediniz mi?
Bunu hangi nedenlere bağlıyorsunuz?
Nurperi Uyanık: “Katılım
güzel. Güzel devam ediyor. Tabi zaman zaman hava şartlarından
dolayı da azalıyor ama herkes burayı sahiplenmiş durumda. Zaten
yaz sezonunda buraya gelip oturuluyordu. 'Şimdi oturmazsak sonra
oturamayacağız' dedik ve gördüğünüz gibi oturmaya devam
ediyoruz.
Buraya Özbel
diyoruz ama buraya şu an sadece Özbel'de oturanlar gelip oturmuyor.
Örn: Eski Datça'da oturduğunu söyleyenler de var, gelenler
arasında. Sonuçta, burası bir kıyı. Dolayısiyle burası
herkesin. Sadece, adı 'Özbel' diye geçiyor.”
Nurperi, siz 12 yıldır
Özbel'de oturuyorsunuz ve haliyle size en yakın yer olan buraya
gelip burada denize giriyorsunuz. Örn: Ben, İskele Mahallesi
Mezarlığı'na yakın bir yerde oturuyorum; bana, yaya olarak gidip
geldiğimde en yakın olan Otel Mare altında denize giriyorum. Şimdi
buraya gelip bu direnişin içerisinde yer alıyorum. Gözlemleriniz
çerçevesinde soruyorum: İnsanları buraya getiren ve bu direnişin
içerisinde yer aldıran ne?
Nurperi Uyanık: “Bilmiyorum
ama sanırım, birlik-beraberlik ve 'beraber olursak istediğimizi
alabiliyoruz' duygusudur. Yani biz burada sadece buraya değil 'tüm
kıyılara sahip çıkma' isteğiyle bu direnişe devam ediyoruz.
Burada oturuyor olabiliriz ama aslında tüm kıyılar için bu
eylemi sürdürüyoruz. 'Burası bir simge haline geldi'
diyebiliriz.”
Sedat Yağcıoğlu:
“Nurperi'nin cümlesinin
altını çizmek istiyorum. Sadece Özbel değil, tüm kıyıların
işgaline karşı bir hareket olduğumuzu forum kararıyla ilke
olarak aldık zaten; bunu paylaşmak da yarar var. Bu konuda da
tartışmalar oluyor. Sadece Özbel sahili için mi yapılıyor bu
direniş? Datça'nın ÖÇK (Özel Çevre Koruma) Bölgesi olduğu ve
Anayasal olarak kıyıların halk açısından kullanımının
sınırlandırılamayacağı fikri çerçevesinde, kocaman bir HAYIR!
Özbel'de
biraz farklı bir durum vardı: Burada inşaat olduğu için
belki buradan başlamış olduk. Diğer kıyılarda böyle bir inşaat
yok, bir işgal var; 'kullanım hakkının' gaspı var.
Peki,
nasıl gidiyor? Şöyle: Azalma yok. Tam tersine gün
geçtikçe coşkusunun arttığını gözlemliyoruz.
Çok daha yoğun, sert hava koşullarında nöbeti bırakmadı o gün
burada nöbet tutan arkadaşlarımız. Ekip olarak, 'Bırakalım.
Sağlığımız daha önemli' dememize rağmen... Burayı koruma
motivasyonu çok yüksek.”
BÜTÜN KARARLARI FORUMDA
ALIYORUZ VE ÇOK RENKLİYİZ
“Şu
noktaya dikkat çekmekte yarar var: Geçtiğimiz 5 hafta içerisinde
5 forum yaptık. Forum, kelimenin tam ve gerçek manasıyla
gerçekleşiyor. Bütün kararları, sadece forumda alıyoruz. Bir
kişi dahi itiraz etse o kişiyi ikna etme mekanizmasını izliyoruz.
Çoğunlukçu değil çoğulcu karar alma mekanizması ile hareket
ediyoruz. Sanırım, Datça'nın, hatta sosyal medya kullanımımızda
gözlemlediğimiz kadarıyla 'Türkiye'nin de' demek iddialı bir söz
olmaz, özlediği şu iki şeye yanıt buluyoruz, burada:
1- Yaşam
alanımızı, buradaki örneğimizde 'kıyılar', bu bazı yerlerde
ormanı, bazı yerlerde akarsuları savunmak olarak ifade ediliyor,
kıyıları savunmak ve bunun için, Nurperi'nin dediği gibi
biraraya gelmek, bunu yaparken de herkesin sözünü söyleyebileceği,
kimsenin yönetmediği, hep birlikte yürüttüğümüz kollektif bir
mücadele olması galiba insanlara çekici geliyor. Dolayısiyle, üst
üste her hafta yapmayı alışkanlık haline getirdiğimiz
forumlarda aslında pekçok kişinin söz aldığı, bu sözlerin
karar alma sürecinde mutlaka etkili olduğu bir yapı buraya ilgiyi
arttırıyor.
2- Renkli bir
görüntümüz var. Kahvaltı etkinliğimiz var. Birlikte kitap
okuyoruz. Muhakkak konuşacağız, bu hafta yaptığımız yürüyüşte
elimizde taşıdığımız dövizlerde kullandığımız sloganlardan
tercih ettiğimiz yönteme bakıldığında daha mizahi, daha renkli,
daha kapsayıcı bir dilde hareket ettiğimizi görüyoruz. Sanırım
bu da buraya olan ilgiyi artırmada etkili oluyor.”
Nurperi Uyanık:
“Birkaç şey eklemek istiyorum: İlk başlarda, buradaki
platformun kalkması bir haftayı filan buldu. Buradan geçenler bizi
görünce 'Burada ne yapıyorsunuz?' diye soruyorlardı. Biz de
açıklıyorduk. O süre içerisinde aşağı yukarı bütün gün
burada bulunuyordum. Soran herkese anlatmaya çalışıyordum,
'kıyılar halkındır' diye. 'Boşuna uğraşıyorsunuz' diyorlardı.
Boşuna uğraşmadığımızı herkes gördü; platform
kaldırıldı. Daha da motive olduk.
Yani biz
beraber olursak, birlikte olursak bir şeyleri başarabiliyoruz.
Evet, kıyılar halkındır. O zaman biz da halk olarak bu hakkımızı
koruyacağız.”
HER HAFTA BİR FORUM, AZ BİR
İŞ DEĞİLDİR
Peki, Nurperi senin bundan
önceki yaşamında, forumdur ya da benzeri bir etkinliktir,
içerisinde yer almışlığın var mıdır? Yani bugün burada
içerisinde yer aldığın direniş süreci ile
ilişkilendirilebilecek bir geçmiş dönemin var mıdır?
Nurperi Uyanık: “Sadece
MUÇEP'e dahil olmuşluğum vardır. Kıyılar ile ilgili olarak,
MUÇEV'in kıyıları kiralamasına karşı bir eylem yapılmıştı
zamanın birinde, ilk öyle başladı benim çevrecilik hayatım.”
Sedat senin?Öğrencilik
hayatında ya da Örn: Gezi direnişi gibi bundan önceki yaşamının
bir döneminde içerisinde yer aldığın ya da bugünkü konumunla
ilişkilendirilebilecek bir deneyim yaşamışlığın var mı?
Öğrenmek istediğim, bu 'forum' fikri kimden çıktı?
Sedat yağcıoğlu:
“Uzun bir aktif siyasi hayatım var. Bunun bir kısmı hem doğrudan
siyasi hareketler içerisinde hem de kendimi bulduğum sivil
hareketler içerisinde geçti. Deneyimlerim oldu. Örn: Gezi, sadece
İstanbul odaklı değil, bildiğiniz gibi. Devletin Gezi Parkına
müdahalesinden sonra bizler birden kendi mahallelerimizdeki,
parklarımızdaki forumlara çekilmiştik. Forum konusunda,
kişi olarak, çok daha önceleri, ODTÜ'deki (Ortadoğu Teknik
Üniversitesi) öğretim dönemimde 'karar alma yöntemi' olarak
deneyim sahibiyim. Forum, Gezi direnişi ile birlikte biraz daha
toplumsallaşan bir yapı haline geldi. Burada
ilk kim söyledi bilmiyorum; belki de ben söylemişimdir. 'Forum ile
bu süreci ilerletsek nasıl olur?' demekteki temel muradımız,
gerçekten çoğulcu, eşit, herkesin sözünü söyleyebildiği,
birbirimize itiraz edebildiğimiz ve bu sayede aslında bu
kırılganlıklar, siyasi husumetler vs... biçiminde bir alt yapının
oluşmamasını sağlamaya çalışan, Nurperi'nin çok haklı bir
biçimde vurguladığı gibi 'birlikte, beraber mücadele etme'
duygusunu yaratmaya yarayan bir model olduğu için seçtik, forumu.
Önemli olan 'forumun' tutmasıdır. Tuttu! Bu çok doğru bir şey
oldu.
Şöyle bir
şey eklemek isterim: Her hafta bir forum üzerinden 5 forum, az bir
iş değildir. Türkiye'deki siyasi deneyimlerimize, Datça'daki
deneyimlerimize baktığımızda çok da yakalayabildiğimiz bir şey
değildir. Çünkü, forum, genelde, Türkiye siyasetinde
yukarıdan aşağıya doğru yönelen, biraz lider ve liderlik
ekibinden tabanın yönlendirildiği siyaset anlayışının çok
dışında bir yaklaşımı içeriyor.
'Yaşam
alanı' mücadelesi, çevre mücadelesi de diyebiliriz bir yerde,
biraz daha böyle olmayı gerektiriyor. Tıpkı üç gün önce
Deştin köylülerinin çimento fabrikasına giden iş makinalarını
sadece yolu kapatarak durdurmaları gibi... Hiçbir siyaset onları
yönlendirmedi. Birarada bundan sonra ne yapacağız kararını orada
eylemlilik içerisinde aldıkları gibi biz de eylemliliğin
içerisinde bulduk kendimizi. Bundan sonrayı nasıl
yürütebileceğimize dair en iyi siyasi araç, karar alma aracı
olarak da forumu gördüğümüz için galiba böyle başlayalım
dedik.
Son
tahlilde, bugüne kadar 5 forumu birarada değerlendirdiğimizde,
bunun işlediğini, hatta ilginin hiç düşmediğini, en az, en
düşük katılımlı forumun 50-60 kişi ile yapıldığını da
söylemekte yarar var. Dolayısiyle, yeni katılımcıların 'aaa
burada ne oluyor?' diyerek gelip çekinmeden sözünü söyleyebildiği
bir yapı olması, forum tercihinin şu an doğru bir tercih olduğunu
gösteriyor, işin doğrusu.”
BU DİRENİŞ “SİYASİ BİR
PROJE” DEĞİLDİR
Forum, aslında bu direniş ile
bir bütünlük arzetti. Benim şöyle bir düşüncem var: Forum,
genellikle kitle hareketleri için çok uygun bir format. Yani öyle
bir düzlem oluşturuyorsun ki orada ilgili herkes gelip görüşünü
söyleyebiliyor. Siyasi hareketlerde bu tür forumlar biraz şekli
düzeyde oluyor. Peki, biz, burada şu an yürütülen direnişin bir
kitle hareketine doğru evrildiğini söyleyebilir miyiz? Siz nasıl
nitelendiriyorsunuz burada olup biteni?
Nurperi Uyanık: “Gerçekten
bir kitle hareketidir. Burada, ilk forumu, burada daha önce var olan
platform üzerinde yapmıştık. O toplantıda, burada uzun süredir
yaşayan bir ablamız anlatmıştı: İskele ile ilgili bir problem
olmuş eski zamanlarda, o zaman Kaymakamlığa başvurmuşlar. Bir
sonuç almışlar. O ablamız, o gün bizi bayağı yönlendirmişti.
O yönlendirme çerçevesinde zaten Kaymakamlık ziyareti yapıldı.
Belediye ile görüşüldü. Arkamızda güzel bir kitle var. Her
düşünceden, her yerden... Buradaki tek düşünce 'kıyılarımızı,
yaşam alanımızı koruyoruz'dur. Bizi birleştiren ortak düşünce
budur. 'Kıyılar halkındır ve öyle kalmalıdır. Yaşam
alanımıza dokunmayın.'”
Sedat Yağcıoğlu:
“Ben de bir ekleme yapayım: 'Haydi bir kitle hareketi yaratalım'
diyerek başlatılan siyasi bir proje değildir, bu direniş. Bu
direniş, gündelik hayatımızda yaşadığımız bir soruna karşı
biraraya gelip, sahip çıkıp tepkimizi gösteriyoruz derken
seçtiğimiz yöntem ve dille kitleselleşme potansiyeli taşıyan
bir harekettir, bence. Şu anda da 'kitle hareketi' denilebilir ama
hani bunun hacmini vs. tartışmamız gerekir; lokal mi kalacak,
ulusallaşacak mı, küreselleşecek mi vs... diye? Kitle hareketi
olmaya doğru gidebileceğinin emareleri olduğunu söyleyebiliriz.
Temel
derdimiz bu adlandırma da değildir. Haydi kitleselleşelim, sosyal
medya hesaplarımızı profesyonelce yönetelim... gibi bazı
kaygılar gütmedik. Çok temelde, önce Özbel'den başlayarak Datça
merkezde, birleştiricilik vurgusu belki burada devreye giriyor,
'yaşam alanlarımızdan birisi olan kıyılarımıza sahip
çıkıyoruz' temelinde, forum gibi bir yöntemle ve olabildiğince
ayrışacak bir dil ya da siyasi bir alt yapı kurmayıp, aksine
müştereklerde buluşmaya çalışan bir yapı oluşturmaya
başladığımız için bir kitle hareketi olma emareleri taşıyor.
Çünkü, sosyal medya hesaplarımızı aktif hale getirip kullanmaya
başladığımızda, siz basındaki arkadaşlarımızın da desteği
ile medyada yer almaya başladığımızda farklı yerlerden gelen
tepklerde tartışma ve itirazlardan çok 'Birlikteyiz. Birlikte
güçleneceğiz. Biz de destek veriyoruz.' vurguları olduğu için
kitleselleşme potansiyeli taşıdığımızı gösteriyor.
Tabi
yeniden vurgulamakta yarar var: Biz yapmamız gerekeni
yapıyoruz. Kitleselleşip bir
yere ulaşmak, buradan bir yapı oluşturmak, bunu bir yapıya
dönüştürmek... gibi bir kaygımız olduğunu zannetmiyorum.
'#şezlongsuzDatça
istiyoruz' ismini 3. hafta
seçtik. Öncesinde
bir ismimiz de yoktu.”
KOORDİNASYON, GÖNÜLLÜ İRADE
BEYANI İLE OLUŞTU
İlk Koordinasyona kaç kişi
seçilmişti?
Nurperi Uyanık: “Sanırım,
5 kişi. Sonradan, sağlık nedenleriyle ayrılanlar oldu.”
Sedat Yağcıoğlu:
“Forumda öncelikle 'Bir koordinasyon oluşturalım mı?' üzerine
bir tartışma yürüttük. Bu karar alma mekanizması açısından
farklı da değerlendirilebilir. Böyle bir ekibe gereksinim olduğu
konusunda mutabakata varıldıktan sonra 'Bu koordinasyon ekibimiz
nasıl çalışmalı?' üzerine aldığımız temel karar, kararların
forumlarda alınacağı, Koordinasyon ekibinin bir karar alamayacağı,
bir karar merci olmadığı, acil kararlar verilmesi gerektiği
durumlarda inisiyatif alabileceği ama daha çok bir 'yürütme' gibi
çalışacağı, mutfaktaki işlerin yapılması gerektiği konusunda
gönüllü olanlardan oluşan bir yapı olarak önerdiğimizde,
forumda bu konuda mutabık olundu. Bunun üzerine, peki kimler bu
ekibin bir parçası olmak ister, kimler bu yapı içerisinde
çalışmak ister dedik. 5+1, bir arkadaşımız bir süre sonra
Datça'dan ayrılacağı ve burada olmayacağı, haliyle çalışmalara
katılamayacağı için hemen onun yedeğini de oluşturarak 6 kişi
olduk.”
