26.03.26.DEVRİMCİLER, HALKIN YANI BAŞINDA OLMA SORUMLULUĞUNU TAŞIR!
DEVRİMCİLER, HALKIN YANI BAŞINDA OLMA SORUMLULUĞUNU TAŞIR
Yazıya dökülebildiği ölçüde okuyacağınız bu söyleşi, 23 Mart 2025 günü Taşlık Plajındaki Kentpark Kafe'de yapıldı; 25-30 arasında bir katılım vardı. (1)
68'LİLER NORMAL İNSANLARDI
Erkut Selçuk, 12 Mart Dönemindeki “68'liler” olarak bildiğimiz kuşaktan bir arkadaşımız. “HAYDİ AFİŞ ASMAYA” kitabını (2) yazmış, şu an Datça/Reşadiye'de yaşamını devam ettiriyor. Daha önce hem kitabının tanıtımını yapmıştım, hem de kendisiyle uzunca bir söyleşi yapıp yayınlamıştım. (3) Erkut abi önce kendisiyle ilgili kısa bir bilgi versin; söyleşiye oradan başlayalım.
“Kendimi tanıtacak fazlaca bir şey yok. 68 öncesinden devrimci hareket içerisinde yer almaya başladım. Yakalanıncaya kadar bir süre kaçak gezdim. Sonra yakalandım. 18 ay hapis yattım; uzun süre kalmadım. Ecevit'in affıyla (1974), Anayasa Mahkemesi'nin bizi de o affın içerisine almasıyla hapisten çıktım. O günden beri de devrimciliğimiz devam ediyor, sosyalist hareket içerisindeki yerim devam ediyor. Şimdilik bu kadar söyleyebilirim.
Kitap hakkında da bir-iki bir şey söylemek istiyorum. Bu kitap aslında, ön sözünde ve son sözünde yazdığı gibi 68 dönemindeki eylemlere ışık tutan, onların, 68 döneminin eylemlerinin tarihçesini açığa çıkarmaya çalışan bir kitap değil. Özellikle onlardan kaçındım. Onlarla ilgili yazdığım anılarım var ama onları bu kitaba koymadım. Gerekçem de şu: Kitabımın çok politik olmasını istemedim. Niye istemedim? 68 insanı kimdi? Ne yapmaya çalışıyordu? Nasıl bir yapısı vardı? Bunları vermeye çalıştım. Biz 68'liler, bildiğiniz normal insanlar gibiydik. Öyle yaşadık. Oradaki o yapımızı, güncel olayların içerisinde anlatarak bunun bu şekilde kitabın içerisinde yer almasını sağlamaya çalıştım. Ağız tadında bir kitap olmasını istedim. Dilerim okuyanlar beğenmiştir, okuyacak olanlar da dilerim beğenirler.”
DEVRİMCİLER, HALKIN YANIBAŞINDA OLMA SORUMLULUĞUNU TAŞIR
İlk sorum şu, tam da zamanı: Ekrem İmamoğlu özelinde siyasi iktidarın uygulamalarına karşı hepimiz sokaklara çıkmaya çalışıyoruz ama işin başını yine gençler, üniversite gençleri çekiyor. Onlar, var olan sınırları zorluyorlar. Bir nevi yön veriyorlar; yani toplumsal mücadelede ne yapılması gerektiğini öğretmeye çalışıyorlar. 68 Kuşağı aslında, böyle bir çıkış yaptı. O nedenle biz hala üzerinden on yıllar geçmesine karşın 68 Kuşağını konuşma, onlar üzerine yeniden ve yeniden düşünme gereği duyuyoruz. Erkut abi çok kısa bir kaç cümle söyledi ama onun kitabında 68 Kuşağına yönelik bir perspektif var. Bu konuyu burada da biraz açmalı. Biz 68 Kuşağı denilince neyi anlıyoruz? Mesela, DEV-GENÇ aklımıza geliyor.
