21 Ocak 2026 Çarşamba

2026.01.12.ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR !(3)

  Hiç yorum yok
00:10

 


ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR ! (3)

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

"Eğer, yaşanılan bir yerde herhangi bir sorun/sorunlar varsa, haliyle o sorunun/sorunların yarattığı mağduriyet/mağduriyetler ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.

Bu mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak, etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyeti/mağduriyetleri ve dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye çalışıyorlarsa buna 'örgütlenme', bir araya gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da 'örgüt' diyebiliriz.

Bu kadar basit...

Var olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler; bir başka deyişle, sorun/sorunlar ile (mağduriyet/mağduriyetler,) yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe, sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün örgütlenmeler bu kapsamdadır.)

Elbette, sorunu/sorunları çözmeye çalışmak ve dahası, kaynağı ile birlikte ortadan kaldırmak gibi bir niyetimiz varsa...(Sorunu/sorunları ve haliyle böylesi bir derdi/dertleri olmayanlar veya olmadığını söyleyenler için burada yazılanlar, elbette geçerli değildir.)

Bu, bütün zamanlar için geçerli bir önermedir." (Bknz: ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTI(R)/Geç kalmış zorunlu bir açıklama)

***

Bu dosyada okuyacağınız yazılar, 01.08.1991 tarihinde Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi'nden tahliye edildikten sonra devrimci hareketimize dair bir nedenle yazdığım ve birisi hariç (Bknz: İZMİR: 1975 ile 1979 ARASI) paylaştığım yazılardır; ilki 06.10.2016, sonuncusu 08.05.2025 tarihlidir. İmla hatalarının düzeltilmesi ve zorunlu, örneğin yazılar yazılmadan önce ya da daha sonra ölen arkadaşlar ile ilgili notlar eklemelerin dışında yazılar yazıldıkları andaki orijinal halleriyle paylaşıldı.

İlk üç dosyanın (ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR! 1,2 ve 3) bir bütün oluşturduğunu ve benim devrimci hareketimize, bir özne olarak içerisinde yer aldığım toplumsal mücadeleye dair görüşlerimi büyük ölçüde içerdiğini düşünüyorum. Bundan sonraki yaşamımda bu çerçevede yeni bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum ama yazarsam da içerik olarak bugüne kadar yazdıklarımdan farklı olmayacaktır.

1991 sonrası yaşamımda hiç şüphesiz farklı konularda da yazdım ve bugünden sonra da yazacağım. Bu yazılarımı, bundan sonra hazırlayacağım dosyalarda 4,5,6...) paylaşmaya devam edeceğim. (13.01.2026)

İÇİNDEKİLER:

KARDEŞİM MUSA ERDAL'IN ARDINDAN

BUCA CEZAEVİ :1983 MART'I (BUCA CEZAEVİ'NDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI)

KİM YOLCU? KİMLER YOLLARDA?

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (2. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (3. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (4. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (5. Bölüm)

"ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ? (6. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ?) (7. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (8. Bölüm)

"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (9. Bölüm)

YOLDA YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILANLAR ÜZERİNE

ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTI(R) (Geç kalmış zorunlu bir açıklama)

MUSTAFA KESKİN İÇİN!

FAŞİZME KARŞI SAVAŞTA ÖLENLER "PİYON" MUYDU?

M. ALİ SARIKAYA

İZMİR: 1975-79 ARASI

HAPİSHANEDE DE AYAKTA  KALABİLMEYİ BAŞARMAK ÜZERİNE

FATSA'NIN SIRRI

"ŞU FATSA'NIN YOLLARI" BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI

"ARTIK İYİ ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!"

HER ŞEY DEĞİŞİR!

"EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR!"

AĞABEYLER VE ABLALAR (1)

AĞABEYLER VE ABLALAR (2)

AĞABEYLER VE ABLALAR (3)

"ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR" MIYDI? (1)

"ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR" MIYDI? (2)

EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (1)

EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (2)

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (2)

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (3)

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/1)

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/2)

YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK

BİTMEDİK. BURADAYIZ.

MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

HASAN ÜRESİN ABİMDİR!

Bir Kitap: HÜCRE KARDEŞLİĞİ

BUNLARI YAZMASAM OLMAZDI, FADIL!


KARDEŞİM MUSA ERDAL'IN (SETTAR'IN) ARDINDAN (*)

Musa Erdal benim kardeşimdir. Bu uğurlama töreninin yapıldığı bu derneğe adı verilen Nihat Aydın benim devrimci bir arkadaşımdır. Bugün burada, bu mahallede, bir dönem içinde benim de yer aldığım direnişlerle anılan bu mahallede 1979'tan sonra ilk kez ve yeniden bugün siyasi bir konuşma yapmak arkadaşımın adına kurulan bu dernekte ve kardeşimin cenazesinde olacakmış; bu, tarihin -bana karşı -garip bir cilvesidir.

Musa, aynı adını taşıdığı Musa Erdal'ın, namı diğer 'Hardal Musa'nın on bir çocuğundan onuncusudur. Beş kız ve altı erkek kardeşten birisidir.

Tire'nin Ayaklıkırı köyünde bir çiftçinin, bir bakkalın oğlu olarak 04.03.1962 yılında doğmuştur.

İlkokulu, artık şimdi yıkık bir bina olan aynı köydeki okulda, ortaokulu İzmir Fevzi Çakmak Ortaokulunda okudu. Liseyi okumak için Eşrefpaşa Lisesi'ne kaydoldu.

Liseye kaydolduktan sonraki süreçte, kuruluşunda birinci derecede rol aldığım İDOD'un (İzmir Devrimci Orta Öğrenimliler Derneğinin) bir üyesi ve aktif bir neferi olarak mücadeleye katılmaya başladı.

Devrimci mücadeleye bizden sonra, kısmen bizden etkilenerek ama asıl olarak o dönemdeki koşullardan ve ortaöğrenimlilerin sorunlarından hareketle katıldı.

Ben onu 1979 yılı Nisan ayında, İzmir'de, içinde yer aldığı ortaöğrenim mücadelesinde bırakıp başka bir ile, o ildeki devrimci mücadeleye omuz vermek üzere giderken son kez gördüm.

Sonrasında, devrimci mücadelede yer almaya devam etti.

Ben 1979 yılı Temmuz ayında bir nedenle girdiğim Denizli Kapalı Cezaevi'nden 1979 yılı Aralık ayında firar edip Uşak bölgesine, kırsal kesime geçtim.

O mücadelede yer aldığı Salihli bölgesinde 1980 yılı içinde girdiği Salihli Kapalı Cezaevi'nden, aynı yıl 18 Mayıs günü arkadaşlarının yardımıyla firar etti ve kendi deyimiyle "yeniden doğdu".

Sonrasında, 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbe koşullarında bizler askeri ve sivil cezaevlerinde "zulüm ve direniş" sarmalında yaşamımızı devam ettirirken, o her yerde devrimci mücadeleye devam etti.

O günkü koşullarda, ondan çok az haber alabildik.

O, yaşıyordu ve mücadeleye devam ediyordu.

Bunu, biz, yalnız yaşayan annemizin ve kardeşlerimizin bazılarının evlerine yapılan baskınlardan ve baskılardan biliyorduk.

Annemiz ve bazı kardeşlerimiz bu süreçte çok baskı gördü ve çok acı çekti.

Yıllar geçti.

Ben 1991 yılı 1 Ağustosunda cezaevinden çıktım.

O artık Avrupa'da yaşıyordu.

Uzaktık.

Kopuktuk.

Yabancılaşmıştık.

Sonra onun KANSERE yakalandığını öğrendik.

Son iki yılda, bu hastalığı süresince yeniden yakınlaştık.

Gördük ki bizim küçük Musa'mız büyümüştü.

O, bu kez hastalığa karşı direniyordu.

Doktorları bile şaşırtıyordu.

Onu, ülkesini, bu ülkedeki dostlarını, sevenlerini ve ailesinin bütün bireylerini, onu adıyla bilip hiçbir zaman yakından tanıma olanağı bulamayan akrabalarının diğer bireylerini görebilsin diye ülkesine getirmeye çalıştık.

Sağ olsunlar, bir kadın avukat arkadaşımızın ve bazı dostlarımızın yoğun ve candan çabalarıyla bunu başardık.

Ülkesine, yeniden bir geldi.

İki geldi.

Üçüncü de son kez geldi.

Musa, benden sonra mücadeleye katılmıştı. Tarih de sizler de bu söylediklerime tanık olun ki: O beni ve bu mücadelede yer alan pek çok arkadaşı geçti. O yaşadığı her yerde iz bırakan bir devrimci oldu.

Bugün burada toplananlar ve sonrasında, köyümüzde onu omuzlarında taşıyacak olanlar bunun kanıtıdır.

İlk mücadeleye katıldığı an ile son günü bir bütün olarak ele alındığında, o bir devrimcidir ve bir DEVRİMCİ YOLCUDUR.

O bizim onurumuzdur.

Tarih bunu böyle yazacaktır.

Bu nedenle, ben onun önünde, bizim küçük Musa'mızın ve namı diğer Settar'ımızın önünde saygıyla eğiliyorum.

Gözün arkada kalmasın kardeşim...

06.10.2016/İZMİR/GÜLTEPE

(*) Bu konuşma metnini, Musa'nın özellikle son günlerinde evinde kaldığı ve ona/bize elinden gelen yardımı yapan Ayet Eray'ın Urla'daki aile evinde, Musa'nın cenazesinin kaldırıldığı gün sabaha karşı yazdım, cenazenin ilk götürüldüğü yer olan Gültepe'de Nihat Aydın arkadaşımız adına kurulan derneğin önünde düzenlenen tören sırasında okudum.



                           (En büyük 2 abla/kardeş hariç 9 kardeş, 3 yeğen, anne ve baba bir arada/Ayaklıkırı)
                                           (Annemiz Fatma Erdal yanına gittiğinde/Hamburg)                       
                                                                     
                                                            (20 Şubat 2016/Hamburg)
                                                                             
                 (09.06.2016/Türkiye'ye ayak bastığı ilk gün/İzmir/Adnan Menderes Havaalanı)
  
                                                                  
                                            (13.06.2016/Köydeki evimizin önü)

                                                                     
                                   (14.06.2016/Aslan Yalçın ile Alsancak'ta Aslan'ın büroda)
                                        
                                             (Gültepe'deki törende saygı duruşu anı)

                                (Mezarına konulduğu ilk gün/Ayaklıkırı/Tire/İzmir/06.10.2016)

                                                (Almanya/Hamburg'da düzenlenen törende)

                             

BUCA CEZAEVİ :1983 MART'I (BUCA CEZAEVİ'NDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI) (*)

[Yerel Seçim sürecine girildiği için, öncelikli olarak bu sürece katkıda bulunabileceğini düşündüğüm çerçevedeki yazıları yazmayı ve farklı platformlarda yayınlamayı görev olarak önüme koymuştum: Ama Devrimci Yolda Devrim Grubu'nda yapılan ve benim, bir arkadaşımın Facebook sayfalarındaki “isyanları” üzerine haberdar ve bilahare bilgi sahibi olduğum “berbat bir tartışma” üzerine iki yazı yazarak “katkıda” bulunmayı (kendi tarzımda) öne aldım.]

1983 yılıydı ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, Ege Bölgesinde yapılan askeri operasyonlarda sağ yakalanan yüzlerce (farklı siyasi hareketten) siyasi mahkumun bir kısmı Buca Kapalı Cezaevi'nde yatıyor ve mahkemelere gidip geliyorlardı.

Benim içinde bulunduğum ve “bir numaralı” sanığı olduğum Denizli Devrimci Yol Davası tutsakları da 1982 yılı Mart ayında Denizli Kapalı Cezaevi'nden bu cezaevine nakledilmişti.

Buca Kapalı Cezaevi'ne geldikten sonra yapılan dağıtımda ben Yeni Bölüm 13. koğuşa verilmiştim.

Cezaevi yönetimi, askeri faşist yönetimin İstanbul, Ankara vb. cezaevlerinde uygulamaya geçtiği “Tek Tip Elbise” uygulamasına paralel olarak benzeri bir uygulamaya geçmek istiyor ve bu çerçevede mahkemeye götürülmek için kapı altına çağrılan siyasi tutsaklara bu uygulamayı dayatıyor ve bu sırada tartışmalar ve itiş-kakışlar yaşanıyordu.

Biz kendi aramızda bu konuyu tartışıyor ve nihayetinde, koğuşlarda da er-geç bu uygulama ile karşı karşıya kalacağımızı biliyor ve bu uygulama gündeme geldiğinde ne yapılması gerektiğini konuşuyorduk.

1983 yılı Mart ayında bir sabah (kesin günü anımsayamıyorum) koğuşlara yapılan anons ile bütün siyasi tutsakların alt kattaki yemekhaneye inmeleri söylendi.

İndik ve beklemeye başladık.

Elbise uygulaması için geldiklerini biliyorduk ama nasıl bir uygulama biçimi ile karşılaşacağımızı ve o uygulama biçimine göre ne yapacağımızı bilemiyor, “özünde” belli ama “biçimde” flu bir durumda gözümüz yemekhane kapısında, beklemeye devam ettik.

Kapı açıldı ve onlar (yönetim) cümbür cemaat içeriye girip hücuma kalkmadılar: Tek tek çağırma yoluna gittiler.

Yeni Bölüm'de 13. Koğuş, uygulamanın başlatıldığı ilk koğuştu ve ben ilk çağrılan oldum.

Yürüdüm. Kapıdan, “alt maltaya” çıktım.

Onlarca asker ve rütbeli, artı gardiyan (şimdinin “İnfaz Koruma Memuru”) bana bakıyor; ellerinde “laciler” (Tek Tip Elbise).

Kafam karışık: Giymeyecek miyim? Giyip, hep birlikte yırtıp atmayı mı bekleyeceğim?

Belki basiretim bağlandı ve aldım, giydim.

Ardımdan “bizim Behçet” (**) (bu yazıyı yazarken ona sordum; onunla bir arkadaş daha çıkmış ama ben nedense yalnızca onu anımsıyorum) çıktı ve baktım o uzatılan laciyi almadı bile; ben laciyi giymiş bir şekilde maltada bekliyorum ve elbiseyi eline bile almayan Behçet'e “Koğuşa” dediler.

Ayıktım; Behçet “yolu” göstermişti. Laciyi çıkardım ve Behçet'in arkasından yürüdüm.

Lacileri giymeyen (bizim kaldığımız Yeni Bölümün arka bloklarındaki) herkes, Yeni Bölüm 15. Koğuşa dolduruldu.

Her birimiz don-gömlektik ve aylardan Mart'tı. Hava, çok soğuktu.

Y. Bölüm 15. Koğuş, müşahede bölümüydü ve hücrelerden oluşuyordu; her hücrede iki katlı ranza ve bir adet “alaturka” tuvalet bulunuyordu.

Hücrelere konulanlar bir yandan tir tir titriyor ve bir yandan kim geldi, kim elbise giydi, onu anlamaya çalışıyordu.

Gelenler geldi, kalanlar kaldı.

Yüksek sesle konuşuldu. Tartışıldı.

Üşüdüğümüz için giyecekleri istedik

Mahkemelere gidip gelenler aracılığıyla diğer koğuşlarla haberleşildi ve “tepki” olarak “açlık grevinde” karar kılındı. (13 Gün süren bu açlık grevinde bende ilginç bir şey gündeme geldi; öncesi süreçte çok hızlı yazı yazabilen birisiyken ve Buca'ya gelmeden önce kaldığım Denizli Kapalı Cezaevi'nde, belki de o dönemin ilklerinden ve başarıyla biten açlık grevlerinden birisi olan 1981 yılındaki 9 günlük, ki bunun son 2 günü su içmeyi de bırakmıştık, açlık grevinde bile bu durum görülmemişti; bu açlık grevinden sonra elimle yazı yazamaz ve yazdıklarım da okunamaz birisi oldum.)

Tek Tip Elbise uygulaması gündeme gelmiş ve yeni bir durum oluşmuştu; bundan sonra ne yapmalıydık?

Mahkemeler devam ediyordu ve mahkemelerde lacileri yırtıp atanlar (bu durum iki kez tekrarlandığında) duruşma haklarından tamamen vareste tutuluyor, haliyle bu yıldırıcı oluyor; herkes bir kez daha düşünüyordu.

Buca Cezaevi'nde kalan DY'cuların kaldığı koğuşlarda “sorumlu” konumda arkadaşlar vardı ve bütün koğuşların içinde de YB 15. Koğuşta kalan 3 kişi (ben, rahmetli Aslan Yalçın (***) ve başka bir arkadaş daha) “Buca DY” imzasını kullanabiliyordu, haliyle “son söz” bizdeydi.

Ben birkaç gün düşündükten ve gelişmeleri izledikten sonra “KARŞI DEVRİM SAFLARINA İLTİCA EDENLER ÜZERİNE” başlıklı bir yazı taslağı kaleme aldım ve her zaman “soyutlama” yeteneği benden daha iyi olduğuna inandığım Aslan Yalçın'a “elden ele” (hücreler arası) geçirerek ilettim. (Onunla aynı hücrede kalan diğer arkadaşın yazı türü işlerle pek alakası olmadığından) Aslan “tamam dağıtalım” diyerek onayladı ve “Buca DY” imzasıyla YB15. Koğuş hücrelerinde ve mahkemeye gidip gelenler aracılığıyla Yeni Bölüm ve Eski Bölümdeki diğer müşahedelere, bilahare Şirinyer Askeri Cezaevi'nde kalan arkadaşlara ve diğer siyasi hareketlere iletildi.

Bu yazı Buca ve Ege'deki Tek Tip Elbise direnişinin sürdürülmesine ne ölçüde katkıda bulundu, onu, benim dışımdaki arkadaşların ve bu direnişin tarihini yazacakların takdirine bırakıyorum; ama evet bu yazı, içeriğindeki iki nokta nedeniyle, sonraki süreçte Buca veya başka cezaevlerinde, dışımızdaki siyasi hareketlerden gelen arkadaşlarca polemik konusu yapılıp duruldu:

1- “Siz (EGE DY) Mamak'takileri hain ilan ediyorsunuz”.

2- “Siz çözülenleri ve teslim olanları cezaevinde içinize almışsınız”.

Bu sözü edilen yazıda, özü itibariyle (belki bir gün bir yerlerden yazının aslı bulunup ortaya çıkar) cezaevine düşen genel olarak bütün siyasilerin ve özel olarak DY'cuların (ben EGE'yi ayrıntılı bildiğim için) nasıl yakalandıkları veya teslim oldukları özet olarak ele alınıyor ve cezaevine düşen herkese “itici” değil, “kazanımcı” yaklaşıldığı ve davranıldığı, bir anlamda herkese “bir şans daha” verildiği vb. anlatılıyor; ardından Tek Tip Elbise olayının gündeme getirilmesinin amacı sorgulanıyor ve bu uygulamanın “Bugün, bu cezaevinde (Buca)” başarıya ulaşamaması için reddedilmesi gerektiği söyleniyordu; yani Buca Cezaevi'nde bugün bu elbiseyi giyenler “Karşı devrim saflarına iltica edenler” olarak nitelendiriliyordu.

Biz, kendimiz dahil herkese, cezaevine düştükten sonra “bir şans” verildiğini, kimsenin yargılanmadığını ve yargılamadığımızı, herkesin bu yeni koşullarda kendi konumunu kendisinin belirleyeceğini ve belirlemesi gerektiğini; Tek Tip Elbise olayının “yeni bir durum” ortaya çıkardığını ve haliyle herkesin kendi kaderine kendisinin karar vereceğini, bizim direneceğimizi ve bu cezaevinde bu elbiseyi giymenin ne anlama geldiğini düşündüğümüzü ve herkesin bu andan sonraki tavrıyla değerlendirileceğini... söylüyorduk.

Bu yazıda somut bir durum tespiti ve somut bir tavır saptaması vardı: Aksini düşünmek abesle iştigal etmekti ama yıllarca, bazı siyasi muhataplarımız bu konuyu dillerine pelesenk ettiler ve ben, şahsen, bu yazıyı yazanın kah ben olduğumu söyleyerek kah söylemeyerek yeniden ve yeniden açıklama yapmak zorunda kaldım.

(Buca'da elbise giyip gidenlerin bazısı sırra kadem bastı ama bazıları başka cezaevlerinde yeniden aramıza katıldılar; elbise giymeyenlerin bir kısmı sonraki yaşamlarında kendi yollarında yürüdüler ve “dost” kaldılar, ama bazıları “çok ilginç” kişiler olarak yaşamlarına devam ettiler ve ediyorlar.)

Not: Bu konunun devamı anlamındaki yazım, bu “yollar” üzerinedir.

04.09.2018/Datça/Mehmet Erdal

(*) 1991 sonrası yazdığım ilk değerlendirme yazısıdır.

(**) Behçet Dağdelen. Yakalandığı kanser nedeniyle 06.08.2019 tarihinde aramızdan ayrıldı. 


                                        
                                            (19.04.2018/Aslan Yalçın'ın cenaze törenindeyiz)

                                                                        
 (***)  Aslan Yalçın, yakalandığı kanser nedeniyle18.04.2018 günü vefat etti. 19.04.2018 günü İzmir'de toprağa verildi.                               
                                                                         (19.04.2018/Aslan Yalçın toprağa veriliyor/Zeytinalan/Urla)

                                                                              


KİM YOLCU? KİMLER YOLLARDA?

1986 yılında (kesin ay ve günü anımsayamıyorum) bizi (bir grup DY davası tutukluyu) Buca Kapalı Cezaevi'nden alıp ringlere bindirdiler ve yeni yapılan Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'ne sevk ettiler.

Aydın'da öteden beri açık olan eski bir kapalı cezaevi vardı, ancak “yetersiz” kaldığı için yeni bir cezaevi yapımı yoluna gidilmiş ve bu yeni cezaevi, o zamanların popüler cezaevi modeli olan E Tipinde inşa edilmiş ve biz bu yeni cezaevinin ilk mahkumları olarak oraya sevk edilmiştik.

Buca Kapalı Cezaevi'ne göre daha küçük koğuşlardan oluşan bu cezaevine biz ilk mahkumlardan sonra ülkenin farklı yerlerinden, örneğin Adana'dan, Erzincan'dan, Ankara'dan, Gaziantep'ten... ve gıyaplarında yapılan yargılamalar sonucu tutuklanmalarına karar verilen ve infaz sürelerini bu cezaevinde tamamlayacak olan farklı siyasi kimliğe sahip, hatta MHP davalarından yargılanıp mahkum olmuş mahkumlar sevk edilmeye devam edildiler.

İlk başlarda “sol” ve “sağ” mahkumların farklı koğuşlara yerleştirilmesiyle yetinilirken, zaman içerisinde “sol” nitelikli mahkumların sayısının artmasına paralel olarak, farklı “sol” hareketlerden gelen mahkumların “gönüllülük” temelinde istedikleri koğuşlarda bir araya gelerek birlikte kalmaları yoluna gidildi.

Ülkenin farklı illerindeki farklı davalarda yargılanan ve farklı cezaları olan biz DY'cu tutsaklar, karşılıklı iki koğuşta (ki birisinin “koğuş” statüsünde çatı katı da bulunuyordu ve böylece, gerçekte 3 koğuşta) bir araya gelmiş ve bir ara sayımız 70'lere ulaşmıştı.

Hem ilk giden kafile olmamız ve doğal olarak “bir düzen” tutturmamız hem de il/yöre bazında görece daha kalabalık olmamız nedeniyle günlük işlerin yürütülmesinde ve yönetimle, diğer koğuşlardaki farklı siyasi hareketlerden mahkumlarla ilişkilerin sürdürülmesinde Ege'deki davalardan giden bazı arkadaşlar ön planda ve belirleyici konumdaydılar.

Başlarda bu durum, en azından görünüşte genel kabul görüyor ve çok ciddi bir tepkiyle karşılaşmıyordu.

Ancak yıllardır birbirlerinden çok uzak ve kopuk yerlerde yaşayan ve doğal olarak o yaşadıkları yerlerde görece farklı yaşam tarzları ve anlayışlar geliştiren, olaylara ve gidişata, hatta geleceğe dair farklı yorumlar yapan, farklı tepkiler geliştiren ve farklı beklentiler içerisine giren bizlerin, bütün bu gerçekliği “yok” kabul eden bir çerçevede yaşamamız ve tabir-i caizse kafalarımızı kuma gömmemiz daha fazla mümkün değildi.

Nitekim gelişmeler o yönde oldu ve “su” fokurdamaya başladı.

*****

1982 ve 1983 yıllarında Buca Bölge ve Şirinyer Askeri Cezaevi'nde (yaşadığım ve tanığı olduğum yıllarda) DY'cular arasında belli bir işleyiş vardı ve bu genel kabul görüyordu; hiç şüphesiz her şey mükemmel ve dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi sütliman da değildi.

1984 ve 1985 yılarında DY'cular içinde (ayrıca ele alınması gereken pek çok nedenin sonucu olarak) mevcut iç ilişkilere ve yönetime dair memnuniyetsizlik dile getirilmeye başlanıyor ve bu memnuniyetsizlikler karşısında da bildik “dışlama/susturma/baskılama” yoluna gidiliyordu. (1985 ve 1986 yılında bir dönem kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevi'nde Yunanlı Komünistlerin direnişini anlatan KAPETANİOS adlı otobiyografik kitabı okuduğumda şok olmuştum: Örgüt içi yaşamlar ne kadar da çok birbirine benziyordu. Bu kitabı okumalarını, pek çok arkadaşa önerdiğimi anımsıyorum.)

1986 yılına kadar Ege'de bizler bu çerçevede cezaevleri yaşamımızı devam ettirirken, ülkenin başka cezaevlerinde benzer ve bazı yerlerde de (örneğin, Gaziantep) biraz daha farklı çerçevede (kısmen yurt dışı kaynaklı DY içi tartışmalardan da etkilenerek) tartışmalar yaşanıyormuş; bizler bunların böyle olduğunu 1986 yılında getirildiğimiz Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'nde, oraya diğer illerden ve cezaevi dışından getirilen DY'cu arkadaşlarla yüzleşince öğreniyorduk.

*****

Ege dışındaki illerden veya cezaevi dışından gelen bazı arkadaşlar, Aydın'da var olan DY topluluğundaki işleyişi yüksek sesle eleştiriyor, Gaziantep'teki arkadaşlar gibi “ortak bir yönetim” mekanizması oluşturulmasını ve sorunların ortaklaşa tartışılmasını ve çözüm yöntemlerinin de ortaklaşa üretilmesini/belirlenmesini/kararlaştırılmasını söylüyorlardı.

Şahsen benim hislerime tercüman olan (ama pek çok nedenle yüksek sesle dile getiremediğim) bu karşı çıkışlar, tahmin edilebileceği üzere, var olan durumda ön planda olan arkadaşlarca çok şiddetli tepki görüyor ve bunun “Örgüt düşmanlığı”, “Sivil Toplumculuk”, hatta “Tanercilik (Taner Akçam)” olduğu yollu görüşler ileri sürülüyordu.

(Özünde “Örgüt/Parti ve Demokrasi”, bunlar arasındaki ilişki olan bu tartışmayı biz Aydın Cezaevi'nde günlerce yaptık; çok da yararlı oldu ama bu yazının konusu bu tartışmaların bir bölümü olduğu için bu konuyu bir başka yazıya bırakıyorum). (*)

Ege'den gidenler olarak bizler ilk olarak bu cezaevinde ve bu tartışmalar başlayınca (önceden duyan var mıydı ve bu bilgileri kendine mi/kendilerine mi sakladılar bilemiyorum) yurt dışı kaynaklı Göçmen/Taner , Kuleci ve Devrimci İşçi tartışmalarını duyduk, bir ölçüde öğrendik ve bilmeden "taraf" olduk veya öyle değerlendirildik.

Ön planda olan arkadaşlardan bazıları kendilerini alenen “Dayıcı/Devrimci İşçi taraftarı” olarak lanse etmekten kaçınmıyor ve karşı çıkanlara “Tanerci” sıfatlamasında bulunuyorlardı; yine ön planda olan bazı arkadaşlar kendilerine “Kuleci” diyor ve başlarda yüksek sesle itiraz eden 3 kişiyi (ben, Fadıl Öztürk (**) ve bir başka arkadaşı) “Tanerci”, diğerlerini ise, onların kendilerine verdikleri “Dayıcı” (İbrahim Sevimli) sıfatlaması ile tanımlıyorlardı.

Anımsadığım kadarıyla Devrimci İşçi'nin bir-iki sayısı dışında taraflara dair hiçbir yayının ve yazının girmediği/olmadığı/okunmadığı, haliyle (bu ayrıma dair) sağlıklı hiçbir tartışmanın yapılmadığı cezaevi koşullarında yapılan bu sıfatlamaların herhangi bir değeri ve kalıcılığı yoktu; nitekim sonrası süreçteki gelişmeler de bu doğrultuda oldu. (***)

Ben, bu iç gelişmeler karşısında (daha donanımlı olabilmek ve var olan sorunla baş edebilmek için) o güne kadar öğrenmeye çalıştığım ve bir yere kadar ilerlediğim İngilizce okuma ve konuşma çabalarını bıraktım ve ağırlıklı olarak Marksist klasikleri ve bu tartışma konuları çerçevede Arnavutluk Emek Partisi tarihi vb. de dahil olmak üzere cezaevinde var olan bütün yayınları elden geçirmeye ve didik didik etmeye yöneldim..

(Bu tartışmalar, bir biçimde bir arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan 'Duvar Gazetesi'ne de yansıyor ve orada çok ilginç ve bugün okunsa çok gülünecek yazılar yazılıyordu: Acaba o arkadaşımız o yazıları saklıyor ve bir gün bir biçimde yayınlamayı düşünüyor olabilir mi ?) (****)

Bu özet anlatım çerçevesinde gündeme gelen ve başlayan bu tartışmalar, bugünden geriye bakıldığında, zamanı gelen ve tamamen ihtiyaçtan kaynaklanan tartışmalardı: Günlerce sürdü, çok derinlikli bir tartışma oldu ama çok çirkin şeyler de yaşandı ve çok çirkin şeylere de tanık olundu. (Bu tartışma sürecini bu cezaevinde yaşayan pek çok arkadaşın arasında, bugün var olmaya devam eden gerginliklerin temelinde, bu yaşanan çirkin şeyler yatar.)

İşte bu tartışmalı günlerde, başlarda kendisini “Kuleci” olarak adlandıran ve konumlandırmaya, akabinde tartışma sürecinde (“Kuleci” olmayı öyle sandığı için) “Hakem” olmaya çalışan arkadaşımız, tartışmaların aleyhine döndüğünü anladığı an "belden aşağı" vurma yolunu seçti (keza başka bazıları da): Tartışmaları yaşayan bütün arkadaşların tanık olduğu üzere, başka bazı yolların dışında benim Denizli Cezaevi'nde “DY'cu olmadığımı, bıraktığımı” söylediğimi diline pelesenk etme yoluna gitti.

Finale doğru, tartışmanın (bu yolla) çığrından çıkartılma çabaları karşısında yapılması gereken, bu “bataklığa” girmeden tartışmalardan çekilmekti ve öyle de yaptık.

*****

Ben 14.02.1981 (Cumartesi) günü Uşak ili Ulubey ilçesi Banaz deresi kıyısındaki bir sığınağın, arama faaliyeti yürüten Jandarmalarca tespit edilmesi üzerine başlayan çatışmada 2 ölü 5 yaralı arkadaşla birlikte yakalandım. (Bu olayla ilgili olarak ve özellikle ölenlerden Cemil Tıpırdamaz arkadaşımız çerçevesinde İnternette yalan yanlış şeyler yazılıyor; bu olayı ayrıntılı yazmak veya yazımına katkıda bulunmak şart oldu.)

66 gün süren emniyet sorgusundan sonra tutuklanarak (Denizlili iki arkadaşla birlikte) Denizli Kapalı Cezaevi'ne konuldum. (*****)

Biz kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir “tavır” gösterememiş; yakalanma ve sorgulanma sırasında zaaflı davranmıştım. Bence bu, DYcu olamamak idi.

Cezaevi süreci yeni bir süreçti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı, bunun böyle olması da doğaldı.

Bana göre, bu beklentiyi ben değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde en iyi tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.

O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey) Muammer Özdemir'di (******): Bu arkadaşımız jandarma ile çatışarak yakalanmıştı. (1986 yılında Buca Cezaevi'nde iken Siroz teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)

Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim.

Aldı.

Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim.

Yardım ettik de.

1982 Yılı Mart ayında Buca Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğimiz ana kadar o cezaevinde “DEVRİMCİ MÜCADELE VE MÜCADELE BİÇİMLERİ ÜZERİNE”, “DEVRİM TEORİSİ VE HALK SAVAŞI ÜZERİNE” ile “ÖRGÜTLENME SORUNU” başlıklı 3 adet çalışma kaleme aldım, bunlarla eğitim çalışmaları yaptık; o cezaevinde (o gün var olan ülke koşullarında ilklerden sayılabilecek) ciddi bir duruş ve direniş ortaya koyduk. ( Bekir Öğretici arkadaşımız, bu dönemi kaleme almaya başladığını söylüyor.) (*******)

O cezaevi ve sonrasında Buca'da, Şirinyer Askeri Cezaevi'nde, Aydın'da (tartışmalar sonrası 1989 yılında gittiğimiz Nazilli'de) bütün direnişlerde katılımcı ve bazen örgütleyicilerden birisi olarak yer aldım: Buca Cezaevi'nde 1982 Mart-1986 yılları arasında yapılan eğitim çalışmalarının yazılı materyallerinin bir kısmını kaleme aldım ... ama gelin görün ki, 1988 yılında bir tartışmada, Lenin'in “geçici yol arkadaşı” dediği türden bir yol arkadaşı kalkıyor ve çok safiyane niyetlerle söylenmiş (keşke herkes söyleyebilseydi) ve gereği de yerine getirilmiş (keşke herkes gereğini yapabilseydi) bir “özeleştiri” niteliğindeki değerlendirmeyi, “rakibi” gördüğü beni ekarte etmek amacıyla diline pelesenk ediyordu.