Bu Koordinasyon oluşturulurken
şu meslek grubundan, bu meslek grubundan da olsun gibi bir yaklaşım
oldu mu?
Nurperi Uyanık: “Ben
el kaldırdım. Sedat da el kaldırdı. Öyle oluştu.”
Yani o an kendiliğinden
ortaya çıkan gönüllü irade beyanlarıyla mı oluştu?
Sedat Yağcıoğlu:
“Evet, çok doğru. Bu mücadele bir yönüyle hukuki bir mücadele
olduğundan aramıza katılan son avukat arkadaşımız ile birlikte
4 avukattan oluşan bir 'Hukuk Komisyonumuz' da var. Hem Kaymakamlığa
hem de Belediyeye yönelik hukuki başvurularımızın hukuki alt
yapısını oluşturup dilekçelerimizi hazırlayan, bununla birlikte
görüşmelerde hukuki konularda bizleri bilgilendiren, görüşme
yaptığımız kamu otoritelerine taleplerimizi ileten, aslında
direnişimizin hukuki çerçevesini ve haklarımızı anlatan, bu
anlamda hepimizi bilinçlendiren hukukçu dostlarımız oluyorlar, bu
avukar arkadaşlarımız. Koordinasyon ekibi oluşturulurken,
'Kimler katılmak istiyor?' sorusuna verilen irade beyanı esas
alındı. Bir hukukçu dostumuz o irade beyanı sırasında zaten
doğrudan dahil olmuş oldu. Koordinasyon ekibini, görevlere ve
ihtiyaçlara göre komparte edip işte şunlar, şunlar mutlaka yer
almalı gibi bir yaklaşım ile oluşturmadık.”
ŞEZLONG, KIYILARI İŞGALİN
SİMGESİDİR
Burada “kıyı işgaline”
karşı başlayan bu direniş bir yerden sonra sizler tarafından
“#şezlongsuzDatça” olarak adlandırılmaya başlandı. Bu
adlandırmaya neden gerek duyuldu? Bu slogan ile ne anlatılmak
isteniyor?
Sedat Yağcıoğlu: “Buna
da forumda karar verdik; öncelikle bunu söylemeliyim. O konuda ilk
çıkış noktamız, örn: ilk günlerde, bize gelen eleştirilerden
birisi 'Siz sadece Özbel sahili için mi mücadele ediyorsunuz? Her
yerde kıyı işgalleri var' şeklindeydi. Biz de bunun böyle
olmadığını, Özbel'den başladığımızı ama bütün kıyılar
ile ilgili bir mücadele yürütmek istediğimizi söylüyorduk.
Dolayısiyle bunu daha iyi anlatan bir yapıya, bir isme dönüşmeye
ihtiyacımız vardı.
İletişim
kurduğumuz WhatsApp Grubu Özbel Dayanışma Grubu idi, Nurperi bunu
ilk başta çok iyi anlattı. Bu, bizimle ilgili 'mahalleli
dayanışması' biçiminde bir algıya yol açıyordu. Bu algıyı da
değiştirmemiz gerekiyordu; çünkü öyle değildik, forum
kararları çerçevesinde.
Şezlong,
öyle fetiş şekilde meta olarak karşımıza çıkan bir şey
değil. Sembolik bir anlamı var. Bu işgallerin en görünür yüzü
olduğu için, özel mülk haline getirme, ticarileştirme dediğimiz
yapının oluşmasında kullanılan temel araçlardan birisi olduğu
için bu mücadeleyi #şezlongsuzluk üzerinden götürebilir miyiz
acaba diyerek yaptığımız tartışmada sadece Özbel için değil
Datça için mücadele ediyoruz, dolayısiyle #şezlongsuzDatça diye
devam edelim mi üzerinden yapılan bir öneri, tartışma yürüttük.
Bu, Koordinasyonda oluşturulmuş bir öneri idi...
İsim, bir
yönüyle yapıyı da belirler. Yoksa isim tek başına çok önemli
değildir. Nasıl ve nereye doğru mücadele edeceğimizi belirler.
Bu bağlamda, bu ismi forumda tartıştığımızda, hatırlıyorum,
alkışlar ve gülümsemeler ile keyifle kabul edilen bir karar
alınmıştı.”
Nurperi, Sedat ODTÜ'lü, yani
üniversiteli. #şezlongsuzDatça sende, çevrende nasıl algılandı?
Nasıl bir tepkiye yol açtı? Gözlemin ne?
Nurperi Uyanık: “Şöyle:
Hep Marmaris, Bodrum örnekleri veriliyor. Zamanında Marmaris'te
deniza bile girilemiyormuş; şezlonglar her yeri kaplamış. Bunu
bilenlerde, Datça da öyle olmasın diye, Datça bugüne kadar güzel
kalan son yer diyelim, daha bir hassasiyet var. Burada yaşayanlar
buna sahip çıkıyor. Örn: Palamutbükü için de çok konuşuluyor.
Datça Yarımadasının tüm kıyıları için sürdürmemiz gereken
bir hareket olma noktasında herkes hemfikir. Halkımızın denize
girmekte zorlandığı söyleniyor. Bu olmasın. Yani bir-iki şezlong
ile başlayıp bütün sahiller şezlong ile kaplanmasın... Kargı
Koyu için de söyleniyor; orada da denize girebilecek yer
bulamıyoruz deniyor. Yani herkes bu konuda bir şikayet söylüyor.
Tamam diyoruz ama nasıl yapacağımız konusunda forum ve
Koordinasyon ile birlikte düşünmeye, tartışmaya devam ediyoruz.
Halkın istediği bir şey bu.”
Bu #şezlongsuzDatça sloganı
şezlongların tamamen dışlanması, onların yerine havluların
serilip üzerinde güneşlenilmesi biçiminde mi algılanıyor yoksa
Sedat'ın dediği gibi kıyıların özel mülk haline getirlmesinin
simgesi haline geldiği için mi buna karşı çıkılıyor diye
algılanıyor? Belediye Başkanı ile yapılan son görüşmede ben
de vardım. Onun bu konuda daha kesin kararını vermediği anlaşılan
bazı görüşleri var.
Nurperi Uyanık:
“İşte, Belediye Başkanı'nın da düşündüğü gibi
şezlongları yaymayalım, isteyen gelsin küçük bir meblağ
karşısında kiralasın, kullansın gibi. Yayılmasın. Bu öyle
kolay verilecek bir karar değil. Bu kararı hep birlikte vermeliyiz.
Hep birlikte ne yapabiliriz? Ona bakacağız. Bence #şezlongsuzDatça
güzel bir isim oldu. Anlatmak istediğimiz, kıyılarımızı
kapatmayın, biz denize girmek istiyoruz orada. Para vermeden denize
girmek istiyoruz. Bu talebin simgesi oldu bu slogan. Şu ana kadar bu
slogan ile ilgili olumsuz bir tepki almadık. “
Sedat Yağcıoğlu:
“#şezlongsuzDatça'yı kullanım
biçimimize dikkat edersek, önünde bir (#)
işareti var. Şezlong kelimesi küçük (ş) harfi ile başlıyor.
Datça büyük (D) ile yazılıyor. İki kelime birleşik yazılıyor.
Yani bu bir sosyal medya uygulaması olarak çok sıklıkla
kullanılan bir ifade biçimidir. Çünkü, o (#) işaretini
kullandığımızda, herkes o işareti kullandığında, süzüp bunu
görebiliyoruz. Bunun bir anlamı var: şezlongsuz'daki (ş) küçük,
çünkü şezlongu değerli bir şey olarak görmüyoruz. Datça'daki
(D) büyük, çünkü Datça'yı çok değerli bir şey olarak
görüyoruz.
Bu
ismin sembolik anlamda da bir yararı var. Örn: 08.04.2023 günü
yaptığımız yürüyüşte kullandığımız ve bundan sonra pek
çok platformda, basın bildirilerimizde de kullanacağımız
ismimizi bu kalıpla veriyoruz; bir logo gibi, bir anlamıyla. Bir bu
önemli, ikincisi, aslında ilk konuşurken #şezlongsuzDatça
fikri üzerine, acaba bu konuda
bir kıvılcım olabilir, birisi çıkar #şezlongsuzBodrum,
bir diğeri #şezlongsuzFethiye, #şezlongsuzKuşadası,
#şezlongsuzAkçay... der, hani
bu bir kitle hareketi mi diye konuşmuştuk, bu anlamda belki ilham
verici olabilir gibi diye de düşünmüştük. Sosyal medya
tepkileri anlamında tam da beklediğimiz gibi bazı şeyler oluyor;
pek çok yerden, örn: #şezlongsuzKuşadası
anında gelen bir tepkiydi. Bu halkın biraraya gelip ortaklaşa
hareket ettiği anlamında değil ama şu an sosyal medyada
gördüğümüz paylaşımlar. Daha başka örnekler de var.
Biraz buraya
ilham vermesi gibi bir derdimiz de vardı. Çünkü şezlong, biraz
önce konuştuğumuz bağlamda kıyıları kullanmamızın önünde,
bizim olan kıyılarımızda var olmamızın önünde sembolik bir
engel ise bu sadece Özbel ve Datça'da değil, pek çok yerde engel.
Hani orada sorunun böyle bir boyutu da var, bu nasıl yankılanıyor,
nasıl duyuluyor dışarıdan, diye? Yani hem sosyal medyadan hem
Datça'daki organik düzeydeki ilişkilerimizden, olumsuz herhangi
bir görüş almadık. Çok ilgi çekici bulunduğunun farkındayız.”
5 HAFTADA KIYI POLİTİKASINI
KONUŞABİLİR NOKTAYA GELMEK, BAŞARIDIR
Bu konu anlaşıldı. Şimdi
şöyle bir durum var: Danıştay, Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı'nın MUÇEV ya da doğrudan işletmeler
ile ilişkiye geçerek sözleşmeler yapmasını yasalara uygun
bulmuyor ve yürütmeyi durdurma kararı veriyor. Haliyle, bugün
Datça'da kıyıların kullanımı konusunda fiilen bir boşluk var.
Önümüzdeki hafta yapılacak forumun tartışma konusu bu. Bu
konuda sizin ikinizin görüşünü öğrenme anlamında soruyorum,
nasıl bir şey olmalı? Nasıl bir yaklaşımı savunmalı?
Sedat Yağcıoğlu: “Şöyle
yapmakta yarar var: Tam da #şezlongsuzDatça
inisiyatifinin çalışma
prensipleri gereği, kişisel görüşümüz şudur demekten
kaçınıyoruz. Çünkü, bu konuda yapılacak forumun görüşünü
öne çıkarmak önemli. Belki burada bu soruyu şöyle
evriltebiliriz: 5 haftadır devam eden fiili bir çalışmanın
sonunda, bu kadar kısa bir sürede, kıyı politikamızın
konuşulması aşamasına gelmek, çok güçlü bir tepkidir. Belki
bunu söylemek mümkün. Neye karşı olduğumuz konusuna
çalışıyoruz. Bu konuda daha açık ve belirgin bir noktadayız.
Karşı olduğumuz şeye nasıl bir önerimiz var? Nasıl bir model
öneriyoruz?
Türkiye'de
çok sıklıkla yaşadığımız bir şeydir: Eleştiririz ama biz
öneri fakiriyizdir. Ne sunmak istiyoruz? Çünkü görüştüğümüz
kamu otoriteleri de bize bir şeyler sunuyor. Belli talepler ile
geliyorlar. Kendi görüşleriyle geliyorlar. Bizim aslında
olgunlaşmaya başlayan görüşlerimiz var. Bunu hep birlikte karara
bağladığımız için bu haftaki forumda, belki bir haftada
bitmeyecek, bu konuyu konuşmaya başlayacağız. #şezlongsuzDatça
metninde ilk çıkışta şezlong meselesini bir özelleştirmenin
sembol ismi halinde görüyor ve haliyle özel mülk haline
getirmeye, ticarileşmeye karşı olduğumuz çok açık.
Peki
kıyıların kullanımı nasıl olacak bu durumda? İşte bir turizm
kentinde gündeme gelmiş oluyor kıyı meselesi doğal olarak,
turizm politikası ile birlikte ne olacak gibi konuları bu Cumartesi
günkü forumda konuşup, büyük bir ihtimalle önümüzdeki süreçte
belirlemeye başlayacağız.”
YEREL OTORİTELER TARAFINDAN
“REDDEDİLEN” POZİSYONDA DEĞİLİZ
Bu direniş sürecinde
iletişimin yürütüldüğü Özbel Dayanışma WhatsApp Grubu
dışında bir de Özbel Derneği var; biraz önce derneğin başkanı
Kemal beyi gördüm burada. Gördüğüm kadarıyla da bu sürece
katılıyor. Peki bunun dışında, hani bu direnişin ucu bir yerde
esnafların MUÇEV üzerinden isteyerek ya da istemeyerek kıyıları
kiralamaları nedeniyle Esnaf Odasına,Ticaret Odasına vb... de
uzanıyor. Bu yerlerle de bir ilişkiniz oldu mu? Hani, gelin bu
konudaki görüşlerinizi ortaya koyun, forumda tartışma sürecine
katılın; bu konu sizi de ilgilendiriyor sonuçları itibariyle
filan... gibi diyerek?
Nurperi Uyanık: “Öyle
bir şey olmadı.”
Sedat Yağcıoğlu:
“Böyle bir şey olmadı.”
Belediye ile muhatap oldunuz
ama. Belediye'nin bu direnişe karşı yaklaşımı nasıl?
Sedat Yağcıoğlu: “Olaya
şöyle bakmamız gerekiyor: Belediye ile 3 kez görüşme
gerçekleştirdik. 3 kez randevu alarak görüşme gerçekleştiriyor
olmamız, Başkanın bize görüşmede uzun bir süreyi ayırıyor
olması muhatap alındığımızı gösteriyor; bu kıymetli bir
şeydir. Zaten seçilmiş siyasi bir yapının sivil bir hareketi
muhatap almaması politik olarak başka türlü tartışacağımız
bir konu olurdu.
Elbette
sürece dair konuştuğumuz yerlerde aslında biz şöyle bir zeminde
ilerlemeye çalışıyoruz: Mutabık olduğumuz yerlerde Belediye'den
olan taleplerimizi iletmiş oluyoruz. Buyrun yapın. Yetkiniz var.
Aynı yerdeyiz. Farklı olduğumuz fikirler var ise elbette
demokratik olarak ikna etmeye çalışıyoruz, kendi taleplerimiz
doğrultusunda. Burada dinlenen bir pozisyondayız. Bunu kıymetli
buluyoruz, açıkçası. Yani reddedilen bir pozisyonda, muhatap
alınmayan bir pozisyonda değiliz.
Muhakkak ki
biz de biraz önce konuştuğumuz gibi kıyı politikamızı
oluşturdukça ortak olduğumuz, ayrıştığımız fikri zeminler
olacaktır. Şunu söylemek mümkün: Temelde, mülki amirlik
diyebileceğimiz Kaymakamlığın pek çok yetkisi olduğu için
orayı muhatap alıyoruz, oradan taleplerimiz çerçevesinde muhatap
alıyoruz. Ki bir randevu çerçevesinde Kaymakamla da görüşme
olanağı bulmuştuk. Belediyeyle ise yerelin bir siyaset temsilcisi
olduğu için görüşmeleri sürdürüyoruz. Sanırım, bundan, şu
ana kadar aldığımız kararlar itibariyle vazgaçmeyeceğiz. Çünkü,
tam da biraz önceki sorunuzun karşılığı olarak bize herhangi
bir özel işletmeden gelecek görüşme , müzakere talebine
vereceğimiz bir yanıt yok. Bizim kıyıların nasıl yönetileceğine
dair bir derdimiz olduğu için bu yönetim sürecinde doğrudan
aktif yetkili olan otoriteler muhatabımız. Dolayısiyle Belediye
ile görüşmelere bu çerçevede devam ediyoruz.”