“Kitaptan kısa bir bölüm okumak istiyorum. 1969'da Kütahya/Gediz'de deprem olduğunda biz 68'liler olarak oraya gitmeye karar vermiştik. Gittik. DEV-GENÇ olarak gitmiştik. Gerçi orada bizi DEV-GENÇ olarak değil de DEVLET GENÇLERİ olarak tanımlamıştı, Gediz'deki insanlar. Orada yapılan bir konuşmayı, kısa, bir paragraf, onu okumak istiyorum, bizim yapımızı anlamanız için: 'Devrimciler, halkın kötü günlerinde onun yanı başında olma sorumluluğunu taşır. Ölen eşinin başında ağlayan bir kadın, annesi babası enkaz altında kalmış bir bebek, uzuvlarının bir kısmını yitirmiş birileriyle karşılaşacağız belki. Onlara sevgimizi sunmalıyız. Cesur, atılgan, yardımsever olmak yetmez arkadaşlar, dağarcığımızdaki sevginin tümünü onlar için harcayalım. Gediz'de, Emet'te ulaşamadığımız hiçbir yerleşim bölgesi kalmasın. Gece-gündüz, durmadan koşmalıyız bu insanların yardımına. Devrimcilerin kendisi için değil, halkı için yaşadığını, bir tek canları olduğunu, onu da insanlığın mutluluğu için seve seve verebileceğini kanıtlayalım. Gerekirse canımız verelim. Biz devrimciyiz, Emperyalizmin zulmünden kurtulmak, bağımsız bir ülkede özgürce yaşamak için kavga veriyoruz. Devrim, halk olmadan gerçekleşmez. Onların acı günlerinde, acıları paylaşmak için yollara düşelim. Annesiz, babasız kalmış bebelere katıksız sevgimizi sunalım. Onlarla ağlayalım. Acılarını yüreğimizde duyalım. Soğuktan titreyen çocuklarımızı sevgimizle ısıtalım. Karanlığı ışığımızla aydınlatalım. Haydi arkadaşlar, insanlarımız bizi bekliyor. Gidelim.' (syf, 20-21)
Bu okuduğum metin, bizim o dönemdeki yapımızı aşağı yukarı anlatan bir metin. Öyle olmaya çalışıyorduk. Olabildiğimiz kadar olmaya gayret ettik, olduk da. O dönem içimizde bizimle birlikte olan birkaç arkadaşımız daha var, onlar da aynen öyleydiler. Hala o günkü insan sevgisini, insanlara olan katkılarını olabildiğince verme özenini hala gösteriyorlar. Datça'mızda o arkadaşlarımızdan da epeyce var. Hepsini kutluyorum.”
68 İLE 78 KUŞAĞI ARASINDA BİR KOPUKLUK GÖRMÜYORUM
Biz 78 Kuşağı olarak anılıyoruz. Biz onları takip ettik. Hep söylüyorum: “Onlar olmasaydı, biz olmazdık. Dolayısıyla onlar bizim her daim ablalarımız, abilerimizdir. Onların, bizim için öyle bir önemi ve anlamı vardır.” 68 Kuşağı aslında, tarihteki yerini, “olmaz” denileni yaptıkları için aldılar. “Başkaldırılmaz” denilen devlete başkaldırdılar, 1923'ten 1960'lı yıllara kadar rutin giden hayatın dışına çıkma olayını bir anlamda gerçekleştirdiler. Biz, onlardan sonraki gelen kuşak olarak, Erkut abi kitabında söz ediyor, çok daha sert bir mücadele içerisinde yer aldık ve o koşullarda şekillendik. 68 Kuşağı bize göre biraz daha romantik, biraz daha, Erkut abi onu “Entelektüel” olarak tanımlıyor, bunlar tamamen şartlar ile ilgili şeylerdir. Bugün de gençler sınırları zorluyorlar; bildiğimiz mücadele biçimlerinin, yaratıcı biçimde yeni şeyler geliştirerek, ötesine geçiyorlar. Herhalde Gezi direnişinden sonra, bu 19 Mart gününden itibaren yaşananlar da tarihe öyle geçecek. Bu noktada şöyle devam edeyim: 68 ile 78 arasında, kitapta, Erkut abi farklılıklara değiniyor. Bunu farklı açılardan yapıyor. Kendilerinden sonra gelen bize dair ne söyleyebilir?