Ne diyeyim?

*****

Bence,12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi öncesi dönemde aynı Yol'da yürüyorduk; sonrası dönemde yollar ayrılmaya başladı. Düzene eklemlenen bazıları dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için doğru olduğuna inandığı yolda yürümeye devam etti. Yürüyor da...

Ben, bu çerçevede düşünen birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde (04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan resimlerine “İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ” yazılmasını istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.

Bugün doğru bildiği yolda birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere ne mutlu....

(Not: Bu tartışma sürecinde aktif olarak yer alan arkadaşlara “Bugünden geriye baktığınızda ne düşünüyorsunuz ve bugünkü konumunuzu nasıl açıklıyorsunuz?” diye sormak ve söyleyeceklerini dinlemek çok öğretici olabilir, diye düşünüyorum.)

05.09.2018 / Datça

(*) Bu yazı, yazılış tarihleri açısından "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR!1 ve 2"de yer alan yazıların paylaşımından önce yazıldığı için burada bu ifade vardır. Sözü edilen tartışmalar için "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1 ve 2"deki yazılara bakabilirsiniz.

(**) Fadıl Öztürk, 01.05.2025 tarihinde İzmir'de vefat etti. 02.05.2025 günü İzmir/Bayındır Gaziler Köyünde toprağa verildi.                                                                    


                                             (28.10.1987/11. Koğuş/Aydın)

(***) Bildiğim kadarıyla bugün sol siyasi yelpazede ne "Devrimci İşçi/Devrimci İşçici", ne "Göçmen/Göçmen taraftarı" ne de "Kuleci" vardır. 

(****) Bu yazıyı yazıp paylaştıktan sonra aradığım Kemal Kaşkar arkadaşın sözünü ettiğim duvar gazetesinde yayınlanan yazıları sakladığını öğrenmiş ve nitekim "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1"de bu yazıları yayınlamıştım.

(*****) Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'nde adli mahkumlar, faşistler ve biz aynı koğuşlarda bir arada kalıyorduk. 1981 Nisan sonları ve 1982 Mart ortaları arasında burada kaldım.

                                              (08.02.1982/DENİZLİ)
                                                (1982/DENİZLİ)
 

(******) Muammer Özdemir, Buca Bölge Cezaevinde yatarken siroz teşhisi konuldu, 12.03.1987 yılı yılında tedavi için gittiği Almanya'da vefat etti.

                                                                               

   
     (29 Temmuz 1996/Çanakkale Cezaevi)

(*******) Bekir Öğretici arkadaşımız, sözünü ettiği bu yazıyı yazabildi mi bilemiyorum; 30-31 Aralık 2025 gecesi vefat etti.  


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1.Bölüm)

1974-1975 Öğretim Yılı başında, 512 toplam puanla kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi'ne kayıt yaptırmıştım. (“Neden burası ve hele bu puanla?” sorusunun ilginç öyküsünü belki ileride yazabilirim.)

O yıllarda Erzurum ve Atatürk Üniversitesi, MHP'lilerin etkin olduğu ama bu kesimin dışındaki öğrencilerin de görece okula gidip gelebildiği, yurtlarda kalabildiği ve bir ölçüde nefes alabildiği bir yer olarak tanımlanabilirdi.

Üniversitedeki ülkücü öğrencileri, üniversitenin kütüphanesinde memur olarak çalışan ve doğunun başbuğu olarak tanımlanan Yılma Durak'ın yönetip yönlendirdiği söyleniyordu. (Merak duygusuyla bu kütüphaneye gittiğimi ve -hiç kimseye soramadığım için- göremeden çıktığımı anımsıyorum.)

Ben, okul açıldığında, üniversitenin yurt olarak o yıl hizmete açtığı (ve bilahare, sonraki dönemde Araştırma Hastanesi olarak kullanılacak olan) binada kalmaya başlamıştım.

Ülkücü olmayıp da benim kaldığım binada veya eskiden beri yurt olarak kullanılan diğer (eski) binalarda kalan başka öğrenciler de vardı ve ben gün geçtikçe, hem fakültemdeki hem de üniversitenin diğer fakültelerindeki sol veya kendini “ülkücü değilim” diye tanımlayan bu arkadaşlarla tanışıyordum. (Ziraat ve Edebiyat Fakülteleri'ndeki tanışmalar, şu an isimlerini anımsayamasam da, hala belleğimdedir.) Her yeni tanışma bana moral ve güç veriyordu.

Şimdi ayrıntısını hatırlayamadığım (ve haliyle bugünden geriye baktığımda sorgulayamadığım) bazı boykot girişimleri, özellikle Ziraat Fakültesi'ndeki solcu-ülkücü öğrenciler arası fakülte kantininde çıkan kavgalar vb. şu an çok ayrıntılı anımsayamadığım gelişmelerle birlikte kaldığım yurtta benim için yaşanmaz bir ortam oluşmuş ve ben de bazı tanıdık/dost öğrencilerin kaldığı bir otele taşınmaya karar vermiştim.

Aklımda “Otel Aras” olarak kalan bu otelde, farklı fakültelerden başka öğrenci arkadaşlar da vardı

Şehir içinde benzeri nedenlerle yurtlardan ayrılan veya yurtlara hiç kayıt yaptırmayan öğrenciler de bulunuyordu: Dadaş sineması karşısından aşağıya doğru inen Mumcu caddesi girişindeki köşe bina olan Güney Apartmanı, üniversite kampüsü girişine yakın bir yerde ve o zamanlar MSP'den parlamentoda bulunan bir milletvekiline ait daire ve şu an adlarını anımsayamadığım bazı oteller bunlara örnek olarak söylenebilir.

Anımsadığım kadarıyla, o kış Erzurum'a gelen CHP Genel Başkanı olan Ecevit'i karşılamaya gitmiş ve sonrası dönüşte, Atatürk Heykeli'nin bulunduğu meydandan şehrin ana caddesine girip yürümeye başladıktan sonra, yüzlerce kişinin önceden gelip toplanarak kurduğu tuzağa düşmüş ve sokak araları dahil taşlı-sopalı saldırıya maruz kalmıştık; bu benim yaşamımda tanık ve maruz kaldığım ilk toplu linç girişimiydi. Koşarak otelime geldiğimde, nefes nefese olduğumu gören ve bizden daha yaşlı bir arkadaşın “Ne oldu?” sorusuna “Provokasyon bu” dediğimi unutamıyorum.

Aynı kış Erzurum'da, Atatürk Heykeli'nin bulunduğu meydandaki kültür merkezinde (adı aklımda değil) “ALPAGUT OLAYI” adlı tiyatro gösterisini (*) engellemek isteyen Erzurum'un bütün gericileri binlere varan sayıda meydanı doldurmuş ve gösteriyi izlemeye gelenleri linç etmeye çalışıyorlardı; benim de dahil olduğum çok az sayıdaki kişi içeriye girmeyi başarabilmiş ama ne gösteri başlayabilmiş ve ne de (dışarıdaki kalabalık nedeniyle) dışarıya çıkabilmiş, içeride hapsolup kalmıştık. Akşamın ilerleyen saatlerinde polis kontrolünde arabalara bindirilerek şehrin farklı kesimlerinde bırakılarak evlerimize veya kaldığımız otellere gidebilmiştik.

Böyle bir havanın solunduğu Erzurum'da, bizler, akşamları, eğer kaldığımız yerlerden dışarıya çıkarsak, çoğunlukla CHP lokaline gidiyor, çay içiyor, konuşuyor ve bir ölçüde de olsa o gün Erzurum'un farklı yerlerinde olup bitenleri birbirimize aktarabiliyorduk.

Evet, yanılmıyorsam, o kış dönemi, bazı arkadaşlar EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) adı altında örgütlenme yoluna gitmişler ve bilahare ben, bazı arkadaşlar aracılığıyla bu girişimden haberdar olmuştum.

Bu koşullarda böyle bir girişim bana iyi görünmüş ve dernek binasına gidip gelmeye başlamıştım.

Yaşamımdaki ilk “dernek/aynı anlama gelmek üzere örgüt”, bu EYÖD idi.

O günlerde, demokratik bir kitle örgütünün ne olduğu, nasıl kurulduğu, program-tüzük vb. ne işe yaradığı, nasıl üye olunduğu, üyenin ne iş yaptığı vb. bu çerçevedeki bütün konularda kelimenin gerçek anlamında zırcahil birisiydim. (Önceki yıl olan 1973-1974 Öğretim Yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Öğrencisi idim ve okuldaki anti-faşist gruplaşma ve mücadelenin içerisinde yer almıştım ama herhangi bir derneğimiz veya adını anabileceğim bir örgütümüz olmamıştı.)

Bazı toplantılarda bazı kişiler (simaen ve isimce tanıdık/tanımadık) Aziz Nesin'den bile alıntılar yaparak konuşuyor ve ben zerrece bir şey anlamıyordum.

Bana bu koşullarda böyle bir araya geliş çok iyi bir olay olarak görünüyordu ve haliyle, bence bu derneğe üye olmak ve onun çatısı altında toplanmak gerekiyordu.

Yalnızca o öğrenim döneminde kaldığım Erzurum'da, bu derneğe ilişkin, çok daha farklı bir şeyleri anımsayamıyorum

Aklımda kalan isimler ise EYÖD başkanı olan ve daha sonraki süreçlerde DY'un DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) sorumlusu olarak aranacak, yakalanacak, itirafçı olduğu ve sonrasında sırra kadem bastığı duyumları alınacak olan Naci Yalman, Erzurum'un orta yerinde öldürülen Mahmut Yıldırım (**), bir faşisti öldürdüğü gerekçesiyle uzun yıllar içeride yatan (Zonguldaklı) Muhammet Sağlam (***) ve şu an hala görüştüğüm veya görüşemediğim ama bir biçimde “evet tanıyorum” diyebileceğim bazı arkadaşlardır.

O kış dönemi babam vefat etmiş (öğrenci kredisi alıyordum ve gerektiğinde aileden birisi de yardım ediyordu ama) ve ben istemeyerek geldiğim buradan, babamın ölümünü de bahane ederek (başka bazı özel nedenlerimin de etkisiyle) İzmir'deki Ege Üniversitesi İTBF'ye (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) nakil olma düşüncesini gerçekleştirmeye karar vermiştim.

....

Erzurum'daki fakültede okuyup da benim gibi 1975 Yaz aylarında İTBF'ye nakil başvurusunda bulunan 7 (veya 8) kişinin başvurularının fakülte yönetimince kabul edilmesi üzerine, İzmir'de öğrenimime devam etme dönemine geçmiştim. (Bizim bu naklimiz,1978-1979 Öğretim Dönemi başlarında Erzurum'dan İzmir'e olan ve sol gruplar arasında ve içinde uzun süren tartışmalara ve tavır alışlara yol açan zorunlu toplu nakil olayından iki dönem öncedir ve farklıdır.)

....

İzmir'e geldikten sonra ben, rahmetli Ahmet Özdil (nam-ı diğer, Ege'nin Paspal Ahmet'i) (****), bir başka arkadaş (bu yazılara başlarken, “yazacaklarım her şeyi ile ya doğru olacak ya da hiç yazmayacağım” diye kendimi bağlayan bir karar aldığımdan, belki bir gün, Erzurum'dan İzmir'e gelirken ve geldikten sonra uzun zaman birlikte olan ve zaman içinde pek çok kez yolları kesişen bu üç kişinin (bizim) ilginç ve karmaşık öyküsünü, bir biçimde, yazmayı başarabilirim), biri rahmetli Musa (Erdal) olmak üzere iki kardeşim ile birlikte bir evde kalıyorduk. (Zaman içerisinde farklı nedenlerle evler ve evlerde kalanların sayısı değişip durdu.)

Ben İzmir'e geldikten sonra Karabağlardaki AVCI KURŞUN FABRİKASI'NDA (*****) işçi olarak çalışmaya (kısa bir süre çalıştım) ve de İTBF'de gece bölümünde öğretime devam etmeye başlamıştım.

Okula ilk geldiğim gün, içeriye ilk adım attığım anda bir nedenle ilk karşılaştığım ve konuştuğum kişiler, daha sonraki süreçte yol arkadaşı olacağım kişilerdi ve onların kanalıyla, Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'ndaki ANT-YÖD'e (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başladım.

ANT-YÖD, Antalya kökenli bir grup öğrencinin kurduğu bir dernekti ve o gün için, Ege Üniversitesi'nin herhangi bir fakültesinde veya fakültelerinde somut bir akademik-demokratik faaliyet yürütmüyor, gördüğüm kadarıyla böyle bir iddia da taşımıyordu.

Bu derneğe, ağırlıkla kendisini cepheci olarak tanımlayan farklı fakültelerden öğrenciler ve yanı sıra, bazı öğrenci olmayan ama genç kişiler de gelip gidiyorlar, aralarında sohbet ediyorlardı.

Bu cepheciler, kendilerine başkaca bir ad vermiyorlar ama aralarındaki konuşmalardan, her konuda aynı düşünmedikleri ve bazı konularda farklı şeyleri savundukları da anlaşılabiliyordu.

1975 Kasım ayında EMPERYALİZME VE OLİGARŞİYE KARŞI DEVRİMCİ GENÇLİK DERGİSİ'nin çıkması (******) ve ilk sayısının gelmesiyle birlikte tartışmalar yüksek sesle yapılmaya ve saflar belirmeye başlamıştı.

ANT-YÖD'ü kuran ve yönetimde bulunan, bir kısmı bizim okulda okuyan öğrenci (veya değil) arkadaşlar, bu dergiyi savunmadıklarını ve almayacaklarını/satmayacaklarını söylüyorlardı. (Daha sonraki süreçte kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak bu arkadaşlardan hala görüşüp konuştuğum ve görüşmekten mutlu olduğum kişilerin yanı sıra,12 Eylül sonrası operasyonlarda itirafçı olan ve Tercüman gazetesinde günlerce itirafları yayınlanan İsmet Unutma, Mustafa Kemal İyison gibi isimleri anımsıyorum.)

Ben, genel olarak 68 kuşağı kabul edilen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya... vb. devrimcilere içten bir sevgi ve sempati besliyor ama bunların aralarındaki farkların neler olduğunu, kimin neyi savunduğunu veya eleştirdiğini, bütün bunların nedenlerini bilmiyor ve haliyle ANT-YÖD'deki bu tartışmalara yabancı kalıyordum.

Devrimci Gençlik Dergisi'nin çıkması sonrası günlerde, bendeki ibre, yavaş yavaş dergiyi savunan ve dağıtan arkadaşlardan yana doğru kaymaya başladı: Dergi ve onu savunanlar, benim Diyarbakır Eğitim Enstitüsü, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İTBF'de yaşayarak tanık olduğum ve hala içinde yaşamaya devam ettiğim koşullara ve bu koşullarda neler yapılması gerektiğine dair somut şeyler söylüyor ve öneriyor, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ise günlük yaşamı pas geçen ve daha çok söylem düzeyinde ve oldukça keskin laflar ediyorlardı.

Dergiyi İzmir'de dağıtacağını söyleyen abi (Hasan Üresin)(*******), Başdurak İşhanı'nın yanındaki Harputlu İşhanı'nda GENÇLİK KİTABEVİ adlı bir kitabevi açmış ve dergi oradan dağıtılmaya başlanmıştı.

Ben okula ilk adım attığım gün bir biçimde tanıştığım arkadaşlar ve yeni katılanlarla birlikte, okulda “Devrimci Gençlik taraftarı” olarak kendini tanımlamaya ve tanınmaya başlamıştım.

Okuldaki bazı Devrimci Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, TDY (Türkiye Devrimi'nin Yolu-ki THKO teorisyeni Hüseyin İnan'ın yazdığı broşürün adından gelir adları), TEP (Mihri Belli'nin kurduğu Türkiye Emek Partisi) taraftarı öğrenci arkadaşlarla birlikte (çoğunluğu İnciraltı Öğrenci Yurtlarında kalıyordu), okulumuzun çok yakınında bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'ndan topluca gelip okulu ele geçirmek isteyen sağcı/faşist saldırganlara karşı ciddi bir tavır ve duruş ortaya koymaya çalışıyorduk.

1976 Yılı başlarında, bu saldırılardan birisini püskürtme olayına karıştığım ve kavga sırasında bazı ülkücü öğrencileri yaraladığım iddiasıyla aranmaya başlandım ve akabinde teslim oldum, haliyle tutuklandım; bazı arkadaşlarla birlikte DGM'de yargılanmaya başlandık, 3 ay 10 günlük bir tutukluluk süreci sonrası tahliye oldum. (Sonraki süreçte, bu teslim olma olayı nedeniyle, “git teslim ol” diyen abinin eleştirildiği duyumunu aldım.)

08.09.2018/DATÇA

(*) Rahmi Mit arkadaşım, ALPAGUT OLAYI gösteriminin ve haliyle burada sözü edilen olayın 1975 Haziran ayı içerisinde yaşanıldığını söyledi.

(**)Mahmut Yıldırım, 4.03.1978 yılında Erzurum'da Çifteminareler'de pusuda faşistler tarafından öldürüldü.                                                          


(***) İlki Üniversite kampüsü sınırları içerisinde, ikincisi Erzurum merkezdeki Atatürk Heykeli önü. İkincisinde sağdan 3. benim. 1974-75 öğretim dönemi. İşletme Fakültesi 1'deyim. İlkinde ayakta soldan 3.cü, ikincide yine soldan 3. Muhammet Sağlam.

                                                                                  



(****) Ahmet Özdil, Nisan 1979'da gözaltına alındı. İzmir Emniyeti 5. Katından aşağı atıldı. Felç kaldı. Tedavi için gittiği Almanya'da 05.05.1993 günü vefat etti. Artvin'de toprağa verildi.

 

(Manisa Emniyeti'nde atılıp felç kaldıktan sonra gittiği Hamburg'da Musa Erdal ile)

(*****) Son yıllarda bu fabrika "İzmir'in Çernobil'i" olarak da anılmaya başlandı. Sahipleri Tireli idi.

(******) İlk sayı, 1 Kasım 1975.



(*******) Hasan abi 27.07.2023 tarihinde Marmaris/Hisarönü Körfezinde mütevazi teknesinde kalp krizi geçirerek vefat etti, 29.07.2023 günü Ürkmez Mezarlığına defnedildi. Ayrıntılı bilgi için bu dosyadaki "Hasan Üresin Abimdir!" başlıklı yazıya bakabilirsiniz.


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2. Bölüm)

1976 yılı başlarında ilk kez girdiğim cezaevinde, benden önce cezaevine düşen, başka siyasi hareketlerden başka tutuklular da vardı: Bergama GSB'den (Genç Sosyalistler Birliği/daha sonraları Genç Sosyal Devrimciler Birliği), Bornova Kampüsü'nde çıkan öğrenci kavgalarından, TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç insan oradaydı.

TKP/ML-TİKKO davasından tutuklu olan kişilerden üçü Ermeni kökenli yurttaşımızdı ve bu kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de yakalanma biçimi ve etnik kökeni itibariyle basın tarafından manşete taşınarak, tabir-i caizse “efsane” bir kişi haline getirilmişti. (*)

Benim cezaevinde kaldığım 3 ay 10 günlük sürede, Ege Üniversitesi Fakülteleri'ndeki ve Ege'nin farklı yerlerindeki sağ ve sol kesimden öğrenciler arası çatışmalar sonucu her gün yeni yeni kişiler tutuklanarak bu cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa getiriliyordu.

Bu tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala taraftarı olduğunu söylediğim Devrimci Gençlik Dergisi ile ilgili yeterli bilgiye sahip değildim ve (benden daha yetkin oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve eziklik duyuyordum.

DGM'de yapılan ilk duruşmada, (isimlerini anımsayamadığım) tutuklu diğer iki arkadaş ile birlikte tahliye edilmiştik.

Tahliye edildikten sonra okuldaki arkadaşların yanına dönmüş ve derginin dağıtıldığı kitabevine gidip gelmeye devam etmiştim; içeride maruz kaldığım sorulardan ve bana yöneltilen eleştirilerden aklımda kalan ve cevaplarını öğrenmem gereken soruları sorup duruyordum. Abi, yazın İnciraltı Yurtlarında bir eğitim çalışması düşünüldüğünü ve katılacaklarından birisi olarak beni düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle bir eğitim çalışması benim için çok iyi bir şey olacaktı.

Ali Alfatlı'nın (**) “Tarihle Söyleşiler-1”de (***) de değindiği bu eğitim çalışmasına 10-11 kişi katılmış ve bir ay civarında bir sürede, belli başlı temel klasikler kabul edilen kitapları okumuş ve tartışmaya çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı geceler Kula Mensucat işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle uykusuz ama inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile bu çalışmayı bitirmiş, eğitim çalışması öncesine göre daha bilgili olmuştuk.)

Okunan ve tartışılan her şeyi anlamış olduğum söylenemezdi ama bu eğitim çalışması sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi dönemdeki kazı koz anlayan veya tabir-i caizse, siyasi muarızlarımızca (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler karşısında mel mel bakan bir konumdan bir ölçüde de olsun kurtaracak ve okumaya yöneltecekti.

.....

1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışmasına farklı fakültelerden ama ağırlıkla, kendisini “Devrimci Gençlik taraftarı” olarak tanımlayan İTBF ve GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) okuyan öğrenciler katılmıştı.

1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması sonrasında da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve paraları getirip kitabevine teslim ediyorlardı. Eğer dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları abiye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde kafaları netleşiyordu.

Ben bu öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde abi/abilere soruyor, işin doğrusu, daha çok işin günlük pratiği ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile ilgileniyordum; benden daha yetkin olduğunu düşündüğüm bazı arkadaşların ideolojik-teorik çerçevede sordukları sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı tartışmaların yaşandığını biliyor, görüyordum. (Yıllar içinde oluşan çoğunluk kanısına göre, bu noktada Ege çok talihsiz bir yer olmuştu.)

İzmir dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle Ege'deki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.

Kökleri taa ortaokul yıllarına kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara tanıklığın olduğu bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün bir DG'li olarak somutlaşan safiyane duygularla gönüllüce bu yola koyulan, günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak gerekli gördüğü/görülen veya "yapılması gerekir" diye önerilen her şeyi tereddütsüz yapan ve bazen var olan arkadaşları/ilişkileri/olayları yalnızca bu çerçevede değerlendiren birisi olarak, bu işleyiş bana doğal ve yeterli geliyordu.

.....

1976-1977 Öğretim Yılı başında, İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevi'nden kaçarken ölen İsmail Şahin (****) başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni DG taraftarı öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsü'nde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla sıçrama yaptılar.

.....

1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılı'nın başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da anti-faşist mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde bulunmaya başlamıştık. (İl dışı bazı yerlere de gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve orada Manisa DEV-GENÇ Başkanlığı yapan ve bilahare, 12 Eylül sonrası Manisa Emniyet binasından aşağıya atılan ve kanserden dolayı Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i, bu il dışı gidiş sonrası o gittiği yeri kendine yurt edinen ve hala oralarda yaşamını sürdüren arkadaşları not etmem gerekiyor.)

Bu yazının konusu çerçevesinde özetlemek gerekirse, bu mahalle çalışmaları Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb. ( Bornova ve Karşıyaka dışında kalan) mahallelerde ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin, İsmail Şahin, Ahmet Özdil, 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi...)(*****), bazı yerlerde dernekler kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya birliktelikler oluşturularak anti-faşist mücadeleyi yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve sert bir anti-faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de okuma-yazma kursu, Altındağ'da Taş ocağı ile Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele, Yeşildere'de “Heyelan Bölgesi çalışmaları” biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsü'ndeki bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali Suat Eser...)(******) çalışma yürütüyorlardı. (Sevgili İsmail Şahin, bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesi'nde de çalışma yürütmüştü; o, her daim her yere ve her işe koşan arkadaşlarımızın başlıcalarından birisiydi.)

1976-1977 Öğretim Yıl başından itibaren yaşanan bu sıçramanın doğal sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de öğrenci derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazanan arkadaşa bu konumu nedeniyle "müdür" denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)

(İzmir'de Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibindeki (şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası olan) İTBF'deki anti-faşist mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtlarındaki “Çadır Direnişi” ve ona keza “İnciraltı Katliamı” başlı başına ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele dönemidir.)

Bu mahalle çalışmalarının biçimlerinden birisi olarak 1977 Yılı Yerel Seçimlerinde İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi Özer ve Gültepe'de Aydın Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) (*******) desteklenmiş ve seçilmeleri doğrultusunda etkin bir çalışma yürütülmüştü; her ikisi de seçimi kazanmış ve sonrası dönemde, DG/DY çizgisi, bu mahallelerde tarihe çizik atmıştır. (Destansı Gültepe direnişinin tarihi yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim başlangıç noktası olarak ele alınmalıdır.)

(Şu an sayısını anımsayamadığım Devrimci Yol dergisinin bir sayısında, bu yerel seçim çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)

Yine bu sıçramanın doğal sonuçlarından olmak üzere İDOD (İzmir Demokratik Ortaöğrenim Derneği), DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ ve EGE DEV'GENÇ (********) kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler çerçevesinde “Fırın İşçileri” ve “Kapıcılar” örgütlenmeye çalışılacak, haliyle İzmir'de taşlar yerinden oynayacak ve nihayetinde hem anti-faşist mücadelede hem de sol içinde dengeler değişecekti.

(Bu sürecin bir yerinde, Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla DG taraftarı arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın büyümesi sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla yaralanmasına ve bütün öğrenci yurtlarının kavga alanı haline gelmesine yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri plana itme ile sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı, (nesnel olarak) özünde bir iktidar kavgası olsa da sol içi sorun düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.) (*********)

Bu yaşadıklarım, yaptıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim ki, mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde ve farklı kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede, kurduğumuz veya bir biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin olduğumuz dernekler (ki bazıları farklı yasal nedenlerle kapatılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür örgütlenmeler (farklı nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü savunan kişiler veya kişilerden oluşan birlikteliklerden mücadelede öne çıkan gönüllü arkadaşlar yönetici/yürütücü/belirleyici konumdaydılar; bu kişileri bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu örgütlenmeleri yaratan veya kazanan ve en önemlisi kendiliğinden veya önerildiğinde gönüllü olarak bunu kendine iş edinen bazılarımız ise örgütleyici olarak bir adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda abiye gidiyorlardı.

Bu mekanizma içerisinde yer alan sorumlu konumundaki kişiler (bazı istisnai durumlar dışında), büyük ölçüde inisiyatif sahibiydiler ve yazılanlara, anlayabildikleri ve yorumlayabildikleri ölçüde uygun bir eylemlilik çizgisi izliyorlardı.

Hiç şüphesiz bu yapı ve bu işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen mücadelenin gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama mücadele yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve gereksinimler artmaya devam edince yetersiz kalmaya başlamış, böyle her yetersiz kalışında çözüm bulunamadığında iç tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır olmuştu.

Hiç şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayına kadar olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha soft (yumuşak) bir gerçekliğe sahipti ve bizler de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle uyumlu kişilerdik. Ancak, bu soft gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte yetersiz bir önderlik söz konusuydu. (Ben, o günlerde, “orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'” şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı pratik ve teorik eğitimler yapılmaya yönelindi ise de örgüt düzleminde ciddi ve yeterli adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem geç kalmış hem de yetersiz olmuştu.)

1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, 2018 yılında kanserden ölen Aslan Yalçın'ın, 1981'de İzmir'de öldürülen Selim Martin'in (**********) ve başkaca bazı ön plandaki arkadaşların birbiri peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevine konulması üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların aktarımı yoluna gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir yeni bir döneme evrilmiştir.

09.09.2018/DATÇA

(*) Bu üç Ermeni kökenli arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı. Orhan Bakır (Armenak Bakırcıyan), daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde 13.05.1980 tarihinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde bir ihanet/ ihbar sonucu vurularak öldürülmüştü.

(**) Ali (Alfatlı) abi yakalandığı kanser nedeniyle 18.03.2025 günü vefat etti, cenazesi Akhisar'da toprağa veridi. 


(***) "Tarihle Söyleşiler" 3 kitap olarak yayınlandı ve sonrası gelmedi.
                                                                   

(****) İsmail Şahin'in de içerisinde olduğu Aydın Önlisans'tan gelenlerin bazıları. İsmail Şahin, ayakta, soldan 3.cü. 26 Haziran 1980 tarihinde Adana Kapalı Cezaevi'nde tünel kazarak firar edenler ile birlikteyken elektrik kablosuna basarak cereyana kapıldı ve vefat etti. Cenazesi memleketi Divriği'de toprağa verildi.
                                                 

                                                


(*****) Gülçin İlçi, Burdur Belediyesi'nde Basın Danışmanı olarak çalışıyordu. 13.11.1998 günü Afyonkarahisar yakınlarında geçirdikleri bir trafik kazasında "Abi" dediği belediye başkanı Armağan İlçi ve aracı kullanan şoför ile birlikte vefat etti.                 

                                                                             


(******) Ali Suat Eser, Zonguldak'ın Ereğli ilçesinde gazetecilik yaptı. 26 Şubat 2018 günü Antalya'da vefat etti.

                                                                                 


       (*******) Aydın Erten, 10 Ağustos 2000 tarihinde yakalandığı kanser nedeniyle vafat etti.                                                                
                                   

(********)  

                                                                                                   

(*********) Bu sözü edilen olaya ve daha genel anlamda İzmir'de benim bulunduğum dönemdeki "Sol içi tartışmalara/çatışmalara" dair daha ayrıntılı bilgiler için bu dosyadaki "SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? 1-2-3-4" başlıklı yazılara bakılabilir.

(**********) Selim Martin, 27.05.1981 günü İzmir Bayraklı'da polis ile girdiği çatışmada yaralı yakalandı, kaldırıldığı hastanede vefat etti. 

                                                                                              


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (3.Bölüm)

1978 yılı Kasım ayında (6136 sayılı Ateşli Silah bulundurma ve taşıma nedeniyle tutuklandıktan sonra) ikinci kez Buca Cezaevi siyasi mahkumlar koğuşuna geldiğimde, bu kez, her şey önceki gelişimden çok farklıydı.

Anımsadığım kadarıyla, koğuşta benden önce hem bizim arkadaşlardan hem de diğer siyasi fraksiyonlardan, örneğin; kendilerine THKP-C PARTİZAN (bunlar 3-5 kişilik ve tabir-i caizse bir aile örgütüydü, ki asıl bundan sonraki 'mücadelenin yükseldiği' dönemde kah içinde yer aldığı kesimden şu veya bu nedenle ayrılan kah kendileri bir yapı oluşturan benzeri 3-5 kişilik sayısız örgütler (!) pıtrak gibi ortaya çıkacak ama bir sabun köpüğü gibi zamanla veya bir-iki sözde eylemle tarih sahnesinden silinip gideceklerdi) diyen, 1977-1978 yıllarında İzmir'de adları sıkça duyulan THKP-C DEVRİMCİ KURTULUŞ/EYLEM BİRLİĞİ örgütünün yönetici kadroları (ki birisi “2. Mahir Çayan” olarak tanıtılıyordu, taraftarlarınca, cezaevi öncesinde) olduğu iddiası ile yargılanan vb. kişiler bulunuyordu.

Bunlar, adlarını cezaevi öncesi dönemde bir biçimde duyduğumuz ama okullarda (haklarını yemeyeyim, 1976-1977 yıllarında bir dönem bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar İTBF'de bizimle birlikte mücadelede vardılar), mahallelerde, iş yerlerinde ve başkaca günlük yaşamın sürdüğü hiçbir yerde karşılaşmadığımız ve izlerine rastlamadığımız siyasilerdi.

Biz ise (o gün) Devrimci Gençlik Dergisi'nin yanı sıra 1 Mayıs 1977 yılından itibaren Devrimci Yol Dergisi'ni (ve başkaca yayınları) yayınlamaya devam eden, bu yayınlarda Türkiye ve dünya meselelerine dair ciddi tezler ileri süren, bütün ülke genelinde anti-faşist mücadele eksenli devrimci bir mücadele yürütmeye çalışan ve bu alanda oldukça iddialı olan/iddialı olduğunu söyleyen, bu çerçevede YERALTI MADEN İŞ'i, ODTÜ-ÖTK'yı, UŞAK'ı... yaratan ve örgütleyen, ülke genelinde var olan pek çok meslek örgütünün yönetiminde ağırlığı bulunan, herkesin ve her kesimin “Ne diyorlar ?” diye söylediklerine ve söyleyeceklerine kulak kabarttığı bir hareketin mensupları, sempatizanları veya taraftarı konumundaki kişilerdik.