Anlattığından Belediye'nin
tavrı negatif değil; dinliyor. Yapabileceklerini yapıyor. Daha
doğrusu, burada devam eden direnişin etkisiyle de yapabileceklerini
yapma, örn: platformun kaldırılması gibi, bir pozisyonu var.
Nurperi Uyanık: “Aslında
Belediye'nin kendisi kıyıların kullanımına talip. Bunu istiyor.
Düşüncesi, yapabilirsem, kibarca, şezlongları alayım, isteyen
havlusunu sersin, isteyen de şezlongu cüzi bir para karşılığı
kiralayıp koysun şeklinde.”
Sedat Yağcıoğlu: “Belki
Belediyenin tavrını negatif ya da pozitif olarak değerlendirmek
çok doğru olmayabilir ama şunu söylemek mümkün:
İlişkilerimizde, buradaki fiili gücün etkisi var. Hatırlattığınız
için bunu söylüyorum. Buradaki mücadele, buradaki biraraya gelme,
buradaki kararlılık her görüşmede etkisini gösteriyor. Etkisini
gösteriyor demek, hemen yanımızda konumlanıyor, bizi destekliyor
gibi çok net pozitif cümleler kurmamız gerektiği anlamına
gelmiyor ama siyasi arenada muhatap alınmak zorunda bıraktığımızı
çok açık görüyoruz. Aynı şeyi aslında mülki amirlik için de
söylemek mümkün.
Yani, malum
bu gibi görüşmelerde hemen somut bir sonuç alamıyoruz zaten. Bu
çok beklediğimiz bir şey. Biz de sonuç alma odaklı değil, tam
aksine halk olarak talebimizi ilettiğimizi belirtmek, örn:
Kaymakamlık sürecinde zaten talebimizi yaklaşık 200 yurttaşın
imzaladığı dilekçeler ile hukuki olarak başlatmış olduk. Bir
de bunu sözlü olarak kendilerine iletme yolunu eklemiş oluyoruz.
Ben her iki
otorite açısından da aslında buradaki fiili durumun ciddiye
alındığını, bunu da buradaki bizlerin başardığını söylemek
ve değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum.”
Nurperi Uyanık:
“Kararlılığımız işe yaradı, diyebiliriz. Kararlı duruşumuz;
33 gün, yağmurda, fırtınalı havalarda arkadaşlarımızın
burada nöbetlerine devam etmeleri dikkate değer bir olaydır.”
YEREL YÖNETİM İLE MÜLKİ
AMİRLİĞİN YAKLAŞIMI ARASINDA NÜANS FARKI VAR
MUÇEV ya da Bakanlık üzerinde
kıyıların işletmelere kiralanması aslında merkezi yönetimin
kıyı politikasına dair bize bir fikir veriyor ama bunun yerel
düzeyde birinci ağızdan bize ifade edilmesi yereldeki mülki
idarece yapılır. Görüşmelerinizde Kaymakamın bu konudaki
yaklaşımı nasıldı? Merkezi yönetimin tavrı Kaymakamın ağzıdan
bize nasıl yansıtıldı?
Sedat Yağcıoğlu: “Aslında,
tam olarak biraz önce söylediğim gibi, merkezi yönetimin
fikriyatı dile getirildi. Kıyıların kiralanabilir olduğuna dair
politika izlediğini biliyoruz merkezi yönetimin. Dolayısiyle bunun
devamı niteliğinde bir bilgi gelmiş oldu bize. Yani kiralanabilir
olduğu ama halkın kullanımına kapatılmadan da bir kiralamanın
olması gerektiği yönünde bir bilgi geliyor bize. Biz tabi
buralarda hem fiiliyattaki durumun böyle takip etmeyebileceğini,
hem de çelişkiler olduğunu ifade etmeye çalıştık. En önemlisi,
hukuki olarak bu kiralamaların şu an tartışmalı bir zemine
geldiğini ve yeniden ele alınması gerektiğini ifade ettik. Burada
tam da sorunun içinde saklı cevabı. Dolayısiyle merkezi yönetim
nasıl bir kıyı politikası tercih ediyor ise yerelde de biz bunun
devam ettiğini/ettirildiğini görüyoruz. Yani yerelin fikrini de
merkezi hükümet belirliyor. İkisinin parelel olduğunu görüyoruz.
Kaymakamla
yapılan görüşme şöyle bir zeminde geçti: Ortaklaştığımız
ve ayrıştığımız yerler olarak açıkça konuştuk. Bu kıymetli.
Kaymakam bey de, görüşmeyi yapan heyet de aslında bunu ifade
etmiş oldu. Birincisi, hukuki olarak haklarımızı bilip
kiralamalar hukuksuzdur, bunu belirttik. Dolayısiyle Çevre,
Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına iletilmek üzere
Kaymakamlığa verilen dilekçelerimizde bu hukuksuzluktan dolayı bu
kira sözleşmelerinin feshedilmesini talep ediyoruz. Bununla ilgili
bize bilgi verilmesini, bilgi verilmediği ya da feshedilmediği
takdirde suç duyurusunda bulunacağımızı ilan ediyoruz.
Dolayısiyle bu hukuksuzluğu mülki amire de iletmiş olduk.
Tabi ki
hukuki konularda farklı görüşler olabiliyor ama görüşme 1,5
saat boyunca fiiliyattaki durum üzerinde bir tartışmaya da geldi
elbette. Orada da temel olarak ayrıştığımız nokta, biraz önce
#şezlongsuzDatça
ne demek, aslında neyi talep ediyor sorusuna parelel bir işekilde
biz kıyıların kiralanamayacağını zaten baştan kabul ediyoruz.
Kiralanamadığı gibi kiralanmadığı durumlarda da hiçbir şekilde
aslında işte belli işletmelerin, yapıların halkın kullanımını
engelleyemeyeceği yönündeki talebimize ek olarak bize gelen bilgi,
zaten bunun engellenemeyeceği, yasal olarak da engellenemeyecek
olduğunun kabulü idi. Yani ortaklaşılan noktalar var, ayrışılan
noktalar var. Bu siyaseten de iyi. Çünkü bu burada bir müzakere
olduğunu gösterir. Yani merkezi yönetimin yereldeki
temsilciliğinin nerede ortaklaştığımızı, nerelerde
ayrıldığımızı gözlemlediğini de, farkında olduğunu da
görmüş olduk. Bu da kıymetli bir şey aslında.
Yerel yönetim
ile mülki amir arasında bize yaklaşımda nüans farklılıkları
olduğunu söylemek mümkün. İkisi arasında tam zıtlık var
diyemeyiz.
Burada bir
şeyi daha söylemek mümkün: #şezlongsuzDatça olarak nasıl
bir kıyı politikası savunuyoruzu biraz daha yapılandırdıktan
sonra yeniden bu yerel otoriteler ile görüşüldüğünde farklılık
ya da ayrılık daha görünür olacaktır.”
KİRA SÖZLEŞMESİ İŞLETME
İLE BİZİ KARŞI KARŞIYA GETİRDİ
Söyleşinin sonuna
yalaşıyoruz. Sizin, birkaç gün önce burada, burayı Bakanlıktan
kiralayan işletme sahibinin kendiliğinden buraya gelmesi nedeniyle
bir biçimde görüşme durumunuz oldu. Onun dışında başkaca bir
görüşmeniz oldu mu?
Sedat Yağcıoğlu :
“Öyle demek istemediğinizi biliyorum ama işletme sahibi ile bir
görüşme planlama gibi durumumuz yok, olmadı da. Sadece bir
konuşma oldu. Bunu da bir tartışma gibi düşünmemek lazım.
Kendileri, bizim irademiz ve istemimiz dışında kendiliğinden
çıkıp buraya geldikleri için bu konuşma durumu oldu.”
Nurperi Uyanık: “Bazı
örnekler verdik; şezlonglar otelin kendi bahçesinde duruyor ve
müşteriler o şezlonglarda güneşleniyor. Müşteri isterse gelip
bizler gibi denize giriyor. Sahilin işgal edildiğine dair örnekler
var ama işgal edilmediğine dair örnekler de var. Bunu söyledik.
Burada çok kişinin denize girdiğini, kendisinin daha önce buraya
geldiğinde bunu gördüğünü, Bakanlık ile imzaladığı o
sözleşmenin kendisi ile bizi karşı karşıya getirdiğini
söyledik. O da haklı. Biz de haklıyız. Her iki taraf birbirini
dinledi.”
Sedat Yağcıoğlu: “Oraya
şöyle bir ekleme yapmak istiyorum: Geldiklerinde, biz kendilerine
konuşmayacağımızı söyledik, öncelikle. Bizim böyle bir
kararımız olduğunu, yani konuşmaya niyetliymişiz, kendileriyle
müzakereye başlamışız gibi anlaşılmamasını istedik. Çünkü
bu bir forum kararı. Hepimizi bağlar. Biz, merhabalar, teşekkür
ederiz konuşma isteğiniz için, bizim görüşmeme kararımız var
gibi bir kararlılığımız olduğu için bunu ifade ettik. Burada,
pek çok nöbette olduğu gibi kalabalıktık. O arada biz her ne
kadar konuşmama talebimiz var desek de karşıdan sorular geldiği
için birtaraftan o soruları da yanıtsız bırakmama adına görüşme
olmuş oldu. Yoksa ilk tepkimiz, o görüşmeyi yapmak istemediğimiz
şeklindeydi. Bunu vurgulamak da yarar var. Hani o günkü görüşme
şöyle bir şey değil: Bizim haklarımızı savunma sürecimizde
herhangi bir işletmeye bir şeyi açıklama gibi bir sorumluluğumuz,
hesap verme sorumluluğumuz olmadığını da vurgulayarak aslında
sadece kendilerinin öğrenmek istediği, bize yönelttiği birkaç
iddianın aslında öyle olmadığını aktarmış olduk.”
BURADA TEK BİR İŞLETMEYE
KARŞI BİR DİRENİŞ YÜRÜTÜLMÜYOR
Yani bu direnişin burada
yapılıyor olması, buradaki yapılaşmanın tamamen bir bahane
olmasıdır. İşin doğrusu bu. Yani burada özel olarak bir
işletmeye karşı bir direniş söz konusu değil. Yani burada bu
yapılaşma olmasaydı ve bir başka yerde bir şey olsaydı, belki
orada bu tepki ortaya konulacaktı.
Nurperi Uyanık:
“Evet. Platformdan dolayı. Zaten Cumartesi günkü sessiz
yürüyüşümüz de bunu gösteriyor.”
Sedat Yağcıoğlu:
“Çok doğru.”
Sedat sen ODTÜ mezunusun ya
hangi bölümden?
Sedat Yağcıoğlu: “Psikoloji.
Psikoloğum. Bir kliniğim var.”
Nurperi senin durumun ne?
Nurperi Yağcıoğlu:
“Buraya gelmeden önce İstanbul'da bir çalışma hayatım vardı.
Bir İngilizce Dil Okulunda Şube Müdürü olarak çalıştım.
Burada seramik ile uğraşmaya başladım. Hobinin biraz
ilerisinde... Ürettiklerimi Badem Çiçeği ve Can Yücel
Festivallerinde sergileyip satıyorum. Direniş başladığından
beri buradayım ve haliyle çalışamıyorum.”
Eklemek istediğiniz başka bir
şey var mı?
Sedat yağcıoğlu:
“Yürüyüşü ekleyelim. Şöyle: Tam da şu ana kadar
konuştuğumuz pek çok konunun göstergesidir yürüyüşümüz. O
anlamıyla bir turnusol görevi gördü. Son tartışmayı
bıraktığımız noktada, yürüyüş kararını Özbel'den
başlayarak Taşlık Plajı sonuna kadar karar vermemiz şunu
gösteriyor, zaten; derdimiz, tüm kıyılardır. Yürüyüşün
protesto yürüyüşü olmasının yanında aslında bizim açımızdan
daha anlamlı bir boyutu vardı. Kıyılar ne durumda bunu gözlemleme
yürüyüşü idi aslında. Nerelerde engelleniyoruz? Şu an sezon
başlamadı ama nerelerde masalar, şezlonglar vs. gibi şeylerle
kıyılar kullanım ve işgal altında. Bunu gözlemleme yürüyüşüydü.
Çok renkli, sessiz, slogansız, sadece dövizlerimizde
sloganlarımızı ifade edebildiğimiz ama geçtiğimiz her yerde
hatta kıyılardaki mekanlarda oturanların da alkışlarıyla destek
verdiği, dolayısiyle bir anlamıyla Datça'da karşılığının
olduğunu gördüğümüz bir yürüyüş oldu. Benim şahsi, belki
de ekip olarak gözlemimiz de olan bir şey, yürüyüşün çok ilgi
çektiği, yeni ve yürüyüşten beri de epeyce geriye dönüş
aldığımızı gözlemliyoruz. Bunu da eklemekte yarar var.”
10/11/12.04.2023/Datça/Mehmet Erdal
DİKİLİ HALK MECLİSİ
Yurttaşların doğrudan
temsiliyetini esas alan birim (iş yeri, site, sokak, mahalle, köy,
ilçe...) örgütlenmelerini ve bu örgütlenmeler üzerinden
yürütülen mücadeleleri çok önemsiyorum. Bu süreçte emeği
bulunanların deneyimlerini “söz uçar, yazı kalır” diyerek
kendi ağızlarından dinleyip yazıya dökmeyi ve kalıcı hale
getirmeyi seviyorum.
Bu çerçevede geçen yıl Ekim
ayı ortalarında (18 Ekim) Bergama Devlet Hastanesinde yatarken
ziyaretine gitmiş ve Dikili'nin bir mahallesi konumunda olan
Çandarlı'da yaşama geçirilen Çandarlı Halk Meclisi üzerine
söyleşi yapmıştım Eyüp Sabri Gamsız'la.
Bu yıl Eylül ayının son
günleri (29.09.2023) yaşamını devam ettirdiği Çandarlı'da
ziyaretine gittim ve bu kez Dikili'de yaşama geçirdikleri Dikili
Halk Meclisi üzerine söyleşi yaptım.
ÇANDARLI HALK MECLİSİ DEVAM
EDİYOR
Çandarlı'da kurduğunuz Halk
Meclisi'nin durumu nedir şimdilerde?
“Çandarlı
Halk Meclisi devam ediyor. Çandarlı Halk Meclisi, şöyle
söyleyeyim, 14-28 Mayıs 2023 Genel Seçim sürecinde Sol Parti'nin
seçim çalışmalarına ağırlık vermemiz nedeniyle biraz
boşlandı...”
Senin Sol Parti'nin seçim
çalışmalarına katılman nedeniyle mi?
“Benim ve
Çandarlı Halk Meclisi içerisindeki Sol Partililerin çalışmalara
katılmaları nedeniyle.”
Çandarlı Halk Meclisi'nde
başka siyasi partilerden kimseler yok muydu?
“Vardı.
Örneğin TİP'liler vardı. Onlar da kendi siyasi Partilerinin seçim
çalışmalarını yürütüyorlardı.”
Bu seçim çalışmalarını
nerelerde yapıyordunuz?
“Çandarlı,
Dikili, Bergama, Kınık, Soma... Hatta Edremit'e kadar bu çevredeki
Sol Parti'nin genel seçim çalışmaları içerisinde doğrudan yer
aldık. Bu süreçte Çandarlı Halk Meclisi toplantılarına ve
çalışmalarına pek fazla katılamıyorduk. Bu süreçte TİP'liler
Çandarlı Halk Meclisi'ni TİP'in yan kuruluşu gibi bir konuma
sokmaya çalışıyorlar. Bir ara gelip ilgilendiğimizde bu durumu
gördük. Hemen müdahale ettik. Meclisi toparladık. TİP'li meclis
üyelerine 'Bu yaptıklarınız meclisin ilkelerine aykırı. Grup
hareketi yapılmaması konusunda daha önceden hemfikir olunmuştu...'
dedik.”
Yapılması istenmeyen Çandarlı
Halk Meclisi içindeki grup hareketi mi?
“Evet.