“Biraz önce bir arkadaşla da konuştuk bu olayı, ben 78 Kuşağı ile 68 Kuşağı arasında bir kopukluk olduğunu düşünmüyorum. Zaten, iç içe birbirlerine zincirleme bağlanmış iki kuşak bunlar. 68 Kuşağının arkasında, daha geriye giden, 1945'den itibaren gelen bir birikim vardı; o dönemdeki devrimci abilerimiz, ablalarımız. Sonra, 1960'ların rüzgarı 68 Kuşağını çok etkiledi. O kuşak çok da okurdu. Okuma, sadece sosyalist, Marksist kitaplar filan değil yani, klasiklerin çoğunu okuduk. Ne bileyim, dünyaca ünlü yazarların pek çoğunu, roman olsun, hikaye olsun, anı olsun... bunları da okuyarak gelen bir kuşaktık biz. O dönemde ben çok kez gidip bir yerde klasik müzik dinlediğimi anımsıyorum, arkadaşlarla beraber tabii, yalnız değil. 78 Kuşağı, dönemindeki ağır koşulların, faşizmin büyük baskısının da etkisiyle bunlara vakit bulamadı. Dolayısıyla da okuma, kültürlerini geliştirme gibi şeylerde, bunu genelleme yaparak söylemiyorum ama önemli oranda eksik kaldılar. 68 Kuşağı, lise eğitimini de çok iyi yapmış bir kuşaktı. 78 Kuşağının içinde bulunduğu o büyük faşizan baskılar o kuşağın lise eğitimini de çok donanımlı yapmasını da engelledi. Bu yüzden, bu anlamda bir farklılığımız var. Bunun dışında, tekrar söylüyorum, bu iki kuşak birbirlerinden kopuk iki kuşak değil. 68 Kuşağının önemli bir kısmı, 78 Kuşağının içerisinde yer aldı. 78 Kuşağının gençleri, çocukken 68 Kuşağına hayranlıkla yetişti. Onlar birbirleriyle kopmaz bir bağ şeklinde taa 12 Eylül 1980 Faşizmi'nin dayatmasına kadar birbirlerinden kopuk değillerdi. Yapışıklardı birbirlerine. Yaş farkı da zaten 10 yaş. Kuşak değil ki 10 yaş. Kuşak, 25 yaştır, 20 yaştır. Bu iki kuşak birbirine bütünleşmiş , birbirleriyle birlikte davranmış, 1975'ten sonraki faşizme karşı verilen mücadelede de birlikte uğraş vermiş, birlikte örgütlenmiş, birlikte siperlerde dirsek dirseğe çarpışmış insanlardır. O anlamda, önemli farklılıklar anlamında bir ayırım yapmıyorum. Görüş farklılıkları tabii ki vardı. Ben farklı bir görüş içerisindeydim, öbür arkadaşım farklı bir görüş içerisindeydi. Bir yere gittiğimizde ise beraber oluyorduk. Bu, benim kişisel görüşüm, bu konuda çok iddialı da değilim, hiçbir zaman yaşamım boyunca da iddialı olmadım. Bu noktada itiraz etmek isteyen arkadaşlarımızın itirazlarına da açığım. İtirazlarında haklılardır da belki. Mehmet beyin söylediği gibi 'Biz daha çok entelektüeldik, 78 Kuşağında bu yoktu' gibi bir iddiam yok yani. 78 Kuşağında bizim kuşağımıza göre çok daha entelektüel bilgiye sahip arkadaşlarımız da vardı, bunların bir kısmını da tanıyorum. Dediğim gibi, genel anlamda, benim kişisel düşüncem anlamında bunu söylüyorum.”
78 KUŞAĞININ MÜCADELESİNİN SERT OLUŞU, KOŞULLARIN SONUCUYDU
Bir dinleyici: “Farklılık, eylem boyutunda nasıldı?”
“”Ona cevap verebilirim. Burada başka arkadaşlarım da var, onlar da cevap verebilirler. 'Sertlik farklılığı' şeklinde düşünmemek gerekiyor. 68 Kuşağı her tür eylemin içerisinde yer almıştır. Dağda da yer almıştır, kırsal bölgede de yer almıştır, kentlerdeki mitinglerde de yer almıştır, ne bileyim okul işgallerinde de yer almıştır. Onların içerisinde de gözünü budaktan esirgemeden o şekilde çalışmışlardır. 78 Kuşağında bu sertliğin arttığı gibi görünmesinin nedeni, 78'den sonra Türkiye'deki devrimci hareket üzerindeki baskıların aşırı boyutlara gitmesi, faşizmin, faşizm demeyelim, faşistlerin bu kuşak üzerindeki anormal baskısının etkisiyle 78 Kuşağı biraz daha motorize olmuştur diye düşünüyorum.”