Çok kısa bir sürede, 1975 Kasım ayından o güne kadar ki o kısa zaman aralığında, hiç kimsenin ve hatta pek çoğumuzun (belki de hiçbirimizin) önceden öngöremediği ölçekte bir ilerleme kaydetmiştik.

Hani, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” denirdi ya, öyle bir durum söz konusuydu...

Bizim bu olağanüstü büyüme sürecimizde, Devrimci Yol Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması sonrası dönemde, (bugüne kadar olduğu gibi bugün bile tartışılmaya devam edilen) Devrimci Sol-Devrimci Yol ayrılığı yaşanmış, bu ayrılık, bir süre, pek çok yerde olduğu gibi İzmir'de de demoralize etki yaratmış, ama sonra bu halet-i ruhiye, hızla kaybolmuştu.

(Ayrılık öncesi dönemde, ağırlıkla İstanbul kaynaklı olmakla birlikte Ankara kesimindeki bazı arkadaşların da katıldıkları ve dillendirdikleri bir tekerleme şöyleydi: “Ankara yazar, İstanbul yapar ve İzmir bakar”, ki 2018 yılında dahi bazı eski Ankara kökenli arkadaşlarımızın bugünkü davranışlarının altında, bu Ege'yi küçümseme bakışının izleri görülebilir. Bu tekerleme doğru idiyse, soldan eleştiri yönelterek ayrılan bu DEV-SOL'cu arkadaşların, İzmir'den/hatta Ege'den dişe dokunur ciddi ve yaygın bir ayrılma olayını gerçekleştirmeleri gerekirdi. Ama öyle olmadı; hemşehrici olmak çerçevesinde götürdükleri bir-iki kişi dışında kimseyi ikna edemediler. Bence, bunun nedeni, bütün eksikliklerine ve yetersizliklerine rağmen, İzmir'de/Ege'de bizlerin izlediği çizgi ve günlük yaşama müdahale performansı idi.) (*)

Cezaevi dışında olduğu gibi cezaevi içinde de psikolojik üstünlük bizde idi.

.....

Anti-faşist mücadelenin okullar dışındaki alanlarda da yükseltilmesi anlayışı çerçevesinde gidip çalışmaya başladığımız mahallelerde, biz yalnızca faşistlerin etkinliğini kırma, bunların etkisi altındaki veya sıradan dediğimiz insanları bir biçimde kazanmaya çalışma ile yetinmiyor, zaman zaman sol kesimde olan bazı siyasi oluşumlarla da karşı karşıya geliyor, bu grupların mensupları ile günlerce oturup tartışıyor ve birbirimizi ikna etmeye/kazanmaya çalışıyor (Karabağlar'da TİKP/AYDINLIK taraftarları iken Hortuna namı ile tanınan Sezer Filiz'i (**), Arap Mustafa namı ile tanınan Mustafa Olpak'ı (***) ve arkadaşlarını bu çerçevede kazanmış, KARA-DER'i bu arkadaşlarla kurmuştuk; her iki arkadaşımızı da tarihe not düşüyorum) ya da (Balçova'da HK, Karabağlar'da TKP/İGD...ile olduğu gibi) bir başka düzlemde (ki bugünden geriye bakıldığında, kesinlikle mahkum edilmelidir) “kozlarımızı” paylaşıyorduk.

Devrimci mücadele içerisindeki bu tür kazanım veya kayıplar, işin doğasına uygun gelişmelerdi.

Günlük yaşam içerisinde, siyasi anlamda senden ayrıldığını veya sana katılacağını söyleyen kimse, bu tavrını yalnızca söylemde bırakmaz ve günlük yaşamında, bu yeni duruşuna uygun olarak günlük olayları ve sorunları yorumlamaya, çözümleri bu yeni duruş çerçevesinde üretmeye ve pratiğe geçirmeye, ona göre konumlanmaya vb. yönelir.

Bütün bunlar gözle görülebilir ve değerlendirilebilir şeylerdir.

Cezaevi koşullarında ise, bazı istisnai durumlar dışında, (şeklen) bunun benzeri gelgit olaylarının başkaca nedenleri vardır; bu gelgitlere biraz daha farklı yaklaşmak gerekir.

.....

Benim ikinci kez içeride olduğum o günlerde, bir öldürme olayına karıştığı iddia edilen bir arkadaşımız D. Kurtuluşçulara; buna karşın, birisi merkez komitesi üyesi olduğu söylenen iki DK'lı da bize katılacaklarını söylemişlerdi.

Cezaevi dışında böyle bir olay gündeme gelse/geldiğinde yapılması gereken şey belliydi: Gelen kişi/kişiler, bulundukları birimde/alanda/işyerinde... her neredeyseler, orada yeteneklerine, olanaklarına ve hareketin oradaki gereksinimlerine göre bir biçimde görevlendirilir, haliyle o günkü mücadele ve örgütlenme gerçekliğine denk şekilde çok değişken olan hiyerarşi içinde yer alır, eğer daha ön planda olabilecek biriyse ona göre konumlandırılırdı; giden için ise tersi bir gelişme söz konusuydu.

Cezaevi ve cezaevindeki bizim gerçekliğimizde, olayın kahramanları aksi iddiada bulunsalar dahi (ki böyle ifade edilmesi her zaman daha ikna edici bir yol olarak tercih ediliyordu), nesnel olarak, gelen, komüne geliyor; giden ise komünden gidiyordu.

Benim tanık ve karar verici konumda olduğum o olayın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyordu.

Ama öyle olmadı.

Taraflar bu gelgit olayını, olması gereken gerçekliğinin dışında, gelgit olayının kahramanlarının iddiaları bağlamında değerlendirmeyi tercih etti (her kesim kendi kafasında kurguladığı nedenlerle) ve haliyle bu çerçevede kısa süren bir gerginlik yaşandı.

(Bu gelmek isteyen ve merkez komite üyesi olduğu söylenen DK'çu arkadaş, cezaevinde, ben oradayken, komüne katılmadı; benimle dışarıya haber gönderdi ve abi/abilerden onay beklemeyi tercih etti. Belli ki, bizi de kendileri gibi değerlendiriyordu.)

.....

Cezaevinde kaldığım o dönemde, bizimle aynı avluya volta atmaya çıkan 3 arkadaş, bir gün ve güpegündüz, hiçbirimizin haberi olmadan ve hiç kimseye haber vermeden firar etmiş ve biz de şaşırmıştık.

İşin aslı sonradan anlaşılmıştı: Örgüt içi bir darbe ile kenara itilen 2 Eylem Birlikci ve nev-i şahsına münhasır başka bir arkadaş, kaçanlardan birinin köylüsü olan bir gardiyanı suistimal etmiş ve bir biçimde, o gardiyan dahil o gün orada görevli gardiyanları bağlayarak adli mahkumların ziyaretçilerinin arasına karışarak sırra kadem basmışlardı.

Devrimci Gençlik Dergisi Yazı İşleri Müdürü göründüğü için cezaevine giren ve bir gün, bazı arkadaşlarıyla birlikte, cezaevi duvarına “o duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız” diye yazı yazarak firar eden Taner Akçam, o günlerde, bizim onur ve gurur vesilemizdi, haliyle biz bu olaya çok sıcak bakmıştık.

.....

1979 yılı Mart ayı sonunda, 4 ay 10 gün içeride kaldıktan sonra, ilk duruşmada tahliye olmuş ve bir kez daha özgürlüğe adım atmıştım.

11.09.2018/DATÇA

(*) Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bu dosyadaki "ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR"MIYDI? 1-2" başlıklı yazılara bakılabilir.

(**) Sezer Filiz, İzmir/Karabağlar'da ağır bakım motor ustası olarak çalışıyordu. Cezaevi sonrası yıllarda görüşüyorduk. Öldüğünü öğrendim.

                                                                       

                                                                           (Sezer Filiz, önde, solda)

(***) Mustafa Olpak, namı diğer Arap Mustafa: Karabağlar'da, çalıştırdığı tost arabasının başındayken faşistler tarafından kurşunlanıp yaralandıktan bir süre sonra, önce TEP'e, sonra TSİP'e ve daha sonra da örgütsüz-bağımsız olmaya doğru evrildi; yıllar sonra “Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneğini" kurduğunu, etnik kökeni üzerine kitaplar yazdığını, 2016 yılında da öldüğünü öğrendim. Huzur içinde yatsın. (Bknz:Google)

                                          


ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ? (4. Bölüm)

Cezaevinden çıktıktan sonra, artık İzmir'de kalamayacağım, bana Denizli'de gereksinim duyulduğu ve aile olarak oraya gitmem/taşınmam gerektiği düşüncesi iletilmiş ve ben de tereddütsüz kabul etmiştim; çünkü ben ( başkaca sayısız arkadaş gibi), bu halk için vardım ve görev adamıydım.

Küçük bir kamyonete eşyalarımızı yükleyerek yola çıkmış ve Sarayköy'de beni karşılayan arkadaş ile buluşmuştum.

Aynı gün, otobüs garajının yakınlarında, Kirişhane mahallesinde, Topraklık diye bilinen bir yerde tutulan bir eve yerleşmiştim.

.....

Benden önce Denizli'ye gelen arkadaş bir nedenle cezaevine girmiş, kısa bir süre içeride kalmış ve akabinde başka bir ile gönderilmiş, haliyle ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere ben yollanmıştım.

.....

Denizli'de, önceki arkadaş döneminde, (Devrimci Solcuların ayrılmasına atfen, benzeri pek çok ayrışmada da kullandığımız sıfatlama ile) “Askı-2” olayı yaşanmış, önde gelen bazı arkadaşlar, kendi ifadelerine göre, benden önceki arkadaşa tepki anlamında bizden ayrılmışlardı. (Bu arkadaşların zaman içinde nasıl bir evrilme süreci yaşadıkları, o dönemdeki ayrışmaların ne ölçüde ideolojik bir içerik taşıdıklarını anlamak açısından önemli ve ufuk açıcıdır.)

Biz, ilk elde, bu ayrışma sonrası geride kalan ve ön planda gözüken/ önerilen bazı arkadaşlar ile bir araya gelmiş; benim İzmir deneyimlerimi de içine katarak, hareketin gündeme getirmeye başladığı düşünceler çerçevesinde, oldukça şekli olmakla birlikte işe yaradığı görülecek bir yapılanmaya ilk adımı atmıştık.

.....

Denizli, (ağırlıkla tekstil dalında olmak üzere) bir sanayi kenti olma yolundaydı; irili-ufaklı çok sayıda tekstil atölyesi ve fabrikası faaliyet yürütüyordu. Bu iş yerlerinin bazılarında MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) adında bir sendika (genel merkezi bile Denizli'deydi) (*), örgütlüydü. Denizli merkez, Denizli il kırsalından oldukça yoğun göç alıyor ve haliyle, kent merkezinde, çok sayıda işsiz genç bulunuyordu.

Denizli merkezde bazı yüksek okullar (Mimar ve Mühendislik Akademisi, Eğitim Enstitüsü) ve haliyle öğrenci gençlik de ciddi oranda söz konusuydu.

Merkezdeki bazı mahallelerde (Karşıyaka/Dokuzkavaklar, Bakırlı, Çatalçeşme gibi) faşistler etkin konumdaydılar.

Merkez ve ilçelerden Sarayköy, Acıpayam, Çal (Bekilli/Kutlubey)...oldukça hareketli yerlerdi.

14.01.1978 tarihinde Çal/Bekilli/Kutlubey beldesinde Nevzat Gökçen, 20.02.1978 tarihinde Çal/Dağallı'da Ramazan Doğan, 20.06.1978 tarihinde Acıpayam/Yassıhöyük'te Mustafa Kuşçu, ben oraya gitmeden hemen önceki günlerde 11.04.1979 tarihinde Zeki Erdoğan ve Mustafa Erdoğan faşistler tarafından öldürülmüşlerdi. 07.05.1979 günü, Denizli merkez Sevinç Parkında çıkan bir kavga, sağ görüşlü olduğu söylenen bir astsubayın ölümüyle sonuçlanmıştı. (Bu olayda yargılananlardan ve beraat edenlerden Harun Gökkaya arkadaşımız (**), 31.10.1980 tarihinde, Denizli ili Buldan İlçesi Yenice bölgesinde, jandarma ile girişilen çatışmada 22 kurşunla katledildi; bir anlamda, bu Sevinç Parkı'nda çıkan kavganın rövanşı alındı.)

Anımsadığım kadarıyla (bizzat gidip gördüklerim çerçevesinde), Acıpayam ve Yassıhöyük köyünde, Kızılhisar'da, Tavas'da, Sarayköy'de, merkezde dernekler veya kitabevleri, diğer bazı yerlerde de ilişkiler vardı.

Biraz tanıdıktan sonra, bende şöyle bir düşünce oluşmaya başlamıştı: Denizli, ilçeleri de dahil, devrimci mücadelenin hızla yükseltilebileceği ve buna bağlı olarak da örgütlenmenin pekala geliştirilebileceği koşullara sahip bir yerdi.

.....

Yassıhöyük köyünde daha önce öldürülen Mustafa Kuşçu arkadaşımız için, ölüm yıldönümünde, oldukça kitlesel katılımlı bir miting yapmıştık. (***)

Devrimci Yol Dergisi'nin bir belki de iki sayısı film halinde gelmiş ve (büyük şehirlerde çıkan sıkıntılar nedeniyle) Denizli'de bir matbaada basılmış, bilahare Nevşehir taraflarına biz ulaştırmıştık.

Ülke genelinde olduğu gibi Denizli'de de artan faşist saldırılar karşısında, daha aktif ve daha kitlesel bir mücadeleyi örgütlemek gerekiyordu.

Bu perspektifle hareket edilerek, 1979 yılı Mayıs/Haziran aylarında (kesin tarihi anımsayamıyorum) MHP lideri Alparslan Türkeş'in Denizli'ye gelişi sırasında (Denizli'nin o dönemdeki siyasi atmosferini anlamak açısından çok iyi bir örnektir) içinden geçtiği Sarayköy'de ve çıkarken de içinden geçtiği Sevindik Mahallesi'nde (o dönem Sarayköy'de ve merkezde var olan farklı siyasi hareketlerden arkadaşlarla birlikte) öyle kitlesel ve sert bir tepki gösterilmişti ki , önceden öngörülemeyen bu beklenmedik durum, ulusal basında manşet olmuştu.

.....

Devrimci potansiyeli böylesine yüksek bir ilde, başka sorunların çözümünde olduğu gibi parasal sorunların çözümünde de farklı ve çok daha geniş bir perspektif geliştirmek mümkün ve gerekliyken, bunun yerine, örtük olarak yapılan bir yönlendirmeye gösterilen aptalca bir tepkinin (ve de koşulların abartılı iyimser yorumlanması ve olayın kendisinin/sonuçlarının küçümsenmesi) sonucu olarak gündeme gelen ve sonuçları itibariyle (ben/biz anlamında) tarihsel bir hata olan Sarayköy Tekel Deposu soygunu yaşanmıştı.

1979 yılı Temmuz ayında yaşanan bu olayın hemen akabinde, ben ve bir arkadaş tutuklanarak önce Sarayköy İlçe Cezaevi'ne konulmuş ve ardından, “buradan kaçabilirler ve zaten Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanacaklar” gerekçesiyle, bir hafta sonra Denizli Kapalı Cezaevine sevk edilmiştik. (Bazı arkadaşlar ise aranır duruma düşmüşler ve haliyle Denizli'deki örgütlenme /mücadele ağır bir darbe almıştı.)

.....

Denizli Kapalı Cezaevi, 1979 yılı itibariyle T Tipi bir cezaevi idi ve bir adet de müşahedesi vardı; bizi, sol siyasi tutukluların tutulduğu bu bölüme vermişlerdi.

Müşahede, (bodrumu hariç) iki katlı, her katı yan yana farklı hücrelerden oluşan ve her hücrede tahta birer somyanın ve alaturka tuvaletin bulunduğu bir yerdi; biz, üst katta bulunuyorduk. Alt kata, cezaevi yönetimince sakıncalı bulunan veya koğuşlarda uyumsuzluk gösteren adli mahkumlar veya başkaca nedenlerle gerekli görülenler konuluyordu.

Hücrelerin kapıları gündüz açılıyor, gece ise gardiyanlar, tek tek dolaşıp, kapıları kapatıyorlardı.

(Biz gelmeden bir hafta öncesine kadar THKP-C/Acilciler Örgütü lideri olduğu söylenen Mihraç Ural, bu müşahedede kalmış ve sonra Adana Kapalı Cezaevi'ne sevk edilmiş: bizden önce farklı nedenlerle tutuklanmış arkadaşlar, bana, okumam için, Mihraç'ın yazdığı bir yazıyı vermişlerdi: Mihraç, hiç unutmam, bu yazısının bir yerinde, CHP için "modern faşist" diyordu.)

Müşahede bölümünde kalan (alt ve üst katlardaki) mahkumlar, haftada bir gün, koğuşlardaki mahkumların her gün havalandırmaya çıkarıldığı avlulardan birisine hava almak için götürülüyor ve o gün, bir-iki saat, yalnızca onlar o avluda volta atabiliyorlardı.

Bu volta atmaya çıkarıldığımız günlerde bazı adli mahkumlarla, onlar pencerelerinden bizi seyrederken ilişki kuruyor, sorunları konuşuyor ve isteyenlere kitaplar ve dergiler veriyorduk.

İkinci kez girdiğim Buca Cezaevi'nde de bir-iki benzerine tanık olduğum üzere, ülke çapında çatışmaların hızlandığı ve mücadelenin yükseldiği o günlerde, bu mücadelenin yansımaları, cezaevlerinde de görülüyor; bazı adli mahkumlar, bu yükselen mücadelenin ve onlarla aynı konumdaki bizlerin de çabasıyla (elbette, ek olarak başkaca nedenler de olabilir) bize doğru eğilim gösteriyorlardı.

(Bu çerçevede bize katılan pek çok adli mahkum, zamanla, cezaevinde ve cezaevi dışında bizle ilişkisini kesmemiş ve bir biçimde sürdürmeye devam etmişlerdir: 1979 yılındaki bir isyan olayından sonra Sinop Cezaevi'ne sürgün gönderilen, orada ağır işkenceler gören, hastalanan ama bir türlü tedavisi yapılamayan ve nihayetinde 1987 yılında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde ölen Buldan'lı Ahmet Çetin arkadaşımızı -ki 1987 yılında sanırım “Yeni Gündem Dergisi” bu arkadaşımızı kapak yapmıştı- burada tarihe not olarak düşüyorum.) (****)

.....

Ben, bu cezaevine ilk adım attığım andan itibaren, buradan firar etmenin olanaklarını sorgulamaya başlamıştım; benden sonra Denizli'ye gelen arkadaşla da (bir biçimde) bu düşüncemi tartışıyor ve ona, böyle bir olasılık gündeme geldiğinde, bana yardımcı olması gerektiğini söylüyordum.

(Cezaevi dışında ise olaylar devam ediyor, 17.08.1979 günü faşistler Serdar Ekiz, Ömer Tayfur Yüreğir ve Erdoğan Aziz İzmirlioğlu'nu öldürüyor; bu olaydan 5 gün sonra ise, 22.08.1979 günü sağ görüşlü birisi vuruluyordu.)

Çok fazla ayrıntısına girmeden yazarsam; farklı alternatifler üzerinde düşünce geliştirirken, benimle aynı adı taşıyan (elbette soyadı farklı olan) ve aynı siyasi hareketten olan bir arkadaşın yanlışlıkla (ben sanılarak) başka bir cezaevine sürgün edilmesi olayı yaşanınca, hızla bir seçenek üzerine yoğunlaşmış, yağmurun yağdığı ve ziyaretçilerin (müşahede kapıları açılarak) içeriye alındığı ilk gün “firar etmeli” düşüncesinde karar kılmıştım.

Nitekim 1979 yılı Aralık ayı içinde, 3. kez girdiğim cezaevinden, 5 ay 10 gün yattıktan sonra, yağmurun yağdığı ilk gün, aynı olaydan tutuklandığım arkadaşla birlikte, yürüyüp giderek, firar etmiştim. (Biz o cezaevinin ilk firari mahkumlarıydık.)

Elbette bu firar edişimde, kadın-erkek birçok arkadaşımızın çok önemli katkıları olmuştu.

12.09.2018/DATÇA

(*) Denizli'yi ve burada sözü edilen yakın tarihi çok iyi bilen bir arkadaşım o dönemde Denizli'de MİSK'in merkezinin değil "Bölge Temsilciliğinin" bulunduğunu bildirdi.

(**)  Harun Gökkaya, 15 Ekim 1980,

                                                                         


(***) Mustafa Kuşçu'nun anma töreni.

                                                              

   (****) Ahmet Çetin arkadaşımızın ölümüyle ilgili daha ayrıntılı bilgi için "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR-2"deki  "ARKADAŞIMIZ AHMET ÇETİN ANISINA" başlıklı Mehmet Şahin arkadaşın yazdığı yazıyı okuyabilirsiniz.

                                                           

                                                                                                                                                            


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (5.Bölüm)

Cezaevinden firar ettikten sonra, nereye gideceğimizi/gönderileceğimizi bilmeden, 2-3 gün kadar, Denizli merkezde, birlikte firar ettiğimiz arkadaşla (ilk gün birlikte) ayrı ayrı olmak üzere farklı evlerde saklandık.

Sonra, “ortalık sakin” denilerek, Uşak tarafından gelen bazı arkadaşlarla birlikte, Uşak bölgesine geçmek üzere yola çıktık. (Diğer arkadaş başka bir bölgeye gönderilmişti.)

Uşak, öncesi dönemde, bizim hareket açısından olduğu kadar, anti-faşist mücadele açısından da bize gurur veren efsane bir ildi (*). (Öyle ki, Uşak dışındaki bazı bölgelerde, örneğin Aslan Yalçın gibi devrimci mücadelenin ön planında Uşaklı devrimcileri görmek, kimseye şaşırtıcı gelmezdi; Sarayköy Tekel Deposu soygunu dolayısıyla yakalandığımızda, polislerin ilk sorusu “Uşaklı mısınız?” olmuştu.)

.....

YAY-KUR direnişi” olarak hafızamızda yer edinen 17.03.1977 tarihindeki Uşak merkezde yaşanan olaylar (bu direniş sırasında Haydar Öztürk ve Semiha Özakar adlı iki devrimci genç öldürülmüştü), bu ildeki devrimci mücadele açısından bir dönüm noktasıydı.

Bu direnişten sonra, Uşak'ta devrimci mücadele hızla yaygınlaşmaya ve yükselmeye başlamıştı.

25.07.1977 tarihinde Sivaslı ilçesinde Cafer Avcı (**) arkadaşımız, bir faşist tarafından koyun kırpma makası ile kasığından yaralanmış ve bilahare ölmüştü. (1969-1972 yılında okuduğum Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan tanıdığım ve bilahare Gazi Eğitim Enstitüsü'nde okumaya devam eden, sporda madalyaları olan bir arkadaşımızdı. Onu yaralayan ve ölümüne neden olan faşistin Sivaslı Cezaevi'nden kaçmaya çalışırken, jandarma tarafından vurularak öldürüldüğünü duymuştuk.)

09.09.1978 tarihinde İsa Dinçtopal adındaki başka bir devrimci arkadaşımız, kaldığı eve bir el bombası atılarak öldürülmüştü.

15.01.1979 tarihinde Ulubey İlçesi Büyükkayalı Köyünde çıkan olaylarda, faşistler, Cemil Vural ile annesi Hatice Vural'ı öldürmüşler (***), Gülsüm Vural'ı ise ağır bir şekilde yaralamışlar; olay sonrası bu faşistlerin evleri köylülerce yakılmış ve bazı faşistler köyden sürülüp çıkarılmışlardı.

Keza aynı dönemde, Ulubey İlçesi Hanyeri köyünde, köyün öğretmeni faşistlerce ağır bir şekilde yaralanmış ve akabinde, benzeri olay (sürgün) orada da yaşanmıştı.

.....

Uşak'a geldikten sonra bir süre farklı evlerde kalmış ve sonrasında, Uşak Tren İstasyonu yakınlarında, istasyona çok yakın bir yerde kalacağımız ev tutulmuş ve ben, Ulubey kırsalına götürülmüştüm.

.....

Ulubey, suyu Büyükmenderes'e akan Banaz Çayı kıyısında kurulu küçük ama çok sayıda köyü bulunan bir ilçe merkeziydi.

Bu köylerin bir kısmında (Kurudere, Aksaz...) faşistler, çoğunluğunda ise (Omurca, Kışla, Gümüşkol, İnay, Hanyeri, Küçükkayalı, Büyükkayalı, Avgan...) devrimci, sol ve sosyal demokrat kabul edilen kesim etkindi.

İlçe merkezinde, siyasi anlamda, bir “pat durumu” söz konusuydu.

Bütün ilçe, köyleriyle birlikte (bazı köylerde bazı aileler “Almancı” olsalar da) varlıklı bir yer değil, gelir seviyesi düşük bir yer kabul edilebilirdi.

.....

1978 yılı içerisinde (ay ve günü anımsayamıyorum) Erdal Okan (****) (01.09.1979 günü bir kuyumcu soygunu sırasında vurularak öldürülmüş olan arkadaşımız) İzmir'den beni ve başka bazı bölgelerden bazı arkadaşları da (nerelerden ve kimler anımsayamıyorum) alarak, pratik eğitimi görmek amacıyla Küçükkayalı Köyü'ne getirmiş, bu köy civarında, (sonrası süreçte hiçbir işimize yaramayan) 3-5 günlük bir eğitimden sonra, gerisin geri götürmüştü.

1979 yılı sonlarındaki bu gelişimde hangi köye ilk adımı attığımı (net olarak) söyleyemem ama bu yöreye ilişkin ilk anımsadıklarım arasında Hatice ve Cemil Vural'ın 1. ölüm yıldönümü olan 15.01.1980 tarihinde, arkadaşlarla köyde yapılacak anma etkinliğine olası bir jandarma müdahalesi ve alınacak tedbirler tartışması vardı.

Bu anma etkinliği oldukça geniş katılımlı olmuş ve jandarma da köye gelmemişti.

.....

İlk başlarda, benim ne ölçüde uyum sağlayıp sağlayamayacağımın merak edildiğini; gerçekten, ilk günlerde, kırsal kesim ve ormanlık bir alan olması nedeniyle fiziken, önceki çalışma bölgelerimin koşullarının ve konumumun getirdiği alışkanlıklarım ve değer yargılarım nedeniyle de bazı uyumsuzluklar yaşadığımı, bilahare bu çerçevede eleştiriler aldığımı anımsıyorum.

Kırsal kesimin ve ormanlık alanların koşullarına, köylülerin yaşam tarzlarına, değer yargılarına, giyimlerine, konuşma tarzlarına, birbirleriyle ilişkilerine, yemelerine, içmelerine...uyum sağlamak, onlar gibi olmak ve onlardan birisi olmak, onlar tarafından içselleştirilmek, (illegal koşullarda “olmazsa olmaz” bir şart olan) “su ile balık” gibi olmak (hele çok kısa bir sürede) öyle çok kolay bir şey değildi ama (uzun dönemde) olanaksız da değildi.

14.09.2018 /DATÇA

(*) Uşak'taki devrimci mücadeleye ve Devrimci Yol örgütlenmesine dair daha ayrıntılı bilgi edinmek için şu çalışmaya bakılabilir.

                                                                           

                                                                         (İlk baskısı)

(**) Cafer Avcı

                                                                                                

(***) Cemil Vural

                           


  (****) Erdal Okan 

                                                                                 



ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (6. Bölüm)

Bu bölgeye geldikten ve uyum sorununu bir ölçüde de olsa çözdükten sonra, bu bölgede, oldukça geniş bir alanda faaliyetlere katılmaya ve katkıda bulunmaya başladım.

Bu çok geniş (Omurca'dan Avgan'a kadar, Ağustos başı itibarıyla ise, sorumlu konumundaki iki arkadaşın Ankara'da yakalanması sonrası doğan boşluk nedeniyle ve hele 12 Eylül sonrası koşullarda Karahallı, Sivaslı ve Banaz'a kadar olan) alanda bana verilen görev ve benim üstlendiğim konum nedeniyle (buradaki mücadelenin başlaması ve sonrasında yaşanan süreç içerisinde de bizzat yer almadığımı veya yaşananlara dair birebir tanıklığımın bulunmamasını da eklersek), bu bölgedeki köylerde var olan günlük yaşama ve bu günlük yaşamın örgütlenmesi ve yönlendirilmesine (özellikle Karık Belgeselinin (*) ele aldığı Büyükkayalı'da yaşananlara) dair çok ayrıntılı şeyler yazabilmem pek mümkün değildir. (Bu köyde/köylerdeki günlük yaşam ve bu günlük yaşamın örgütlenmesi ve yönlendirilmesi konusu, bir belgeselin boyutlarını aşan bir konudur ve hala araştırılmayı, derlenmeyi, analiz edilmeyi ve üzerine, dünden bugüne/yarına tezler yazılmayı beklemektedir.)

Benim asıl olarak, o köyde/köylerde sorumlu olarak bulunan arkadaşlarla sohbetlerden tartışmalardan ve bazı birebir gözlemlerden/yaşadıklarımdan anımsadıklarım kadarıyla bu köylerde, bu arkadaşlarım veya onların yönlendirdiği/görevlendirdiği kişilerce farklı alanlarda farklı çalışmalar yapılıyordu.

Bu çalışmalara, o köylerden yetişen ve bir adım öne çıkan arkadaşların yanı sıra, köy dışından olup da devrimci çalışma anlamında veya bazı başka nedenlerle bu köylere geçici veya benim gibi uzun süreli olarak gelen/gönderilen pek çok kadın-erkek arkadaş da katılıyor ve farklı sorumluluklar üstleniyorlardı. (Ege'deki pek çok devrimci, farklı nedenlerle, mutlaka bir dönem bu köylerde kalmış ve bu çalışmalara bir biçimde katılmıştır.)

Büyükkayalı Köyü'nde bir Halk Odası vardı (ki 12 Eylül sonrası "karakol” olarak kullanılmıştı), diğer bazı köylerde ise, bize yakın olan veya bizimle birlikte hareket eden ailelerden bazılarının evleri (fiilen) Halk Odası gibi değerlendiriliyor/kullanılıyor ve toplantılar o evlerde yapılıyordu.

Ulubey merkezde bir tüketim kooperatifi kurulmuştu ve (anımsadığım kadarıyla) Omurca ve İnay'da da benzer birer (fiilen) kooperatif bulunuyordu.

Uşak/Ulubey denilince, o döneme ilişkin akla gelen iki konu/sorudan ilki Komünlerdir. (İkincisi “kurtarılmış bölge” ve bu çerçevede silahlı gruplardır).

Karık Belgeseline de konu olan, Büyükkayalı Köyü'ndeki Komünler, benim gözlemlediğim kadarıyla, asıl olarak, 1979 Ocak ayında yaşanan ve iki kişinin öldürüldüğü (Hative Vural ile oğlu Cemil Vural) çatışmanın ardından, faşistlerin köyden sürülüp çıkarılması sonrası dönemde gündeme gelen köye yönelik faşist saldırılar koşullarında, oldukça yoksul sayılabilecek köyde, toprağın ekilmesinde ve yetiştirilen ürünün toplanmasında yardıma gereksinimi olan ailelerin bu sorununu yardımlaşma/dayanışma ve birlikte olma/birlikte hareket etme çerçevesinde çözebilmek için (devrimciler tarafından) gündeme getirilmiş/önerilmiş ve uygulamaya geçilmiş bir deneyimdir.

Komün, akla 1871 yılında Paris'te yaşanan ve 60 gün süren (sonrasında bütün dünyada ezilen halkların umudu ve özlemi olan) “işçi cumhuriyetini” getirse ve bu çerçevede (savunma, eleştirme veya kötüleme/mahkum etme amaçlı) yapılan değerlendirmelere neden olsa da, gerçekte, Anadolu köylülerinin geleneklerinden olan imecenin (bu çalışma ve örgütlenme biçiminin), oradaki devrimciler tarafından bir biçimde yorumlanmasından ve orada, o dönemde yaşanan koşullara (formüle edilebildiği kadarıyla) uydurulmasından (ama Komün olarak adlandırılmasından) başka bir şey değildi. (Nitekim, Karık'ta bir kişi bu olayı “imece” diye değerlendiriyor.)

Farklı koşullarda ortaya çıkan farklı sorunların, o sorundan/sorunlardan etkilenen ve o sorunun /sorunların ortadan kaldırılmasından çıkarı olan kesimlerce ortaklaşa hareket etme anlayışı çerçevesinde gündeme gelen imecenin (bu çalışmanın ve örgütlenmenin) ne kadar süreceğini, o sorunun/sorunların çözüm süreci ve de bu sürece katılanların (devam/tamam anlamında) vereceği karar belirler.

Eğer, ortaklaşa çözüm sürecine katılanlar, sorun/sorunlar çözüldüğünde “tamam” derse biter; ama bu yaşananlardan hareketle, var olan veya olasılık dahilinde olan başka sorunların çözümünde de aynı şekilde hareket etmeye ve bu birlikteliği devam ettirmeye karar verirlerse, bu imece (örgütlenme) farklı katılımlarla farklı biçimler alarak devam edebilir.