Kozalak örmüşler, meclis ilişkilerimiz üzerinden meclis
üyelerine gidip insanları TİP üyesi yapmaya çalışıyorlar ve
meclis faaliyetlerine değil, yalnızca TİP'in seçim çalışmalarına
katılmaya çağırıyorlar....”
Bu olay üzerine Çandarlı
Halk Meclisi toplanıp bir karar filan mı aldı?
“Çandarlı
Halk Meclisi Yürütme Kurulu olarak toplanıp karar alındı. TİP'in
bu tavrının birey hukukuna dayalı meclis ilkelerine aykırı
olduğu sonucuna varıldı. TİP'li arkadaşlar kararın alındığı
toplantıya katılmadılar. Dikili Emek ve Demokrasi Platformundaki
Çandarlı Halk Meclisi temsilcilerinden birisi TİP'li idi. Görevden
aldık.”
Çandarlı Halk Meclisi Dikili
Emek ve Demokrasi Platformu'na temsilci düzeyinde mi katılıyordu?
“Evet.
Yürütme içerisindeki TİP'li arkadaşları da görevlerinden
aldık. Şu an Çandarlı Halk Meclisi faaliyetine devam ediyor.
Örneğin ÇEDES'e yönelik Çandarlı'da yürütülen çalışmalara
Çandarlı Halk Meclisi ciddi katkıda bulundu. Çandarlı ve Dikili
Halk Meclisleri olarak İzmir'deki 'Laiklik' mitingine 3 otobüsle
gidildi. Bunlar başarılı işlerdi.
Burada şöyle
bir durum var: Çandarlı Dikili'nin bir mahallesi. Şimdi Çandarlı
Halk Meclisi ile Dikili Halk Meclisi'ni birleştirme
düşüncesindeyiz...”
DİKİLİ'DEKİ HALK MECLİSİ
KURMA ÇALIŞMALARI MEYVESİNİ VERDİ
Dikili Halk Meclisini kurma
düşüncesi ne zaman gündeme geldi? Önce bunu bir anlayalım.
“Şöyle
gündeme geldi: Çandarlı Halk Meclisi kurulma öncesi süreçte
seninle yaptığımız tartışmalar sonrasında ben hem Çandarlı'da
hem de Dikili'de çalışmalara başlamıştım. Çandarlı
Dikili'nin bir mahallesi ya 'Nereden tutturursak' diye düşünmüştüm.
İlk başlarda Dikili'de de çalışmalar iyi gidiyordu ama 2022 yılı
kışına girerken, Dikili'de bu sürece katılanlar ağırlıkla
yazlıkçı olduğundan, bu insanlar Dikili'den ayrıldılar ve
geride 2-3 kişi kaldılar. Çandarlı daha derli toplu bir yer
olduğundan Çandarlı'dan yürüdük ve sonuç aldık. Dikili'deki
Çalışmalar ise nihayet bu yaz meyvesini verdi.”
Nasıl?
“Biliyorsun,
halk örgütlenmelerinde yerelde her şeyi kapsayacak bir formül
tespit etmek lazım. 'Burada herkesi etkileyen birincil sorun ne?'
Dikili'de arıtmanın olmaması nedeniyle denizin kirlenmesi ve
havaların sıcak gitmesi nedeniyle de denizin kokması, bize böyle
bir olanak sağladı. Bu durumu değerlendirerek, buradan yürüdüm.
Dikili halkına çağrı yapmaya başladım, işte Dikili'nin birkaç
tane yerli İnternet siteleri var, oradan, 'Bu böyle olmaz. Beraber
olalım. Beraber hareket edelim. Bu sorunlarımızı çözelim. Bu
konuda partizanlık olmaz' gibicesine.”
Eyüp Sabri Gamsız olarak?
“Eyüp
Sabri Gamsız olarak çağrı yaptım. Bu çağrılarım üzerine
yazılarıma pozitif tepkiler gelmeye başladı, çağrılarımın
yayınlandığı İnternet siteleri üzerinden. Birkaç çağrıdan
sonra nihayet 'Bu konuda bir yerde toplanıp bir karar almalı'
dedim. 'Toplanalım! Toplanalım...' cevapları gelmeye başlanınca,
yeterli sayıya ulaşıldığını gördüm ve Uluçay Çay
Bahçesinde toplanma çağrısı yaptım.
O toplantıdan
önce şöyle bir şey yaşadım: Bu çağrıları yapmaya başladığım
ilk anlarda 48 tane Sol Parti'ye küskün, Sol Partili olmayan ama
geçmişte bazı siyasi hareketler içerisinde yer almış, işte
Halkın Kurtuluşu, EMEP... gibi çok farklı geleneklerden gelen
insanlar geldiler, 'Dikili Halk Meclisini kuralım' diye. Buna
yanaşmadım. Çünkü Çandarlı Halk Meclisi deneyimimizden
çıkardığım bir ders vardı, o da şu idi: Bu arkadaşlar ile
Dikili Halk Meclisi'ni kurmaya başlar isek Dikili Halk Meclisi'nde
de Çandarlı Halk Meclisi'nde yaşadığımız benzer sorunları
yaşayacaktık. Öte yandan, bir anlamda Dikili Emek ve Demokrasi
Meclisi'nin daha geniş bir benzerini kurmuş olacaktık...”
DİKİLİ'DE
VAR OLAN YAPILAR SÜRECİN DIŞINDA KALMAYI YEĞLEDİLER
Şunları netleştirelim:
Dikili Halk Meclisi'ni kurmaya başladığınızda Dikili Emek ve
Demokrasi Platformu vardı.
“Vardı.”
Bu platform, benzerlerini pek
çok yerde gördüklerimiz gibi siyasi partilerin, derneklerin,
sendikaların, platformların vb... temsilcilerinden oluşuyordu.
“Evet,
öyle oluşuyordu.”
Kaç yıl olmuş kurulalı?
“10-15 yıl
kadar olmuş. Çandarlı Halk Meclisi kurulduktan sonra biz de
temsilci düzeyinde bu platforma katılmıştık.”
Peki, sen bu platformun içinde
mi yoksa bu platforma rağmen mi Dikili Halk Meclisi'ni kurmayı
düşünüyor ve öneriyordun?
“Şöyle:
Çandarlı Halk Meclisi temsilcisi olarak Dikili Emek ve Demokrasi
Platformu'na katıldığım süreçte, ki hastalanınca
ayrılmıştım, dedim ki 'Arkadaşlar, 10 yıldır, 15 yıldır
Dikili'de Dikili Emek ve Demokrasi Platformu olarak varsınız ama
Dikili halkının sorunlarıyla ilgili somut bir tane bile
çalışmanız/örgütlenmeniz yok. Herhangi bir köyde, mahallede,
fabrikada çalışmanız yok. Yani yerelde hiçbir konuda hiçbir
varlığınız yok. Takvimde yazılı günlerde çıkıyorsunuz,
basın açıklaması yapıyorsunuz, evlerinize gidiyorsunuz. Halk ile
hiçbir işiniz yok. Halkın sizden haberi yok.' Toplantıda
bunları kendilerine söyledim. 'Bizim Çandarlı Halk Meclisi gibi
Dikili'de de Dikili Halk Meclisi çalışmamız var. Gelin bu
çalışmayı birlikte yürütelim. Bir şeyler yapalım. Var olan
durumu değiştirelim. Artık halk bizi tanısın...' gibi o
toplantılarda 3-5 kez bu konuyu gündeme getirdim. Önerdim. Bu
konuya sıcak bakmadılar. Çünkü bu iş emek istiyor.
Sol
Parti'ye gelince, üyesi olduktan sonra bu konuyu orada da her
toplantıda dile getirdim. 'Bakın burada da böyle bir şey
gelişiyor. Gelin, buna önderlik edin'...”
Sol Parti Dikili İlçe
Örgütünde?
“Dikili
ilçe örgütünde dile getirdim. 'Bakın, denizin kirliliği ve
kanalizasyon sorunu konularında insanlar duyarlı. Bu konularda
imzalar toplanacak. Eylemlilikler başlayacak. Uluçay Çay
Bahçesinde toplanılacak. Gelin, Sol Parti Dikili İlçe Örgütü
olarak buna önderlik yapın' dedim. Bu yaklaşımım bir karşılık
görmedi. Özelden de (ilçe örgütü grubu üzerinden) çağırmama
rağmen hiç kimse gelmedi ama Dikililer geldiler; haliyle kişi
olarak öne geçmek zorunda kaldım...
Çandarlı
Halk Meclisi kurulurken de ki o süreçte Sol Parti üyesi değildim,
logomuzdan tutun bastığımız bildiriler dahil her şeyi ilk olarak
onlara götürmüştüm. 'Arkadaşlar, bakın, böyle böyle bir
gelişme var, gelin, katılın' diyerek davet etmiş ama hiçbirisine
gelmemişlerdi. Kısacası Dikili Halk Meclisi kurulma sürecinde de
benzer şeyler oldu. Şimdi bana 'Bireysel hareket ediyor' gibi
bir eleştiride bulunuyorlar.”
Uluçay
Çay Bahçesindki toplantıdan önce çağrı yaptın ama üyesi
olduğun Sol Parti Dikili İlçe Örgütünden, Dikili Emek ve
Demokrasi Platformundan bir karşılık gelmedi...
“Evet.
Hatta bana şöyle bir şey söylendi Sol Parti Dikili İlçe
Örgütü'nün bir toplantısında: 'Dikili Çandarlı değildir,
Dikili'de halk meclisi oluşturulamaz.'”
DİKİLİ
HALK MECLİSİ İLK TOPLANTIDA KURULDU
Tamam.
Sonuç olarak Uluçay Çay Bahçesinde ilk toplantı
gerçekleştirildi. Tarih?
“1 Ağustos
2023. Bu toplantıya 60'ın üzerinde bir katılım oldu.”
Bu çağrı
yerel İnternet siteleri üzerinden yapıldı ve toplantıya gelenler
bu çağrıları görüp geldiler değil mi?
“Evet. Ben
çağrılarımı var olan ya da bilebildiğim bütün yerel İnternet
sitelerinde paylaşmıştım. Bu İnternet siteleri toplam 15.000
civarında bir kitleye hitap ediyor. Bu sitelerdeki paylaşımlarımda
dedim ki 'Bu sorunların çözümü sosyal medya düzleminde
yapılan yazışmalar ile olmaz, bir araya gelelim. Fiiliyata
dökelim.' Buluşma yeri olarak Uluçay Çay Bahçesi'ni verdim.
İnsanlar geldiler.
Toplantıya
gelenler ile oturduk. Konuştuk. 29 kişilik bir yürütme
oluşturduk.”
İlk
toplantıda?
“İlk
toplantıda. Yürütmenin 27'si kadın, 2'si erkekti. Böylece kadın
ağırlıklı bir yapı ortaya çıktı. Oluşturduğumuz
birlikteliğin adını koyduk, 'Dikili Halk Meclisi' olarak. Temel
ilkelerimizi belirledik. Öncelikli olarak çözümünü istediğimiz
sorunlar deniz kirliliği ve arıtma idi. Bunlar için ilk olarak
imza toplamayı iş olarak önümüze koyduk...”
DİKİLİ'DE
“ARITMA” SORUNU VAR
Dikili'de
arıtma yok mu?
“Var ama
sahte bir arıtma.”
O ne
demek?
“Şöyle:
Arıtma, kanalizasyondan gelenleri topluyor. Topladıktan sonra
mikserden geçiriyor. Çorba yapıyor. Sonrasında hiçbir kimyasal
işleme sokmaksızın borular ile kıyıdan epey uzak bir yerde
denizin dibinde dip akıntısına veriyor. Olduğu gibi.”
Ne kadar
açıkta?
“Kesin bir
mesafe veremem. Bir, belki daha fazla... Bilemiyorum.”
Kanalizasyondan gelen atıkların çorbaya çevrildikten sonra
olduğu gibi denizde dip akıntısına verildiği gerçek mi?
“Gerçek.
Başka türlü pompa ile basıp boruların yardımıyla denize
basılamaz. On yılı aşkın süredir bu böyle devam ettiği için
Ege Denizi bu şekilde kirletiliyor. Bu konuda bize verilen cevap şu
idi: 'Olur mu? İşte burada da arıtma var. Akdeniz'e kıyısı olan
bütün ülkeler, örneğin Fransa bile böyle yapıyor.' Doğru,
onlar da yapıyor ama biyolojik arıtmayı yaptıktan sonra denizin
açıklarında deniz dibindeki akıntıya pompalıyorlar.”
Söylediklerini aynen yazarım. Zan altında kalmayalım?
“Hayır.
Kesinlikle. Araştırdım. Dikili Kaymakamı bile kendisiyle
yaptığımız görüşmede bunun böyle olduğunu kabul etti.
Kaymakamlığın bu konuda hazırladığı resmi bir rapor da var. Bu
olay uydurma filan değil.”
Anladım.
Arıtma sorunu var...
“Arıtma
sorunu var. Doğru dürüst kanalizasyon sistemi yok. Islah
edilmemiş. Arıtma yeterli gelmeyince ikide bir farklı noktalarda
patlayıp duruyor. Özellikle akşamları basıyorlar denize. Pis bir
koku yayılıyor. Ayrıyeten sahiller altı ve Kabakum'da dereler
var. Oradan denize pislik akıyor. Balıklar öldü bu yüzden bu
yıl. Denizde canlı kalmadı. Leş gibi kokuyor. İzmir'in Salhane
bölgesi bir zamanlar nasıl kokuyordu, aynen öyle kokuyor. Rezalet
bir durum yani. Bunların hepsinin çözülmesi konusunda biz bir
dilekçe yazdık. İmza toplamaya karar verdik, o toplantıda.”
İLK
İŞİMİZ İMZA TOPLAMAK OLDU
Bir
dilekçe yazıldı ve o dilekçe için imza toplanılmasına karar
verildi?
“Evet ama
şöyle bir şey de yapmıştık ilk toplantıda: 29 kişi ile
kurduğumuz yürütme 40 kişiyi bulunca, sürece daha hızlı
müdahale edebilmek için bu yürütmenin içinde 6 kişilik daha dar
ikinci bir yürütme oluşturmuştuk. Kararları en geniş
toplantılarda alacak ama pratik sorunlara da hızlıca müdahale
edebilecektik, böylece. Bu 6 kişinin de 5'i kadın, birisi erkek
idi.
Kadınlar
aldı 3 nüsha hazırladığımız dilekçeleri ellerine, müthiş
bir uğraşı verdiler. Ben böyle bir şeyi ilk kez gördüm. İmza
toplama şekli çok güzeldi. Bu tür faaliyetlerde bilinen imza
toplama şekli nasıldır? Bir yerlere masa koyarsın, gelen geçene
'Hey arkadaş. Şu konuda imza topluyoruz. Atar mısın?' deriz.
Vatandaş imza atar ya da atmaz, biz o vatandaşı bir daha görmeyiz.
Bu kez öyle olmadı. Kapılar çalındı tek tek. İçeriye
girildi. Kadınlar yaptı bunları. Olayı anlattılar. İmzayı
atanlar imzayı atmakla kalmayıp olayı sahiplendiler. Bu
şekilde 3500 imza topladık. Zamanında yetiştiremeyenler
sonrasında 1500 imza daha getirdiler. Böylece toplam 5000 imza
toplanmış oldu.”
Kaç günde
toplandı bu imzalar?
“5 günde.
Süper bir çalışma oldu. Şöyle bir olay: İmzayı veren
sonrasındaki gelişmeleri soruyor, ki hala ilişkilerimiz devam
ediyor. Yolda ya da kapısını çalıp imza attırdığın
sonrasında seni bir daha görmüyor değil, öyle bir şey değil,
imza atan kapı komşusu. Konuşuyorlar. Sohbet ediyorlar.
Gelişmeleri öğrenmeye çalışıyorlar. İmza atan insanlar şu an
bizimle bir biçimde iletişim halinde. Böyle bir imza toplandı.”
Bu
toplanan imzaları nerelere verdiniz?