78'DE, DÖNEMİN SERTLİĞİ İÇERİSİNDE BİRAZ FAZLA AYRIŞILDI
Bir dinleyici: “68'e göre 78'de çok daha fazla bölünme, parçalanma vardı. Bunu neye bağlıyorsunuz?”
“68 Kuşağının da 71'e doğru giderken 6-7 parçaya bölündüğünü biliyorum. Bir de önceden bölünmüşlükler vardı; TİP, TKP... gibi. Onun dışında Doğu Perinçek grubu, Mahir Çayan grubu, Deniz Gezmiş grubu, Mihri Belli grubu, İbrahim Kaypakkaya'nın grubu gibi... Bu şekilde o dönemde de bölünmüşlükler vardı. Bu bölünmüşlükler de öyle azımsanacak şekilde değillerdi ama bu bölünmüşlükler daha çok mücadelenin biçimi tartışmasından kaynaklanıyordu. Örnek göstereceğim, Necati'yi (Sağır) örnek göstereceğim, Necati ile biz farklı görüşlere evrildik. Farklı görüşlere evrildik ama karşılaşsaydık, karşılaşamadık o dönemde, herhalde birbirimize sıkı sıkı sarılarak kucaklaşırdık. 78'de ise o dönemin sert havasının getirdiği bir şey vardı; hareketler, o dönemin sertliği içerisinde birazcık ayrıştılar. Kendilerini farklı noktaya çekerek belki de korunmaya çalıştılar. Çünkü, ben de o dönemde sol hareketin içerisindeydim, o koşullar içerisinde o bölünme belki de kendini koruma bölünmesiydi. Birazcık da öyle düşünüyorum. Bölünmüşlük var ama bir araya gelme konusunda bir uzaklaşma vardı. O biraz kendini koruma, hareketini koruma anlamındaydı, ben öyle düşünüyorum.”
BUGÜNKÜ BASKIDAN SIYRILIP ÇIKMAK, 7'DEN 70'E BÜTÜN KUŞAĞIN İŞİ
Bir izleyici: “Anlamak için soruyorum; benim deneyimim eksik, sizin deneyimleriniz var. 68'den bahsediyorsunuz, 78'den bahsediyorsunuz. Ben Gezi parkında çocuktum ve aktif olmuş birisi de değildim, sonuç olarak. Ben şu anki gündemde, şu anki durumda pratikte nelerin yapılabileceğini bilmek istiyorum.”
“Bu konuda çok ayrıntılı şeyler söylemek benim haddimi aşar diye düşünüyorum. Sorduğunuz bu sorunun arkası çok geniş. Gerçekten çok geniş. Bu dönemde, halkın üzerinde kurulmuş olan baskı, öyle azımsanacak bir baskı değil. Bu baskıdan sıyrılmak da tabii ki 7'den 70'e bütün kuşağın işi. Her yerde, her mevzide, her platformda mücadele vereceğiz. Bunun başka çaresi yok. Buradakilerin çoğu parti (CHP) üyesi olmadığı halde, zannediyorum gitti imza (Dayanışma Sandığına) verdi. Niye imza verdi? O dayanışmanın içerisinde yer almak için. Bu da bir eylem biçimidir. Ne bileyim, bugünlerde akşamları yapılan toplantılara katılanlarımız epeyce vardır. Başka yerlerde de başka arkadaşlarımız katılıyor. Bunlar, süreç içerisinde belki bütünleşecek, Gezide nasıl bütünleşilmiş ise, öyle. Gezi'ye sonradan 'provokatörler bilmem ne yaptılar filan' diyorlar, öyle bir şey yok arkadaşlar, provokatör muravakatör yok, Gezi resmen halk hareketiydi ve halk bütünleşmişti. Yine bu sürecin içerisinde da halkın bütünleşeceğini, yediden yetmişe herkesin bu bütünleşmiş yapının içerisinde mücadele vereceğini, boyun eğmeyeceğini biliyorum. Boyun eğmeyeceğiz. Boyun eğmek, bizim karakterimizde zaten yok. Sosyalist, komünist, Kemalist, demokrat her insan sonuçta bu hareketin içerisinde yer aldığında boyun eğmeden bu hareketin içerisinde yerini tutacağını düşünüyorum. Boyun eğmeyeceğiz. Boyun eğdiğimiz zaman zaten bize yer yok bu dünyada.”