Sonrasında sürece katılanlardan bazıları veya çoğunluğu, bu sürecin kendilerine bir yararının olmadığını veya artık bunun içerisinde olmaya devam etmek istemediklerini söylerlerse, imeceden (örgütlenmeden) çekilebilirler ve imece, geride kalanlarla devam eder veya biter.

Bu süreçte, imecenin devamından yana olanların ayrılanları ikna çabaları veya yeni katılımcıları ikna çabaları çok önemlidir ve bu oldukça sabır ve emek isteyen bir iştir.

Bu süreçte, ayrılmak isteyenlerin veya ayrılanların iradelerinin yok sayılması ve sürecin her şeye rağmen devamının sağlanmaya çalışılması veya sağlanması, olacak ve savunulacak bir şey değildir. (Daha fazla ayrıntıya girmek, bu yazının amacını aşmak olur).

Nitekim, (bir yıl önceki uygulamalarda yaşananların devamı anlamında) benim orada bulunduğum dönemde, bu komün deneyimi sırasında bazı tartışmaların yaşandığının ve bazı köylülerin, farklı nedenlerle gayri memnun olduklarının ve komünlerden ayrıldıklarının bana söylendiğini anımsıyorum.

(Burada, bu anlatılanlara ek olarak söylenebilecek tek şey, Büyükkayalı Köyü'ndeki komünler deneyiminde ve keza diğer köylerdeki yardımlaşma-dayanışma çabalarında, örneğin; Küçükkayalı, Hanyeri...ve bizatihi katıldığım 1980 yaz aylarındaki İnay Köylerinde... oralarda bulunan devrimcilerin bu sürece tek taraflı ve karşılıksız olarak katkılarının da olduğudur.)

Komünler deneyimi, artısı ve eksisi ile var olan sorunları ortaklaşa çözme ve ortak bir yaşamı örgütleme doğrultusunda atılmış (bu yönüyle, komşu/geleneksel köyde olup bitenden farklı bir yolda yürüme iradesi ve pratiğinin ifadesi olan) devrimci bir adım olması nedeniyle, mevcut sistem savunucularınca tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir şey olarak değerlendirilmişti.

15.09.2018/DATÇA

(*) KARIK Belgeseli

                                                                            



ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (7.Bölüm)

Köylerde, ana giriş yolları üzerinde belli bir mesafede köyün gençlerinden (hatta farklı yaşlardan) gönüllü olanlar ve o köylerde (farklı nedenlerle) bulunan devrimciler, olası faşist saldırılara karşı savunma amaçlı nöbet tutuyorlardı; bu nöbet görevi, her köy özeline uygun bir sisteme bağlanmıştı, sorumluları vardı ve asıl olarak geceleri tutuluyordu (Çünkü faşist saldırılar asıl olarak geceleri gündeme geliyordu)

.....

1978 yılı Aralık ayında yaşanan Maraş ve sonrasında tanık olunan kitlesel katliamlar ile zirveye tırmanan faşist saldırılar karşısında, bu ülkede yaşayan ve kendisini saldırının olası hedefleri arasında gören herkes ve her yer (kendiliğinden ve birbiri peşi sıra), kendisini savunmak amacıyla farklı arayışlara yönelmiş ve bilahare farklı yöntemler bulmaya/geliştirmeye başlamıştı.

Biz, hareket olarak faşist saldırılar karşısındaki bu arayışları, Direniş Komiteleri önerisi çerçevesinde devrimci bir bakış açısı ve örgütlenme anlayışı temeline oturtmaya çalışıyorduk.

Biz bu mücadele ve örgütlenme biçimini, yürütülen ve yönlendirilmeye çalışılan anti-faşist mücadele içerisinde ortaya konulan ve yaşanan pratiklerden hareketle formüle etmeye çalışmıştık.

Ülkenin içinde bulunduğu bu ortamda, üstelik Büyükkayalı ve Hanyeri Köylerinde yaşanan öldürme ve yaralanma olayları sonrasında, bu köylerde, bu tür savunma faaliyetlerinin ve bu çerçevedeki örgütlenme girişimlerinin olması çok doğaldı. (Bunların olması değil, olmaması anormal olurdu.)

....

Benim oralarda bulunduğum süre içerisinde, Küçükkayalı Köyü iki kez çevre köylerden gelen (bazıları ismen söylenecek kadar tahmin edilebilen) faşistler tarafından gece yarıları otomatik ve uzun namlulu silahlarla rastgele taranmış ve bir kez de köy içinde, bu çerçevede çatışma yaşanmıştı; her saldırı da anında karşılık verilerek püskürtülmüştü.

....

Bu köylerde ama özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Hanyeri, Kutlubey (ki 1980 yaz aylarında bizimle hareket eden bir beldeydi) ve İnay Köylerinde yaşama geçirilmeye çalışılan ve Büyükkayalı Köyünde (o gün için) en gelişmiş haline bürünen bu savunma ağırlıklı örgütlenme biçimi, özünde Direniş Komitesi (*) olarak formüle ettiğimiz ve önerdiğimiz örgütlenme biçiminin özelliklerini taşıyan ileri bir adımdı. (Köyün ve köylünün günlük yaşamına, savunmaya ve siyasi örgütlenmeye dair sorunların, neredeyse aynı sorumlularca çözülüyor olması, bazı sıkıntıların kaynak noktası olarak kabul edilebilirse de, bu durum, varılan noktada, yaşanılan bir zorunluluktu; önerilen teorik önermeye göre de geçiciydi. )

....

Bu köyler, özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Kutlubey ve Hanyeri Köyleri (bazen diğer köylerin bazıları da bir biçimde) kısa aralıklarla jandarmalarca ve bazen de jandarma ve polis ekiplerince ortak olarak sarılıyor ve köy/köyler ev ev aranıyordu.

Köyün/köylerin ana giriş yollarında bir biçimde barikatlar oluşturarak nöbet tutan arkadaşlar, böylesi resmi baskın günlerinde, köylüye ve köyde bulunan devrimcilere baskını haber vermekle yükümlüydüler. ( Küçükkayalı köyünde bir gece nöbetçiler bu görevlerini bir biçimde yerine getirmeyince, uykudaki bir grup arkadaşımız uyudukları evde kıskıvrak yakalanmışlardı.)

Kurtarılmış Bölgeler” olarak adlandırılan (bizim tarafımızdan değil) bu köylerde, devrimciler ve köy/köyler halkı, bir faşist saldırı olduğunda, anında mevzi tutarak savunmaya geçiyor ve faşistlerle çatışıyordu (Küçükkayalı köyünde, ben o bölgedeyken bunun örneklerini yaşamıştık). Resmi baskınlarda ise, baskına gelenlerin sayısı ve niyetleri ne olursa olsun, köy dışına çıkılıyor ve ormanlık alanda, kırda veya komşu köyde baskının sonlanması bekleniyordu. (Benim orada bulunduğum süre içerisinde, bunun aksi doğrultuda yaşanan tek bir örnek yoktur.)

(O günlerde bana normal gibi görünen bu çelişkili davranışımızın, o dönemin nesnel çözümlemesinin yapılabilmesi ve bizim tarihsel sorumluluğumuzun ortaya konulabilmesi açısından masaya yatırılması ve tartışılması gerekiyor.)

.....

Köyün/köylerin ana giriş yolları üzerinde barikat kurup nöbet tutan ve yeri geldiğinde köyü savunmakla yükümlü olduğu söylenen (ve kendileri de bunu böyle kabul eden) gençlerin hiçbirisi, eğer varsa veya onlara verilmişse, ellerindeki savunma aletlerinin kullanımı dışında hiçbir şey bilmiyorlardı: ne bir eğitimleri ve ne de başka yerlerde yaşadıkları pratikleri vardı. Köy dışından gelen (benim gibi) devrimcilerin de onlardan geri kalır yanları yoktu veya geldikleri yerlerde yaşadıkları küçük çaplı olaylar sırasında, kendiliğinden edindikleri bazı deneyimleri vardı.

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesine doğru yol alınan o günlerde, bu genç insanlara merkez yönlendirmeli veya görülen lüzum üzerine deyip, bizim tarafımızdan (bu çerçevede) gerekli teorik ve pratik eğitim verilememişti. (Sorumlu konumundaki bizler bile bu eğitimden yoksunken, yardım almaksızın, bizim bu eğitimi vermemiz hiç mümkün değildi)

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi, Mayıs ve Ağustos aylarında bazı sorumlu arkadaşların yakalanması sonrası doğan boşlukta ve bölgedeki bizim bu gerçekliğimizde bizi yakalamıştı (12 Eylül sabahı ben ve bazı arkadaşlar, İnay'da boş bir evde uyurken, köyden bir genç arkadaş tarafından uyandırılmış ve böylece olaydan haberdar olmuştuk).

15.09.2018/DATÇA

(*)

                                                         


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? ( 8. Bölüm)

Şimdi adını anımsayamadığım ama İnay'dan olduğunu söyleyebileceğim o genç arkadaşın bizi uyandırması ve haberdar etmesi üzerine öğrendiğimiz Askeri Faşist Darbenin (*) ilk günlerinde, şahsen ben tam anlamıyla şaşkın ördek gibiydim.

Tamam, öncesi süreçte, Ağustos ayında, sorumlu iki arkadaşın yakalanmasından önce yapılan tartışmalarda, bize iletilen merkezi değerlendirmelerden de hareketle gidişatın bir açık faşizm doğrultusunda olduğunu söylüyorduk ama öte yandan, 40 civarında milletvekili (bazı değerlendirmelerde daha az sayılar dile getiriliyor ise de biz o günlerde bu 40 sayısını telaffuz ediyorduk) çıkarabileceğimiz bir yasal parti ve seçim olasılığını da konuşuyorduk. Haliyle, açık faşizm öngörüsünde bulunuyor olmamızın, o günkü siyasal ve örgütlenme pratiğimizde somut bir anlamı yoktu; çünkü o doğrultuda yoğunlaşmıyor, olası gelişmeler ve alternatifler konusunda tartışmıyor ve kısacası, bu öngörülen açık faşizm olasılığı söylem düzeyinde kalıyor ve kuvveden fiile çıkmıyordu. (Bu merkezi anlamda da böyleydi, çünkü Ege'de, neredeyse tek-haydi başlıca diyelim- aktif çatışma bölgesi olarak kabul edilebilecek bu bölgedeki bizlere, bu yöndeki teorik değerlendirmelerin ötesinde ne özel bir görev verilmiş ve ne de gerekli kişi veya ekipman gönderilmişti. Haa, sorumlu konumundaki arkadaş, "sığınaklar" filan demişti ama bu hem soyut hem de kendiliğindenciliğe bırakılmış, bir şeydi.)

Keza, 1978 Maraş Katliamı sonrasında ülkenin bazı bölgelerinde sıkıyönetim ilan edilmiş, bu sıkıyönetim durumu, o bölgelerde bugüne kadar devam ede gelmiş; arkadaşlar ve de başka muhalif  (kişiler, gruplar, çevreler, örgütler, partiler vb.) güçler, bu sıkıyönetim koşullarında mücadelelerine devam etmişler ve bir ölçüde de olsa başarılı olmuşlar ve bugüne gelmiştik.

Öteden beri yapılan bütün teorik tartışmalarda ve anlatımlarda, şahsen ben sürekli faşizm, gizli faşizm, açık faşizm... vb konularda çatır çatır konuşuyordum ama işte şimdi 12 Eylül Açık Faşizm sabahında uyandırılmış ve o tartıştığımız olayla yüz yüzeydik: Bu, günlük yaşamımızda ve mücadelemizde bize nasıl görünecekti? Neler yaşayacaktık? Neler olacak ve neler değişecekti?

Olayın alacağı boyutları tahmin edemiyordum.

Kafam karışıktı.

Karamsardım.

İş başa düştü” diye düşünmüştüm.

Direnecektik.

Peki nasıl?

Onu bilmiyordum.

Direnecektik, o kadar.

.....

Ağustos ayında, iki arkadaşın yakalanmasından sonra, bizim bölgenin Uşak ile bağlantısı kopmuştu; Ben Uşak merkezde bulunan evime gidip geliyor ve olası operasyonlara dair (hiyerarşik ilişki dışından) bilgiler alabiliyordum ama bizim durumumuz ne olacaktı? Yeni sorumlu arkadaş gelecek miydi? Biz ne yapacaktık? Neler yapmalıydık?.. Bilemiyordum.

....

Bizim bölgede, Uşak'tan ve başka illerden gelen çok sayıda arkadaş vardı ve farklı köylere dağıtılmışlardı: Bu arkadaşlar, bulundukları köylerde ve köylerin çevrelerindeki arazide bir biçimde kalıyorlar, 12 Eylül öncesi itibarıyla, o köylerdeki günlük yaşama ve çalışmalara farklı biçimlerde katılıyorlardı.

Her köyde (veya bir-iki köyü kapsayacak biçimde), sorumlu arkadaşlar vardı.

Bu arkadaşlardan görece önde olanlar, Büyükkayalı ve Küçükkayalı Köyleri civarındakilerdi; onlar hem görece daha yoğun bir pratik süreç yaşamışlar, hem sığınak vb. daha önce yönelmişler ve hem de görece ormanlık sayılabilecek bir arazi bölgesinde bulunuyorlardı.

....

Bu boşlukta, aklıma, 1980 öncesi koşullarda elden düşürmediğimiz ve neredeyse başucumuzda duran “VİETNAM KAZANACAK” (**) adlı kitap geliyordu; biz (veya, hadi kimseye haksızlık yapmayayım, ben), gerilla savaşını, teorik düzeyde, bu kitaptan öğrenmiştik.

Aklımda kaldığı kadarıyla, mevcut durumla o kitaptaki bölümler arasında paralellikler kuruyor, çıkarsamalarda bulunuyor ve tamam, biz de şunu yapmalıyız diyordum.

Hiç unutmam, İnay'da bulunduğum ve boş evlerde saklandığım o 12 Eylül sonrası günlerin birisinde, Büyükkayalı köyü tarafından gelen ve “Ne yapmak gerektiği?" konusunda benden bilgi almak isteyen (kurye, diyebiliriz) bir arkadaşa, o zamanlar yayınlanan ve benim her hafta alıp okuduğum Yankı Dergisinin arka sahifesinde güncel gelişmelere dair yazısı yayınlanan Kışlalı'nın (***) değerlendirmelerinden de yararlanarak, İnay'ın arka bir sokağında, sokak lambasının ışığı altında oldukça ayrıntılı bir değerlendirme yazmış ve o bölgedeki arkadaşlara yollamıştım.

Hiyerarşik ilişki hala yoktu, nesnel olarak, bir biçimde, otonomlaşmış idik ve başka ne yapabilirdim ki?

Arazide saklanmaya devam edecektik.

Yakalanmayacaktık.

Teslim olmayacaktık.

Var olduğumuzu gösterecektik.

Hiyerarşik ilişki kurmaya çalışacaktık.

.....

Yanılmıyorsam, Eylül sonlarına doğru yeni sorumlu arkadaş gelmiş ve benimle bir biçimde ilişki kurarak buluşmuştuk.

Yine yanılmıyorsam, bu arkadaşın önerisi ile, şartların değiştiği ve yeni bir durum oluştuğu gerekçesiyle, o güne kadar Uşak'ta olduğundan bihaber olduğum Selim Martin ile (yıllardan sonra) tekrar bir araya gelmiştik.

.....

O buluşmadaki işbölümüne göre Selim, Uşak merkeze; ben, bütün kırsala ve yeni gelen arkadaş ise il ile merkez arasındaki ilişkilere bakacaktı.

....

Ben Uşak merkezde iken, yeni sığınak yerleri aramak için farklı yerleri dolaşan arkadaşlardan bir grup, 10.10.1980 günü Güre bölgesinde, bir evde, jandarmalar tarafından kıstırılmış ve Kutlubey'li Abdurrahman Çetin (****) burada öldürülmüş ve bir arkadaş yaralı yakalanmıştı.

18.10.1980 tarihinde, Kurban Bayramı'nın ilk günü, Küçükkayalı köyünde, bayram namazı çıkışı köylüler arasında çıkan kavgada, bizim “Kara Dayımız” (Himmet Uysal) “köyden bir kişiyi öldürdüğü” gerekçesiyle, Ulubey Jandarma Karakolu tarafından gözaltına alınmıştı. (Ağır işkenceler gören ve bakımı yaptırılmayan Kara Dayı, nihayetinde, Kasım ayı içinde, cezaevinde ölmüştü.)

Bu olaylar, o güne kadar büyük şehirlerde ve şehir merkezlerinde operasyonlarını yoğunlaştıran Askeri Faşist Cuntanın resmi kolluk kuvvetlerinin, artık kırsal kesime yönelebileceğine dair bir işaret olarak algılanmış ve ben bölgeye dönmüştüm.

16.09.2018/DATÇA

(*)                       

                                                                          

(**)

                                                                      

(***) Yanılmıyorsam, Yankı'da haftalık "Yankı'nın İncelemesi" başlıklı makaleyi yazan 21 Ekim 1999'da bombalı bir suikastte öldürülen Ahmet Taner Kışlalı değil, Mehmet Ali Kışlalı idi. (1933-2020)

(****) Abdurrahman Çetin

                                                      

                                                           


ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (9. Bölüm)

Resmi kolluk kuvvetleri önceleri aramak istediği köyü çepeçevre sarıyor, anons ederek köylüyü köy meydanına topluyor, kimde ne silah varsa camiye veya okula (her nereyi söylüyorsa oraya) bırakmalarını söylüyor ve köyde bir anarşist (o günkü anlamıyla, devrimci) varsa bildirmelerini istiyor ve sonra çekip gidiyormuş. Sonrası günlerde, köylülerden bazıları, elbette muhtarın (veya jandarmaya, kimlerin bırakıp bırakmadığını bildirecek bir aza vb.) bilgisi dahilinde, ellerindeki silahı veya silahlardan birisini o söylenen yere bırakıyor, muhtar da bu bırakılan silahları jandarma karakoluna götürüyormuş.

Eğer jandarma, yeterli silah bırakılmadığına veya o köyde aranan kişi/kişiler bulunduğuna veya onlara yardım edildiğine (elbette muhbirleri aracılığıyla) kanaat getirirse, o köy yeniden sarılıyor, yeniden anonsla köy meydanına toplanıyor ve her türlü kitlesel işkence uygulanıyormuş.

Biz, bu çerçevede çok sayıda şiddet ve işkence öyküsünü bir biçimde duyuyorduk.

Bu olup bitene, bir biçimde müdahale etmek gerektiğini düşünmüş, pratik olarak da bir adım atalım demiş ve atmıştık da.

Yine bu çerçevede, Uşak merkezden Ulubey bölgesi kırsalına getirdiğimiz malzemeler arasındaki bir teksir makinasında, Emekse civarındaki doğal bir sığınakta, o bölgede dağıtılan ilk ve tek bildiriyi basmış ve akabinde pek çok köyde ve ilçe merkezinde dağıtmıştık. (Bu bildiride, ben yazdığım için hiç unutmuyorum, 12 Eylül öncesinin sözüm ona muhalifleri de eleştiriliyor ve şimdi “dut yemiş bülbül gibi sustukları” söyleniyor ve bizim sonuna kadar direneceğimiz yazılıyordu. Meraklı bir araştırmacı, elbet bir gün bu bildiriyi de bulur çıkarır.)

....

21.11.1980 tarihinde Kutlubey'de Muammer Özdemir arkadaşımız, bulunduğu ve saklandığı evde jandarmalar tarafından kuşatılmış, teslim olmayıp çatışmaya girmiş ve nihayetinde yaralı olarak yakalanmıştı. (Bu arkadaşımız, cezaevinde iken siroz hastalığına yakalanmış ve bilahare, tedavisi için götürüldüğü Almanya'da 12.03.1987 tarihinde ölmüştür)

.....

Resmi Kolluk kuvvetlerinin kitlesel boyuta varan bu şiddet, işkence ve yargısız infazları meyvesini vermeye başlamış (asıl başkaca nedenlerin yanı sıra ek olarak bunlar da yaşanınca, ki bu konu çok önemli ve başlı başına ele alınması gereken bir konudur), bize yakın olan/duran, bize bir biçimde yardım eden kişiler/aileler, bizden uzak durmaya/olmaya, bize yardım etmemeye, bize sırt çevirmeye ve hatta, yer yer, teslim olmamızı söylemeye başlamışlardı.

Bu karamsarlık, umutsuzluk ve yılgınlık ortamının bazı sonuçları bizim aramızda da görülmeye başlanmış, bazı arkadaşlar (şehir merkezinden değil, orayı bu yönüyle de bilemem, kırsal bölgeden söz ediyorum) tükendiğini, bizi eleştirdiğini, bizden farklı düşündüğünü vb. belirterek, ayrılmak istediklerini söylemeye başlamışlardı. (Bu arkadaşların hiçbirisi, bugün bile, bu taleplerinin gereğinin yerine getirilmediğini söyleyemezler.) Öte yandan, aynı nedenle ben, başka arkadaşlara göre, daha panik ve sekter birisi olmaya başlamıştım.

.....

Resmi kolluk kuvvetleri, Ulubey bölgesinde, yoğun bir arama-tarama ve takip faaliyetine girişmişlerdi.

Sayımız azalıyor ve yeni katılım/katılımlar sağlayamıyorduk. Kutlubey'de Muammer Özdemir yakalandıktan sonra, ciddi bir boşluk oluşmuştu. Bu boşluğu, yanımızdaki arkadaşlardan birisiyle dolduramayacağımızı düşündüğümüzden olsa gerekir ki yanılmıyorsam, 1.01.1981 günü, yılbaşı nedeniyle verilen görüş hakkından yararlanarak, duvarlarda “aranıyor” afişlerinde resimlerimin olduğu bir zaman diliminde, bir arkadaşın yanında, Ulubey Cezaevi'ne gitmiş, ziyaretçi olarak içeriye girmiş ve orada yatmakta olan, Kutlubeyli Hüseyin Özdemir arkadaşımızı firara ikna etmeye çalışmış ama başarılı olamamıştım. (Bu arkadaşımız, bilahare 1982 yılı Temmuz ayında kendi imkanlarıyla firar etmiş ve yurtdışında, Almanya-Fransa sınırında, kaçak geçiş yaparken, 13.05.1988 tarihinde trenden düşerek ölmüş.)

(Keza, farklı nedenlerle Karahallı-Sivaslı ve Banaz taraflarında da dolaşırken, bu ilçelerde ve çevrelerinde yapılan operasyonların boyutlarını öğrenebilmek amacıyla, bazı tutuklu arkadaşlarla konuşabilmek için, aynı dönemde, birer kez Banaz ve Çivril Cezaevlerine ziyaretçi olarak girmiş ve çıkmıştım.)

17.01.1981 günü gecesi, Himmet Tarhan (*) arkadaşımız, kendi köyü olan Büyükkayalı Köyünde, kendi evinde, jandarmalar tarafından sarılmış ve çıkan çatışma sonucunda öldürülmüştü.

....

12.02.1981/13.02.1981 günü akşamı, Uşak İl Merkezi'nde bir evde Selim (Martin), sorumlu arkadaş ve ben bir evde oturmuş, konuşmuş, hareket merkezinden geldiği söylenen bir yazıyı okumuş, tartışmış ve bilahare, bu yazıyı, benim, Ulubey'deki arkadaşlara iletmeme karar vermiştik.

13.02.1981 günü bir biçimde Ulubey'e gitmiştim (Uşak'tan ayrılırken beni yolcu eden kişi Selim'di ve bu benim onu son görüşümdü): Daha önceki söz birliğimize göre, o gün orada, kırsal kesimden gelecek sorumlu arkadaşla buluşacak ve ilçe merkezindeki bir evde oturup konuşacaktık.

Gece karanlığında, evinde kalacağımız arkadaş ve kırdan gelen iki arkadaşla birlikte kararlaştırdığımız yerde buluşmuş, ama ilçe merkezindeki arkadaşın, evin müsait olmadığını söylemesi üzerine, sığınağa gitmeye ve orada konuşmaya karar vermiştik.

Uzunca bir süre yürüdükten sonra Banaz çayı üzerindeki bir köprüden öte yana geçmiş, köprüye yakın ve çaya daha yakın bir yerde olan yeraltı sığınağına varmıştık.

İçerisi kalabalıktı.

Oturmuş ve yazıyı tartışmıştık.

Sonra...Sonra..

Yatmıştık.

Sabaha karşı (kimin sesiydi anımsayamıyorum), 'Basıldık' sesiyle ayağa fırlamıştık. (**)

17.09.2018 DATÇA

(*) Himmet Tarhan

                                                     

 (**) Burada, banaz ırmağı kıyısında yaşanan çatışmada Cengiz Şahin ve Cemil Tıpırdamaz arkadaşlarımız öldüler.

     

                                                          Cengiz Şahin



(Not: Bu notlarımı yazarken hafızamın bazı noktalarda beni yanıltmış olabileceğini kabul ediyorum; örneğin, “sabaha karşı” değil, daha sonraki bir saatte operasyon yapılmış.)



YOL'DA YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILANLAR ÜZERİNE

1980 öncesi ve sonrası dönemde var olan bir siyasi grubun önde gelenlerinden (Buca Cezaevi'nde iken birkaç kez karşılaştığım ama asıl olarak, 1991 1 Ağustos'unda cezaevinden tahliye olduktan sonraki “yaşama tutunma” sürecimde hasbelkader geldiğim Marmaris'te bana, en zor dönemlerimde “karşılıksız” yardım eden) bir arkadaşım, bu yaz eşi ve küçük kızı ile birlikte yaşamaya devam ettiğim Datça'ya tatile gelmiş ve bir sohbet sırasında, lisans üstü eğitim görmeye devam eden küçük kızı “...Bundan sonra sizin DY'cuların yazdığı hiçbir kitabı okumayacağım. Bıkkınlık verdiler. Hepsi birer kahraman. İçlerinde hiç normal insan yok. Halbuki ben bir kitap okudum (İYİ Kİ ERKEN ÖLDÜN), yazarı (HRONİS MİSSİOS) tam bir insan; 2.Dünya Savaşını, Yunanistan İç Savaşını ve Albaylar Cuntası dönemini yaşamış; hatasıyla, eksiğiyle, zaaflarıyla her şeyi olduğu gibi anlatıyor. Ben bunu görmek istiyorum.” demiş ve (içinden geldiği siyasi grubu anlatan bir kitabı (*) arkadaşlarıyla birlikte kaleme alan bir babanın da kızı olan) bu kızımız, benim de kafamda sorgulayıp durduğum bir konuyu, bir yönüyle ve bodoslamadan tartışmaya açmıştı.

***

İstisnasız bütün insanların, yaşadıklarını (o yaşadıklarını yaşamaya başlamadan önce aksi doğrultuda bir taahhüdü yoksa), yaşadıklarının üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin, istediği zaman ve istediği biçimde, sözlü veya yazılı olarak başkalarıyla paylaşma hakkı vardır; bu hakkı tartışmak, 'olmayacak bir iştir'.

***

Yaşadıklarını başkasıyla paylaşan kişinin/kişilerin, o yaşanılan zamana, koşullara ve konuma dönme ve o andaki gibi düşünme ve hareket etme olanağı madden olanaksız olduğundan, bu paylaşılanlardaki dolaylı (anlatımda saklı olan) ya da doğrudan yorumun “nesnel” değil; paylaşımı yapmaya başladığı andaki yer, zaman, koşul, konum ve neden/nedenler çerçevesinde “öznel” olduğu (yazan ve dinleyenler/okuyanlar tarafından) kabul edilmelidir.

***

Bu paylaşımı yapanların, neden o an (hangi an ise) ve o biçimde (hangi biçimde ise) bu paylaşımı yaptıklarını (soran olsa bile) açıklayıp açıklamama hakları vardır; bu tamamen o kişilere dair bir haktır.

Bu paylaşımı dinleyen, okuyan veya duyan herkesin ise bunları sorma ve yanıtlanmasını isteme, yanıt alamaz ise “yorum yapma” hakkı vardır; bunun aksi savunulamaz.

Paylaşımı yapan, bunun bilincinde olarak bu paylaşımı/paylaşımları yapacaktır.

***

Yaşadıklarını başkalarıyla paylaşanların, o an ve o biçimde paylaşım yapma nedenleri ne olursa olsun, bir de, o paylaşımı yaptığı andan, biçimden, yaşanılan koşullardan, paylaşımı yaptığı kişilerin beklentilerinden vb. hareketle oluşan (kişilere göre değişse de) bir “algı” vardır ki; bu kızımızın değerlendirmesi, tam da onda oluşan bu “algıya” dairdir.

Benim bu yazıda değinecek olduğum konu da bu yazılanların bende oluşturduğu (genelde de farklı biçimlerde ifade edildiğini gözlemlediğim) benzer “algılar” üzerinedir.

***

Farklı siyasi yapılanmalarda (çevre, grup, parti vb.) yer alan ve farklı biçimlerde sol, sosyalist ve devrimci mücadeleye ömürlerini veren (ölen veya hala yaşamaya devam eden) bazı arkadaşları dışarıda tutarak yazıyorum: 68 veya 78 kuşağı kabul edilen ve yaşadıkları o tarihsel dönemlerde tarihsel roller üstlenen ve bunların onuruyla yaşamaya devam eden iki farklı kuşaktan, ama daha çok 78, yani benim de içinde yer aldığım kuşaktan on binlerce kadın-erkek, ömürlerinin bir dönemini, farklı siyasi yapılanmalar içerisinde ve “aktif” birer “özne” olarak geçirdiler; sonra yenildiler; ardından, çoğunluğu yine ömürlerinin belli bir dönemini cezaevlerinde “tutsak”, bir kısmı ise bu konuma düşmeden ama “kaçak” olarak yaşamaya devam ettiler.. (İstisna konumundaki bazılarımız ise hala “mülteci” konumunda yaşamlarını sürdürmektedir.)

Bu iki kuşaktan olup da sayıları on binleri bulan bu kadın-erkek kişiler, bu yaşadıkları dönemlerden kat be kat daha uzun süren ve halen devam eden bir dönemi ise farklı koşullarda ve farklı biçimlerde yaşamaktadırlar.

***

Şimdi, özellikle son yıllarda, bazılarımız, kendi bildikleri nedenlerle veya belli bir sorumluluk duygusuyla, yaşamlarının bir dönemini veya bazı dönemlerini (1980 öncesi ve sonrası “aktif-özne” olduğu yılları, cezaevi yaşamlarını, firarları, Filistin anılarını, dağda geçirdiği günleri vb.) yazıya dökerek, İnternet ortamında veya kitap biçiminde (ben de dahil) paylaşmaya başladılar.

Bu paylaşımlarda, paylaşılan bu dönemlerden öncesine dair az da olsa bir şeyler okumak ve bulmak mümkün ise de, sonrasına dair ya hiç bir şey yok ya da “geçiştirmenin” ötesinde ciddi herhangi bir şey yok.

Neden?

Bu paylaşımların, paylaşımda anlatılan dönemi, zamanı, olayı, kişileri vb. anlatmakla, açıklamakla, tarihe not düşmekle vb. sınırlı olduğu söylenebilir.

Peki, bütün bu paylaşımlar, istisnasız bu çerçevedeki paylaşımlar mıdır?

Bütün bu paylaşımların, bu çerçevedeki paylaşımlar olduğunu varsayarak devam ediyorum; bu arkadaşların (okuduklarım ve duyduklarım çerçevesinde yazıyorum) pek çoğunun, paylaşımlarında, anlatılan bu dönemlerden daha uzun yılları içeren “sonraki” dönemlerine dair, paylaşmaya değer görüp paylaşabildiği herhangi bir şeylerinin olmamasının veya “adet yerini bulsun diye” bazı şeylerin yazılıp geçiştirilmesinin, (doğru-yanlış) “farklı algılara” yol açtığı ve bu nedenle, bu noktanın, paylaşımı yapan/yapacak olan arkadaşlarca, ciddi olarak düşünülmesi ve dikkate alınması gerektiğini söylemek, yanlış mıdır?

***

Bir dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının 2. Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı anlatan (ki en ünlüsü “Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum” idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu “yakın dönem anı kitapları”, bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle olduğunu var sayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine inandığım şöylesi bazı yanlış “algılara” yol açmıyor mu?

1- Sol, sosyalist ve devrimci mücadele, gençken içinde yer alınan ve yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince “mazi” olan bir dönemi mi ifade eder?

2- İçinde yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya çıkan ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca “tarih” olan “dönemsel” bir mücadele midir?

3- İçinde yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve mücadele, ya “çok kötü” (“tu kaka” edilecek) ya da “çok iyi” (göklere çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?

4- Biz “sıradan” olmayı reddeden ve “farklı” olmaya çalışan, içinde yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak için “her şeyi göze alan” ve “her şeyini feda eden” kadın-erkek kişiler değil miydik?

04.11.2018/DATÇA/Mehmet Erdal

(*)

                                                                    



ÖRGÜTLENMEK, BİR İHTİYAÇTI(R)! (Geç kalmış zorunlu bir açıklama)

Örgütlenmek, keyfiyete tabi bir olay değildir.

Önce bunu bilelim.

***

Eğer, yaşanılan bir yerde herhangi bir sorun/sorunlar varsa, haliyle o sorunun/sorunların yarattığı mağduriyet/mağduriyetler ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.