“Dikili
Kaymakamlığına verdik bir nüshasını, olayı resmileştirmek
için. Bir tanesini Dikili Belediyesi'ne. Bir tanesini de İzmir
Büyükşehir Belediyesi'ne verdik. Hepsine tek tek götürdük.
'Dikili
Kaymakamlığı'na neden verildi ?' diye soruldu. Bu işin ucu,
nitekim şimdi geldiğimiz nokta o, Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı'na, yani hükümete uzanıyor. Burada
hükümetin yerel ayağı Dikili Kaymakamlığı'dır. Kaymakamlığın
bizim hakkımızda yazı yazması demek, işimizi kolaylaştırması
demektir. İkincisi, Dikili Halk Meclisi resmi bir kuruluş değil.
Kaymakamlık bizim toplayıp verdiğimiz dilekçelerin arkasına
resmi bir yazı yazdığında, yani bir biçimde bizi
kabullendiğinde, bizim yaptığımız iş komple resmileşir. Bunu
da Çandarlı Halk Meclisi deneyiminden öğrenmiştik. Nitekim de
öyle oldu.
İlçe
Belediyesi'ne dilekçeyi teslim ettik ama hala bize randevu vermedi.
İzmir
Büyükşehir Belediyesi ilk elde bizi kaale almadı. Biz dedik ki
'14 Ağustos günü İzmir Büyükşehir Belediyesi toplantı
halindeyken belediyeyi basmaya geliyoruz. Orada bu konuyu
konuşacağız. Slogan atacağız... Sorunlarımızı gündeme
getireceğiz.' Bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi özel
kalem müdürü sekreterliği 14 Ağustos'dan önce bize randevu
gününü bildirdi. Bu randevuya gittik. Çok iyi karşılandık.
Tunç Soyer çok iyi karşıladı. İZSU Müdürü ayakta karşıladı.
Sorunlarımızı dinlediler. Bizimle ilgilendiler...”
ARITMANIN
YAPILACAĞI YER DEĞİŞTİRİLDİ
Kaç kişi
gitmiştiniz?
“4 kişi
gittik. Tunç Soyer ilgililere talimatlar verdi. Bizim iddia
ettiğimiz bir konu vardı: 10 yıldır Dikili'de arıtmanın
yapılacağı söylenen yer yanlış bir yerdi. Neden yanlıştı?
Biz bunu kafamızdan uydurmuyorduk. Bu konuda uzman bazı kişiler
bizimle birlikteydiler, onlar söylemişlerdi. Bunları söyledik.
Bizi haklı buldular. Yeri değiştirdiler. Çok kısa bir sürede,
ki tarihinde görülmemiştir, bu yeni yeri istimlak ettiler ve
parasını hemen ödediler. Bir ay bile sürmedi. Mühiş bir şey.
Dikili Kaymakamlığı'na verdiğimiz dşlekçeye kaymakamlık ek
yazı koyduğundan dolayı bize de resmi bir yazı ile yanıt verdi
İzmir Büyükşehir Belediyesi; işte 'şu tarihte arıtmanın
yapımına başlayacağız' diyerek.
Şu anda
projesi bitmiş, kredisi çıkmış, Çevre, Şehircilik ve İklim
Değişikliği Bakanlığı'nın onayını bekliyor.”
Yani bu
arıtma konusu ve haliyle deniz kirliliği Dikili'nin birinci sorunu
olarak görülüyor, bu nedenle ilk günden bunu gündeme aldınız
ve bu konuda bir ilerleme kaydedildi.
“Geçenlerde
Dikili'de kültür merkezi açılışı vardı. Tunç Soyer de geldi.
Çağırdı. Sohbet ettik. 'Başkanım, bize bu yazıyı yolladınız,
paylaştım, çok da etkili oldu. Bugün sizden ricam şu: Kültür
merkezinin açılışı için bir konuşma yapacaksınız. Halk
gelmiş. Sizi dinleyecek. Arıtma konusuna da değinir ve söz verir
misiniz? Halk bunu bir de sizin ağzınızdan duysun' dedim. 'Tabi.
Ne demek.” dedi. Çıktı kürsüye ve konuşmanın başında ilk
olarak bu konuya değindi, bağıra bağıra. Çok güzel bir şey
oldu. Hiç beklemiyordum. O an ona Dikili'nin sorunlarını içeren
oldukça geniş bir mektup da verdim. 'Bunu da lütfen okuyun' dedim.
Bundan ötesini artık takip edceğiz.”
KUM
ZAMBAKLARI KATLEDİLİYOR. DENİZ PATLICANLARI TOPLANIYOR
Bunun
dışında Dikili Halk Meclisi'nin 'Arıtma konusunda bir mesafe
aldık, şimdi şu sorunu gündeme alalım' deyip gündemine aldığı
başka sorunlar var mı yoksa beklemede misiniz?
“Dikili
Halk Meclisi'nin bir sorunlar sıralaması var, biraz önce
söylemiştim. Şimdi ikinci sıradaki sorunumuzu gündemimize aldık.
Kabakum'da
endemik bir bitki olan Kum Zambakları yetişiyor. Onları
katlediyorlar. Orası aynı zamanda kaplumbağaların yumurtalarını
bıraktıkları bir bölgedir. Bu bölgenin hemen kıyısında
AKP'nin eski ilçe başkanı bir yer almış. O yeri için Dikili
Belediyesi'ni bypas ederek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığından imar izni almış. Sıkıntı şu: Önlem olarak
hiçbir şey yok. Kepçeler çalışırken Kum Zambaklarının olduğu
bölgeye girip çıkıyorlar. Ne Kum Zambağı kalıyor ne de başka
bir şey kalıyor. Buna karşı bir mücadelemiz var.
İkincisi
Deniz Patlıcanları'nı topluyorlar denizden, bunların toplanması
kesin olarak yasak olmasına rağmen. Bizim burada denizin dibi Deniz
Patlıcanı kaynıyor. Dikili Denizi'nin maviliği, güzelliği, Mavi
Bayrak almasının nedeni bu Deniz Patlıcanlarıdır. Denizi onlar
temizliyorlar.”
Onları mı
topluyorlar?
“Hem de
trolle. Bademler köyünden buraya kadar bütün alanı tarıyorlar.
Acımasız bir toplama içindeler. Bunlara karşı da bir mücadele
başlattık. Arıtma olayının yanı sıra bu konuda da
girişimlerimiz oldu. Örneğin Sahil Güvenliğe şikayet ettik,
'Adamlar gelmiş, trolle Deniz Patlıcanlarını topluyor' diyerek.
Sahil Güvenliğin başındayız. Dilekçemizi veriyoruz, 'Bakın
böyle böyle yapıyorlar, Denizi katlediyorlar, Deniz Patlıcanlarını
topluyorlar. Gidin müdahale edin. Bunları engelleyin' diyoruz.
Sallanıyorlar. Deniz Patlıcanlarını toplayanlar kaçıyorlar.
Sonra Sahil Güvenlik gidiyor. Bakıyor. 'Böyle bir şey yok'
diyor.”
Deniz
Patlıcanlarını toplamak yasak aslında, benim de bildiğim.
“Yasak.
Belediye değil, Sahil Güvenlik buna müdahale edecek. Bu nedenle
onlara gidiyoruz. Söylüyoruz. Deniz Patlıcanlarını toplayanlar
gittikten sonra gidiyorlar. Sonradan öğrendik ki bu Deniz
Patlıcanlarını toplayan AKP'li bir şirket... Yahu trolle
topluyorlar, denizin dibinde ne var ne yok, canlıları, balıkların,
denizde yaşayan bütün canlıların yumurtalarını bıraktıkları
yuvaları yok ediyorlar. Denizin dibini çölleştiriyorlar.
Dikili Halk
Meclisi'nin önündeki görev şimdi bunlar. Bunların arkasından
plajların mafyaya verilmesi gelecek. Bedava denize girdiğimiz
plajlar şimdi mafyaya peşkeş çekiliyor.”
Dikili
Belediyesi mi veriyor? Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği
Bakanlığı mı?
“Bu konu
Dikili Belediyesi ile ilgili. Şimdiki Dikili Belediye Başkanı Ülkü
Ocaklarında yetişmiş. ANAP'lı. Ülkücüleri CHP'li yaparak CHP
ilçe örgütünü ele geçirmiş. Bütün plajları bunlara
kiralamış. Bu nedenle Dikili tarihinde ilk kez uyuşturucu bizim
sahillerimize geldi. Çözmek için gündemimize alacağımız
sorunlardan birisi de budur.”
SORUNLARIMIZI
VE ÇÖZÜMLERİNİ BİRLİKTE TARTIŞARAK BELİRLİYORUZ
Dikili
Halk Meclisi bu kısa sürede kaç defa toplantı yaptı?
“5 toplantı
yaptık.”
Bütün
toplantılar geniş katılımlı mı yapıldı?
“Şöyle
oldu:Bazı toplantıları dar yaptık, bazılarını ise geniş
katılımlı yaptık.
Bizde 3
kademe var, o en dar grubun dışında. Yürütme, WhatsApp grubu ve
Facebook sayfamız.
En dar grup
alınan kararların sözcüsü ve ileticisidir. Örneğin benim
önerdiğim bazı şeyler kabul edilip karar haline gelmese de ben
alınan kararların sözcülüğünü yapıyorum. Böyle bir
işlerliğimiz var.
Yürütmeyi
neden kalabalık tuttuk? İnsanları ne kadar karar alma
mekanizması içerisine sokarsak, bunu Çandarlı Halk Meclisi
çlışmalarından bir ders olarak aldım, ki Çandarlı Halk
Meclisinin en büyük eksikliği de budur, olaya o kadar çok sahip
çıkıyorlar. Nitekim Dikili'de yapılan 1 Eylül Barış
Mitinginde hemen hemen meydanın 1/3'ü Çandarlı ve Dikili Halk
Meclisi üyelerinden oluşuyordu. Bir başka deyişle, son 10 yılda
Dikili'de yapılan mitinglerde en kalabalık korteji oluşturduk.”
Sosyal
medyada da paylaştığın şu tartışmalı miting mi?
“Aynen.
Bazılarınca engellenmeye çalışılmamıza rağmen en kalabalık
kortejdik. Bizim kortejdeki vatandaşların önemli bir kısmı
hayatlarında ilk defa bir mitinge katıldılar ve yürüdüler. Bu
büyük bir başarıydı.
Şu an 478
kişi ile diyaloğumuz var. Bu kişilerden oluşan bir WhatsApp
grubumuz var. Burada aynı zamanda karar da alabiliyoruz.
Facebook
grubumuz daha geniş, 500 kişiye yaklaşıyor. Devamlı
genişliyoruz...”
HALK
MECLİSİ SİYASETTEN UZAK DEĞİLDİR
Bu noktada
öğrenmek istediğim şu: “Örgütlenme” denilince, bir, legal
ya da illegal siyasi partileri, siyasi oluşumları, iki, dernek,
sendika, kooperatif... gibi kitle örgütlenmelerini anlıyor
insanların çoğu, sol kesim de dahil, özü itibarıyla. Halk
meclisi dediğimiz örgütlenme biçimi ise bu iki kategorideki
örgütlenme biçimlerinin dışındadır ama özünde bir kitle
örgütlenmesidir. Meşruiyetini yasalardan değil, çünkü yasal
olarak tanımlanmıyor, tamamen fiiliyattan, kitlenin onu
sahiplenmesinden alıyor. Çandarlı'da ya da Dikili'de bu örgütlenme
biçimine farklı türden eleştiriler yöneltenler oluyor mu? Yani,
“Yahu böyle olmaz. İşte dernek kuralım ya da (x) partisinin yan
örgütü olalım...” türünden. Bir başka deyişle, bu
örgütlenme modelinin doğrudan kendisine itiraz edenler oluyor mu
yoksa hiç ses çıkarılmıyor mu?
“Kuruluşumuzun ilk haftası benzeri görüşler dile getirildi.
Kimisi parti, kimisi dernek kuralım, kimisi de kafe gibi bir yer
açalım, orada toplanalım dedi. Bunun üzerine bir toplantı
yaptık. Dedik ki 'Kesinlikle hiçbir dernek, kuruluş kurmayacağız.
Hiçbir partinin yedeği olmayacağız. Özgür, bağımsız bir hak
mücadelesini burada organize edeceğiz.' Aldığımız karar bu
oldu.
'Siyasi bir
örgüt olmayacağız' derken bir şey karıştırılıyor. Biz
siyasetten uzak değiliz. Apolitik bir örgüt değiliz. Siyasetin
tam göbeğindeyiz. Bunları birbirinden ayırmak gerekiyor. Partizan
olmakla siyaset yapmak farklı şeylerdir. Biz partizan değiliz. Biz
bütün partilerin üzerindeyiz. Halk meclisine katılan herkes
Çandarlı'nın ya da Dikili'nin sorunları söz konusu olunca var
olan siyasi parti kimliğini bir kenara bırakıyor, çözmeye
çalıştığımız sorun üzerinde ortak siyaset yapıyor. Biz böyle
bakıyoruz meseleye...”
Bir süre bu
çerçevede konuşmaya devam ediyoruz...
HALK
MECLİSLERİ YENİ VE UYGUN ÖRGÜTLENME BİÇİMLERİDİR
Yani var
olan sorunlarımızın çözümü için halk meclisleri uygun bir
örgütlenme modelidir?
“Aynen.”
Birey
olarak değil, bir siyasi partinin nezdinde değil, Emek ve Demokrasi
Platformları gibi yenilgi yıllarının kastlaşmış
örgütlenmelerinde de değil, yeni bir örgütlenme modeli...
“Yeni
insan. Yeni ilişkiler... Anlattığım gibi bu meclislere
katılanların %90'ı ilk kez bu tür örgütlenmelere katılıyorlar.
Bu insanlar 20 yaşında, 40 yaşındaki gençler değiller.”
Meclislere
katılanlar çalışmalarının sonucunu gördüklerinde “Bu yolla
bir mesafe katetmek mümkünmüş” diyorlar. Elbette bu meclisler
ile başka ne tür sorunları çözebiliriz, bunu şimdiden
bilebilmek mümkün değil.
“Aynen.
Hayat karşımıza daha başka ne getirir bilemeyiz.”
SOL
YAPILAR ÇEKİLMİŞ KABUĞUNA, HAYATLARINDAN MEMNUNLAR
Bu konuda
söylemek istediğin başka bir şey var mı?
“2-3 yıl
önce Soma'da özel sektörün elindeki maden işletmelerinde
madencilerin örgütlenmesi işi vardı. Biz o konuda bir dayanışma
grubu oluşturmuştuk. 68 kişi vardı grupta. Sendika kuruldu ama
grup dağıldı. Benim rahatsız olduğum nokta şu: sol yapılar
içerisinde kimse bu çalışmalara, yapılara katılmıyorlar.
Gelmiyorlar. Çekilmişler kabuklarına. Olup bitenler hiç
umurlarında değiller.
Örneğin,
Kamil Kartal'ın da katıldığı o meşhur maden yürüyüşü
vardı, Soma'dan Ankara'ya. Ona da gelmediler. Sonra ne oldu? Bir
trafik kazasında öldü insanlar, o cenazeye gelenler oldu. İşçiler
cenazeye gelenlere 'Bizim mücadelemizde neredeydiniz?' diye
sordular. Bu olay her yerde yaşanıyor. AGROBAY direnişinde de,
Çandarlı ve Dikili Halk Meclisleri sürecinde de yaşanıyor.
Gelmiyorlar. Davet etsek de gelmiyorlar. 'Neden gelmiyorsunuz?'
diye gidip sorduğumuzda 'Siz bireysel hareket ediyorsunuz'
diyorlar...
Bir de şu
var: Dikili Halk Meclisi'nin Dikili Emek ve Demokrasi Platformu'na
alternatif bir örgüt olarak gündeme getirildiğini düşünenler
var. Bunu kim söylerse ona bunun doğru olmadığını söylüyorum.