NELER YAPILABİLECEEĞİNİ SÖYLEMEK BENİM HADDİM DEĞİL
“Boyun eğmeyeceğimizden ziyade Boyun eğmeyeceğimizin içeriklerini sormuştum.”
“Neler yapılabiliri söylemek benim hakkım değil. Ben, normal, hepimiz gibi bir insanım. Bir takım hareketlerin içerisinde yer alan ama bu konuda çok ayrıntılı, öyle 'Türkiye'de şunu yapalım. Şöyle hareketler yapalım filan' deyip, böyle düşünmüyorum. Zaten bazı hareketler, süreç içerisinde kendiliğinden gelişecektir, diye düşünüyorum. Ben istemesem de, ben düşünmesem de o kendiliğinden gelişen hareket içerisinde yer alacağıma inanıyorum. Yarın spontane gelişecek şeyler olacağını düşünüyorum. Kendiliğinden gelişen bu hareketlerin içerisinde bir biçimde yer alacağız diye düşünüyorum. Nasıl yer alacağız? Ne yapacağız? Nereye evrilecek bu hareket? Onu şu an burada olanların hiçbirisi bilemez. Dünyanın en önemli taktik uzmanı bile bu konuda fazla bir şey söyleyemez, diye düşünüyorum.”
EMPERYALİZM, DÜNYA HALKLARINI YILLARDIR YÖNLENDİRİYOR
Bir izleyici: “Çok okurum. Çok sorgularım. Neden diye sorarım. Neden? Neden? Neden?.. Çok kültürlü topraklar üzerinde yaşıyoruz. Anadolu toprakları üzerinde çok farklı yerlerden gelmiş insanlar yaşıyor. Her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yokmuş gibi yönetiliyoruz.” dedikten sonra bölünmeler konusunda neler düşündüğünü sordu.
“Önemli oranda söylediklerinize katılıyorum. Emperyalizm dünya halklarını yıllardır yönlendiriyor. Kendince üst bir kültür oluşturmaya çalışıyor. Bunu da oluşturuyor. Bunu gazetelerle, İnternetiyle, TV kanallarıyla filan da yapıyor. Dolayısıyla da o üst kültürü aldıkça insanlar da o 'böl-parçala-yönet' kıskacının içerisine düşüveriyorlar. Yıllar önce Sovyetler Birliği'nde de bir dönem yaşadım. Sovyetler Birliğinde de insanların önemli bir kısmında da böyle bir baskı vardı. O dönemde, bizdeki gibi emperyalizmin orada oluşturduğu dinsel bir üst yapı yoktu ama yine de satır aralarında işlenmiş bir şey vardı. Dolayısıyla da oradaki insanlarda da benzeri, böyle bir basamak yapısı, bir korku, bir bölünmüşlük filan orada da vardı. Önemli bir kısmı oradaki rejime çok bağlı olmasına rağmen oradaki rejimi çok kötü de eleştiriyorlardı, benim yaşadığım ortamda. Bu, bence tamamen uluslararası yapıların insanlar üzerinde oluşturduğu kültürel yapıyla ilgili bir şeydi. Bunun üstesinden gelen ülkeler kendi devrimini yapıyor, üstesinden gelemeyen bölünmüşlüğüne devam ediyor. Biz de bunun üstesinden gelmekle yükümlüyüz. Bunun üzerinden gelecek şekilde de örgütlenirsek, bu şekilde birbirimizi etkileyebilirsek herhalde düzlüğe çıkarız diye düşünüyorum. Dilerim çıkarız da. Çıkmayabiliriz de, bilemiyorum. Tarih, hep ezilen ulusların hüsrana uğramasıyla dolu. Bugüne kadar hep öyle. Ezilen halklar, sonuçta hep hüsranla karşılaşmış. Yenilgiyle karşılaşmış. Her yenilgiden de bir ders çıkarabilir miyiz? Çıkarırız, diye düşünüyorum.”