Bu mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak, etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyeti/mağduriyetleri ve dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye çalışıyorlarsa buna “örgütlenme”, bir araya gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da “örgüt” diyebiliriz.

Bu kadar basit...

***

Var olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler; bir başka deyişle, sorun/sorunlar ile (mağduriyet/mağduriyetler,) yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe, sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün örgütlenmeler bu kapsamdadır.)

Elbette, sorunu/sorunları çözmeye çalışmak ve dahası, kaynağı ile birlikte ortadan kaldırmak gibi bir niyetimiz varsa...(Sorunu/sorunları ve haliyle böylesi bir derdi/dertleri olmayanlar veya olmadığını söyleyenler için burada yazılanlar, elbette geçerli değildir.)

***

Bu, bütün zamanlar için geçerli bir önermedir.

***

1980 öncesi dönemde, biz (DG/DY), belli bir perspektifle hareket ederek, içinde yaşanılan (Anti-Faşist Mücadele) koşullarda ve günlük yaşam içinde, o günkü bilgilerimiz ve bir önceki kuşağın deneyimlerinden çıkarabildiğimiz dersler ışığında var olan sorunu/sorunları kaynağı ile birlikte ortadan kaldırabilmek için yola çıktık; 1975'ten 1981'e (hadi 1984, 1986'ya) kadar olan süreçte, bir sonraki gün bir önceki günden daha iyisini yapmaya çalışarak 'yol' aldık, somut ve işe yaradığı/sonuç aldığı pratikte gözlemlenebilen (konumuz çerçevesinde, “örgütlenmeler” doğrultusunda) somut adımlar attık ama bir gün geldi ve “istenileni/yeterli olanı” yaratamadan yenildik; yaratılabilenler de yok oldu gitti.  (Savunmasında “Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacaktır” diyen arkadaşımız, bir biçimde bu gerçeği ifade etmiştir.)

 ***

Ben, 9 (dokuz) bölüm halinde yayınlanan ve “yerelde yaşananlar/yerele yansıyanlar” çerçevesinde yazdığım yazıda (“ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ?”/DEVRİMCİ YOL'DA DEVRİM grubu)), kronolojik sıralamaya sadık kalarak ve olabildiğince (kendime/kendimize ve yaşananlara) “liberal” davranmadan, bu süreci “notlar” şeklinde özetleyerek anlatmaya ve aktarmaya çalıştım. (Devamı anlamındaki “CEZAEVİNDE ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ?” de bir süre sonra yayınlanacak) (*)

***

DG/DY olarak (o dönemde) yaratabildiklerimizi, bugünden geriye doğru (bugünkü bilgi birikimimiz ve deneyimlerimiz çerçevesinde) bakarak “tu kaka” etmek (küçümsemek, “yenilgiden” hareket ederek işe yaramadığını söylemek, “o tarihsel koşullar değişti” diyerek elinin tersiyle bir kenara itmek... ve haliyle “reddi mirasta” bulunmak) veya tam tersi, “pirüpak” (“tartışılamaz” ilan etmek ve haliyle sorgusuz sualsiz aynısını “tıpkı basım” yapmaya çalışmak) görmek, bence, doğru da değildir, gerçekçi de değildir.

***

DG/DY olarak bizler, baştan itibaren, bu ülke ve bu ülkede yaşayan (kendimiz de dahil) kadınlar, erkekler ve çocuklar için iyi olacağına inandığımız şeyleri gerçekleştirebilmek için yola çıktık ve (bugünden geriye bakıldığında bile herkesçe “teslim edilen”) gerçekten “büyük oranda” iyi şeyler yaptık.

Ancak, o günkü koşullardan kaynaklanan ve irademiz dışı olan pek çok nedenden, yaşımızdan, yeterli deneyime sahip olamayışımızdan, amatörlüğü yeterince aşamayışımızdan, kişisel zaaflarımızdan, “yakın devrim” hayallerimizden, bazı öngörüsüzlüklerimizden, savunduğumuz kimliği yeterince içselleştiremediğimizden, savunduğumuz ideolojik ve politik çizginin (ve haliyle günlük yaşamımızda her birimizin) o günkü koşullarda bazı konuları yorumlayış biçiminden vb. vb. kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılabilecek pek çok nedenden dolayı (bugün asla savunmadığım/savunamayacağım ve o yazının farklı bölümlerinde bir biçimde ifade etmeye çalıştığım veya o yazının içeriği nedeniyle yazamadığım) pek çok eksiklik vardır ve pek çok aptalca hata/yanlışlık yapılmıştır.

***

O tarihsel koşullarda farklı yerlerde ve farklı konumlarda farklı roller üstlenen her birimiz, her şeye rağmen, bugün, o tarihsel rollerimizin onuru ile yaşamaya ve yaşadıklarımızı/yaşanılanları bir biçimde çocuklarımıza ve torunlarımıza bütün gerçekliği ile anlatmaya ve aktarmaya çalışıyoruz; aynı zamanda da bu onurlu geçmişimizden çıkarabildiğimiz kişisel ve politik derslerin ışığında yaşamlarımızı devam ettirmeye çalışıyoruz.

Bu yazılanlar ve çizilenler, bu çerçevedeki mütevazi çabalar olarak değerlendirilmelidir...

02.12.2018 /DATÇA/Mehmet Erdal

(*) Özel olarak bu başlık altında bu yazıyı hiçbir zaman yazamadım ama "CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında 80 bölüm yayınladığım yazılarda parça parça da olsa bu döneme ilişkin söylemek istediklerimi büyük ölçüde söylemeye çalıştım. (Bknz: CEZAEVİ YAZILARI/ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1 ve 2)

                                                                             
MUSTAFA KESKİN İÇİN ! (*)

Behçet Dağdelen'in ardından Mustafa Keskin'i de kaybettik; acı haberler peş peşe geliyor.

***

Mustafa, 1976 yılı sonlarında, “Mahalle çalışması” çerçevesinde gidip gelmeye başladığım Gültepe (Gültepe, Toros, Ferahlı, Levent, Çobançeşme...) bölgesinde tanıdığım ilk devrimci arkadaşlardan birisiydi; 1978 yılı sonlarına kadar o mahalledeki Anti-Faşist mücadelenin örgütlenmesinde ve yürütülmesinde, bugün yaşamaya devam eden pek çok arkadaşla birlikte yer aldık.

(1978 yılı sonu benim ikinci kez cezaevi dönemim ve bilahare 1979 yılı Nisan ayından itibaren Denizli yolculuğum başlar.)

***

Mustafa, Anadolu'nun çok farklı yerlerinden göçüp gelen yoksul insanların yerleştiği bir semt olan Gültepe'de doğan, okula giden, büyüyen; kendilerinden önceki 68'li ağabeylerini ve ablalarını ama özellikle de Mahir Çayan'ı kendisine örnek alan; Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol dergilerinde yazılanları, Mahir Çayan'ın yazılarını okuyan; devrimci olmaya ve bunu da bizatihi günlük yaşam içinde, günlük yaşamın sorunlarına çözüm bulmaya çalıştıkları bir süreçte başarmaya çalışan gepgenç, inançlı ve kararlı gençlerden birisiydi.

***

Yoksul ailesinin sofrasında her daim devrimcilere yer olan; aile evinin altındaki boş odayı o mahallede çalışmaya gelen devrimci gençlere tahsis eden; evlerinin yakınında kurduğumuz GÜL-DER (Gültepe Kültür ve Dayanışma Derneğinde)'de, gelir getirmek için açtığımız karpuz sergisinde, Gültepe'nin sokak sokak örgütlenmesinde, kadınlara yönelik açılan okuma-yazma kursunda, 1977 yılı Aralık ayında yapılan ve Aydın Erten'in (ikinci kez) belediye başkanı seçilmesiyle sonuçlanan yerel seçim sürecinde... aktif olarak yer alan, emek veren ve alın teri döken yol arkadaşlarımızdandı.

Mustafa'nın aktif olarak içerisinde yer aldığı bu mahalle çalışmaları hem o mahalle hem de Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisi için o kadar önemliydi ki bu çalışmalar, daha sonraki bir tarihteki “Gültepe direnişinin” ve bu yolla da İzmir'de Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisinin tarihe bir çizik atmasının ön koşullarını oluşturmuştur.

(Daha öncede yazmıştım: “Destansı Gültepe Direnişinin 'tarihi' yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim, 'başlangıç noktası' olarak ele alınmalıdır.” 09.09.2018/ Örgüt Dediğin Nedir ki? Bölüm-2)

***

68'li ağabeylerinin ve ablalarının ardından yola koyulan ve bütün eksikliklerine ve hatalarına karşın ellerinden geleni yapmaya çalışan ve yapan bizler, bir nedenle ölen arkadaşlarımızı sevgiyle ve saygıyla anıyoruz.

Ölen her arkadaşımız gibi Mustafa'yı da tarihe not olarak düşmek istiyoruz; Gültepe, kendiliğinden “Gültepe” olmadı. Gültepe'nin “Gültepe” olmasında Mustafa'nın ve bugün yaşamaya devam eden arkadaşlarının emeği ve alın teri vardır. Bu unutulmayacak.

15.08.2019/Datça/Mehmet Erdal

(*) Mustafa Keskin

                                                                    



FAŞİZME KARŞI DİRENİŞTE ÖLENLER “PİYON” MUYDU?

Bir süre önce, “GÜNİZİ” adlı bir dergide Salih Korkmaz imzasıyla, “PİYON” (*) başlıklı kısa bir öykü yayınlandı; adı geçen derginin okuyucuları ya da farklı İnternet sitelerinde farklı imzalar ile paylaşılan eleştirilerden dolayı öyküden haberdar olup okuyanlar, bilirler.

***

Öykü, altmış yaşında olan birisinin, ''...On sekiz yaşında ayrılmış olduğu...Doğup, büyümüş olduğu sahil kasabasına...'' yıllar sonra dönüşünü, dönüş yolunda, içinde yer aldığı ve hiç unutamadığı bir olayla ilgili anımsamalarını ve bu olay çerçevesindeki iç hesaplaşmasını anlatmaktadır.

***

Öyküyü okurken anlıyoruz ki, öykünün kahramanının anımsadığı olay 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası koşullarda yaşanıyor. ''...1980 yılı,...Askeri darbe olmuş, koyu bir karanlık ülkenin üzerine yayılmaya başlamıştı...'' diyor Salih Korkmaz ve devam ediyor; ''...Devrim! Bugün yarın olacağını bekledikleri 'devrim' artık uzak bir ihtimal bile değildi. Bütün umutları ve hayalleri ile bağ evinde kıstırılmışlardı işte. On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız ne derece kadın olabilirdi ki? Çocuktu aslında. Her fraksiyon dağılırken, her hücre evi basılırken bir araya gelmişler ve ancak o bağ evine sığınabilmişlerdi...''

***

Salih Korkmaz, öykünün kahramanın da içinde olduğunu söylediği bu grubun bir bağ evinde jandarmalar tarafından kıstırılmadan önceki dönemde neler yaptıklarına ve yaşadıklarına, neden bu bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarına ve jandarmalar tarafından sarıldığına dair başkaca herhangi bir açıklama yapmamakta ve bilgi vermemektedir.

Öyküden, Salih Korkmaz'ın ifadesiyle, bu kişilerin ''Devrim'' hayali içerisindeki bir fraksiyonun ve bu fraksiyonun da bir ya da birkaç hücresinin üyesi “Devrimciler” olduklarını; Askeri Yönetimin operasyonları nedeniyle, o bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarını anlıyoruz.

Bu ''...On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız...'' bu bağ evine sığınmadan önceki dönemde nerede ve neler yapıyorlardı? Hepsi o kasabalı mıydı? İçlerinden, başka yerlerden gelenler var mıydı? Var idi ise, nereden ve neden gelmişlerdi? Nerelerde kalıyorlardı? Nasıl geçiniyorlardı? Onlara yardım edenler var mıydı? vb. vb.

Öykünün kahramanının ağzından da olsa, bu sorulara dair, tek bir cümle bile açıklama yapılmıyor..

Salih Korkmaz, bu konuları pas geçmeyi yeğliyor ya da bugünden geriye baktığında, bu dönemi konuşmaya ve üzerinde durmaya değer bulmuyor.

Onun için önemli olanın, jandarmalar tarafında sarılması sonrası o bağ evinde yaşanılanlar ve içeride kıstırılan bu ''on dört erkek ve bir kız çocuğundan'' oluşan grup üyelerinin her birinin gösterdiği tepkiler olduğu anlaşılıyor; nitekim, öyküde, bu bölüm ön plana çıkarılmış ve öykünün kurgusu bu çerçevede yapılmış.

Eyvallah!

***

Öykünün kahramanının anlatımına göre, bu on dört erkekten ve bir kadından/kız çocuğundan oluşan grubun sadece dördünde silah vardı; gerisi silahsızdı ve dışarıdan “Teslim olun” çağrıları yapılıyordu.

Grup, bu “Teslim olun” çağrıları karşısında, aralarında, çok kısa bir görüşme yapıyor; anlatılanlardan, grup üyelerinin kendi aralarında fazla konuşmadıklarını ve tedirgin olduklarını; dışarıda var olan ve bulundukları kulübeyi saran resmi güçlerin gücüne, niteliğine ve niyetlerine dair kafalarında soru işaretleri ve kuşkular olduğunu anlıyoruz.

İşte böyle bir anda, o on dört erkek dururken ve içlerinden birisi bile somut herhangi bir tavır ortaya koymazken, bu on dört erkeğin yanında bulunan o tek kız çocuğu/kadın ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...'' diyor; o on dört erkekten birisi, öykünün kahramanının ve haliyle Salih Korkmaz'ın adını vermediği ve kim olduğuna dair, açıkça herhangi bir şey söylemediği birisi, adı Ayfer olan o kız çocuğuna/kadına silahını veriyor; silahı veren ve diğer üç silahlı kişi dahil toplam on dört erkek, o kız çocuğunun/kadının dışarıya çıkmasına ''olur'' diyor. Ayfer, dışarıya çıkıyor, o on dört erkek bekliyor. Bekliyor...Sonra silah sesleri...O on dört erkek, ''Aniden başlayan yaylım ateşi ile donup kal...''ıyor.

***

Salih Korkmaz, öyküsünde, öykünün kahramanının ağzından, tam da bu olayı sorguluyor.

***

Salih Korkmaz, bu sorgulamayı, öyküsünün kahramanının ağzından da olsa, olayın kendi gerçekliği içerisinde ve bu tür toplumsal/beşeri olaylara ilişkin tanımlamaları kullanarak açık ve yalın bir dille değil; bir filmde izlediğini ya da bir romanda okuduğunu ve hatta, hayvanlar alemine dair kendisine anlatıldığını söylediği başka başka olaylar ile bu olay arasında benzerlikler kurarak yapmayı yeğliyor.

Grubun on sekiz yaşındaki tek kız/kadın üyesi, düşmanları tarafından çevrilen bir grubun diğer üyelerini kurtarmak için geride kalacak ve kendisini feda edecek olan grup üyesinin kim olacağının belirleneceği ''Kısa çöp, uzun çöp!'' oyununda bilerek ve isteyerek, yani “hile” ile “kısa çöpü” çeken üyeye benzetilebilir miydi? Öyle ya, ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir silah verin...” demişti, Ayfer.

Salih Korkmaz'a göre, bu, ''...Geride kalan, diğerleri için hep bir soru işaretidir. O soru işareti zihnin bir köşesinde her zaman çengel gibi asılı durur.''

Sorgulama, devam eder: ''Peki ya öne atılan, önden giden?''. Yani, öyküdeki adıyla Ayfer; onu nasıl değerlendirmeli?

Salih Korkmaz, öykünün kahramanının üzerinden bu soruya yanıt arar; öykünün kahramanı, avcı bir arkadaşının kendine anlattığı bir olayı anımsamaktadır. Öykünün kahramanının anımsadığına göre, avcı arkadaşı, bostanına dadanan bir domuz sürüsüne, bostana her gelişlerinde tüfeği ile ateş ediyor ve içlerinden birisini vuruyormuş. ''...Bir zaman sonra sürü bostana hemen girmemeye başlamış. Önce yavru bir domuzu gönderiyorlarmış bostana. Ateş açılıp da yavru vurulmazsa sürü bostana giriyormuş. Domuz sürüsü kendi güvenliği için yavru bir domuzu piyon olarak kullanıyormuş. Sürünün diğer elemanları için bir yavru domuz gözden çıkarılıyor...''muş.

Öykünün kahramanı, bu hikayeyi, belli ki, o bağ evinde kıstırıldıktan (ve muhtemelen, doğup büyüdüğü o sahil kasabasını terk ettikten) sonraki dönemde avcı arkadaşından dinliyor, dinlediği an, arkadaşının anlattığı olayla kendi yaşadığı bu olay arasında benzerlikler kuruyor ve o nedenle de, Salih Korkmaz, ''...Duyunca şaşırmıştı bu hikayeyi...'' diye yazıyor.

***

Salih Korkmaz, tam da bu noktada, öykünün kahramanının ağzından, öyküsünde bahse konu ettiği Ayfer ve arkadaşlarının şahsında, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı direnen bütün sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtseverlere yönelik ne hissediyor ve düşünüyor ise, onu, tabiri caizse, kusuyor; Ayfer'i, geride kalan on dört erkek için kendisini feda eden ''yavru domuza/piyona''; Ayfer'in bu rolü kendiliğinden üstlenmesine karşı çıkmayan, “o rolü sen değil, ben üstlenirim” demeyen ve dahası, Ayfer'e ''olur'' diyen o on dört erkeği de, kendi güvenlikleri için yavrulardan birisini ''piyon'' olarak kullanan ana, baba ve diğer yavru domuzlardan oluşan bir domuz sürüsüne benzetiyor.

Salih Korkmaz, hayır bu doğru değil, bu zorlama ya da bu ifrata varan bir yorum; ben böyle bir şey söylemiyorum, diyemez.

Diyemez, çünkü, öykünün ileriki bölümlerinde, aynı örneği yeniden ve yeniden vermeye devam ediyor. Bir yerde ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...Ayfer'di konuşan. Ayfer on dört arkadaşı için önden gitmek istiyordu...'', diyor, biraz daha ileride ''...Bostana salınan yavru domuz...Yıllarca aklını kurcalamıştı...'' diye devam ediyor.

***

Piyon” öyküsünü okurken, gerçekte, bu toplumda en aşağılayıcı ifade biçimlerinden birisi olarak kullanılan “domuz”, “domuz yavrusu” ve “domuz sürüsü” benzetmeleri ile Ayfer ve arkadaşlarını “aşağılamaya çalışan” (!) Salih Korkmaz hakkında, kabaca da olsa, bir kanıya varabiliyoruz; o, yalnızca kendisinin bildiği ve içinde sakladığı ya da yakın çevresinin de bildiği ama bizim, yazdığı bu öyküyü okurken ve dahası bu yazıyı yazarken bilemediğimiz bir ya da bir çok nedenden dolayı, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası, dahası bugün de faşizme karşı direnmeye devam eden bütün sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtseverlere karşı içerisinde nefret duyguları taşıyan bir zavallıdır.

***

Salih Korkmaz, bu öyküden dolayı kendisini farklı düzlemlerde eleştirenlere verdiği cevapta iddia ettiği gibi, somut herhangi bir olayı kast etmeyen, tamamen varsayımsal bir öykü yazmış olsa bile, öyküsünde, kendince, belli bir tarihsel dönemi (12 Eylül 1980 öncesi ve hemen sonrası) ve o tarihsel dönemde kendilerini “devrimci” olarak tanımlayan kadınların ve erkeklerin mücadelesini sorgulamaya soyunması nedeniyle, şu soruyu, çok açık bir dille sormaya hakkımız olduğuna inanıyoruz: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı savaşanlar ya da bugün hem bu savaşanlara sahip çıkan hem de kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever olarak tanımlayan kişiler, çevreler, gruplar ve siyasi partiler ya da bu çerçevede kendisini değerlendirenlerden birisi olarak bu anlatım biçimini, benzetmeleri ve çıkarsamaları doğru, masumane, hoş görülebilir vb. vb. olarak görebilir ve kabul edebilir miyiz?

***

Salih Korkmaz'ın, bu öyküyü yazmasındaki ve bugün yayınlamasındaki muradını bilemiyoruz; öyküyü her okuyan kadın ve erkek, hiç şüphesiz, bu muradın ne olabileceği konusundaki kendi yorumunu kendi içinde ya da yüksek sesle çevresine yapacaktır.

Bizce, bugünkü “devlet aklı” tarafından bile göstermelik de olsa yargılanan ve suçlu bulunarak mahkum edilen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Cuntacılarına karşı, dahası, bir bütün olarak faşizme karşı direnirken öldürülen kadın-erkek bütün Solcular, Sosyalistler, Devrimciler, Demokratlar ve Yurtseverler bizlerin ve bu ülkenin emekçilerinin, yoksullarının, ezilenlerinin...adlarını saygı ve sevgi ile andıkları en onurlu insanlardır.

Benzer bir biçimde 22 Eylül 1980'de İzmir/Urla'da öldürülen Mine Bademci, 10 Ekim 1980'de Uşak/Eşme'de öldürülen Abdurrahman Çetin, 31 Ekim 1980'de Denizli/Buldan'da öldürülen Harun Gökkaya, Kasım 1980'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Uysal, 17 Ocak 1981'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Tarhan, 14 Şubat 1981'de Uşak/Ulubey'de aynı gün ve aynı yerde öldürülen Cemil Tıpırdamaz ve Cengiz Şahin, 27 Mayıs 1981'de öldürülen Selim Martin, 21 Nisan 1984'te Denizli'de öldürülen Mehmet Ali Sağıt, 7 Eylül 1989'da İzmir'de öldürülen Recep Demir...ve ülkemizin pek çok yerinde 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası öldürülen diğerleri, bizim ve bu ülkenin onur savaşçılarıdır; hep öyle kalacaklar ve öyle anılacaklardır.

***

Not-1: Salih Korkmaz'ın, “Piyon” adındaki öyküsüne konu ettiği anlaşılan olay, İzmir ili Urla İlçesi “Peynir Dağı mevki” olarak bilinen bir bölgede 22 Eylül 1980 günü gecesi gerçekleşen ve Mine Bademci (**) arkadaşın ölümüyle sonuçlanan çatışmadır.

Öyküde anlatılan ve Salih Korkmaz tarafından yoruma tabi tutulan konular çerçevesinde, bu olayla ilgili olarak, çok özet bir biçimde, şunları söyleyebiliriz:

12 Eylül 1980 öncesi dönemde Urla'da yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almak için farklı bölgelerden Urla'ya gelen Devrimci Yolcular ile doğma-büyüme Urlalı olan Devrimci Yolcular, Urla'da, Urla halkının var olan sorunlarının çözümü çerçevesinde, ilçedeki anti- faşist mücadeleyi yürütüp yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Bu Devrimci Yolculardan birisi de, Buca Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümü öğrencisi Mine Bademci idi. Mine, doğma büyüme Alaçatılı idi. Ağabeyi Salih bademci, İstanbul'da öldürülen bir Devrimci Solcu idi. Arkadaşı Sevinç Eratalay'a göre, Mine Bademci Buca Eğitim'e gelirken, “Fırtına gibi bir kız geliyor” demişti, tanıyanlar.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, mavi bir cip ilçe sokaklarında tur atıyor ve önceden adları belirlenmiş ya da bir biçimde şikayet edilen kişileri evlerinden, iş yerlerinden alıp alıp götürüyormuş.

Mine Bademci'nin içlerinde olduğu Devrimci Yolcular, bir yandan merkezi ilişkileri yeniden kurmaya çalışırken bir yandan da yakalanmamaya çalışıyorlarmış.

Olayın olduğu gün, bir süredir saklandıkları kulübe, muhtemelen önceden birileri tarafından ya da birisi tarafından yapılan ihbar sonucu olsa gerek, jandarmalar tarafından sarılıyor. Saat, gece yarısı civarı. Dışarıdaki nöbetçiler, jandarmanın kulübeyi sardığını görünce muhtemelen panikliyor ve kaçıyorlar; kaçarken, kulübe içindekilere seslenip seslenmedikleri, seslendiler ise ayrıca jandarma ile çatışmaya girip girmedikleri bilinmiyor. Jandarmanın kulübeyi sarmaya başladığı ve sardığı anda kulübe içinde üç erkek ve bir de Mine Bademci bulunuyor. Nöbetçilerin seslenmesi ya da jandarmaların “Teslim olun. Çevreniz sarıldı.” anonsu üzerine, ki bu ikinci olasılık daha doğru olabilir, içeridekiler uyanıyorlar; aralarında tek bir kelime bile konuşmadan, Mine fırlıyor ve kulübeden dışarıya çıkıyor. Silah sesleri geliyor. Hangisi tabanca sesi, hangisi makinalı tüfek sesi?.. Silah sesleri uzun süre devam ediyor. Sonra, silah sesleri kesiliyor. Projektörler, kulübenin kapısını gündüz gibi aydınlatıyor. “Teslim olun” çağrıları devam ediyor. İçerideki üç kişi, kulübeden dışarıya çıkıyor ve teslim oluyorlar. Kulübeden çıktıktan ve jandarmalar tarafından derdest edildikten sonra, jandarmaların aralarındaki konuşmalardan Mine Bademci'nin öldürüldüğünü öğreniyorlar; vücuduna onlarca mermi isabet etmiş.

İşte, öyküye konu olan olay ve Salih Korkmaz'ın ''Piyon'' olarak tanımlandığı Mine Bademci gerçeği, böyle bir şeydir.

Salih Korkmaz'ın değerlendirmesi ne olursa olsun, arkadaşlarının gözünde Mine Bademci, Urla'nın Hasan Tahsin'idir; İzmir'i işgal edenlere ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin, 12 Eylül Askeri Darbecilerine de Urla'da ilk kurşunu, arkadaşlarının “fırtına gibi bir kız” dedikleri Mine Bademci sıkmıştır.

Kim bu gerçeği değiştirebilir ki?

Not-2: BİREŞİM yayının yayınladığı “UNUTULMASINLAR DİYE” ile İZDÜŞEN YAYINCILIK tarafından yayınlanan “ONLARIN ANISINA” kitaplarındaki Mine Bademci bölümünde yazılı bazı bilgiler yanlıştır ve haliyle düzeltilmeye gereksinim bulunmaktadır.

21.02.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)

                                                                 

                                                                                                                                                          

(**)




M. ALİ SARIKAYA (1960-19.05.1988) (*)

Bir zamanlar birlikte yol yürüdüğümüz arkadaşlarımızın bir kısmı bugün yaşamıyorlar. Bu arkadaşlarımızın her biri, hiç şüphesiz farklı kişiliklerdi ama hepsinin ortak bir yönü vardı; onlar, devrime inanmışlardı!

***

İlk kez, İlkay Alptekin Demir'den duymuştum; İlkay abla, Mahir'ler ile ilgili bir söyleşide söylemişti, geride kalmak çok zor, diye.

Gerçekten, bazı arkadaşlarımız ölürken, geride kalanlar, sorumlulukları ve omuzlarındaki yük daha da ağırlaşmış bir biçimde yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Bu, anlatılamayan, ancak bunun bilincinde olarak yaşayanların ayırdında olabileceği bir zorluktur.

Bugün, bu ölen arkadaşlarımıza olan vefa borcumuzu da ödemeye ve yola devam etmeye çalışıyoruz.

***

M. Ali Sarıkaya esprili konuşmayı seven, hayat dolu, coşkulu, sevecen, karşısındakinin kızması asla mümkün olmayan, içten konuşan ve karşısındakini böyle konuştuğuna inandıran ve yürüdüğümüz yola sonuna kadar inanmış bir arkadaşımızdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra da ziyaretimize geliyor ve bizi sevindiriyordu; unutulmadığını görmek, kimi sevindirmez ki?

Ölümüne neden olan kazadan önce de iki kez benzer kazaları yaşamıştı. Bana yazdıklarından (bugüne kalan) üç kartın birisinde '...Başkalarından duyacağına benden duy. Yine trafik kazası geçirdim.' diyor ve çok kısa bir biçimde, kaza sonrası hastanede yattığını ve taburcu olup eve geldiğini anlatıyordu.

Ölümünden 25 gün önce, 24.04.1988 günü Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan bir açık görüşümüze gelmiş ve en son o gün görüşmüştük.

Çok genç yaşında ve üçüncü kazasında aramızdan ayrıldı; unutulmayacaklar arasına katıldı.

19.05.2020/Datça

Mehmet Erdal

(24.04.1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevi)


(Aydın/24.04.1988/Alt Tecrit)





İZMİR: 1975 ile 1979 ARASI (*)

İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi)+ANT-YÖD

Ben, Ahmet Özdil (Paspal Ahmet) ve bir başka arkadaş, Erzurum'da birlikte olan 3 arkadaş, toplam 7 ya da 8 kişilik bir grup içerisinde, 1974-1975 öğretim yılında okuduğumuz Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinden yatay geçiş hakkımızı kullanarak 1975 Yaz aylarında İTBF'ye başvurmuş ve başvurumuzun kabul edilmesi üzerine de kaydımızı İzmir'e aldırmıştık.

Bu nedenle, 1975 Sonbahar öncesi İzmir'ine dair benim söyleyebileceğim herhangi bir şey yoktur.

***

Ben, Ahmet ve diğer arkadaş, Erzurum'da EYÖD'e (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üye olmuş ve yanılmıyorsam, dernek binasına bir çok kez gidip gelmiş ve bir kez de geniş katılımlı bir tartışma toplantısına katılmıştık ama oradan İzmir'e gelip de okula gittiğimiz ilk güne kadar, İzmir'den (siyasi anlamda) hiç bir kimseyi tanımıyorduk; ne Erzurum'dan ne de başka bir yerden her hangi bir kimse, oraya vardığınızda şu kişiyi ya da bu kişiyi gidip bulun vb. şeklinde bize herhangi bir öneride bulunmamıştı.

Biz İzmir'e geldikten sonra, Hatay Üçyol'da bir ev kiralamış ve orada, eve yakın olan Fevzi Çakmak Ortaokulunda okuyan kardeşim Musa Erdal ve bir elektrikçide çalışan diğer kardeşim V. Erdal olmak üzere toplam beş kişi kalmaya başlamıştık. (Ev sahibimiz, oldukça problemli ve kendi aile bireylerine bile şiddet uygulayan birisi olduğu için, o evde fazla kalmadık ve bir süre sonra ayrıldık; Karabağlar tarafında başka bir eve geçtik.)

Ben, çalışmak zorunda olduğumdan gece bölümüne yazılmış ve Karabağlar Avcı Kurşun Fabrikası'nda (yıllar sonra radyasyon nedeniyle sık sık basında adı geçen yer) çalışmaya başlamıştım.

***

Okula ilk gittiğim gün, ki gündüz vaktiydi, daha dış kapıdan içeriye adımımı attığım anda, tamamen tesadüfi bir şekilde, Ö. Ö. ile tanıştım.

Sonraki yıllarda, aynı yolda birlikte yürüdüğüm ve bana ilk cezaevine düştüğümde, her hafta ziyaretime gelen bir arkadaşım oldu, kendisi.

İzmir'de devrimciler ile ilk karşılaşmam ve tanışmam böyle oldu.

***

Bu ilk tanışmamızın olduğu zamanda İTBF Derneği var mıydı, var idiyse yönetiminde kimler vardı, çok iyi anımsamıyorum ama okul ile ilgili tartışmaların, Kemeraltı'ndaki Başdurak İş Hanında bulunan ANT-YÖD' ün (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yerinde olduğunu anımsıyorum. Doğrulanmaya ihtiyaç olmakla birlikte, o günlerde, muhtemelen, dernek vardı ve yönetiminde de Ö. Ö. ve ANT-YÖD'e gelip giden başka bazı arkadaşlar bulunuyordu.

***

ANT-YÖD, aklımda kaldığı kadarıyla, THKP-C çizgisine sempati duyan ve o dönemde, Sosyal Emperyalizm teorisini kabul etmedikleri için 'Geri Cepheciler' olarak tanımlanan ve tamamına yakını Antalyalı olan öğrenciler tarafından kurulmuştu.

Ben, derneğe gidip geldiğim günlerde, oraya, daha sonraları Devrimci Kurtuluş/Eylem Birliği olarak tanınacak yapının içerisinde yer aldığını öğreneceğimiz Mustafa Kemal İyison, İsmet Unutma (bu ikisi ve şimdi adlarını anımsamadığım başka bazıları da 12 Eylül sonrası itirafçı olmuşlar ve Tercüman Gazetesine bol bol röportaj vermişlerdi), şu an dahi, arada bir de olsa haberleştiğim A. H. C., bizim fakülteden Antalyalı L., Ö. (KSD'li)... ve şimdi adlarını anımsayamadığım daha başkaları da gelip gidenler arasındaydılar.

1 Kasım 1975'te Devrimci Gençlik Dergisi çıktıktan sonra, benim gibi DG Dergisi çizgisini savunmaya başlayacaklar arasında olan K. Ç., V. B., Ö. Ö., F. I. T., Hasan Üresin ve başka bazı arkadaşlar da o günlerde buraya gelip gidenler arasındaydılar.

***

O günlerde İTBF'de bu 'Geri Cepheci' dediğimiz arkadaşlar etkin olmasaydı ve ben de tamamen tesadüfi olarak bu arkadaşlardan birisiyle tanışmasaydım, yine de bu grubun içerisinde olur muydum, bilmiyorum.