'Çandarlı Halk Meclisi Dikili Emek ve Demokrasi Platformunda temsil
edilen bir örgüt. Dikili Halk Meclisi Çandarlı Halk Meclisi
deneyimizden ders çıkararak oluşturulan benzer bir örgütlenmedir.
Biz bu meclisi kurarak bütün siyasi oluşumlara yeni bir çalışma
ve örgütlenme alanı açıyoruz. Gelin. Birey olarak katılın. Bu
mücedele içerisinde yer alın. Halkın içerisine girin. Gösterin
kendinizi. Siz de meclis üyeleri gibi var olan sorunların çözümünde
elinizi taşın altına sokun. Dikililer sizleri yanlarında
görsünler. Tanısınlar. Siz bekliyorsunuz, ki halk kendiliğinden
gelsin ve sizin partinize üye olsun. Böyle bir şey mümkün mü?'
Bu anlayışı
bir türlü yıkamıyoruz. Sıkıntımız bu!
Halk
meclisi siyasallaşamazsa sabun köpüğü gibi dağılır gider.”
02.10.2023/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİNDE YENİ
DÖNEM
Datça Kent Konseyi bugün yapılan
olağan genel kurulunda yeni başkanını ve yürütme kurulu
üyelerini belirledi.
Bülent Ecevit Kültür Merkezinde
bugün saat 14.00'te başlayan genel kurula katılım oldukça
yüksekti: İlk toplantı günü olmasına karşın 130 civarındaki
bileşeninden 110 kadarının kongre salonunda hazır bulunduğu
görüldü.
Bugün yapılan kongrede de 25
Haziran 2021 günü yapılan kongrede olduğu gibi yine iki başkan
adayı yarıştı: 2021 yılında öğretmen Çiğdem Canbey ile
yarışıp seçimi kaybeden peyzaj mimarı Ali Eren bu kez editör
Aytekin Erdoğan ile yarıştı ve yine kaybetti. Aytekin Erdoğan
70, Ali Eren 35 oy aldı.
2021 yılında yapılan kongrede
en çok tartışılan konulardan birisi yürütme kurulu üyelerinin
belirlenmesinde “Blok Liste”nin mi yoksa “Çarşaf Liste”nin
mi esas alınması gerektiği idi. Bu kez 2021'in aksine “Çarşaf
Liste” uygulaması esas alındı ve bunun nasıl uygulanabileceği
üzerine bir süre tartışıldıktan sonra oy kullanacak
katılımcıların isterlerse istedikleri adayın üzerini çizip bir
başka adayın ismini yazabileceği yaklaşımı genel kabul gördü.
Başkan ve yürütme kurulu
üyeleri için ayrı ayrı oyun kullanıldığı ama zaman darlığı
nedeniyle her iki oy pusulasının da aynı zarf içerisine konulduğu
oylama sonucunda yeni yürütme kurulu üyeleri şu isimlerden
oluştu: Tuğrul Kınıkoğlu, Çiğdem Subaşı Erkan, Gizem Çetin
Özer, Yaprak Ok, Sara Pekdinçer, Okan Özalp, Güllü Balli.
30.04.2024/Datça/Mehmet Erdal
SEVGİLİNE KOŞAR GİBİ...
(Datça Mor Pedal'ın kısa öyküsü)
Datça Mor Pedal bisiklet sürmeyi
öğrenmek isteyen kadınlara gönüllü verdiği eğitimin 2024 yılı
kış/bahar sezon finalini yaptı; Burgaz sahilinde gerçekleştirilen
piknikli buluşmaya çok sayıda öğrenci ile öğreticilerin tamamı
katıldı.
Dün akşama doğru saat 18.00
gibi Burgaz sahilindeki buluşma yerine gelen öğreticiler ve
öğrenciler geniş bir daire oluşturarak yanlarında getirdikleri
yiyecekleri ve içecekleri paylaştılar, aralarında sohbet ettiler.
Buluşmanın bir yerinde Datça Mor Pedal'ın kurucusu Ümit
Kırcalı'dan grubun ortaya çıkış öyküsünü anlatmasını
istediler; Ümit Kırcalı, arkadaşlarının kendisinden dinlemek
istediği öyküyü anlatmaya başladı.
DATÇA'YA GELDİĞİMDE
BİSİKLETE BİNMEYİ BİLMİYORDUM
“Ben buraya (Datça'ya) 20 sene
önce geldim. Bu yıl 20. senem. Buraya geldiğimde bisiklet
kullanmayı bilmiyordum, Kayseri'de yetiştiğim için, ki Kayseri'de
kızlar bisiklet kullanmazdı. Abilerimin bisikleti vardı ama ben
asla binemezdim, erkekler binerdi. Onun için bisiklet içimde bir
ukte idi; hep öğrenmek istedim ama olmadı. Buraya gelince, belki
tanıyanlar vardır, Hülya Erdoğan adında bir hanım arkadaşımız
vardı. Daha önce Mercan Kafe vardı, biz orada otururken Hülya
hanım oradan geçerdi; şapkası, eteği, bisikleti ile bisiklete o
kadar yakışan bir kadındı ki onu gördükçe ben çok özendim.
'Ay ben de bunun gibi bisiklete binmek istiyorum' dedim ve kendime
küçük, 24 jant çocuk bisikleti aldım; boyum kısa olduğu için
büyük bisikletlere cesaret edip de binemem diye. Ayağım yere
değsin istiyordum. Şimdiki eğitim bisikletleri gibi bir bisiklet
aldım. Cumhuriyet Meydanına gidiyordum sabah erkenden, elimde
bisikletle. Meydanda o zamanlar kafeler yoktu, insanlar yoktu. Ben
kendi kendime orada döne döne bisiklete binmeyi öğrendim.
SÜSLÜ KADINLAR BİSİKLET
TURU DÜZENLEDİM
Daha sonrasında eve gidip
gelmeye başladım. Bana cesaret geldi. Bisiklete binmek çok hoşuma
gitti. Ondan birkaç sene sonra, tabii bu arada Hülya ile
tanıştım. Onunla da bisiklet sürmeye başladık. Birkaç sene
sonra Süslü Kadınlar Bisiklet Turu'nu duydum, sosyal medyadan. O
adla bisiklet turu yapılıyormuş. Çok hoşuma gitti kadınların
böyle süslenip püslenip senede bir kere bisiklete binip ortada
dolaşması, 'Bunu burada ben neden yapmayayım? Ben de yapayım!'
dedim. Bu arada bisiklete binen kadın azdı tabii Datça'da. İlk
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu'nu öylesine yaptım. Cunhuriyet
Meydanı'ndan başladık Denizliler Sitesi'ne doğru gittik,
yayınladım tabi her yerde, çok az kadın katıldı. İşte
arkadaşlarımız filan katıldı, orada kahvaltı yaptık falan.
İşte 'Arabadan in, bisiklete bin' sloganı taa o zamandan var.
Onları söyleyerek, 'Çevre dostu bisiklet...' sloganları atarak
bir tur yaptık. Ertesi gün
sosyal medyada yayınlandı tabii bu, Sema Gür (Uçuşan Teker)
aradı beni, bu Süslü Kadınlar Bisiklet Grubu'nu kuran kişi, dedi
ki 'Böyle bir tur yapmışsınız ama bunun isim hakkı bize ait.
Sizin yaptığınız yasal bir tur değil. Mahkemelik bile
olabilirsiniz. Bu yaptığınızdan niye haberimiz olmadı?' Dedim ki
'Size haber vermem gerektiğini düşünemedim. Öylesine yaptım.'
'O zaman bundan sonra bizimle birlikte yapın bu turu. Bundan sonra
Datça'daki Süslü kadınlar Bisiklet Turu düzenleyicisi sen ol.
Her sene yap bu turu.' dedi. 'Tamam.' dedim ama bu arada çok az
kadın bindiği için 'Ne kadar kadına ulaşabilirim acaba? Bir
bisiklet dersi mi vermeye başlasam acaba, bildiğim kadarıyla?'
Pazar yerine gittim. Arkadaşlardan 2-3 tane uyduruk bisiklet buldum.
Orada başladık bisiklet eğitimine. İlk öğrencilerim Sevda
(Erdal) da dahil 5 kadındı. İkinci Süslü Kadınlar Bisiklet
Turu'na o 5 kişiyi yetiştirdim. Bisikleti öğrendiler. İkinci
Süslü kadınlar Bisiklet Turu'na katıldık hep birlikte. Başka
katılanlar da oldu ama sayımız azdı tabi. Sosyal medyada oldukça
geniş bir biçimde yayınlayarak legal bir tur yaptık.
BİSİKLET EĞİTİMİNE TALEP
VE İLGİ ARTMAYA BAŞLADI
Bu herkesin dikkatini çekti tabi.
Bisiklet derslerine rağbet başladı. Önce 10 kadın geldi. Sonra
15 kadın geldi ama 3 tane uyduruk bisikletimiz vardı, onlardan
birisi hala eğitim bisikleti olarak duran, iki tekeri farklı olan,
sağ olsun bisikletçi Bülent (Ertaş) ayarladı onu. Onunla
başladık. İki tane de uyduruk bisikletimiz vardı. Sonra Hayriye
(Yılmaz) Balkan, belediye meclis üyesi ve Datça Kent Konseyi
Başkanı bir arkadaşımızdı, bu durumu duymuş, beni aradı,
'Madem böyle bir şeye başladın, biz de belediyeye müracaat
edelim, size yeni bisiklet alsın, yeni bisikletlerle yap.' dedi.
'Olur' dedik. Gittik. Belediye başkanı ile konuştuk. Sağ olsun
başkanımız Abdullah Gürsel Uçar o zaman 3 tane bisiklet aldı
Şenkaya'dan; 2 tane 24 jant, bir tane 26 jant. Böylece yepyeni
bisikletlerimiz oldu. Böylece devam ettik bisiklet turlarımıza.
DATÇA MOR PEDAL OLDUK
Bu arada Muğla'da Mor Pedal Kadın
Bisiklet Grubu olduğunu öğrendim. Onlarla haberleşmeye başladık.
Hatta Sevda (Erdal) onların bir turuna katılmıştı, o daha iyi
biliyor. Onlarla iletişime geçtik. Yasemin Duygulu, o grubun
kurucusu, dedi ki 'Datça'da o zaman bir Mor Pedal kuralım. Orada da
başlatalım.' Birçok yerde başlatmışlar zaten Mor Pedal adı
altında, biz de bunun üzerine Datça'da başlattık bunu. Dersler
devam ediyordu. Can Yücel Şenliği idi sanırım ya da Badem Çiçeği
Festivali idi ilk geldiklerinde...” Bu noktada Sevda Ümit'in
anlatımına katkıda bulunmak istiyor “22 Ekim 2017'de geldiler
ilk kez, tanışmak için geldiler” Ümit anlatmaya devam etti:
”Tanışmak için geldiler, evet. Biz bu arada sosyal medyadan
arkadaşlarımızla haberleşerek oradan gelen kadın bisikletçi
arkadaşlarımıza evlerimizi açtık. Evlerimizde ağırladık. Çok
güzel turlar yaptık. Biz de bir Mor Pedal olduk. Muğla Mor
Pedal'ın şubesi Datça Mor Pedal olduk.
Daha sonra Can Yücel festivali'ne
geldiler. Badem Çiçeği Festivali'ne geldiler. Yavaş yavaş Mor
Pedal'in adı duyulmaya başladı. Katılım gittikçe çoğalmaya
başladı. Bu arada tek başına yapıyordum öğretmenliği. Çünkü
az insan geliyordu. 10-15 en fazla 20 kişi geliyordu. Bisikletler de
yetiyordu. Daha sonra bisiklet kullanmayı öğrettiğim kadınlarla
birçok hikayelerim oldu tabii. Bunları da anlatacağım şimdi
size.
BİSİKLETİ ÖĞRENMENİN YAŞI
YOKTUR
Bir gün bir kadın geldi; uzun
etekli, türbanlı, yerlere kadar eteği olan. Yanında 10-15
yaşlarında bir kızı vardı. 'Kızım fena değil, biniyor ama tam
anlamıyla bisikleti öğrensin diye size getirdim.' dedi. 'Tabi'
dedim, 'Memnuniyetle.' Ona da öğretmeye başladık. Kızı bir-iki
turdan sonra pedala basmaya başladı. İşte dönmeleri öğrettik.
Vitesleri öğrettik falan. Kadın yanımda duruyor ve gururla kızını
seyrediyor. 'Ay ne kadar güzel! Kızım da öğrendi. Bayılıyorum.'
falan. 'Dedim sen neden öğrenmiyorsun? Sana da öğretelim.'
'Nasıl yani? Ben öğrenebilir miyim?' dedi. Kadın 40'lı yaşlarda,
genç bir kadın. 'Tabii öğrenebilirsin.' dedim. 'Haydi.' O gün
onu da başlattık bisiklete. 3-5 dersten sonra kızı ile birlikte
dönmeye başladılar alanda. Ona dedim ki 'Uzun etekle olmaz.
Tayt ya da dar bir pantolan giy. Paçan takılmasın.' Öyle gelmeye
başladı yanımıza. Dediğimi yaptı. Herhalde 6-7 derse geldi kızı
ile birlikte, meydanda dönmeye başladı. Daha sonrasında bu
ana-kızı ben başka yerlerde görünce o kadar gurulandım ki, o
kadar hoşuma gitti ki... Onlara da böylece öğretmiş oldum.
ÖN YARGILARIMIZDAN DOLAYI
UTANDIK
Daha sonra yine bir dersten önce
Emniyet'ten bir polis beni aradı. Bisikletçi bir arkadaş var, o
aradı. 'Ümit hanım' dedi, 'Bizim Emniyet'ten bir arkadaşımız
var, kadın arkadaşımız. O da bisikleti öğrenmek istiyor.
Göndereyim mi?' 'Tabii gönderin. Gelsin.' Geldi. Tabii ön
yargılarımız var, hepimizin; işte Emniyet'ten geliyor, polis,
türbanlı falan... Herkesin bir çekincesi var. Kadıncağız
yapmaya çalıştı. Bir tur attı, iki tur attı. Dengeyi kurmaya
çalıştı. Üçüncü de pedala bastı. Bu arada mola verdiğinde
bir kenarda oturuyor. Bize karışmak istemiyor. Biz onu aramıza
çekmek istiyoruz. Pedala bastığı an geldi, boynuma sarıldı.
Ağlamaya başladı. Dedi ki 'Ben kanser tedavisi görüyorum, meme
kanseriyim. Bu bana o kadar iyi geldi ki. Bu bisiklete binme olayı
bana o kadar iyi geldi ki... Hayatıma renk kattın.” Boynuma
sarılmış, ağlıyor. Tabii orada o an bulunan bütün arkadaşlar
ağlaştık. Hem ön yargımızdan utandık, hem de o kadının o
kadar mutlu olması, hastalıkla boğuşurken böyle bir moral
bulması hepimizin çok hoşuna gitti.
Yani böyle ufak ufak
hikayelerimiz var...
SEVGİLİNE KOŞAR GİBİ...
Daha sonra, sanırım 6. yıldı,
Nadide (Ulu) geldi, bisiklet derslerine.” Nadide gülerek “Bir
geldi, pir geldi” dedi. Ümit devam etti: “Öğrendi tabi, kısa
sürede öğrendi, cin gibi.” Buluşmaya katılanlar Nadide'yi
alkışlamaya ve neşeyle gülmeye başladılar. “Ondan sonra başka
arkadaşlar geldi. Ben tabi sadece bisiklet öğretme değil,
birçok yerden şapkamız var ya, birçok şeye katılıyorum, hatta
halen düşünürüm 'Emekli oldum. Ben buraya tatil yapmaya,
dinlenmeye geldim ama evde oturmaya fırsatım yok. Hep
koşturuyorum.' diyorum. Bütün eylemlerde varım. Bütün
etkinliklerde varım. Yoruluyorum tabi. 'Bir arkadaşıma
devredeyim değil de bir arkadaşım daha bana yardımcı olsun
bisiklet öğretmede. Nadide'ye (Ulu) teklif ettim. Sağ olsun, kabul
etti. Ondan sonra Nadide başladı ve çok güzel öğretmenlik
yapıyor. Benden çok daha iyi. 'Sevgiline koşar gibi' diyerek çok
güzel, evet, çok güzel, gayet disiplinli, gayet güzel öğretiyor.