ZORLUKLAR, BİZİ BİR ARAYA GETİRİYOR
Bir izleyici: “Geçmişteki birbirlerine düşmanca davranmalar, burada da görebiliyoruz, şimdi yok. Meğer, biz bir araya gelebiliyormuşuz. Ne oldu da bize, ortak payda da bir araya gelebilmeyi keşfettik? Asker bir babanın oğluyum. Babam 'Faşizm her eve girmediği sürece sosyalizm gerçekten başarılı olamaz.' derdi. Bugün belli talepler etrafında bir araya gelinebiliyor. Nasıl oldu? Ne oldu da böyle oldu? Bizden daha büyük olduğunuz için, yaşam deneyimleriniz fazla olduğu için öğrenmek istiyorum.”
“Ne oldu? Zor, her şeyi kırar geçer. Şu an zorun içerisindeyiz. Bu zorluklar, bizim direncimizi artırıyor ve bizim birbirimize yapışmamızı da sağlıyor. Şu anki koşulların bizde oluşturduğu zorlukları hepimiz görebiliyoruz ve o zorluklar bizi birbirimize yapıştıracak. Yapıştırıyor da. Dolayısıyla da bu fraksiyon ayrılıklarının daha minimal, daha küçük olması da bundan kaynaklanıyor. Bitti mi? Tabii ki bitmedi. Örneğin, Mehmet beyle biz farklı görüşlerdeyiz ama yan yana oturmasını becerebiliyoruz. Beceremeye de bilirdik. Bir kısmımız hala beceremiyor. Onlar da becerecekler diye düşünüyorum. Bu, bir süreç olayı. Bu sürecin içerisinde bir süre sonra birbirimize daha da yapışırız, diye düşünüyorum.”
(Bir izleyici kendinden önce konuşan ve soru soran izleyicilerin söylediklerinden yola çıkarak farklı konularda görüşlerini açıkladı, soru sormadı.)
BİR ŞEY YAPMAK İÇİN GÜCÜN ELİNİZDE OLMASI GEREKİYOR
Bir izleyici: “Konuşmalardan anladığım kadarıyla, mücadele sadece bir iktidar mücadelesi olarak anlaşılmış; iktidarı ele geçirme, daha iyi yönetme iddiasıyla ele geçirme mücadelesi olarak algılanmış. Oysa, benim öğrendiğim ve bildiğim kadarıyla, sosyalizm ütopyası, sınıfsız ve adil bir dünya yaratma ütopyası olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, bence kavrayışta bir sorun var.”
“Tabii ki eşitlikçi sosyalizmin bütün kitlelerde yayılmasını sağlamak için çalışan bir yapının içerisinde yer almaya özen gösterelim ama iktidarı ele geçirmeyince bu da yapılamıyor. O konuda sizinle bazı noktalarda birleşiyorum ama dediğim gibi sol hareket, her zaman, insanların eşitliğini, özgürlüğünü, refahını sağlamaya çalışan bir yapıdadır zaten. Doğasında bu var. Doğasında bu varken de tabii ki bunları yapabilmek için de bir yerde gücün elinizde olması gerekiyor. Güç elinize nasıl geçecek? O da ayrı bir konu. Bu konuda fazla bir yorum da yapmak istemiyorum.”
“Amaç, devleti ortadan kaldırmak değil mi? Bunu ortadan kaldırmak için bunu ortadan kaldıracak araçları yaratmaktır önemli olan. Yani hiyerarşiyi ortadan kaldırmaktı. Oysa biz devleti ele geçirmek, iktidarı ele geçirmek düşüncesinden bir türlü kurtulamadık.”
TOPLUMUN MARKSİZMİ ALGILAMASI BİR SÜREÇ MESELESİDİR
68 Kuşağından olduğunu ve o dönemde ODTÜ'de okuduğunu söyleyen bir izleyici tanıklıklarını anlattıktan sonra kendisinin o dönemde de sosyal demokrasiyi savunduğunu söyleyerek : “O dönemde toplum sosyalist, Marksist düşünceleri anlamaya ve kabul etmeye hazır mıydı?” diye sordu.