Tamam, Erzurum'da iken kaldığımız otelde, EYÖD'de ve üniversite içerisinde yapılan bazı tartışmalara izleyici ve dinleyici konumunda bulunmuştum; öteden beri Mahir'in, Deniz'in, İbrahim'in... kısacası, DEV-GENÇ'lilerin ateşli bir sempatizanı idim; Gökçeada Öğretmen Okulundan beri (1969-1972) bu sempatizanlık bende asli unsurdu; dahası, öncesi de vardı; komşu köylerimiz Göllüce ve Atalan'da (İzmir/Torbalı) olan ve çok doğal olarak kulağımıza da çalınan toprak işgalleri nedeniyle de DEV-GENÇ'liler, benim idolümdü. Ama, zaman değişmişti; bugün kim kimdi?, Kim kimi savunuyordu?, Neden savunuyordu?, bilmiyordum.

Sovyetlere 'sosyal' ya da başka türlü, her nasıl ifade edilirse edilsin, Emperyalist denilmesini, kendisini solcu kabul eden birisi olarak, kabul edemiyordum ama 1968 Çekoslovakya işgali de vardı. Bu da doğru değildi. O yıllarda Soljenetsin'in kitapları yayınlanıyor ve Sosyalizm üzerine tartışmalar yapılıyordu. Karmaşık duygular içerisindeydim.

Şunu söyleyebilirim; Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' diyenler ile Sovyetler Birliği'ne toz kondurmayanlara sıcak bakamazdım, artı, DEV-GENÇ'lilere, yani, o günlerdeki algılayışımla Deniz, Mahir, İbrahim ve arkadaşlarına tek kötü söz ettiremezdim; bu, kesin.

Okul ve ANT-YÖD'de içinde bulunduğum çevre içerisindeki ayrışmada ise benim Devrimci Gençlik tarafında yer almamın asıl nedeni, dergide yazılanlardan çok, okul pratiğindeki tavır alışlar ve bu çerçevedeki tartışmalarda savunulan görüşlerdi.

Bana göre, daha sonraları, kendilerini Devrimci Kurtuluşçu olarak tanımlayacak arkadaşlar, çok keskin laflar ediyorlar ve benim gibi, o dönem, okul ağırlıklı önerilere kulak veren ve sıcak bakan öğrencilerin haleti ruhiyesini anlamayan önerilerde bulunuyorlardı.

Nitekim, iyi anımsıyorum, 1975 sonu filan olabilir, ANT-YÖD'de, İTBF'de sürdürülen uzun bir boykotu bitirip bitirmeme tartışması yapılmış ve biz, boykotu bitirme, o arkadaşlar ise bitirmeme doğrultusunda görüş belirtmişler; oylamada, 'boykot bitsin' diyen bizim görüşümüz kabul edilmişti. (Zaman, bizi haklı çıkarmış; okul faşistlere teslim edilmemiş ve Ege Üniversitesinin en çatışmalı Fakültesi olmaya doğru evrilmiştik.)

***

Devrimci Gençlik Dergisi İzmir'e geldiğinde, Gençlik Kitabevi yoktu ya da ben öyle anımsıyorum.

Dergi geldiğinde, ANT-YÖD'de otururken, derginin temsilcisi olarak bildiğimiz ama o günlerde yeterince tanımadığım Hasan Üresin ile adını G. olarak anımsadığım bir arkadaş arasında oldukça sert bir kavga yaşanmıştı. Nedenini, bilahare üçüncü kişilerden duyduğum bazı dedikoduların dışında, hala ayrıntılı olarak bilemiyorum.

Ben, okula devam ederken Avcı Kurşun Fabrikası'nda da çalışıyor ve orada sendika kurabilir miyiz diye bazı işçi arkadaşlar ile aramızda konuşuyorduk. Bu işçi arkadaşlardan birisi ile GSB' (Genç Sosyalist Devrimciler Birliği ya da Genç Sosyal Devrimciler Birliği)nin Kemeraltı'nın ara sokaklarının birisindeki binasına ve oradan da oradakilerin yönlendirmesi nedeniyle Maden-İş'e gitmiştik. O günlerde biz, yani ben ve aynı iş yerinde çalıştığımız bazı arkadaşlar, hemen sendika kurmak istiyoruz; o kadar aceleciyiz ya da bir sendika kurmayı, o kadar basit ve kolay bir şey olarak görüyoruz; haliyle olmadı.

***

Avcı Kurşun Fabrikası'nda çalışırken, çalıştığı yeri beğenmeyen her insan gibi, haydi o günlerdeki haleti ruhiyemin daha iyi anlaşılabilmesi için daha uygun bir ifade kullanayım, karmaşık duygular içerisinde farklı hayalleri olan ve çok doğal olarak çalıştığı yeri beğenmeyen her genç gibi, sağda solda çalışan arkadaşlara, bir biçimde tanıdıklarıma, başka bir iş aradığımı söylüyordum; Basmane'deki oteller bölgesinde çalışan bir arkadaşım, Fevzi Çakmak Bulvarı'nın Basmane çıkışına yakın bir yerdeki Toros Otel'de, ortalıktaki işleri yapacak, müşterilerin eşyalarını taşıyacak vb. konumunda bir eleman arandığını söyledi; hemen gittim ve işe başladım.

Otelde, bir hafta gece ve bir hafta da gündüzcü olarak çalışıyor, gündüz çalıştığım hafta, gece okula gidiyor ve devam eden boykota, bir biçimde destek oluyordum.

Çok ayrıntılı anımsamıyorum ama her ne olduysa, bir akşam okulda iken arkadaşlar ile oturmuş konuşurken, insan sıkıntısına dair karşılıklı görüşler dile getiriliyordu. 'İşi bırakayım mı?' dedim; aynen, tam da bunu dedim. Sanırım, Ö.Ö., sen bilirsin, dedi ve o an, işi bırakmaya karar verdim.

Bu karar veriş, yaşamımın dönüm noktası oldu.

***

Ahmet ile Erzurum'dan birlikte geldiğimiz diğer arkadaş önceden mi ayrılıp İnciraltı Yurtlarına gitmişlerdi ya da ben oteldeki işi bıraktıktan sonra birlikte mi gitmiştik, bilemiyorum; ama, otelden ayrıldıktan sonra kardeşlerimle birlikte kaldığım Karabağlar'daki evden ayrıldım; İnciraltı Yurtlarında kalmaya başladım. Kardeşlerim, o evden bir başka eve taşındılar; sanırım, Halil Rıfat Paşa'da küçük bir eve taşınmışlardı.

***

Okuldaki boykot devam ederken ve ağırlıkla ANT-YÖD'e gidip gelirken, boykot ile ilgili bazı bildiri, sticker vb. basımları, eğer ANT-YÖD'ün o küçücük tek odası yeterli gelmez ya da uygun olmaz ise, hemen bitişiğinde olan TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) İzmir İl Örgütü'ne geçiyor ve orada işimizi görüyorduk. Anımsadığım kadarıyla, İl örgütü yöneticilerinden daha çok, o yıllarda BMC direnişlerinden adını duyduğumuz ve efsane haline gelmiş olan Ali Kar'ı biliyorduk. Veli Gürcan adı da o yıllardan beri belleğimdedir.

Bir süre sonra, belki de bizim bilemediğimiz bazı nedenlerle, yavaş yavaş, TSİP il'e ait odanın kapısı bize kapandı.

DEVRİMCİ GENÇLİK DERGİSİ-GENÇLİK KİTABEVİ

Devrimci Gençlik Dergisi gelmeye başladıktan bir süre sonra, sanırım, Başdurak İş Hanı'nın yan bitişiğindeki Harputlu İş Hanı'nın zemin katında, han kapısından içeriye girişin hemen sol yanında, köşede Gençlik Kitabevi açılmıştı; sahibi, Hasan Üresin'di.

Çok küçük bir kitapevi idi ama o yıllarda iş görüyordu.

Dergiler oraya geliyordu; biz dergiyi alıyor ve okuyorduk. O yıllarda, okumaya ve okuduklarımızı tartışmaya ne kadar açtık; Gençlik Kitapevi, bizim kuşağın yetişmesinde çok önemli ve hala yad ederek andığım bir yere sahiptir.

***

İnciraltı Yurtlarında, biz Devrimci Gençlikçiler, 1975-1976 Öğretim yılı kışında, sayısal olarak çok azdık; öyle anımsıyorum. Belleğimde, Hasan abiye gidip, 11 kişi olduk, dediğim bir dialog, kalmış. Anlaşılan o ki, 'Geri Cepheciler'in kendi içindeki ayrışmadan sonra, benim için, sayısal durumumuz, o kadar çok önemliymiş.

***

Yurtta kaldığım bir gün, nedenini bilemiyorum, Devrimci Kurtuluşçu (ANT-YÖD' de birlikte olduğumuz) arkadaşlar ile o yıllarda (1978 ortalarına kadar) İzmir'de öğrenci gençlik içerisinde çok etkin olan Halkın Kurtuluşçu arkadaşlar arasında silahların çekildiği bir kavga yaşanmıştı. Duygusal olarak Devrimci Kurtuluşçulara yakınlık duyuyordum ama kavga aptalca bir şeydi, benim için; ayırma çerçevesinde bir şeyler yapmaya çalıştığımı anımsıyorum. İki kesim de ertesi gün Bornova Kampüsü'nde kozlarını paylaşmak için sözleştiler ama aklı selim galip gelmiş olmalı ya da aklı selim sahibi birileri akşam müdahale etmiş olmalı ki ertesi gün aralarında kavga olmamış ve oturup konuşmuşlar.

***

İnciraltı-İTBF ve Gençlik Kitabevi üçgeninde geçen yaşamımın en istikrarlı olanı, neredeyse hemen hemen her gün okulda ve Çankaya Ülkü Ocakları ile okul arasında, Büyük Efes Oteli civarında faşistlerle yaşanan; çoğu zaman Kantarlı Polis Karakolu'nda sonuçlanan kavgalardı.

***

Kesin tarihini anımsamıyorum ama o kış, yani 1975-1976 kış aylarının birisinde, Buca'dan kalkan bir öğrenci ringi Gürçeşme bölgesinden geçerken faşistlerce taranıyor ve bir öğrenci, Hüseyin Güzel ölüyor; ölen o arkadaşın cenazesi için Konakta bulunan eski Devlet Hastanesi'nin önünde toplanmak için oraya gitmiştik. Nasıl oldu bilmiyorum, polisler saldırmaya ve yakaladığını dövmeye başladı. Oradan oraya kaçışan ama polislerce göz altına alınmayan öğrenciler arasındaydım. Benim, İzmir'de, polisle ilk cebelleşmem bu çerçevede olmuştu.

Konak'taki o olaydan dolayı bazı öğrenci arkadaşların göz altına alındığını ve bilahare, gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefetten tutuklandığını, duymuştum.

***

1976 yılının ilk ayları olmalı, bir gün, Fakültemizin giriş kapısının önünde başlayan ve iç kısmında da devam eden bir kavga yaşandı, faşistler ile; o kavgadan dolayı polis tarafından aranmaya başlandım. Bilahare, gidip savcılığa ifade vermem söylendiğinden, kendi ayağımla tıpış tıpış adliyeye gittim ve ifade verdim; arkasından da doğru cezaevinin yolu göründü, bana.

CEZAEVİ İLE İLK TANIŞIKLIĞIM

Cezaevi gerçeği ile ilk tanışıklığım olan bu girişimde, beni, benden önce farklı olaylardan tutuklanmış diğer siyasi mahkumların olduğu (Yeni Bölümdeki) bir koğuşa verdiler.

Cezaevinde, verildiğim koğuşta, benim tutuklanmama neden olan olaydan ama benden bir-iki gün önce tutuklanan iki ya da üç bizim fakülte öğrencisi arkadaşın yanı sıra Gürçeşme'de faşistler tarafından taranan otobüste ölen Hüseyin Güzel'in cenazesi nedeniyle Konak'ta toplanıldığında yaşanan polis saldırısında; o yıllarda 'PX baskını' olarak basına yansımış olayda (A. K., ki PDA'cı A. K.'nın kardeşi idi ve arkadaşları); TKP-ML davasında (Orhan Bakır ve arkadaşları); Bergama GSB davasında; THKP-C ML/Militan Gençlik davasında (H. B. ve iki arkadaşı) tutuklanan ve keza bizim okuldan A. H. C., artı şimdi isimlerini ve tutuklanma nedenlerini anımsayamadığım tutuklu başka bazı siyasi mahkumlarla da birlikte kalmıştım.

Kimisi benden önce ve kimisi de benden sonra gelmişlerdi.

Tam neresi olduğunu şimdi anımsamıyorum ama, Ege Bölgesinden bir yerde bir okulda çıkan ve ölümle sonuçlandığı aklımda kalmış olan bir kavgadan dolayı da bir grup orta öğrenim öğrencisinin DGM'de (Devlet Güvenlik Mahkemesi) yargılanmak üzere bizim koğuşa geldiğini anımsıyorum.

***

Cezaevine bu ilk girişimde, ülkemizde var olan sol siyasi yapılanmaların bütün tutukluları hala bir arada yaşamayı başarabiliyorlardı; aramızda tartışmalar oluyor ama kavgaya dönüşmüyor ve haliyle hiç bir kimse farklı koğuşlara geçmek zorunda kalmıyordu.

Ben Devrimci Gençlik savunucusu idim ama benim ideolojik ve teorik bilgi seviyem, neredeyse "yok" seviyesindeydi; yani, o kadar. Koğuşun en bilgilileri, elbette bence, Orhan Bakır, H. B. ve A. H. C. idi. Haa bir de Konak olaylarından tutuklanan ve Keko (abi) olarak tanınan ve çağrılan H. A. (DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği üyesi) idi.

Her biri farklı siyasi yaklaşımları savunuyorlardı ama her biri bence, benim ağzı açık dinlediğim arkadaşlardı.

Orhan, farklı birisi idi; yüksek sesle arkadaşlarına (ki bu arkadaşlarından ikisi, Mervan ve Yervant Tüzün, Orhan gibi Ermeni kökenli devrimciler idi) konuları anlatır ve haliyle biz de, ister istemez, bu anlatılanlara kulak misafiri olurduk. (Orhan Bakır, daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde 'bir ihanet/ ihbar' sonucu vurularak öldürülmüştü.)

Yervant, avluda, bize sabah sporlarını yaptırırdı.

***

Bu tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala "taraftarı" olduğunu söylediğim "Devrimci Gençlik" ile ilgili yeterli bilgiye sahip değildim ve ("benden daha yetkin" oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve "eziklik" duyuyordum.

Bu siyasi sohbetlerde, edilgen bir dinleyici konumunda kaldığımı söylemeliyim; herhangi bir şeyi kararlıca ve kapsamlı olarak savunabilecek konumda değildim ama Devrimci Gençlik savunucusu idim; çünkü, bizim okulda yapılması gerekenleri biz öneriyor ve yapıyorduk.

Bu, bana yetiyordu.

***

Karşı koğuşta feodal/adli mahkumlar kalıyor; onlarla ilişkimiz, merhaba demenin ve pencere kenarına gidip (hangi koğuş havalandırmada ise o diğerinin penceresinin dibine gidiyordu) sohbet etmenin ötesine geçmiyordu.

Aklımda kalan ve hiç unutamadığım, Dinar Canavarı olarak tanınan ve başka bir koğuşta kalan Aziz Güçlü'nün bazı zamanlarda, elinde bir radyo, bizim koğuşa gelip bizi ziyaret etmesiydi.

Koğuştaki söylentiye göre, Aziz Güçlü, istediği her koğuşa girip çıkabiliyordu. Gardiyanlar, ondan çok çekiniyorlardı. Hatta, kantini o çalıştırıyordu. Diğer adli/feodal mahkumlar gibi o da biz devrimcilere sempati duyuyordu; çünkü, onların bakış açısına göre, biz, devlete kafa tutanlar olarak, onlardan daha cesurduk.

***

Üç ay on gün süren bu ilk tutukluluğum süresinde, sınavlara çalıştığımızı ve Jandarma gözetiminde okula götürüldüğümüzü, idare bölümünde bir odada sınavlara girdiğimizi anımsıyorum. Okul, bizim için önemliydi.

***

Konaktaki DGM binasında ilk duruşmada, ben yazılı ifade verdim. Sanırım, üç arkadaştık ve tahliye edildik.

1976 YAZI

Cezaevinde iken, ideolojik ve teorik eksikliklerimin olduğunun, hem de oldukça fazla olduğunun bilincine varmıştım. Dışarıya çıkınca, sıkı bir okuyucu olmaya devam ettim.

Hasan Üresin, yaz aylarında, bir eğitim çalışması düşündüklerini söyledi. Tamam, dedim.

Kesin tarihini anımsamıyorum, Ali Alfatlı'nın 'Tarihle Söyleşiler-1'de yayınlanan anılarında da var; anımsadığım kadarıyla, İnciraltı Öğrenci Yurdunun orta yerindeki kantin binasının ikinci katında, 10-12 civarında kişinin katıldığı ve 40 gün kadar süren toplu bir eğitim çalışması yapıldı.

Bu eğitim çalışması kapsamında, sabahtan akşama kadar klasik Marxist-Leninist kitapları okuyor ve tartışıyorduk. Daha çok, bir bölüm okunuyor ve Ali Alfatlı bize o okunan bölümle ilgili yorumlarda bulunuyor; biz aklımızdaki soruları soruyor ve büyük ölçüde Ali Alfatlı, bazen İ. B., katıldığı günlerde Hasan Üresin de bizlere açıklamalar yapıyorlardı.

Eğitim çalışmasına katılan bütün arkadaşları eksiksiz sayamam ama yanılmıyorsam, GHİYO'dan (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) İ. B., Selim Martin, S. M., B. A..., İTBF'den (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakultesi) ben, F. I. T., D. Ö., Hasan Üresin, Y. B., Ahmet Özdil, Ş. B... bu çalışmalara katılmıştık.

Bu eğitim çalışmasının, benim açımdan, oldukça yararlı geçtiğini söyleyebilirim; çok kısa sürede de olsa, o günlerde kafamda var olan pek çok soruna bir biçimde yanıtlar bulabilmiştim. En önemlisi, o günlerde, Sosyal Emperyalizm tezlerini savunan ve içinden geldikleri 68 kuşağını maceracılıkla suçlayan Halkın Kurtuluşu, Militan Gençlik/Halkın Yolu..., Devrimci Gençlik'i Mahirin yolundan sapmakla eleştiren Devrimci Kurtuluş ve o dönem kendinden söz ettiren GSB (Genç Sosyalistler Birliği) kesimlerinden yöneltilen eleştiriler karşısında hiç de öyle olunmadığına ve tam aksine, sağa ve sola sapmadan, o günkü koşullarda yürünmesi gereken yolda yürüyenler olduğumuza kani olmuştum.

Eğitim çalışmasına katılanlar, o günlerde neler hissediyorlardı bilmiyorum ama ben, bu eğitim çalışmasına karşın, yurttaki sayısal durumumuz ve bilebildiğim kadarıyla İzmir'de herhangi bir bölgede adımızdan söz ettiremememiz nedeniyle, biraz eksiklik duyuyordum ve tedirgindim. Örneğin, eğitim çalışmaları bittikten sonra, Kahramanlar/Şaraphane bölgeleri civarındaki bazı fabrikalarda var olan işçi grevlerine gidiyor, bütün gece uykusuz orada kalıyor, sözüm ona işçiler ile dayanışıyor ama gerçekte, Halkın Kurtuluşundan olduklarını bildiğim bazı tanıdıklar işçilerle çok sıcak ilişkiler kurup saatlerce harıl harıl sohbet ederken, biz bir kıyıda kendi halimizde oturuyor ve sonra, sabaha karşı, ilk belediye arabasıyla İnciraltı Yurduna dönüyorduk; çünkü, bizi eğitim çalışması bekliyordu.

Hiç unutamam, günlerce devam eden bu gel-git ve eğitim çalışması sürecinde doğru dürüst hiç uyumazdık. Nihayetinde, bir gün sağlığım bozuldu ve Hasan Üresin, beni tanıdığı bir doktora götürdü.

Bu süreç, diğer arkadaşları bilemem ama beni oldukça dirençli yapmıştı.

1976-1977 KIŞI

1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması' sonrasında da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve paraları getirip kitabevine teslim ediyorlardı. Eğer dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları Hasan Üresin'e soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde "kafaları netleşiyordu".

Ben bu öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde "Abi/lere" soruyor, işin doğrusu, daha çok işin "günlük pratiği" ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile ilgileniyordum; benden daha "yetkin" olduğunu düşündüğüm bazı arkadaşların "ideolojik-teorik" çerçevede sordukları sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı tartışmaların yaşandığını biliyor ve görüyordum.

İzmir dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle Egedeki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.

.....

1976-1977 Öğretim Yılı başında, öğrencisi olduğum İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevi'nden kaçarken ölen İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni "DG taraftarı" öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsü'nde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla, "sıçrama" yapabilecekleri bir "özgüven" duygusuna kavuşmuşlardı.

1976 yılı yaz aylarında yapılan bu "eğitim çalışması" ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılı'nın başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da Anti-Faşist Mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde bulunmaya başladık.

İDOD (İzmir Devrimci Orta Öğrenimliler Derneği) KURULUYOR

O 1976-1977 öğretim yılı başlamadan önceki dönemde, benim bildiğim kadarıyla, ortaöğrenim alanında kurulmuş ve faaliyet yürütür konumda olan Ankara'da Lise-Der (Devrimci Gençlik dergisi taraftarı orta öğrenimliler kurmuştu), İstanbul'da İDOD (Devrimci Kurtuluş olarak da bilinen MLSPB taraftarlarınca kurulmuştu) ve İzmir'de İZ-OD (Halkın Kurtuluşu taraftarlarınca kurulmuştu ve başkanlığını da daha sonraları, 24. Dönem CHP İzmir Milletvekilliği yapacak ve İzmir Sosyal Demokrasi Derneği kurucularından olacak olan M. M. idi).

İzmir merkezde, farklı ortaöğrenim kurumlarında, örn: Akşam Ticaret Lisesi, Namık Kemal Lisesi, Atatürk Lisesi, 50.Yıl Lisesi, Karabağlar Lisesi, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi, Tepecik Motor Meslek Lisesi...vb. okullarda Devrimci Gençlik Dergisi alıp okuyan ve kendilerini Devrimci Gençlik taraftarı olarak tanımlayan bizden daha genç öğrenciler vardı. Şimdi isimlerini anımsayamam ama bu öğrenci arkadaşlardan, İzmir'de de bir ortaöğrenim derneğinin kurulması gerektiği doğrultusunda düşünceler dile getiriliyordu. Karşılıklı ve çok yönlü görüş alış verişleri ve tartışmalardan sonra, "olur mu olur, haydi kuralım" yollu ortak bir düşünce ve irade oluştu; Çankaya ile Cumhuriyet Meydanı arasına denk gelen bir yerdeki Akşam Ticaret Lisesi öğrencisi M. G. başkanlığında, yanılmıyorsam, 1976 Sonbahar aylarının birisinde, İDOD kuruldu; ilk semineri de, Akşam Ticaret Lisesi'nin hemen yanı başındaki Belediyeye ait lokalde, takriben yüz civarındaki bir öğrenci kitlesine ben vermiştim.

Bu örgütlenme, İzmir'de yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan Demokratik Ortaöğrenim Mücadelesinde ve bilahare, İzmir ve civarındaki Anti-Faşist mücadelede çok önemli bir işleve sahip oldu; tabiri caizse, adını tarihe kazıdı.

MAHALLE ÇALIŞMALARINA GEÇİŞ

Bu yazının konusu çerçevesinde, mahalle çalışmalarına ilk başlarda (farklı zamanlarda ve farklı görevler kapsamında) öğrenci kesiminden ben, Y. B., Ahmet Özdil, Ş. B., İsmail Şahin, Selver Savran (**), F. I. T., Selim Martin, Ankara'dan gelen ve bir süre İzmir'da kalan N. Ö., 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar yakınlarında trafik kazasında Burdur Belediye Başkanı ve aracın şoförü ile birlikte ölen Gülçin İlçi... katılmaya başlamıştık.

Benim görev alanım, ayrıntıları bir yana bırakırsak, süreç içerisinde gündeme gelen farklı gelişmeler çerçevesinde Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb. ( Bornova ve Karşıyaka bölgeleri dışında kalan) mahalleler olarak şekillenmişti.

Ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca bu mahalle çalışmaları, bazı yerlerde "dernekler" kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya farklı "birliktelikler" oluşturularak, Anti-Faşist Mücadeleyi yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve sert bir Anti-Faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de okuma-yazma kursu, Altındağ'da Taş ocağı ile Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele, Yeşildere'de Heyelan Bölgesi çalışmaları biçimine bürünebiliyordu.) Bornova'nın ve Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsü'ndeki bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı. (Sevgili İsmail Şahin, bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesi'nde de çalışma yürütmüştü; o, her daim her yere ve her işe koşan arkadaşlarımızın başlıcalarından birisiydi.)

Bu mahalle çalışmaları, öğrenci kesiminden gönderilen bizler tarafından ama bizler o mahallelere gönderilmeden önce bir biçimde var olan ilişkiler üzerinden gidilerek ve o ilişkiler geliştirilerek yapılmaya başlanmıştı.

Balçova'da Ş. D.; Hatay'da İTBF öğrencisi C. Ü. ve DEV-İŞ (Devrimci İşçi Derneği) kurucusu olacak olan Batı Çimento Fabrikası işçisi M...; Yeşilyurt'ta İlyas Tuğlan (***), S...; Karabağlar'da PDA'cı (Proleter Devrimci Aydınlık) iken tartışmalar sonucu kazandığımız (Afrika Kökenli yurttaşlarla birlikte 2006 yılında Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği'ni kuran, bu konuda iki kitap yazan ve 2016 yılında ölen) Mustafa Olpak, işçi H. V., işçi Sezer Filiz...; Şirinyer'de İlkin (****)...; Gültepe'de lise öğrencileri E. G., E. G., Salih Kokuş (*****), Mustafa Keskin, M. Y., Kürt S., E. Ö., A. İ. U...,...; Altındağ'da akşam ticaret lisesi öğrencisi Y..., S. B...; Ballıkuyu ve Yeşildere bölgelerinden S. A. (Kako), Buca Cezaevinde çıkan isyanda 19 Ağustos 1978'de jandarmalarca öldürülen Muzaffer Şentürk ( Muzaffer'in kaza kurşunu ile öldürdüğü, arkadaşı Refik Örücü) (******) ... ve adını yazamadığım ama bu örgütlenmeye emek vermiş ve farklı katkılarda bulunmuş özverili çok sayıda başka arkadaş da bu kapsamda tarihe not düşülmesi gereken devrimcilerdir.

BALÇOVA: İnciraltı Öğrenci Yurdu'nun ve Eczacılık Fakültesi'nin yanı başında bulunması nedeniyle Balçova, bizler için, bir nevi "ayak altı" bir yerdi. Bu mahallede Halkın Kurtuluşu grubunun belli bir etkinliği vardı. Bizim ilk ilişkimiz, elbette başka bazı arkadaşlar da vardı ama asıl olarak Ş. D. üzerinden idi. Balçova, mahalli özellikleri nedeniyle ev ev dolaşarak Devrimci Yol dergisi sattığımız, kurduğumuz dernekte eğitim çalışmaları yaptığımız bir yerdi. Süreç içerisinde, o dönem ülkenin ve İzmir'in pek çok yerinde olduğu gibi sol çevre, grup ve örgütlenmeler arasında şu ya da bu nedenle çıkmış benzer kavgalardan birisi anlamında Halkın Kurtuluşu taraftarları ile bizim Devrimci Yolcular arasında sert bir kavga ve akabinde silahlı çatışma gündeme geldi. Balçova Mahallesi ile sınırlı kalmayan, İnciraltı Öğrenci Yurdu'na ve Bornova Kampüsü'ne de sıçrayan 1978 yılındaki bu kavga, bugünden geriye bakıldığında asla savunulamayacak ve sol içi sorunların çözümünde yöntem olarak emsal gösterilemeyecek; özünde, tamamen bir iktidar savaşıydı. Bu çatışma, bir anlamda o güne kadar İzmir'de öğrenci kesiminde ve bazı mahallelerde var olan Halkın Kurtuluşu hakimiyetinin miladı oldu; o günden sonra, Halkın Kurtuluşçular, bizim karşımızda bir daha etkin konumda olamadılar.

HATAY: Konaktan Balçova'ya doğru giderken, Nokta durağı civarında, yolun sol kısmında, bir arka sokakta, Alparslan Türkeş'in İzmir'e geldiğinde evinde kaldığı emekli bir albayın evinin, aynı sokakta o albayın desteklediği ülkü ocaklarının ve çoğunluğunu İTBF öğrencisi faşistlerin kaldığı bir evin olması nedeniyle faşistlerin Hatay'a hakim olduğu şeklinde yaygın bir kanı vardı. Zaman zaman bu kanıyı perçinleyen bazı olaylar da olmuyor değildi; basın, bazı yurttaşların ya da öğrencilerin, ülkü ocağı mensubu faşistlerce saldırıya uğradığı ve hatta dövüldüğü yollu haberlere yer veriyordu.

Yeşilyurt ile Hatay arasında Eşrefpaşa Lisesi vardı ve bu okulda da devrimcilerle faşistler arasında kavgalar oluyordu.

Bizim o mahalleye ilk girişimiz İTBF öğrencisi C. Ü., Batı Çimento Fabrikasında işçi ve bilahare DEV-İş (Devrimci İşçi Derneği) kurucularından Topal M.... ve sanırım daha sonra İTBF öğrencisi olacak olan Ahmet Ünlüer (*******) üzerinden olmuştu.

Bu mahallede faşistlerle sert kavgaların olduğunu, ülkü ocağının ve faşistlerin kaldığı evin pek çok kez bombalandığını; bir keresinde, yine bir faşist saldırı sonrası Hatay Polis Karakolu polislerinin yaptığı operasyonla 10 kadar silahla bir grup faşistin yakalandığını, basın yazmıştı.

1978 yılı içerisinde İTBF Öğrenci derneğinin (yanılmıyorsam, fakülte ikiye bölünmüş ve haliyle iki öğrenci derneği kurulmuş ve ikisinin yönetiminde de Devrimci Yol savunucusu öğrenciler vardı) Halilrıfatpaşa son durağının üst tarafındaki caminin yakınına taşınması sonrası bu mahalledeki mücadele daha da yoğunlaştı.

YEŞİLYURT: Bu mahallede ilk ilişkiler (2002 yılında kalp krizinden ölen) İlyas Tuğlan, S. ve V. kardeşler, R. E.... bu yazıyı yazarken adını anımsayamadığım başka bazı arkadaşlar üzerinden başlamıştı.

KARABAĞLAR: Benim uzun süre kaldığım ve öteden beri gelen kan bağı, köylülük ilişkilerim nedeniyle sıklıkla gelip gittiğim bu mahallede ilk ilişkilerimiz, Şirinyer'deki Halk Odası ile ilişkili iken kahve tartışmaları sonucu ama asıl olarak o mahalledeki anti-faşist mücadele içerisinde PDA'dan (Proleter Devrimci Aydınlık) Mustafa Olpak (namı diğer Arap Mustafa, ki faşistler tarafından vurulduktan sonra bir bahane ile TEP/Türkiye Emekçi Partisi saflarına geçmiş, devamı yaşamında Afrika kökenli yurttaşların içinde örgütlendiği derneği kurmuş, bu konuda kitaplar yazmış ve bilahare 2006 yılında ölmüştür), H. V., Sezer Filiz (Hortuna), Ç...; Yeni Çamlık'tan Karslı K..., Karabağlar Ortaokulundan H. E.... dır.

Yağhane'den Karabağlar'a girişte yolun sağ kısmında kalan ve Hasan Hüseyinler olarak bilinen bölgede yoğun olarak bulunan, bu bölgeden Çamlık-Yeni Çamlık yol ayrımına kadar olan bölgede zaman zaman terör estiren ve Asmalı Kahve durağının hemen arkasındaki fırının yanında var olan ülkü ocağında üslenen faşistlerle çok sert bir anti-faşist mücadele yürütülerek bu bölge adım adım faşistlerden temizlenmeye başladı. İsmail Şahin, bu bölgede yürütülen mücadelenin ilk başlarında çok önemli görevler üstlendi ve nitekim, en sonunda, 1978 yılında bir yaralama olayından dolayı aranmaya başlanınca Adana'ya gitti ve orada yakalanarak cezaevine konuldu.

Karabağlar Mahallesi'nde, üzerinde durulması ve tarihe not düşülmesi gereken bir olay da Karabağlar Mezarlığı'nın sağ tarafında ve karakolun arkasında kalan Aydın Mahallesi'nde ve Maden-İş ve Lastik-İş nedeniyle de TEBA ve başka bazı iş yerlerinde çalışan işçiler üzerinde etkin olan İGD'liler (İlerici Gençlik Derneği) ile 1978 yılında ilk kavgalar başlamıştı.(Bu kavga, bilahare, 1979 sonrası çok sertleşecekti; benim İzmir dışında olduğum o dönemi başka arkadaşlar anlatmalıdır.)

ŞİRİNYER: Bu mahallede İlkin... adında, ailesine ait bir market çalıştıran arkadaşımız vardı.