Ben ona minnettarım, Mor Pedal'ı büyüttüğü için, genişlettiği
için...” Buluşmadakiler Nadide'yi alkışladılar. “Hepimizi
bu çatı altında buluşturduğu için. Nadide çok önemlidir,
benim için. Tabii Nadide'nin yetiştirdiği öğrenciler de öğretmen
oldu. Hepiniz sağ olun, var olun.” Nadide Ümit'e “Sen
canımızsın. Sen olmasan Datça Mor Pedal olmayacaktı. Belki
olacaktı ama böyle olmayacaktı.” diyor. Alkışlar Ümit
için devam ediyor. Ümit “Güzel oldu. Güzel bir etkinlik oluyor.
Datça'daki bütün etkinliklerde varız. Datça'da Mor Pedal çok
ses getiriyor. Bütün siyasi partiler peşimizde...” Alkışlar,
gülmeler... “Herkes randevu alıyor. Bizimle görüşmek
istiyorlar. Çünkü bizim de bir yaptırımımız var demek ki artık
burada, bir söz hakkımız var. Bir de bütün gruplarda çekişmeler
olurken, bizim Mor Pedal'da hiç öyle bir şey yok. Gayet uyumlu
bir grup... Mor Pedal bayağı bir ses getiriyor. Bu isim Datça'da
bir marka oldu. Muğla'nın Mor Pedal'ının en faal grubu Datça Mor
Pedal. Başka yerlerdeki Mor Pedallar bizim kadar faal değiller.
Çoğu zaten kapattı, böyle etkinlikler yapmıyorlar. Muğla'nın
en aktif Mor Pedal şubesiyiz. Datça Mor Pedal'ın hikayesi bu.”
Ümit Kırcalı'nın konuşmasından
sonra ilk andan itibaren farklı aşamalarda gruba katılan
öğreticiler ve öğrencilerden bazıları söz alarak grupla
tanışmalarını, bisiklet öğrenmelerini, yaşadıkları mutluluğu
ve şu anki duygularını paylaştılar. Her biri çokça alkışlandı.
Buluşma biterken ortaya çıkıp
neşeyle oynayanlar oldu. Sonbaharda buluşma sözünden sonra
akşamın karanlığında kucaklaşıp vedalaşarak, dağıldılar.
07.06.2024/Datça/Mehmet Erdal
Muğla Kent Konseyleri
Birliği, Muğla Büyükşehir Belediye Meclisi'nde Masa Sahibi Oldu
Muğla Kent Konseyleri Birliği'nin
(MKKB) Muğla Büyükşehir Belediyesi Meclis (MBBM) Toplantılarında
kendilerine de masa ayırılması doğrultusunda Muğla Büyükşehir
Belediyesi'ne (MBB) yaptıkları resmi başvuru kabul edildi ve MKKB
14.08.2025 günü yapılan Ağustos Ayı Olağan Toplantısı'na
katıldı.
MKKB Sözcüsü ve Menteşe
Kent Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban'ın, 9 (Bodrum, Dalaman,
Datça, Fethiye, Marmaris, Menteşe, Milas, Ortaca ve Ula) kent
konseyinden oluşan MKKB adına bu konuda yaptığı yazılı
açıklama şöyle:
“Muğla'da katılımcı ve
doğrudan demokrasinin güçlendirilmesi amacı ile kurulan Muğla
Kent Konseyleri Birliği'nin ilk toplantısında almış olduğu
karar gereğince 11.07.2025 tarihinde MKKB Sözcüsü Menteşe Kent
Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban tarafından Muğla Büyükşehir
Belediyesi'ne MBB Meclisinde MKKB'ne masa ayrılması konusunda resmi
başvuru yapılmıştır. 13.08.2025 tarih ve 455419 sayılı yazısı
ile de MBB isteği olumlu değerlendirerek mecliste masa
oluşturulacağı bilgisini iletmiştir. 14.08.2025 tarihinde
gerçekleşen meclis toplantısına Muğla Kent Konseyleri Birlik
Sözcüsü ve Menteşe Kent Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban ve
Ortaca Kent Konseyi Başkanı Neslin Yalçın birlikte katılım
sağlamışlardır. Muğla'mızda yerel yönetişimin anahtar kavramı
olan katılımın ön plana çıkarılmasını sağlayan MBB Başkanı
Ahmet Aras başta olmak üzere tüm meclis üyelerini bu samimi
kararlarından dolayı kutluyor e kendilerine teşekkür ediyoruz.”
Kent konseyi, farklı açılardan
tartışıla gelen bir örgütlenme biçimidir ancak kent konseyine
kurulduğu yerdeki belediye meclis toplantılarında bir masa
ayrılması, ülkemiz koşullarında olumlu ve desteklenmesi gereken
bir adımdır. Önceki dönem Datça Belediye Başkanı Abdullah
Gürsel Uçar zamanında Datça Kent Konseyine tanınan ve şimdiki
belediye başkanı Aytaç Kurt zamanında da devam eden bu “Belediye
meclis toplantılarına katılma ve konuşma hakkının”, MBB
tarafından MBBM düzleminde de tanınması, bu hakkın diğer yerel
ve büyükşehir belediyeleri tarafından kendi birimlerindeki kent
konseylerine tanınmasına katkısı olması anlamında çok
değerlidir.
16.08.2025/Akhisar/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ SEÇİMLİ
OLAĞANÜSTÜ KONGRESİ YAPILDI
Datça Kent Konseyi'nin
bugün (12.08.2025) saat 14.00 itibarıyla Bülent Ecevit
Kültür Merkezi'nde başlayan seçimli olağanüstü
kongresine 125 bileşenin 66'sı katıldı; Aytekin Erdoğan
sol, sosyalist kesimin adayı Haluk Koşar karşısında
seçimi 38-20 kazanarak yeniden başkan seçildi. Cumhur
İttifaki bileşenleri, bu kongrede aday çıkarmadı.
NE OLMUŞTU?
30.04.2024 tarihinde
yapılan olağan kongrede başkan seçilen Aytekin Erdoğan'ın
döneminde Datça Kent Konseyi, önceki başkan Çiğdem Canbey'in
dönemine göre daha iyi bir çalışma performansı içerisine
girdi.
Ancak, Datça Yarımadası'nda
çok uzun yıllar önce doğaya bırakılmış eşeklerin bu yılın
haziran ayı içerisinde Muğla Valiliği'nin kararıyla
(18.06.2025) Datça Belediyesi veterineri kontrolünde
toplatılmaya başlanması ve sokak hayvanları ile ilgili yine Datça
Belediyesinin uygulamaları, özellikle göreve başlayan veteriner
ile ilgili tartışmalar sürecinde Datçalı yaşam savunucularının
çokça eleştirisine hedef olan Aytekin Erdoğan, hem bu
eleştirilerin etkisiyle, hem de Datça Kent Konseyi Yürütme
Kurulu'nda görev yapan 2 üyenin yürütme kurulunun işleyişine
yönelik eleştiriler yönelterek yürütme kurulundan ayrılması
üzerine önce “Bir süre Kent Konseyi faaliyetlerinden uzak
kalacağım için gruptan ayrılıyorum” diyerek içerisinde yer
aldığı bütün çalışma gruplarından ayrıldı ve akabinde,
diğer yürütme kurulu üyeleri ile birlikte seçimli olağanüstü
kongreye gitme kararı aldılar. (12.08.2025)
SOL, SOSYALİST KESİM İLK KEZ
ADAY ÇIKARDI
25.06.2021 tarihinde
yapılan Datça Kent Konseyi Olağan Kongresi'nde Çiğdem Canbey
Cumhur İttifakı'nın adayı rahmetli Ali Eren'e karşı seçimi
kazanmıştı. 30.04.2024 tarihinde yapılan olağan kongrede
ise Aytekin Erdoğan yine Cumhur İttifakı'nın adayı
rahmetli Ali Eren'e karşı 70-35 seçimi
kazanmıştı. Bugün yapılan seçimli olağanüstü kongrede Cumhur
İttifakı aday çıkarmazken sol, sosyalist kesim Datça Kent
Konseyi tarihinde bir ilk olarak Haluk Koşar'ı aday göstererek
seçime katıldı.
Kongreden sonra Datça Kent
Konseyi adına yapılaan açıklamada şunlar dile getşirildi:
“12 Eylül 2025 tarihinde Bülent
Ecevit Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Datça Kent Konseyi
Olağanüstü (Seçimli) Genel Kurul toplantısı demokratik bir
ortamda tamamlanmıştır.
Genel Kurul sonucunda: Kent
Konseyi Başkanı: Aytekin Erdoğan
Yürütme Kurulu
Üyeleri:
* Sara Pekdinçer
* Emine Altıoklar
* Ayşe Kıyas
Aslantürk
* Ebru Oğuz Curacı
* Begüm Ermiş
* Sena Gül
Kocaoğlan
* Veli Şahin
Seçimler, bileşenlerin
katılımı ve şeffaf bir süreç içerisinde gerçekleşmiştir.
Datça Kent Konseyi olarak, seçimli genel kurula katılım
sağlayan kurum, kuruluş ve temsilcilere teşekkür eder; birlikte
daha güçlü, katılımcı ve demokratik bir kent yaşamı için
çalışmalarımıza devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla
duyururuz.”
12.09.2025/Akhisar/Mehmet Erdal
Kent
Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı
Üzerine (1)
(Birinci Bölüm)
NE OLMUŞTU?
30.04.2024
tarihinde yapılan olağan kongrede başkan seçilen Aytekin
Erdoğan'ın döneminde Datça Kent Konseyi, önceki dönemine
göre daha iyi bir çalışma performansı içerisine girmiş ama
Datça Yarımadası'nda çok uzun yıllar önce doğaya
bırakılmış eşeklerin bu yılın haziran ayı içerisinde Muğla
Valiliği'nin kararıyla (18.06.2025) Datça Belediyesi
veterineri kontrolünde toplatılmaya başlanması ve sokak
hayvanları ile ilgili yine Datça Belediyesinin uygulamaları,
özellikle göreve başlayan veteriner ile ilgili tartışmalar
sürecinde Datçalı yaşam savunucularının çokça eleştirisine
hedef olan Aytekin Erdoğan, hem bu eleştirilerin etkisiyle, hem de
Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nda görev yapan 2 üyenin
yürütme kurulunun işleyişine yönelik eleştiriler yönelterek
yürütme kurulundan ayrılması üzerine önce “Bir süre Kent
Konseyi faaliyetlerinden uzak kalacağım için gruptan ayrılıyorum”
diyerek içerisinde yer aldığı bütün çalışma gruplarından
ayrılmış, akabinde diğer yürütme kurulu üyeleri ile birlikte
seçimli olağanüstü kongreye gitme kararı alınmıştı.
18.08.2025
günü Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde yapılan olağanüstü
kongrede bir ilk yaşanmış, sol, sosyalist kesim hem Datça
Kent Konseyi Başkanlığına hem de Datça Kent Konseyi Yürütme
Kurulu Üyeliklerine aday çıkarmış; sol, sosyalist kesimin
adayı Haluk Koşar, yeniden aday olan Aytekin Erdoğan
karşısında seçimi 38/20 kaybetmişti.
Haluk Koşar ile
19.09.2025 günü sol, sosyalist kesimin aday çıkarma sürecini,
kent konseylerini ve sol, sosyalist kesimin birlikteliklerini
konuştuk.
TEK ADAY VARSA YA
“UZLAŞMA” YA DA “UMUTSUZLUK” VARDIR!
18.08.2025 günü
yapılan Datça Kent Konseyi Seçimli Olağanüstü Kongresi'nde sen
sol, sosyalist kesimin başkan adayı idin. Önceki seçimli
kongrelerde, örneğin 25.06.2021 ve 30.04.2024 tarihli olağan
kongrelerde sol, sosyalist kesim, Cumhur İttifakı'nın Datça Kent
Konseyi Başkan Adayı rahmetli Ali Eren'e karşı bir nevi CHP'li
Datça Belediyesi Yönetimi'nin desteklediği, yeşil ışık
yaktığı... adayları desteklemiş, ayrı aday çıkarmamıştı.
Ne oldu da sol, sosyalist kesim bu olağanüstü seçimli kongrede
aday çıkardı ve sen sol, sosyalist kesimin başkan adayı oldun?
“18.08.2025
günü yapılan seçimli olağanüstü kongrede sol, sosyalist
kesimin birlikte bir liste oluşturmasını belirleyen ana unsur,
esasında seçimin
tek liste ile gerçekleştirilmek istenmesiydi. Bilindiği
üzere yürütme kurulundan bazı istifalar olmuş, bu istifalar
sonrasında seçimli olağanüstü genel kurula gidilmişti.
Duyduğumuz kadarıyla, kent konseyi başkanından kaynaklı
sıkıntılar söz konusuydu ve şimdi aynı başkan yeniden aday
oluyor, yeni bir liste oluşturuyordu. Karşısında da herhangi bir
aday çıkmıyordu.
Bu
noktayı ben, kongre anında yaptığım konuşmada da belirttim:
Sol, sosyalist, demokrat birkaç kuruluş oturduk, 'Tek adaylı bir
seçim, demokratik seçim olmaz. En azından seçimin demokratik
geçmesi için, bir liste oluşturabilir miyiz,? ' dedik; 'Tek
aday çıkıyorsa, ortada ya bir uzlaşma ya da bir umutsuzluk
vardır.' Yeni yürütme kurulu listesinin oluşturulma
biçiminden, yaşanan tartışmalardan ortada bir 'uzlaşmanın'
olmadığı aşikardı, diğer taraftan bir 'umutsuzluğun' olduğu
da aşikardı; bu 'umutsuzluk' aslında, ülkeyi de saran bir
umutsuzluğun, 'Demokratiksizleşme' diye adlandırabileceğimiz bir
umutsuzluğun yansımasıydı. Bu durum, kent konseyinin yapısı,
işleyişiyle de alakalı bir durumdur. Bütün bunları dikkate
alarak, 'Acaba' dedik, 'Biz, bugüne kadar kaçırdığımız
fırsatları da göz önünde bulundurarak, Datça'da var olan sol,
sosyalist, demokrat, demokratik işleyişe sahip kurum, kuruluşlar
olarak ortak bir liste oluşturabilir miyiz? Bu listenin bir adayını
da çıkartabilir miyiz?' Tek, tek görüşmeler yaptık.
Görüştüğümüz herkesten hemen hemen olumlu yanıt aldık ve
ortak bir liste oluşturduk. Ben de bu ortak listenin gösterdiği
adaydım. Yani, ben 'aday' olarak çıkmadım; bir 'adaylığım' söz
konusu değildi. 'Sen aday ol.' denildi. Ben 'başkan' adayı
değildim, o listenin sözcüsüydüm. Böyle bir adaylığım söz
konusu. Esasında, kent konseyindeki 'başkanlık' kavramı da bizim
açımızdan tartışmalı, sorunlu bir kavramdır... ”
KENT KONSEYİ,
SADECE BİR “SİVİL TOPLUM KURULUŞU” DEĞİLDİR!
Aslında bir “Kent
Konseyi Yönetmeliği” var ama Kent Konseyleri, yasal olarak
tanımlanmamış örgütlenmelerdir. Dolayısıyla, yetkileri de
sorunludur. Böyle bir örgütlenmede sen sol, sosyalist kesimin
sözcüsü olarak seçildiğinde, önceki yönetimlerin
uygulamalarını esas alırsak, uygulamada ne tür farklılıklar
olabilirdi? Ya da neler olabileceğini öngörerek, planlayarak sen
'sözcü' olarak aday oldun ya da birlikte bu işe giriştiniz?