“Hiçbir zaman, her çağda toplum Marksizm'i veya Leninizm'i tam anlamıyla anlayabilecek bir kıvama gelmez. Toplumun bütünüyle ilgili böyle bir şeyi düşünemezsiniz. 68'de biz Marksizm'i algılamış mıydık? Önemli oranda algılamıştık, diye düşünüyorum. Örneğin, Mahir'in (Çayan) Marksizm'i algılayamadığını ya da algılamada eksik olduğunu düşünmüyorum. Çok donanımlıydı. Ne bileyim, bizim eski kuşaklarımızdan Mihri Belli'nin Marksizm'i algılayıp algılamadığını düşünmüyorum. Bireysel anlamda tabii ki insanlar Marksizm'i algılıyordu. Toplumun algılaması bir süreç meselesidir, bir çalışma meselesidir. Tam olarak da onu oluşturmak çok zordur. Söylediğiniz Köy Enstitüleri ile ilgili söylediğiniz şeylere katılıyorum. Sosyal demokrasinin daha anlaşılır durumda olmasına da katılıyorum. farklı bir yapısı var onun. Marksizm'in ise farklı bir yapısı var. Öyle bakıyorum.”
DEVRİMCİ HAREKETİN ÖNDERLERİ İÇERİSİNDE, 8-9 MART'I DESTEKLEYEN KİMSE YOKTU
68 Kuşağından olduğunu söyleyen izleyicinin o dönemde solcuların askeri bir müdahaleyi beklediğine dair anlatımlarından yola çıkarak Erkut Selçuk'a: “Kitapta da değiniliyor, 68 Kuşağı, 12 Mart öncesi dönemde, aslında 8-9 Mart'ta Cemal Madanoğlu ve arkadaşlarının başını çektiği askeri darbeyi bekliyor muydu?” diye sordum.
“8-9 Mart'ı biz 4 gün önce filan öğrendik. Öğrenir öğrenmez de hepimiz bir yerlerde saklanmaya çalıştık. O dönemde İstanbul'da olan birisi olarak söylüyorum bunları. İstanbul'daki devrimci hareketin önde gelenleri 8-9 Mart'ta yapılacak bu hareketin kendi içerisinde sol olabilir ama Türkiye'deki devrimci hareketi, Marksist hareketi budayacağını öğrenmişti ve hepimiz saklandık. Ben 12 Mart'a kadar saklandım. 12 Mart'ta, diğer, bildiğimiz darbe olunca onun tedbirini ayrıca aldık. O dönemde devrimciler 8-9 Mart'ı beklemiyordu. Biz, eğer başarıya ulaşırsa 8-9 Mart darbesinden nasıl kurtulacağımızı düşünmeye çalışıyorduk. Kaçtık. Gizli bir yerde o günlerin geçmesini bekledik. Bu noktada Türkiye'deki devrimci harekete bir yerde yanlış şeylerle saldırılıyor. 'O dönemde devrimci hareket 8-9 Mart'ı destekledi. O hareketin başarıya ulaşmasını sağlamaya çalıştılar' gibi sözler söyleniyor. Böyle bir şey yoktur arkadaşlar. Destekleyenler yok muydu? Vardı. Onların da isimlerini saymak istemiyorum. Devrimci hareketin içerisinde, o dönem önder konumda olan insanlar arasında 8-9 Mart'ı destekleyen kimse yoktu, diye ben bunu şerefimle söyleyebilirim. Teşekkür ederim.”
Ne kadar yeterli oldu bilmiyorum ama iyi bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. Daha çok aklımızda olan soruların sorulmasını ve yanıtlarının alınmasını bu toplantının ekseni olarak belirlemiştik. Bir anı anlatımının ötesinde, bugünden geriye bakıldığında bizlerde oluşan soruların bir nevi sorulması ve tartışılmasıydı muradımız, bence bu hasıl oldu. Katılımlar için teşekkür ederiz.
24-25-26 Mart 2025
(1)
(2)
(3)https://haberveinsan.com/kitap-haydi-afis-asmaya/4965/




Hiç yorum yok :
Yorum Gönder