GÜLTEPE: Bu mahalledeki çalışmalar, 1976 yılı içinde, Ferahlı bölgesinde, o bölgede yaşayan Kürt S... (ailesi kahvehane işletiyordu), Levent'te oturan ve İTBF öğrencisi olan F. D., işçi A. G., elektrikçi A... üzerinden; S.'lerin kahvehanesinin hemen yakınında bir kaset doldurulan dükkan açarak başlamıştı. Süreç içerisinde, çoğunluğu lise öğrencisi S. K., E. G., E. G., Mustafa Keskin, M. Y., E. Ö., M. Ö., A. İ. U..., M. K... ile bütün Gültepe mahallesine yayılmıştı.

Gürçeşme'de Halkın Yolcularının ve mezarlığa yakın kahvehaneler kesiminde faşistlerin; Mehtap Mahallesinde Orhan Bakır ile özdeşleşen TKP-ML/TİKKO'luların; Toros Mahallesinde faşistlerin... yaşadığı bu çok geniş bölgenin tümünde, Anadolu'dan göçüp gelen ve çoğunluğu fabrikalarda çalışan yoksul insanlar yaşıyordu.

Biz, 1977 yılında yapılan yerel seçimde CHP adayı Aydın Erten'i desteklemiş ve seçim sonucu kazanan Aydın Erten olmuştu. Bu seçim ve sonrası bizim Gültepe çalışmalarımız bir sıçrama yaptı.

Zaman zaman öğrenci kesiminden gelen kadın arkadaşların çalışmaları ve okuma-yazma kursu ile desteklenen ama asıl olarak bu mahallede doğmuş ve büyümüş genç arkadaşların omuzlarında, onların özverili çalışmaları ile yükselen bu örgütlenme ve çalışma; Gürçeşme'de Halkın Yolcuları ile ideolojik-teorik tartışma, Gürçeşme kahveler bölgesinde ve Toros Mahallesinde aktif bir anti-faşist mücadele, kurduğumuz dernekte eğitim çalışmaları, yazılamalar... vb. biçimlere bürünüyordu.

Bu çalışmalar, gün gelecek, 1979 yılında Tariş olaylarıyla başlayan ve mahallelere sıçrayan çatışmaların sonucu, tarihe "Gültepe Direnişi" olarak geçecek direnişe dönüşecekti. Bu nedenle, bence, Gültepe Direnişi, taa bu çalışmalardan başlanarak ele alınmaz ve bir bütün olarak değerlendirilmez ise eksik kalır ve yeterince anlaşılamaz; haliyle, bu süreçten çıkarılması gereken dersler de çıkarılamaz. ("Devrimci Yol" dergisinin 12. sayısında, Gültepe'de, Altındağ'da ve İzmir'in genelinde yürütülen bu "yerel seçim" çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)

ALTINDAĞ: Büyük Efes Oteli'nin karşısındaki Akşam Ticaret Lisesi'nde okurken ilişkimizin olduğu Y..., G.H.İ.Y.O. öğrencisi S. B ve şu an adını anımsayamadığım başka bazı arkadaşların yaşadığı Altındağ ve Çamdibi mahallelerinde, Altındağ son durak olan köyün hemen alt tarafında ve mezarlığın yukarı kısmında bir dernek kurmuştuk.

1977 yılındaki yerel seçimde CHP adayı Lütfi Özer'i desteklememiz ve seçim sonucu Lütfi Özer'in seçimi kazanması sonrası, Gültepe gibi Altındağ'da da çalışmalar bir sıçrama yaşadı.

Altındağ'dan sonra Pınarbaşı ve Işıkkent bölgelerine doğru fabrikaların yeni yeni kurulmaya başlandığı o yıllarda, biz, öğrenci kesiminden gelen arkadaşlar ile birlikte hemen hemen bütün fabrikaların çıkış saatlerinde önlerine gidiyor ve bildiriler dağıtıyorduk.

Bu mahalleye derneği ilk kurduğumuzda, bu mahallenin en önemli sorununun Çimentaş Fabrikası'nın ve mahallenin hemen kıyısındaki taş ocağının tozu olduğunu biliyorduk; bu nedenle, daha yerel seçim olmadan çok önceki bir zamanda, Altındağ Mahallesinin sırtlarındaki uzun taş duvarlara, çok uzaklardan görünecek şekilde 'ÇİMENTAŞIN VE TAŞ OCAĞININ TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ' yazmış; bir nevi, mahalleye ilk çıkışı böyle yapmıştık. (********)

Bu yazı çok uzun süre, yazıldığı yerde kaldı ve Altındağ'a gelen herkesçe okundu.

YEŞİLDERE: Kadifekale'nin Gürçeşme'ye bakan yakası, o yıllarda heyelan nedeniyle kaymaya ve evler, bu nedenle oturulamaz hale gelmeye başlamıştı.

O mahallede oturan ve farklı okullarda okuyan arkadaşlarımız vardı.

Biz bu mahalledeki bu sorunla ilgilenmeye, bu çerçevede öğrenci kesiminden bazı arkadaşları göndermeye başladık. Ş. B., ilk başlarda bu mahalleye giden ve bu çalışmalar içerisinde yer alan arkadaşlarımızdandır. Bu çalışmalar uzun yıllar devam etti ve bazı bölgeler, heyelan nedeniyle, nihayetinde boşaltıldı. Sanırım, ben İzmir'den ayrıldıktan sonraki süreçte pek çok arkadaş bu bölgede çalışma yürütmeye devam etti.

EGE DEV-GENÇ KURULUYOR

1976-1977 Öğretim Yılı başından itibaren yaşanan bu "sıçramanın" doğal sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de Öğrenci Derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazananlardan H. B.'a, bu konumu nedeniyle "Müdür" denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca H. B., bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)

(İzmir'de Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası olan -İTBF'deki Anti-Faşist mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki 'Çadır Direnişi ve ona keza 'İnciraltı Katliamı' başlı başına ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele dönemidir.)

***

1 Mayıs 1977 yılı sonrası olması gerekiyor; çünkü, bu tarihte yayınlanan Devrimci Yol Dergisi sonrası dönemde, o güne kadar Devrimci Gençlikçiler olarak bilinen ve tanınan bizim içimizde, İstanbul merkezli olan ve devamında Bursa vb. başka bazı illerde de etkisi görülebilecek bir ayrışma baş göstermişti; kendilerine Devrimci Sol adını uygun bulan bazı arkadaşlar, bizlerden ayrılmışlar ve akabinde il il dolaşmaya çıkmışlardı. (Bu ayrılığın başını çekenlerden C. C. İzmir'e gelmiş ve çıkardıkları ilk kitapçık temelinde, Karşıyaka TÖB-DER binasında, kalabalık bir grup önünde karşılıklı tartışma yaşanmıştı. Bizden Ali Alfatlı'nın ağırlıkla konuştuğu bu tartışma ve sonrasında Devrimci Sol, İzmir'de somut bir yankı bulamamıştı; yanılmıyorsam, Elazığ kökenli iki arkadaş da dahil, toplam beş kişi kendilerini Devrimci Solcu olarak tanımlamaya başlamıştı, ki bunlardan birisi, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi Mahmut Gökhan Özocak (*********) adındaki çok genç bir öğrenci arkadaştı; bilahare, ölüm oruçlarının birisinde öldü. (Devrimci Sol-Devrimci Yol ayrımında, Devrimci Sol'un neden İzmir ve çevresinde dişe dokunur bir etki yaratamaması, ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır.)

İşte bu ayrım sonrası dönemde, bir gün, Ali Alfatlı'nın, Devrimci Solcuların, İzmir'de EGE DEV-GENÇ adında bir dernek kuracaklarını ve haliyle bizim, elimizi çabuk tutup, öteden beri üzerinde konuşulup durulan gençlik örgütlenmesini hızlandırmamız gerektiğini söylediğini anımsıyorum.

Ben, o dönem ağırlıkla mahallelerle ilgileniyordum ama zaman zaman İnciraltı Yurdu'na da gidip geldiğim oluyordu; öte yandan, İzmir'de sorumlu konumunda olan iki kişiden birisi, zaten Ali Alfatlı idi.

EGE DEV-GENÇ'in örgütlenme çalışmaları ile asıl olarak başka arkadaşlar ilgileniyordu; onlar hızlandılar ve Basmane Dönertaş mevkiinde, çok odalı bir yer buldular ve EGE DEV-GENÇ kuruldu. (Nitekim, Devrimci Sol, bizden sonra, Batı Anadolu Dev-Genç Derneği'ni kurdu ama günlük yaşamda pek varlık gösteremedi.

DEV-İŞ (Devrimci İşçi Derneği) KURULUYOR

EGE DEV-GENÇ kurulmadan önceki dönemde bizim işçi kesimi ile pek fazlaca ilişkimiz yoktu. Tamam, Aliağa Petkim'de, Batı Anadolu Çimentaş'ta... ve başka bazı işyerlerinde çalışan arkadaşlarımız vardı ama işçi kesimine yönelik olarak TKP gibi, HK'liler gibi kapsamlı bir çalışmamız, o dönem yoktu. (DEV-İŞ kurulmadan önce miydi yoksa kurulduktan son ramıydı, tam ayırdında değilim; 1977 yılı olabilir, Tariş'in iş yerlerinde bir grev oylamasıyla ilgili olarak, Tariş işçilerini taşıyan servis arabalarının geçiş istikameti olan yol güzergahı üstündeki bazı yerlere, örn: Alsancak Tren Garı'nın duvarlarına "Tariş'te Greve Evet" şeklinde yazılar yazdığımızı anımsıyorum. Halbuki, o yıllarda, Tariş'te bizim çalışmamız yok gibiydi, yanlmıyorsam.) Çiğli Tuzla'da Yeraltı Maden-İş'in örgütlü olması nedeniyle yalnızca orada sendika üzerinden N. Ö. ile İsmail Şahin çalışma yapıyorlardı.

İşçi kesiminde çalışma yapılması ve bunun içinde bu çalışmayı örgütleyecek bir örgütlenmeye gereksinim olduğu tespitinden yola çıkılarak DEV-İŞ'in kurulması sonucuna varıldı. EGE DEV-GENÇ'in bir odasında bu dernek faaliyet yürütmeye başladı. Başında M. Ö. (İşçi Mustafa) bulunuyordu; M....(Topal M.), Aliağa'dan T...ve başka bazı arkadaşlar da bu çalışmalara aktif olarak destek veriyorlardı.

Ben 1978 yılı sonlarında ikinci kez cezaevine girmeden ve akabinde İzmir'den ayrılmadan önceki dönemde, öğrenci kesiminden işçi kesimindeki çalışmalara başka bazı arkadaşlar da aktarılmıştı. Bu arkadaşlardan, bizim okul öğrencisi Ali Azer'i özellikle tarihe not düşmeliyiz. Ali ile aynı okulda öğrenciydik. İzmir fırın işçileri arasında çok aktif bir çalışma yürütmüş ve belki de ülkemizde ilk kez, 1978 yılında fırın işçilerinin çoğunluğunu oluşturduğu bir miting yapılabilmiş; o yıllardaki Fırın İşverenler Derneği'nin başkanı M. Ali Yolgörmez'in adı ile fırın işverenleri simgeleştirilerek 'Kahrolsun Yolgörmezler' sloganı ön plana çıkarılmıştı. (Miting ile ilgili Yeni Asır gazetesinde çıkan haberde kullanılan fotoğrafta, ellerinde pankart tutan iki kişiden birisi kardeşim, elektrikçilik yapan V. E.; diğeri de demircilik yapan yeğenim Mehmet Aydın (**********) idi. Fotoğrafı görünce, "Adamlara bak, fırın işçisi olmayan iki kişiyi nasıl da yakalamışlar ama olsun, ikisi de yine işçi; işçi dayanışması bu", yollu espri yaptığımızı anımsıyorum.) Keza yine Ali Azer, yanılmıyorsam, DİSK'in apartman kapıcıları arasındaki çalışma politikası kapsamında, İzmir'de kapıcılar arasında ciddi bir çalışma yapmıştı. (Ali Azer arkadaş konusunda daha fazlasını başka arkadaşlar ekleyeceklerdir. Ali'nin, sanırım 1980 yılında Çanakkale Bigadiç'te maden işçileri arasında örgütlenme çalışmaları yaparken kurşunlandığı ve ölmediği, bilahare sonrasının ne olduğunun bilinmediğini de yazmalıyım.) (***********)

***

Bu süreç, İzmir'de "taşların yerinden oynadığı" ve nihayetinde hem Anti_Faşist Mücadelede hem de sol içinde "dengelerin" değişmeye başladığı yıllardı..

Hiç şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayına kadar olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha "soft" bir gerçekliğe sahipti ve bizler de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle "uyumlu" kişilerdik. Ancak, bu "soft" gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte "yetersiz" bir "önderlik" söz konusuydu. (Ben, o günlerde, "orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'' şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı pratik ve teorik eğitimler yapılmaya yönelindiyse de örgüt düzleminde ciddi ve yeterli adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem geç kalmış hem de yetersiz olmuştu.)

1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, (2018 yılında kanserden ölen) Arslan Yalçın'ın, (1981 'de İzmir'de öldürülen ) Selim Martin'in ve başkaca bazı "ön plandaki" arkadaşların birbiri peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevine konulmamız üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların aktarımı yoluna gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) (************) ve İzmir "yeni bir döneme" evrilmiştir.

25.02.2020/Datça

Mehmet Erdal

(*) Bu notlar, bir grup arkadaş ile birlikte yapmaya çalıştığımız İzmir'in yakın geçmişine ilişkin bir çalışma çerçevesinde kaleme aldığım notlarımdır.

(**) Selver Savran, yakalandığı kanser nedeniyle vefat etti ve 09.11.2024 günü Kuşadası'nda toprağa verildi.



(***) İlyas Tuğlan

     

            (21 Kasım 2002'de kalp krizinden vefat etti. Zeytinalan/URLA Mezarlığında toprağa verildi)

(****) İlkin.... arkadaş ile ilgili olarak aklımda kalan Uşaklı olduğu, Şirinyer'de ailecek bir market işlettikleri ve ne zaman bilmiyorum, vefat ettiğidir. Devrimci Yol'un Şirinyer'de ilk örgütlenmeye başladığında emeği asla unutulamaz.

(*****) Salih Kukuş  

                                                                            

                                                           (20.04.2020 günü vefat etti)                                                                                                                                               


(******) Muzaffer Şentürk kaza kurşunu ile Ağustos 1978'de arkadaşı Refik Örücü'nün ölümüne neden olduğu için tutuklandı ve 18 Ağustos 1978'de Buca Bölge Cezaevi'nde çıkan isyanda jandarma kurşunuyla öldürüldü.


 


 (*******) Ahmet Ünlüer, 10 Ocak 2021 günü Koah nedeniyle Saklıkent'de vefat etti.

                                                                                                                      (Soldan sağa) İlhan Bozkurt, ben ve Ahmet Ünlüer/Saklıkent-Fethiye                          

(********) Salim Bilgin arkadaşımın 13 Mart 2022 günü çekip gönderdiği bu fotoğrafta dağ yamacında görünen duvarlar, yazıların yazıldığı duvarlardır.

                

                                                                                          

(*********) Mahmut Gökhan Özocak, Devrimci Solcuların Ölüm Oruçlarının birisinde Buca Bölge Cezaevi'nde başladığı orucun 201'ci gününde cezaevi dışında, İzmir Yamanlar Onur Mahallesi'nde 05.07.2001 günü vefat etti; içimi çok acıtan ölümlerden birisidir.

                                                                                                                                        

 (**********) Mehmet Aydın, rahmetli Hatice ablamın oğluydu. Köye döndükten sonra demircilik yaptı. Yakalandığı Kan Kanseri nedeniyle 01 Eylül 2021'de vefat etti.


                              

(************) Hıdır Aslan,05 Ekim 1984 yılında Burdur Kapalı Cezaevi'nde idam edildi; ondan sonra kimse idam edilmedi.

                                                                          




HAPİSHANEDE DE AYAKTA KALABİLMEYİ BAŞARMAK ÜZERİNE

Doktora öğrencisi Deniz Ayma, okuduğu üniversitede kendisine Yüksek Lisans Tezi olarak, "78 Kuşağı'nın" 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbe sonrası farklı cezaevlerinde uzun yıllar tutsak kalan kesiminin 1980-1984 yılları arasında cezaevlerinde yaşadıklarını seçmiş. (*)

Genç Deniz Ayma, bu dönemi incelerken bulabildiği kitapları, yazıları okumuş; ama bunlarla yetinmemiş; belli kriterlere göre belirlediği (Shf: 23, 24, 25, 26, 27, 28) 35 kadın ve erkek siyasi mahkum ile de oldukça uzun ve ayrıntılı söyleşiler yapmış.

Sonra da tezini yazmış.

Tezin içerisinde Direniş Komitelerine (Shf:72), Silahlı Propaganda'ya (Shf:76), Mamak Cezaevi'ne (Shf: 28 ve 105), "Demokrasi" tartışmalarına (Shf:126), Açlık Grevlerine (Shf:159 ve 166)... vb. dair tanık anlatımlarından ve dolayısıyla tanık seçiminden kaynaklanan bazı tartışmalı noktalar bulunsa da, bunlar, SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) tarafından kitap olarak yayınlanan "78 Kuşağının Hapishane Deneyimleri ve Yaşam Stratejileri" (**) başlıklı çalışmanın değerinin üzerine herhangi bir gölge düşürmüyor.

Bir yüksek lisans öğrencisinin böyle bir konuyu "tez konusu" olarak seçmesi, tezini hazırlarken uzun süreye yayılan yoğun bir emek harcaması, Prof Dr. Şükrü Aslan gibi bir hocanın "Tez Danışman Hocası" olması, tezin kabul edilmesi ve kitap olarak basılıp biz okuyuculara sunulması...

Deniz Ayma'nın, kitap halinde basılan bu tezinde, ulaşabildiği bütün yazılı kaynakları okuduktan ve tezinin asıl konusu olan 1980-1984 yılları arasındaki dönemi farklı cezaevlerinde yaşayan kadın-erkek 35 siyasi mahkumdan ayrıntılı bir biçimde dinledikten sonra, 78 kuşağının 12 Eylül 1980 sonrası dönemde cezaevlerinde yaşayan kesiminin onurlu direnişinin hakkını teslim etmesi...

Bunların her biri, çok önemli şeyler.

Bu tezin kitap olarak yayınlanmasının bir başka önemli sonucu da şudur: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasını inandıkları yolda yürüyerek yaşayanların, bu yaşadıklarının, sorumluluğu kendilerinde olmak kaydıyla, kendileri ya da farklı tarihlerde farklı biçimlerde ölen yol arkadaşları üzerinden anlatılmaya devam edilmesinin yanı sıra, Deniz Ayma gibi genç doktora öğrencileri, akademisyenler, araştırmacılar, tarihçiler, belgeselciler vb... tarafından da yapılacak farklı çalışmalara konu olmasının zamanı gelmiştir.

Bu çalışma, bunun somut bir kanıtıdır.

20'li yaşlardaki gençler olarak pek çok hatalarımız oldu ama utanılacak işler yapmadık; utanç duyacağımız bir yolda hiç yürümedik. Onurlu bir geçmişimiz var ve haklı çıktık.

Bu tarih bizim!

(*) Üç yıl kadar önce, Deniz'in bu çalışmasını öğrendiğim günlerde, oturmuş ve farklı biçimlerde (kişisel ya da ortaklaşa) Yol'da (12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası cezaevi öncesinde ya da cezaevi günlerinde) yaşadıklarını anlatan arkadaşlara dair bir yazı yazmış ve paylaşmıştım. (Bknz: YOLDA YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILAN KİTAPLAR ÜZERİNE http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )

(**)                                                


                   

28.08.2021/Datça/Mehmet Erdal



FATSA'NIN SIRRI!
Geçen Salı günü, 27 Ekim'de Muğla Merkez'de (Menteşe) ve Fethiye'de, 30 Ekim'de Marmaris'te gösterimi yapılacak olan “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeselinin 31 Ekim günkü Datça ayağı için afişleme yapıyorduk. Alinda Marketin karşısındaki durakta otobüs bekleyen bir kadın yurttaş, cama yapıştırmaya çalıştığımız afişe bakıp “Bu ne?” dedi; “Belgesel film gösterimimiz var, onun afişleri” dedik. Yapıştırdığımız afişin üzerinde “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” yazıyordu. Yeniden sordu: “Neyin gösterimi?” “Fatsa'nın”, dedik. “Tamam da ne anlatıyor bu?”. Kadın bizim yaş kuşağından, hatırlayabileceğini düşündüm. “Siz” dedim, “1979'da, 1980'de Türkiye'de değil miydiniz?” “Türkiye'deydim” dedi. ”1979'da, Fatsa'da, bir sosyalist, Terzi Fikri (*) diye anılır hani, seçimle belediye başkanlığını kazanmış ve kısa sürede, o ilçede çok iyi şeyler yapılmıştı. Ama zamanın iktidarı, 1980 Temmuz ayında, bu küçücük ilçeye akıl almaz büyüklükte 'Nokta Operasyonu' çekmiş ve Terzi Fikri ile birlikte yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı. Belediye başkanı 1985 yılında, cezaevinde, kalp krizinden ölmüştü. İşte o günleri anlatan bir belgesel, bu” dedim. “Hiç duymadım” dedi. Şaşırmadım! Birkaç ay önce yaşadığım benzeri bir olayı anımsadım.

Birkaç ay önce, bir arkadaşım telefon ederek, şimdilerde Datça'da kiralık bir evde oturan bir avukat tanıdığının ismini vermiş ve gidip onunla tanışmamı istemişti. Avukat, 12 Eylül Askeri Darbesi olduğunda bir askeri okulda öğrenciymiş. Ülke yönetimine el koyan generaller, onu ve başka ne kadar sol, sosyalist görüşlü öğrenci varsa hepsini askeri okullarından atmış. Arkadaş, okuldan atıldıktan sonra hukuk okumuş ve avukat olmuş. Biz sohbet ederken, yanımıza 65-70 yaşlarında bir bey geldi, tanıştık. Emekli bir subaymış. Her gün avukat arkadaş ile tavla oynarlarmış. Avukat arkadaşın “Atatürkçü bir subay” olarak tanıttığı bu kişi, sohbetin bir yerinde, 12 Eylül döneminde orduda genç bir subay olmasına karşın, yapılan işkencelerden ve idamlardan hiç haberinin olmadığını, söyledi. “Olup bitenden ne kadar da habersizmişiz, meğer neler olmuş neler” dedi.

Hem durakta karşılaştığımız kadın yurttaş hem de kendisine “Atatürkçü” denilmesinden hoşnut olan emekli subay, o yıllarda gençtiler, hayatın içindeydiler; ülkeyi kasıp kavuran olaylardan habersizdiler ya da haberlerinin olmadığını, söylüyorlardı.

Bu iki yurttaş açısından işin doğrusu ne olursa olsun, gerçek, bence şuydu:12 Eylül 1980'de ülkenin yönetimine el koyan generaller sol, sosyalist, devrimci değerler adına yaratılan ne varsa yok edip toplumsal hafızadan silmekte kararlıydılar. Bütün bunları yaparken uyguladıkları baskı, zulüm, işkence ve kitlesel boyutlara varan terör ile ülkeyi bir korku tüneline soktular ve insanları, görmeyen, duymayan, konuşmayan "Üç maymun"u oynayanlar haline getirmekte başarılı oldular.

Yalnızca 12 Eylül 1980'de zor yoluyla yönetime el koyan generaller değil, sonrasında da ülkeyi yöneten bütün muktedirler, ağız birliği etmişçesine, solu ve devrimcileri, onlara dair var olan ya da onların yarattığı her şeyi, her yolu deneyerek unutturmaya çalıştılar. Başaramadıkları yerde kirletmeye çalıştılar. Çorum katliamının olduğu günlerde “Siz Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın” diyerek “Nokta operasyonu” yaptırtan zamanın başbakanı Süleyman Demirel'in sözlerini nasıl unuturuz.

Peki, neden?

Neden, 40 yıldır, bütün muktedirler; askeriyle siviliyle, TÜSİAD'ıyla MÜSİAD'ıyla, Demireli'yle, Kenan Evren'iyle, Turgut Özal'ıyla, Erdoğan'ıyla Fatsa'ya ve Fatsa Belediyeciliğine karşıdır?

Neden, bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den hâlihazırda Tunceli/Dersim Belediye Başkanlığı yapan ve “Komünist Başkan” olarak tanınan Fatih Maçoğlu'na kadar seçildiği koltuğun hakkını vermek ve iş yapmak isteyen bütün belediye başkanlarının benzemek istedikleri kişi Fikri Sönmez ve öykündükleri Fatsa Belediyeciliğidir?

Neden, zamanında “Fatsa/Fatsa Şenliği/Çamur Kampanyası/Terzi Fikri” denildiğinde burun kıvıranlar, bugün “Fatsa'dan/Terzi Fikri'den” söz etmeden “Demokrasi/Doğrudan demokrasi/Yerel yönetim,” tartışmalarını yapamamakta ve savunduklarını söyledikleri düşüncelerini açıklayamamaktadırlar?

 Neden, dün ona karşı çıkanlar bile bugün ona saygı duymakta ve kendilerinin de aynı anlayışı savunduklarını söylemektedirler?

“Fatsa”yı kimler yarattı? Nasıl yarattılar?

“Fatsa”yı yaratan irade nedir?

Bir başka deyişle, bütün unutturulma ve toplumsal hafızadan silinme çabalarına karşın on yıllardır adı dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa fısıldanan ve nihayet, bu topraklarda “Yerel yönetim”, “Doğrudan Demokrasi” modeli olarak örnek alınan ve öykünülen “Fatsa'nın sırrı” nedir?

Bu belgeselde, sorularımızın cevabını bulmaya ve bu “sırrı” öğrenmeye çalışacağız.

27 EKİM: MENTEŞE- Konakaltı Kültür Merkezi/ Saat 18.30
FETHİYE – Özer Olgun Kültür Merkezi/ Saat 20.00
30 EKİM: MARMARİS- Armutalan Kültür Merkezi/Saat 13.00
31 EKİM: DATÇA- Bülent Ecevit Kültür Merkezi/ Saat 19.00
24.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 4 Mayıs 1985 günü Amasya Kapalı Cezaevi'nde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.                                              


                                                                
ŞU FATSA'NIN YOLLARI” BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI

“ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeseli (*), 31 Ekim günü saat 19.00'da Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde Datçalı izleyicilerle buluştu.

Önceden duyurulduğu gibi saat tam 19.00'da başlayan gösterim öncesi 150 kişilik kapalı salonun yarısını (70-80) dolduran izleyicilere 'Hoşgeldiniz' diyerek kısa bir açış konuşması yapan Sol Parti İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal şunları söyledi:

“Bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı yaparken "Komünist Başkan" olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar, seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa Belediyeciliğidir.

Keza, hangi düzlemde yapılırsa yapılsın, yürütülen bütün "Demokrasi" tartışmalarında, tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.

Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.

Bu ilçemiz, bir dönem, "Demokrasinin, Doğrudan Demokrasinin" somut bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip yaşanıldığı bir yerdi.

Bilenler bilir; 14 Ekim 1979 yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen 9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, "halkıyla birlikte" bir çok şeyi gerçekleştirir.

Bugünden geriye bakıldığında, belki pek çoğumuza "Bunlar da ne ki?" dedirtecek şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek, fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...

Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani "Çoban Sülü" olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu küçücük ve şirin ilçesine devasa bir "Nokta Operasyonu" çekerek yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve bazılarını da öldürtür?

Süleyman Demirel'den başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak, unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?

Nedir bunun nedeni?

İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamamen orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken bunun nedenini de öğreneceğiz.”

Sol Parti Datça İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal, bir buçuk saat civarında süren gösterim sonrasında, belgeseli izlemeye gelenlerin sayısının beklediklerinin biraz altında ama belgesele ve Datça'da gösterilmesine yönelik tepkilerinin ise büyük ölçüde olumlu olduğunu gözlediklerini, bunun da kendilerini mutlu ettiğini, söyledi

01.11.2021/Datça

(*)

                                                             


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-1:

ARTIK İYİ ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!”

29 Temmuz 2021 günü Marmaris/Armutalan'da çıkan ve hızla yaygınlaşan orman yangının söndürülmeye çalışıldığı günlerin sonlarına doğru (biraz gecikerek de olsa yaptığımız çağrı üzerine) İzmir'den, Ankara'dan ve İstanbul'dan (BirGün'den) partili bazı genç arkadaşlar gelmişler; bölgeden ya da bölgeyi iyi tanıyan partili arkadaşlar ile Marmaris, Milas/Ören, Menteşe ve Köyceğiz'de yangın bölgelerini dolaşmışlardı. (O günlerde BirGün gazetesinde çıkan yangın haberlerini ve Sol Parti'nin hazırlayıp kamuoyu ile paylaştığı yangın raporunu anımsayın) (*)

Bu günlerin birisinde, bir gece, Muğla merkezde oturan partili bir arkadaşın evinde bu genç arkadaşlardan dördü ile birlikte oturmuş sohbet ederken, söz döndü dolaştı ve partiye, Yol Dergisi'ne, geçmişe ve bugüne dair siyasi konulara geldi.

Sohbetin bir yerinde, “Yol Dergisi” dedim, “geçmişe (Devrimci Yol'a) dair biraz fazlaca güzelleme yapıyor. Ben o yılları yaşayanlardan birisiyim. Neler yapıp yapamadığımızı, neleri iyi ama neleri de kötü yaptığımızı, biliyorum. Biraz yaşımızdan, biraz koşullardan, biraz da başka başka nedenlerden olabilir, asla yapılmaması gereken aptalca pek çok şey de yaptık. Ben, geçmişimize dair eleştirel yaklaşanlardan birisiyim. Tamam, iyi şeyler yapmak için yola çıktık, gerçekten de çok iyi şeyler yaptık; ama alt tarafı 20-25 yaşlarında gencecik insanlardık. Alleme-i cihan olsak ne yazar? Bizim neyimize güzelleme yapılır ki?...

Söylediklerimi sessizce dinleyen gençlerden birisi, “Örneğin, neler yapılmamalıydı?” dedi.

Kendi geçmiş yaşantımdan ve yakinen tanık olduklarımdan örnekler verdim.

Dinlediler.

Bu ülkede” dedi, soruyu soran genç kadın arkadaş, “40 yıldır, size ve sizin ne kadar kötü olduğunuza dair pek çok şey söylendi; şahsen, ben, doğduğumdan beri bu tür muhabbetleri dinledim. Bu anlattıklarınızı, hatta daha fazlasını da biliyoruz. Ama yeter, biz gençler artık bu tür muhabbetleri dinlemek istemiyoruz. Biz, sizlerle ilgili iyi şeyler duymak istiyoruz! Siz hiç mi iyi şeyler yapmadınız? Ülkenin bu hale gelmesinden siz mi sorumlusunuz? Değil! Şu şöyleydi, bu böyleydi; şu kötüydü, bu kötüydü... muhabbetleri bize bir şey vermiyor, bizim için bir anlam ifade etmiyor. Yol Dergisi, evet biraz abartsın, ne var bunda? Ama, iyi şeyler söylesin bize...”

Sonradan itiraf ettiğim gibi, genç arkadaş konuşurken, utancımdan yüzüm kızardı. Olaya, hiç böyle bakmamıştım.

Gençler, bize rağmen bizi ve geçmişimizi, geçmişte yaptıklarımızı savunuyordu.

İçimden, iyi ki (Sol) Partinin yönetiminde bu gençler var, dedim; bu gençler, yürünecek yolu bize gösterecekler; onlar da bu inanç var. Bu çok açık.

11.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu arkadaşların bazıları ile Marmaris'in yanı sıra 10 Ağustos 2021 günü Datça'da Özbel Kafe'de bir sohbet toplantısı da yapılmıştı.

                                                                          




YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-2:

HER ŞEY DEĞİŞİR!

2018 yılında yazıp paylaştığım “Örgüt Dediğin Nedir ki?-1” başlıklı yazımda da bazı yönleriyle anlatmıştım (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com): 1975-76 öğretim yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi 1. sınıfında okuduktan sonra, 1975 yılı yaz aylarında Ahmet Özdil, ben ve başka bazı arkadaşlar (her birimiz farklı bir gerekçeyle) Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi 2. sınıfına yatay geçiş yapmıştık. (1)

Yatay geçiş yapan hepimiz değil ama Ahmet, ben ve bir arkadaş daha Erzurum'da iken EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üyesi idik.

Erzurum'da, EYÖD üyesi iken dahi, 12 Mart yenilgisi sonrasındaki sol içi bölünmelerin ayrıntısını bilmiyordum ve haliyle, kendimi, şu ya da bu'cu olarak tanımlamıyordum. İzmir'e geldikten sonra, kısmen İTBF binasının kapısından içeriye ilk adım attığım gün tanıştığım arkadaşlar nedeniyle, kısmen de hem Sovyetler Birliği'nin bazı uygulamalarını hem de Sovyetler Birliği'ne yönelik dillendirilen “sosyal emperyalizm” teorilerini içime sindiremediğim için önce geri cepheciler (2) içerisinde, sonra, İTBF'de yürütülen boykotun bitirilip bitirilmemesi çerçevesinde yapılan bir oylamada “bitirilsin” diyen Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer aldım. (3)

1975-76 Kışında, İzmir'de, üniversitede, Halkın Kurtuluşu'nun (4) ezici bir üstünlüğü vardı. Halkın Kurtuluşu'nun dışında TIP Fakültesi'nde “ilerlemeci” dediğimiz (Sovyetler Birliği'ne sosyalist diyen) öğrenciler bulunuyordu. Bir süre sonra kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar da bizden oldukça fazlaydılar.