“Kent
konseylerinin oluşturulma mantığı, özünde, o yörede yaşayan,
o ilçede, bölgede, ilde yaşayan insanların hem hemşehrilik
bilincinin geliştirilebilmesi, hem kendi aralarındaki dayanışmanın
oluşturulabilmesi ama en önemlisi, o yerin yerel yönetimine o
yerde yaşayan insanların katılım kanallarının açılmasıdır.
Kent
konseyi, bu katılımın bir aracıdır. Yapısı
da bunun üzerine oturtulmuştur. İki tane çalışma şekli var:
'Çalışma grupları' şeklinde farklı konularda oluşturulmuş
gruplar etrafında bir araya gelen yurttaşların yaptığı çalışma,
bir diğeri de 'meclisleşme' üzerinden yapılan bir çalışma.
Burada, ağırlıklı olarak da zaten o bölgeyi, o ilçeyi ya da ili
sokak sokak, mahalle mahalle ekipler oluşturarak halkın hem kendi
yaşamı üzerinde, kendi yaşam alanı üzerinde hem de yerel
yönetimde söz sahibi olabilme, alınacak kararların istedikleri
gibi alınmasını zorlayabilme araçlarının oluşturabilmesi
amaçlanıyor.
Burada,
bizim temel yaklaşımımız, kent konseyini bu tip bir örgütlenme
üzerine oturtabilmek, gerçek işlevine kavuşturtabilmektir. Normal
işleyiş olarak baktığımızda kent konseyi, bir nevi 'bir sivil
toplum kuruluşu' gibi çalışıyor. Yani çalışma grupları
var, çalışma gruplarının her birisinin kendine has yaptıkları
bazı çalışmalar var, değerli çalışmalar bunlar, önemli
çalışmalar; bu çalışmaların her birisi kendi başına birer
dernek çalışması gibi, isteyen bu çalışmaların içerisine
girip çalışabiliyor, onların toplantıları oluyor, çalışmalarına
ait raporları yayınlanıyor, farklı etkinlikleri oluyor... Kent
konseyi de bunlarla birlikte bir hareket gerçekleştiriyor. Bu,
tek başına baktığımızda, 'halkın yönetime katılım' ilkesini
yerine getiren, gerçekleştiren bir durum değil. Katılım
kanallarını açan bir durum değil.
“MECLİSLER”
ÜZERİNDEN BİR ÖRGÜTLENME ŞEMASI ÖNGÖRÜYORUZ
Bizim
temel yaklaşımımız, bu kanalların açılması üzerinedir. Yani,
kent konseyinin var olan yapısını 'meclisleşme' üzerine organize
edebilecek, örgütleyebilecek bir yaklaşım ortaya koymaya
çalıştık. Eğer seçilebilseydik, kent konseyini mahallelerden
başlayarak, çeşitli sosyal grupların da meclisleştiği bir yapı
haline getirmeyi düşündük. İşte bunun en yakın örneğini
o gün kongrede yapılan konuşmalarda da ifade ettik konuşma yapan
diğer arkadaşlar ile birlikte; mesela Bursa/Nilüfer
Belediyesi'nin Mahalle Komiteleri dedikleri, daha
meclisleştirmedikleri 'komite' şeklinde kurdukları bir yapı var.
Bu örgütlenmeyi örnek olarak gösterdik. Keza başka birkaç
belediye de var... Bütün bunların hepsi, baktığımızda,
özünde sol, sosyalist, demokratik bir belediyecilik anlayışını,
yerel yönetim anlayışını getiren, bununla bir izdüşüm
sağlayan, üst üste düşen bir yaklaşım; Fatsa'ya kadar dayanan,
Fikri Sönmezlere kadar dayanan bir süreçten bahsediyoruz. Şu
anda kent konseyinin, bizim seçilmemiz halinde, seçilmiş olsaydık
eğer, mahalleden, en tabandan başlayarak en tepeye kadar bir
meclisleşme, meclisler üzerinden bir örgütlenme şeması
öngörüyorduk. Temel farklılığımız buydu.
Bir
ikincisi, temsil ettiği yapı olarak da şu haliyle baktığımızda
kent konseyleri, hem yönetmelik gereği hem de geleneksel olarak
sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri üzerinden örgütleniyor.
Yedi (7) tane sivil toplum kuruluşunun temsilcisi bir araya
gelerek bir yönetim oluşturuyor; bu haliyle, sadece kendilerini,
kendi sivil toplum kuruluşlarını temsil ediyor, halkı temsil eden
bir yapısı yok. Halkı temsil edebilmesi için meclislerin üzerine,
halkın mahallelerde örgütlendiği sosyal grupların, meclislerin
üzerine oturması gerekiyor ki kent konseyi, gerçekten kentte
yaşayan insanları temsil edebilsin. Burada yaklaşım olarak da
yönetimin tekrardan oluşturulması, şu anki yönetimin, seçilen
yönetimin dışında başka türlü bir modelin gerçekleşmesi
gerekiyor. Yani, meclislerin temsilcilerinin kendilerini bir şekilde
var ettiği yeni bir meclisleşme, bu fiili olabilir, ille de
yönetmeliğinin olması gerekmiyor.
Bir
diğeri, başkanlığın 'bir formalite' haline getirilmesi
gerekiyor. 'Başkanlık' denilen kurum, bugün ülkemizde öyle bir
hale gelmiş vaziyette ki her taraf başkan kaynıyor; herkes başkan.
Bu, başkanlıktan öteye bir sisteme dönüşmüş vaziyette.
Yaklaşımımız açısından da söyledim, başkan adayı değildim,
sözcüydüm. Başkanlık, bizim gözümüzde bir formaliteden farklı
bir şey değil. Bu nedenle ayrı bir başkanlık seçiminin
yapılmasından ziyade bir yönetim seçiminin yapılması gerekiyor;
normalde, demokratik kitle örgütünün işleyiş budur. Bir yönetim
seçilir, yönetim kendi içerisinde o görev bölüşümünü yapar.
Kent konseyinde tersi bir işleyiş söz konusu. Tam da 'Başkanlık'
sistemine uygun bir işleyiş var. Biz, aslında bu başkanlık
sistemini de bir şekilde demokratikleştirme üzerine bir yaklaşım
savunuyoruz. Bu yaklaşımımız, hem kent konseyinin aşağıdan
yukarıya örgütlenmesini, demokratik kanalların açılarak
örgütlenmesini sağlamak hem de en üstte, işte başkanlıktan
yönetimine kadar bir demokrasi içerisinde bunun gerçekleşmesini
sağlamaktı...”
(Devam
edecek)
22.09.2025/Datça/Mehmet
Erdal
Kent
Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı
Üzerine (2)
(İkinci Bölüm)
Haluk,
anlattıklarından şunu anladım: “Mevcut yönetmeliğe göre
oluşturulan kent konseyleri, şekli örgütlenmelerdir; tam
anlamıyla kenti temsil etmiyorlar. Bu kent konseylerini, kenti
temsil edebilir bir formata büründürmek lazım. Kent konseylerinin
merkezi yönetim tarafından yasal anlamda bu hale dönüştürülüp
dönüştürülemeyeceği ayrı bir konu ama fiiliyatta bunu başarmak
mümkün.”, bunun için de “Meclisler üzerinden kent konseyini
yeniden örgütlemek, başkanlık yerine yönetimin kendi içerisinde
sözcüsünü belirlemesi lazım, ki kent konseyi yürütme kurulu 7
temsilciden oluşan bir örgütlenme olmaktan çıksın” diyorsun
özü itibarıyla, değil mi? Benim anladığım bu.
“Evet.
İşleyişi de demokratikleştirilsin.”
Bu noktada, şöyle
bir durum var: Kent konseyleri konusunda oldukça çok yazı yazan
birisi olarak biliyorum, Türkiye'de bin civarında (82 il, 922 ilçe)
belediye var ama bunların sadece 200 kadarında kent konseyi kurulu
ve bu kent konseylerinin de 50 kadarı aktif, Datça Kent Konseyi bu
“aktif” olanlardan birisi. Ancak, geçmiş dönemdeki
uygulamalarda örneğin, doğaya bırakılmış ve artık “yaban
hayvanı” haline gelmiş eşeklerin toplatılmasında, keza sokak
hayvanları konusunda “Datça Kent Konseyi'nin Datça Belediyesi
ile karşı karşıya gelmekten kaçınır” bir görünümü vardı
ya da böyle bir algının oluşması nedeniyle eleştirildi,
eleştiriliyor da. Kent konseyleri ile belediyeler arasında
yaşanacak sıkıntıları aşabilme konusunda neler söyleyebilirsin?
KENT KONSEYLERİ,
“BAĞIMSIZ” ÖRGÜTLENMELER OLMALIDIR
“Yaklaşımlarımızdan
birisi de bu konudaydı; konuşmamızda, ortak belirlediğimiz
ilkeler doğrultusunda bu konuyu da ifade etmiştik. Kent
konseylerinin, en nihayetinde demokratik işleyişe sahip olurken,
olması gerekirken, bir diğer yanıyla da bağımsız örgütlenmeler
olması gerekiyor. Bu
bağımsızlık, her anlamıyla bağımsızlık, belediyeden, farklı
grup ve kuruluşlardan ya da siyasi iradelerden, daha çok da egemen
siyasi iradelerden bağımsız olması gerekir; halkın
örgütlenmesini, bir takım güçlerin yedeğine çekmemek gerekir.
Kent
konseyi, eğer ki böylesi bir işlev görüyorsa, orada kendi
işlevini, ana ilkesini, 'halkın yerel yönetime katılım' ilkesini
çiğniyor demektir. Şu
anda kent konseyine yöneltilen en çok eleştirilerden bir tanesi de
zaten, kent konseyinin gittikçe 'yerel yönetimin arka bahçesi
haline geldiği' şeklindeydi. Burada
işte o 'bağımsızlık' ilkesini göz önünde bulundurarak,
'bağımsızlık' ilkesiyle hareket ederek bunu engellemek mümkün;
tek yol, bu. Bunu da denetleyebilecek bir mekanizma gerekiyor; bu
mekanizma da aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmiş olan kent
konseyinin kendi yapısı olması lazım. Bu, sadece yönetime
bırakılacak bir konu da değildir. Bu konuyu sadece yönetime
bırakırsanız, yönetim, mesela son seçimde tek liste seçildi,
tek liste de bunu denetleyebilecek bir irade çıkar mı çıkmaz mı
bir muamma. Örgütlenme yapısını demokratik kanallarla birlikte
oluşturduğunuzda, esas denetim de zaten aşağıdan yukarıya
örgütlenen bir yapı içerisinde yine aşağıdan yukarıya gelecek
bir denetim mekanizması olur. Bağımsızlığı sağlayacak olan da
budur.”
BİR LİSTE
ETRAFINDA TOPLANABİLMEYİ, GÖRÜŞ İFADE EDEBİLMEYİ VE VARLIK
ORTAYA KOYABİLMEYİ BAŞARDIK
Son sorum şu: Sol,
sosyalist kesim Datça'da günlük hayatın farklı alanlarında,
örneğin sahiller konusunda, özelleştirmeler konusunda, sokak
hayvanları konusunda, işte doğaya bırakılmış eşeklerin
toplatılması konusunda... yerel ya da merkezi yönetime karşı
tepkilerini dile getirmede bir araya gelebiliyor, şu ya da bu
ölçüde; bazen katılım 1300 kişiyi buluyor, bazen de 50 kişi de
kalıyor. Sonuçta, belki istenen ve özlenen bu boyut değil ama bir
'birliktelik' oluşuyor. İlk defa sol, sosyalist kesim Datça'da,
Datça Kent Konseyi Seçimli Olağanüstü Kongresi'nde bir
birliktelik içerisinde bir yönetime aday olmayı gerçekleştirdi;
keşke, 31 Mart 2024 Yerel Seçiminde böyle bir şey
başarılabilseydi. Bu nedenle, sizin bu birlikte aday çıkarmanızı
çok önemsiyorum. Sol, sosyalist kesim, günlük hayat içerisinde
kendiliğinden bir araya gelecek, ortak tepkiler gösterecek filan
ama bir kurumda, kuruluşta, seçimde birlikte aday olma, yönetime
talip olma... gibi durumları örgütleyemeyecekler mi?
“Özellikle
şunu söylemek lazım: Burada, Datça Kent Konseyi Seçimli
Olağanüstü Kongresi'nde Datça'da var olan sol, sosyalist kesimin
hemen hemen tamamı bir araya geldi. 'Hemen hemen tamamı' diyorum,
çünkü bu 'ortak aday çıkarmaya' destek vermeyen de vardı. Yani,
destek vermeyenler, listede bulunmayanlar, 'listede bulunmayı kabul
etmeyenler' daha doğrusu, tek tük grup, parti oldu. Onlar, bu
listede bulunmayı kabul etmedi. Onun dışında, büyük bir
çoğunluk bu listede bir araya geldi. Evet, bu ilk oldu Datça'da;
son yerel seçimde denenmiş fakat becerilememiş bir girişimdi.
Şimdi, önümüzdeki görev, bu çabanın kalıcı hale
getirilebilmesi olmalıdır. Bunun için önümüzdeki günlerde
oturup, bir değerlendirme yapacağız. Genel kurulun bir
değerlendirmesini yapacağız; henüz yapmadık. 6 ay sonra seçimli
olağan genel kurul var. Bu genel kurula aday olup olmama noktasında
tekrardan bunu masaya yatıracağız. Tabi, burada şu da önemli:
Sol, sosyalist kesimin pek çok konuda bir araya gelip tepki üretiyor
olması önemli ama yeterli mi, değil. Şundan dolayı yeterli
değil: Mesela, kent konseyi içerisinde sol, sosyalist kesimlerin,
işte demokrat kuruluşların çoğunluğu çalışmalarda zaten
bulunmuyor. Böyle baktığımız vakit, böylesi bir adaylık ile
girilen seçimin doğrudan kazanılması da esasında 'hak edilmiş'
bir şey mi? Çok oy almış olsak, evet kazanmıştık ama hak etmiş
miydik? Bana kalırsa, hak etmemiştik.
Şimdi,
zaten önümüzdeki bu 6 aylık dönem, masaya yatıracağımız
dönem eğer gerçekten kazanmak için göstereceğimiz bir adaylık
söz konusu olacaksa sol, sosyalist kesimin kent konseyi içerisinde
kendi varlığını gösterebilmesi gerekiyor. Bu 6 aylık süre
içerisinde bunun yollarını, yöntemlerini bulması gerekiyor.
Bununla birlikte aşağıdan gelecek bir basınçla kazanılacak bir
seçim gerçek bir seçim galibiyeti olacaktır. Şunu da
belirtmek lazım, biz bu seçime şu haliyle aday olurken,
kazanacağımıza dair bir öngörüyle girmedik. Bizim için önemli
olan, bir liste etrafında toplanabilmek, görüşlerimizi ifade
edebilmek ve bir varlık ortaya koyabilmekti. Bunu gerçekleştirdik.
Bunu da başardığımızı düşünüyorum. Şimdi, eğer ki
kazanacaksak, bunun için kent konseyi içerisinde sol, sosyalist
kesim olarak bir varlık ortaya koyabilmemiz gerekiyor, bu varlık
ile birlikte bu çalışmayı yapabilmemiz gerekiyor. Bu varlık ile
bu çalışmayı yapabildiğimiz zaman zaten gerçek bir kongre
çalışması örgütleyeceğiz, kongrede gerçek bir var oluş
ortaya koyacağız, kendi açımızdan. Yapılan kongre de gerçek
bir kongre ama baktığımızda bizim de itiraz edeceğimiz çok
fazla olay yaşandı kongrede; biz kendi varlığımızı ortaya
koyduğumuz, salt bunu yaptığımız için pek çok şeye itiraz
etmeden geçiştirdik. Bir sonraki kongreye girersek, iş böyle
olmaz.”
Şimdilik yeter,
Haluk. Teşekkürler.
25.09.2025/Datça/Mehmet
Erdal
Gönderen
MEHMET ERDAL