1 Kasım 1975 yılında çıkmaya başlayan Devrimci Gençlik grubunun savunucuları olarak bizler İTBF'de ve GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) vardık; sayımız, parmakla sayılacak kadar azdı. (5)

1975 yılı Yaz aylarında önce Karabağlar'daki Avcı Kurşun Fabrikası'nda, sonra da Basmane'deki Toros Oteli'nde çalışmış; fakültemizde yürütülen mücadele nedeniyle oteldeki çalışmayı bırakmış ve bir süre sonra da kardeşlerimle kaldığım evden ayrılarak İnciraltı Öğrenci Yurdu'na geçmiştim.

İnciraltı Öğrenci Yurdu'nda, fakültelerdeki durumun doğal sonucu olarak Halkın Kurtuluşçuları ve Devrimci Kurtuluşçular çoğunluktaydı; biz, iki elin parmakları kadar bile yoktuk.

Hiç unutmam ve örnek verir dururum, bir gün, kaldığımız odada, kendisini Halkın Yolu grubuna yakın gören okulumuzdan bir arkadaşla tartışmış ve tartışmanın sonunda, kendisi, bizim gruba meyletmişti (6). Ben, ertesi gün, “yaşasın, 9 kişi olduk” demiştim, sevinçle... 

Koskoca İzmir'de, 1975-76 kışında, haydi İzmir'in geneli için konuşmayayım, yüzlerce öğrencinin kaldığı İnciraltı Yurdu'nda 9 kişi olabilmek, benim için, büyük bir olaydı. Çok değil, 2 yıl sonra, yalnızca İnciraltı Yurdu'nda değil, İzmir'in pek çok yerinde (Bornova Öğrenci Yurdu, orta öğrenim, mahalleler) söylediği söze kulak verilen, 3 yıl sonra ise söylediği sözü dinlenen ve gereği yerine getirilen en kitlesel/en güçlü siyasi hareket Devrimci Yol'du...

Yürünmesi gereken yolda/Devrimci Yol'da yürümüş ve her şeyi değiştirmiştik!

18.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

1- O yıl, hem Dokuz Eylül Üniversitesi yoktu hem de İTBF, İktisat ve İdari Bilimler Fakültesi diye ikiye ayrılmamıştı. Fakültenin yeri de, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası idi.

2- “Sosyal Emperyalizm” teorisini savunanlar, bu teoriyi savunan THKP-C'lilere (“Halkın Yolu” ya da THKP-C/ML) “ileri cepheciler”, savunmayanlara ise “geri cepheciler” diyorlardı; bu, bir küçümseme ifadesiydi.

3- Bu oylama, o günlerde öğrenci derneği yönetiminde olanların toplandığı Kemeraltı Başdurak İşhanı'nda bulunan “ANT-YÖD”de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapıldı; boykot bitirildi. “Boykota devam” diyen arkadaşlar, daha sonraları, kendilerini “Devrimci Kurtuluş” (THKP-C/Eylem Birliği) olarak adlandırdılar.

4- THKO'nun “sosyal emperyalizm” teorisini kabul eden kesimlerinin oluşturduğu grup.

5- 1981 yılında bir çatışmada öldürülen Selim Martin, Burdur Belediye Başkanı olan amcası ya da amca oğlu Armağan İlçi ve amcasının makam şoförü ile birlikte 1998 yılında Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi Bozkurt ve 2018 yılında rahatsızlığı nedeniyle ölen gazeteci Ali Suat Eser GHİYO'daki grubun içerisindeydiler.

6- Bu arkadaşımız da Devrimci Yol hareketi içinde çok yük yüklendi; uzun yıllar kaçak yaşadı. Yakalandı. Tutuklandı. Tahliye oldu. Şimdi kendi işletmesinin başında ve çalışmaya devam ediyor.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-3:

EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR”

Erzurum'dan nakil geldiğimiz 1975-76 öğretim yılında, Ege Üniversitesi İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), yani şimdiki 9 Eylül Üniversitesi Rektörlük binası Çankaya caddesinde bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibinde idi; haliyle, faşistler, sayıları az olmasına karşın, İTBF'de hakimiyet kurmak için sürekli yükleniyorlardı. Bu da, doğal olarak, hem gündüz hem de gece bölümünde, her daim çatışma demekti.

Yiğidi öldürelim ama kimsenin hakkını yemeyelim: İTBF'de gündeme gelen farklı biçimlerdeki ve ölçekteki çatışmalarda, sol/devrimci öğrenciler ( HK/Halkın Kurtuluşu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu, TEP/Türkiye Emek Partisi, DK/Devrimci Kurtuluş, KSD/Kurtuluş Sosyalist Dergi, DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği, DG/Devrimci Gençlik...) olarak birlikte davranıyor ve yer alıyorduk. (1)

Kendilerini farklı tanımlayan bütün bu öğrenciler arasında, hiç şüphesiz, günlük hayata ve yapılması gerekenlere dair (bir önceki bölümde değinilen boykot olayında olduğu gibi) farklılıklar vardı; bunun olmadığını söyleyemeyiz ama bütün bu farklılıklara rağmen, bu öğrenciler, “aklın yolu birdir” deyip, okulun faşist hakimiyetine alınmasına karşı birlikte direniyorlardı. (2)

Bu, hayatın doğal akışına uygun bir hareketti.

Öte yandan ise, okul içinde ya da dışında (yurtlarda, öğrenci derneklerinde, kantinlerde), farklı siyasi gruplar arasında yapılan tartışmalarda, ülkenin içinde bulunduğu koşullara ve o koşullarda yapılması gerekenlere dair farklı söylemler dillerden düşmüyordu.

Bize (Devrimci Gençlik) göre, içinde yaşanılan koşullarda, faşizm yukarıdan aşağıya doğru, okullardan ve devlet kurumlarından başlayarak (mahallelere, iş yerlerine, kırsal kesime doğru bir rota izleyerek) bütün ülkeyi işgal altına almak istiyordu. Böylesi bir gelişme karşısında seyirci kalmak ve masa başında kaleme alınmış afaki bir sol söylemle devrimcilik yapmak olası değildi. Hayat, devrimci gençliği, okullardan başlayarak faşist işgalin gündeme geldiği her yerde mücadeleye ve hatta mücadelenin ön saflarında yer almaya çağırıyordu; hayatın bu çağırısına kayıtsız kalınamazdı.

İçinde yaşanılan koşullara uygun olarak belirlenen ve yürütülen bir mücadele çizgisinin kitleselleşebilme ve başarıya ulaşabilme şansı vardı; aksi, boş bir çabaydı. (3)

Bu bakış çerçevesinde, İzmir'de, 1975-1976 Kış döneminden başlayarak Bornova Kampüsü'nde, İTBF'de, Atatürk Lisesi'nde, Namık Kemal Lisesi'nde, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi'nde... yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde aktif olarak yer almanın yanı sıra, ilk başlarda, İTBF'den ve GHİYO'dan, sonraları diğer fakültelerden Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yapıcıoğlu, Yeşildere, Tepecik, Gürçeşme... gibi mahallelere gidip gelmeye ve oralarda yürütülen anti-faşist mücadelelere katkıda bulunmaya çalıştık.

Mahallelerde yürütülen bu mücadeleler Karabağlar, Hatay ve Kahramanlar'da çok sert çatışmalar biçimini alırken, Balçova'da mahallenin sorunlarının çözümü, Altındağ'da taş ocağının ve Çimentaş'ın (çimento fabrikası) tozuna karşı mücadele, Gültepe'de kadınlara okuma ve yazma öğretme, Yeşildere'de heyelandan etkilenen yurttaşlara yardım, Altındağ'da CHP'li Lütfi Özer'in, Gültepe'de CHP'li Aydın Erten'in belediye başkanı olmasıyla sonuçlanacak 1977 yılının yerel seçimlerinde yer alma, Çiğli/Tuzla'da Yer altı Maden-İş'in örgütlenmesi... biçimlerine bürünüyordu.

Çok kısa sürede ete kemiğe bürünen bu mücadele çizgisi İDOD'u (İzmir Orta öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'i (Ege Devrimci Gençlik Derneği), DEV-İŞ'i (Devrimci İşçi Derneği), mahalle dernekleri ve yönetiminde olduğu sendikaları ile 1978-1979 yıllarında İzmir'in bütün yaşam alanlarında varlığını somut olarak gösterdi; 1979 sonu 1980 başı gündeme gelen Tariş işçi, Çimentepe ve Gültepe Mahalle direnişlerinde, bu çizginin rolü, belirleyici oldu...

26.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

1- GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği), ki sonrasında İGD'ye (İlerici Gençlik Derneği) evrileceklerdi, anımsadığım kadarıyla, bu yıllarda, bizim fakültemizdeki anti-faşist mücadelede yer almıyorlardı; onlara göre, öğrenci, her koşulda okulunda okumalı ve okulunu bitirmeliydi. Haliyle, böyle davranmayan ve faşistlerin saldırılarına karşı direnen bizler, “goşist” idik.

Bir de TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi), yani Doğu Perinçek ekibinden yana olanlar vardı; onlar da, yürütülen bu mücadelenin uzağındaydılar.

2- 1976 yılı Mart ayı içerisinde, Gürçeşme Mahallesinde, Buca'da okuyan üniversite öğrencilerini belediye otobüsünden inerken kurşunlayan faşistler Hüseyin Güzel adındaki devrimci bir işçiyi öldürmüşlerdi; bu işçi, İzmir'de öldürülen ilk devrimcidir. Bu arkadaşın cenazesinin Konak Devlet Hastanesi'nden alınması sırasında olaylar çıktı ve çok sayıda farklı siyasi görüşten sol, sosyalist, devrimci öğrenci göz altına alındı, bazıları tutuklandı.

Keza, İTBF'de 1976 Nisan ayı sonlarında gündeme gelen bir faşist saldırı sırasında yaşanan çatışma nedeniyle gözaltına alınan ve 3 ay 10 gün tutuklu kalan öğrencilerden birisi bendim; diğer arkadaşlar, farklı siyasi eğilimdendiler.

3- İzmir'de, örn: THKP-C çizgisini en yalın bir biçimde savunduğunu söyleyen DK'lı (Devrimci Kurtuluş) arkadaşlara göre, Devrimci Gençlikciler, yani biz, söylemde Mahir'i savunduğumuzu söylüyor ama gerçekte ret ediyorduk; Devrimci Gençlik dergisi çevresinde örgütleniyorduk. Silahlı mücadele vermiyorduk. Faşistler ile kavga edip duruyor ama devlete yönelmiyorduk.

Benim “geri cephe” içinde yer almama neden olanlardan ve gerçekten, ilk başlarda, benim için, şimdilerin deyimiyle rol model olan okulumuzdan DK'lı bir arkadaş, yıllar sonra bir araya geldiğimizde, “biz”, dedi, “okul dışında, evlerde bekleyip duruyorduk; sözde, bize haber gelecek ve gidip eylem yapacaktık. Uzun süre böyle bekleyip durduktan sonra, baktım, bekleyip durmaktan başka yaptığımız hiç bir şey yok, hadi bana eyvallah, ben gidiyorum, dedim ve çektim gittim. Okulu bitirdim. Siz, okulun dışında mahallelerde ve başka yerlerde faşistlere karşı savaştınız, hızla kitleselleştiniz; doğru yaptınız. Haklı çıktınız.”



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-4:

AĞABEYLER VE ABLALAR (1)

1975 Sonbaharında geri cephe ve sonra da Devrimci Gençlik grubu içerisinde yer almaya başladığımda, ki 20 yaşındaydım, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve diğer 68 Kuşağı devrimcileri, bir başka deyişle DEV-GENÇLİLER hakkında çok ayrıntılı bir bilgilenmem yoktu; haliyle, kimin neyi savunduğunu, neden savunduğunu, kimin kime yakın ya da uzak durduğunu, bu önderlerden hangisinin çizgisinde konumlanmam gerektiğini bildiğimi, söyleyemem; doğruya doğru. (1)

Elbette, 1969-1972 yılları arasında okuduğum Gökçeada (İmroz) 3 yıllık Öğretmen Okulu'nda, büyük ölçüde günlük basından öğrendiğim bilgiler çerçevesinde DEV-GENÇLİLER'e, bu DEV-GENÇLİLER'den 30 Mart 1972'de Kızıldere'de öldürülen Mahir çayan ve arkadaşlarına (2), 6 mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına (3), bilahare 1972-1973 yılları arasında öğretmenlik yaptığım (4) Diyarbakır'ın Çermik ilçesi Gürüz köyünde iken Diyarbakır Cezaevinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'ya (5) duygusal yakınlığım vardı; ama, o kadar.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile Mahir Çayan ve arkadaşları, hatta bu DEV-GENÇLİLER ile İbrahim Kaypakkaya (ki o günlerde TİİKP/Doğu Perinçek adı bu üçü kadar bana aşina değildi) ve arkadaşları arasındaki farkları bilmememe karşın, itiraf etmeliyim, belki de ölüm biçimi nedeniyle oluşan toplumsal duyarlılıktan dolayıdır, duygusal olarak, Deniz Gezmiş'e olan sevgim, daha fazlaydı.

20'li yaşlarda olan ve kendini Gökçeada Öğretmen Okulunda okuduğu zamandan beri solcu/devrimci olarak gören benim için (6) 68 Kuşağı olarak bilinen DEV-GENÇ'li ağabeylerin ve ablaların o günlerde nerede oldukları merak konusuydu; bunu bilmek, çok önemliydi.

1975 yılı sonu-1976 yılı başı bir süre çalıştığım Karabağlar Avcı Kurşun Fabrikası'nda Maden-İş Sendikasında örgütlenmek için bir işçi arkadaşın önerisiyle fikir almaya gittiğimiz GSB'nin (Genç Sosyal/Sosyalistler Birliği) Kemeraltı'nda bulunan Konak Şubesinde, sohbet sırasında, bir ara, dernekte bulunan ve şimdi ismini anımsayamadığım bir kişi, bazı DEV-GENÇLİLER'in GSB'de olduğunu, söylemişti. Görebilmek amacıyla, nerede olduklarını sorduğumda, Alsancak'ta oturuyorlar, görüşebilmeniz şu an olası değil, demişti.

Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'nda bulunan ve aynı zamanda İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) DER'in de adresi olan ANT-YÖD'de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapılan sohbetlerde ise benden daha bilgili bazı arkadaşlar, 68'lilerin bir kısmının Niğde Cezaevi'nde tutuklu olduklarını, cezaevinde olan ya da cezaevi dışında bulunan birçoğunun mahkeme aşamasında o güne kadar savundukları her şeyi reddettiklerini; aralarında fikir ayrılığı başladığını ve bölündüklerini; bir kısmının TİP-TKP çizgisine kaydığını, bir kısmının ise Sovyetler Birliği'ne “sosyal emperyalizm” demeye başladığını ve böyle düşünenlerin kendi aralarında Kutsal ittifak kurduklarını; savundukları çizgiyi inkar etmeyen ve geçmişlerine sahip çıkmaya devam eden çok az kişi kaldığını... söylüyorlardı.

Nerede olduklarını ve şimdi ne düşündüklerini merak ettiğim, haliyle haklarında yapılan bütün konuşmalara pür dikkat kulak verdiğim kişiler, kendimce abi ve abla olarak gördüğüm kişilerdi; benim gözümde, birer kahramandılar.

Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” diyen TİP-TKP çizgisine kayanlar ile “sosyal emperyalist” diyen ve haliyle aralarında "Kutsal İttifak" kuranların (7) aynı zamanda o güne kadar savundukları görüşlerini de mahkeme savunmalarında ya da Niğde Cezaevinde inkar ettiklerini duydukça, tamam, diyordum, bunlar hem inkarcı hem de Sovyetler Birliği'ne, benim içime sinmeyen “sosyalist” ya da “sosyal emperyalist” diyorlar; bunlarla işim olmaz. (8)

Nitekim, geri cephe grubu içerisinde yer almamın nedeni, 2. bölümde de yazdığım gibi, fakülteye ilk adım attığım gün bir nedenle karşılaştığım ve tanıştığım arkadaşlarımın yanı sıra, Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” ya da zıddı bir biçimde “sosyal emperyalist” denilmesini içime sindiremememdir. Devrimci Gençlik grubu içinde yer almam ise, tamamen, okulumuzda uzun süredir devam eden boykot karşısında “boykot bitirilsin” biçiminde tavır alıştan kaynaklanıyordu.(9)

(Devam edecek)

01.01.2022/Datça/Mehmet Erdal

1- Bir başka deyişle, bu devrimcilerin kurucusu ve önderi oldukları THKP-C (Mahir çayan), THKO (Deniz Gezmiş), TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) ve hatta TİİKP (Doğu Perinçek) hakkında kendimi bunlardan birisinin çizgisinde konumlandıracak kadar yeterli bir bilgilenmem yoktu.

2- 

                                                                 

3- 

                                                                           


 
4- Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan mezun olduğumda 17 yaşındaydım ve benim herhangi bir okula ilkokul öğretmeni olarak atanabilmem için doğum yerim olan ilçedeki ilgili mahkemeden “kaza-i rüşt” kararı çıkartmam gerekiyordu; okulu bitirmeme az bir zaman kala gidip bu kararı çıkartmıştım.

5-                                                                                  


6- Bknz: Mehmet Kök'ün anlatımı/Tarihle söyleşiler-cilt 3/shf:218

7- Baştan beri Sovyetler Birliğine “sosyal emperyalist” diyenlerden, ki diğeri TİİKP/Doğu Perinçek'tir, TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) çizgisini, bu Kutsal ittifakçılar ile eş tutmadığımın bilinmesini isterim.

8- 68 Kuşağı içerisinde yer alan ve 12 Mart yenilgisi sonrası süreçte o güne kadar savundukları çizgiyi inkar edip yeni bir yönelim içerisine giren, örn: THKP-C geleneğinden gelen KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve THKP-C/ML (Halkın Yolu) çizgisinde yer alanlara karşı ideolojik düzeyde en sert eleştirilerin yöneltilmesini doğru bir tavır olarak gördüm, ama bana/bize göre yanlış bir çizgide de olsa yürümeye devam etmelerinden dolayı her daim saygı duyulmaları gerektiğine de inandım. Keza, aynı saygı, şu veya bu nedenle, kendileri ya da en yakınında gördükleri dışında kimseye açıklamak zorunda olmadıkları nedenlerle kendi kabuklarına çekilen ve mütevazi bir yaşam sürenlere de gösterilmeliydi.

(Bugün çok daha net bir biçimde savunmaya devam ettiğim bu yaklaşımım çerçevesinde, kanımca, saygıyı hak etmeyenler, şu veya bu nedenle, kişisel olarak, yeni bir konumlanma içerisine girmesine karşın, bulunduğu konum birileri tarafından ola ki sorgulanır korkusuyla inandığı yolda yürümeye devam edenlere yönelik en pespaye konuşmaları yapanlar ve yazıları yazanlardır.)

9- Devrimci Gençlik grubu içerisinde konumlanmaya başladığım ilk anlarda benim için önemli olan, içerisinde yer almaya başladığım grubun okulumuzda gündüz ve gece bölümünde her daim gündemde olan çatışmada ve var olan sorunlarımızın çözümünde gösterdiği tavırdı.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-5:

AĞABEYLER VE ABLALAR (2)

Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması ve bir süre sonra da okulumuzda uzun süredir devam eden boykotun bitirilip-bitirilmemesi gerektiği doğrultusunda yapılan oylamada farklı oy kullanılması nedeniyle, geri cepheci olarak adlandırılan bizler arasında ayrılık olduğunu, önceki bölümlerde yazmıştım.

Bu ayrılıktan bir süre sonra kendilerini THKP-C/Eylem Birliği olarak adlandıracak arkadaşlarımıza göre, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar, gerçekte, THKP-C/Mahir Çayan çizgisini savunmuyorlardı. Mahir, bizim gibi yeni-sömürge bir ülkede dergi etrafında örgütlenmeyi yanlış buluyordu. Bu örgütlenme biçimi, devrimin sovyetik bir ayaklanma yoluyla gerçekleştirilebileceği öngörülen gelişmiş kapitalist ülkelerde geçerliydi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasını ve haliyle dergide yazılanları doğru bulmuyorlardı...

Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtımını üstlenen abiye ve ona yardım eden, benden daha bilgili bazı arkadaşlara göre ise (ki sayıları çok fazla değildi, anca bir elin parmağı kadardı), 12 Mart öncesi, yani Mahir Çayan ve arkadaşlarının mücadele ettiği koşullar büyük ölçüde değişmişti; içinde yaşadığımız koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya, bütün ülkeyi işgal etmek istiyordu. Bu yaşanan gerçeklikte, okuduğumuz okullar başta olmak üzere, faşizmin saldırılarına karşı aktif bir karşı koyuşu/direnişi örgütlemeliydik. Biz, Devrimci Gençlik Dergisi etrafında örgütlenmiyorduk; dergi, görüşlerimizin bilinmesini ve öğrenilmesini sağlamak amacıyla çıkartılıyordu. Böyle bir yayın olmadan, savunduğumuz görüşler, örgütlemeye çalıştığımız gençler ve halkımız tarafından nasıl bilinecek ve öğrenilecekti? Dergiye eleştiri yönelten arkadaşlar, Marksizmi ve Mahir'i anlamıyor, şekli düzeyde algılıyor ve savunuyorlardı. THKP-C/Mahir'i şekli düzeyde taklit etmeye çalışmak, THKP-C/Mahir'i savunmak demek değildi; yanlıştı. (1)

Bu satırları yazarken mütevazilik yaptığımı filan düşünmeyin; gerçekten de, o günlerde, başka konularda yapılan sol içi tartışmalar da olduğu gibi geri cephe içi bu tartışmalardan da çok fazlaca bir şey anlamıyordum. Benim için önemli olan, okulumdaki faşist saldırılar karşısında ne yapılacağı ve bu faşist saldırıların nasıl püskürtüleceği idi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nde yazılan yazılardan okuduklarımdan anlayabildiklerim ve Devrimci Gençlik Dergisi'ni savunan arkadaşlarımın anlattıkları bana daha sıcak geliyordu; soyut, değil, somut, günlük yaşamımıza dair şeylerden bahsediyorlardı. Yapılması gerekenlere dair önerilerde bulunuyorlar ve yol gösteriyorlardı. Haliyle, okulumuzdaki anti-faşist mücadelede omuz omuza mücadele ettiğim geri cepheci diğer arkadaşlarımın “Devrimci Gençlik, geçmişi savunmuyor” eleştirilerinin benim kendimi Devrimci Gençlik'ci olarak tanımlamam ve dergide yazılanları savunmam noktasındaki etkisi sıfırdı. Biz, Devrimci Gençlik'çiler, yazılanları yaşama geçirmeye çalışıyor ve yaşama geçirdiklerimizi de savunuyorduk; bana göre, bu, hem devrimcilik hem de Mahir'i savunmaktı. Benim açımdan, olay bu kadar basit idi.

1975-76 kışından söz ediyoruz; Devrimci Gençlik Dergisi'ni kimlerin çıkardığını, çıkaranlar içerisinde adı/sanı bilinen ve benim abi ve abla dediğim o DEV-GENÇLİLER'den kimlerin bulunduğunu bilmiyordum. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği), İYÖD (İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği) ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yönetimleri Devrimci Gençlik Dergisi çizgisini savunuyorlardı. Ortalıkta, bir muhalefet sözü dolaşıyordu ve bununla Halkın Kurtuluşu grubu kastediliyordu. İyi de, İzmir'de, Halkın Kurtuluşçuları, üniversite öğrenci kesiminde tartışılmaz bir üstünlüğe sahiptiler; bu durumda, onlar değil, olsa olsa biz muhalefet olarak anılabilirdik. Peki, neden onlara muhalefet deniyordu? Bilmiyordum. (2)

Aramızdaki konuşmalarda, bazen, Niğde'de yatan ve geri cephe içerisinde olduğu söylenen Ertuğrul Kürkçü'nün adı geçiyordu ya da o günden bugüne benim aklımda kalan onun adıdır; söylenenlere göre, Ertuğrul Kürkçü, kendisinin hangi grup içerisinde yer aldığına dair tavrını net olarak belirlememişti, ama, KSD'ye (Kurtuluş Sosyalist Dergi) yakın duruyordu.

O günlerde, savunmaya çalıştığım Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların arasında, adı sanı duyulmuş bir DEV-GENÇLİ abinin ve/veya ablanın olmasının benim ve bizim konumumuzu daha kolay savunulabilir hale getireceğini, hiç düşünmedim, diyemem.

Ama, yoktu işte! (3)

(Devam edecek)

08.01.2022/Datça/Mehmet Erdal


1- İnciraltı Yurdunda kaldığım günlerde, bazı günler, sabahleyin uyandığımızda, kapıların altından atılmış bildiriler bulurduk. THKP-C/Eylem Birliği imzalı teksirle basılmış bu bildirilerde, o gece ya da bir-iki gece öncesinde İzmir'in farklı yerlerinde bombalanmış ya da silahlı saldırılar düzenlenmiş yerlerin adları yazılı olurdu. Aynı bildirilerin, Bornova Kampüsü içindeki yurtların odalarının kapı altlarından da atıldığını duyardık.

Yazılı bir kanıt gösterememem ama kanımca bu arkadaşlar bu yaptıkları eylemlerin “silahlı propaganda” olduğunu düşünüyorlar ve bizi, bu eylemlerinden haberdar ediyorlardı.

Peki, bu arkadaşların, bu eylemleri gerçekleştirdikleri mahallelerde, iş yerlerinde... herhangi bir örgütlenmeleri var mıydı? Hayır!

THKP-C/Eylem Birliği'nden arkadaşların, bugün, İzmir'e dair anlatabilecekleri herhangi bir öyküleri yoktur.

2- Halkın Kurtuluşçularına “muhalefet” denilmesinin nedeninin, AYÖD seçimlerinden dolayı olduğunu, nice zaman sonra öğrendim.

3- Derginin İzmir dağıtımını üstlenen abinin ve belki başka bazı arkadaşların da, o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların içerisinde Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Ali Başpınar... gibi bir biçimde DEV-GENÇ içerisinde yer almış abilerin olduğunu bilmediklerini, iddia edemem. Ben, bu isimlerin ve hatta başka isimlerin de Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar içerisinde olduğunu, epey bir süre sonra öğrendim. Dahası, Devrimci Gençlik Dergisi çıkmadan önceki süreçte, Ankara'da, “geri cepheciler” içinde bir çok tartışmanın olduğunu, bu tartışmalar sürecinde bazı arkadaşlarımızın, kendilerini “Nasuhçu” olarak tanımladıklarını, yıllar ve yıllar sonra, kısmen Nasuh abinin cenazesinde yapılan konuşmalardan, ayrıntılı olarak ise “Tarihle Söyleşiler 1,2,3” te anlatılanlardan öğrendim.

                                                        

Ankara dışından bir yerden mücadeleye katılmış olmamın sonucu olsa gerek, Devrimci Gençlik çevresi içerisine, doğrudan “Devrimci Gençlikçi” olarak katıldım ve sonrasında, Devrimci Yolcu oldum.

                                                      


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-6:

AĞABEYLER VE ABLALAR (3)

Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtım sorumluluğunu üstlenen abinin de o DEV-GENÇ'lilerden olduğu söyleniyordu ama o benim adını sanını önceden duyduğum ve karşılaştığımda heyecanlanacağımı düşündüğüm kişilerden değildi.

Adını ve sanını duyduklarımın sağ kalanlarının (Niğde Cezaevinde ve cezaevi dışında olanların) neredeyse tamamının (1) mahkeme aşamasında ya da Niğde Cezaevi'nde o güne kadar savundukları görüşleri ve gerçekleştirdikleri eylemleri yanlış bulup başka başka yönlere doğru yürüdüklerini; birbirlerini “sosyal faşist”/Maocu Bozkurt”, geçmişlerini ve o geçmişi doğru bulduğunu söyleyenleri “goşist”, “küçük burjuva maceracıları”... olarak nitelemeye başladıklarını öğrenmek ise çok moral bozucuydu; bu durum, o yaşta, benim kabul edebileceğim ve sindirebileceğim bir şey değildi. (2)

İlk başlarda, yürütülen anti-faşist mücadeleye, (fakülte öğrencisi olmam nedeniyle) okuduğum okulu odağına alarak katılan ve haliyle devrimci mücadeleye, doğal olarak, bu çerçevede bakan benim için özellikle TİP-TKP çizgisine kayan ağabeyler ve ablalar, bitik insanlardı; çünkü, TİP-TKP çizgisini savunduğunu söyleyen öğrenci arkadaşlar için günlük yaşamda anti-faşist mücadele diye bir dert yoktu. Onlara göre, onlar öğrenciydiler ve her koşulda okullarını bitirmekle yükümlüydüler. Haliyle, bir dönem DEV-GENÇLİ olan birisi, şimdi bu gençlerin mensubu olduğu TİP-TKP çizgisinde yer almayı yeğliyor ise, bu, “benden bu kadar” demekti.

Diğer KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi), Halkın Kutuluşu, Halkın Yolu... gibi dergi çevreleri anti-faşist mücadelede yer aldıkları için, bu dergileri çıkaran ve haliyle bir biçimde bu çevreleri örgütleyen ağabeyler ve ablalar ise, TİP-TKP çizgisine yönelenlere göre daha sıcak baktığım kişilerdi; elbette, bu, bunların da yanlış yaptıklarını düşünmeme ve bu düşüncemi farklı düzlemlerde dile getirmeme mani değildi.

Kişisel olarak ya da siyaseten şimdi farklı yönelimler içerisine girenlere ve yazıp çizdiklerine dair hiç düşünmedim ve kimseyle tartışmadım, durumlarının ve yazıp çizdiklerinin benim üzerimde negatif etkisi hiç olmadı, diyemem; ama, bunlar, tümüne "tu kaka” dememe ya da bunlar bir şey biliyor ki şimdi böyle davranıyorlar, diyerek, okulumda ve yaşadığım mahallelerde yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almam noktasında ikirciklenmeme ve dahası geri durmama neden olmadı; bence, bu ağabeyler ve ablalar, şu veya bu nedenle, şimdi yanlış yolda yürüyorlardı; ama onlar, yakın geçmişte, mevcut sisteme ve soldaki statükoya (TİP/BEHİCE BORAN, MEHMET ALİ AYBAR, MİHRİ BELLİ dönemi) isyan ederek, bir dönemi büyük ölçüde kapatan ve bize yürünecek yolu gösteren önder kişilerdi. (3)

İşte, bu ağabeylerin ve ablaların büyük çoğunluğunun yaptıkları tercihler ve kendi geçmişlerine yönelttikleri eleştiriler (!) nedeniyle oluşan o caydırıcı/yıldırıcı havaya rağmen yürüdüğümüz yolda yürüttüğümüz anti-faşist mücadele, bize özgüven duygusunu verdi; bu özgüven duygusu ile 20'li yaşlarda, çok kısa bir süre içerisinde, Türkiye'nin en kitlesel sol siyasal hareketini, Devrimci Yolu yarattık. (12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının lideri Kenan Evren, “Biz gelmeseydik, Fatsa'dakiler gelecekti” derken, bu gerçeği itiraf ediyordu.)

Bir başka deyişle, 20'li yaşlardaki biz gençler, 12 Mart yenilgisi koşullarında o güne kadar savundukları görüşleri terk eden ve pratiklerini reddeden ağabeylere ve ablalara karşı, terk ettikleri görüşleri ve reddettikleri pratikleri savunmuş; mücadelenin, onların başlattıkları ve uğruna pek çok arkadaşlarının ölüme gittiği yolda yürütülmesi gerektiğini söylemiş ve aynı yolda yürümeye devam etmiştik.

Bugünden geriye baktığımda, eğer o ağabeyler ve ablalar, bazı arkadaşlarının uğruna ölüme gittiği o görüşleri savunmaktan vazgeçmese, birbirlerine düşmese, birbirlerini karalamaya başlamasa ve birbirlerini eleştirerek yollarına devam etse ya da biz gençler, o günkü duruşumuzu göstermesek ve dişe diş bir anti-faşist mücadele yürütmesek, acaba ülkemizin tarihi nasıl bir seyir izlerdi, diye, kendi kendime sorar dururum...

15.02.2022/Datça/Mehmet Erdal

1- O günlerdeki bilgilenmem çerçevesinde bu “neredeyse tamamının” ifadesini kullanıyorum; sonraki süreçte, yurtiçinde ya da yurt dışında olup da mensubu olduğu örgütün (THKP-C, THKO ve TKP-ML/TİKKO) görüşlerini savunmaya ve bir biçimde pratiğe dökmeye çalışan pek çok devrimcinin olduğunu duymuşumdur.

2- Bu tür bir tartışmanın, tartışmayı yürüten sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (kendilerini her nasıl nitelendiriyorlarsa) kişi, grup, çevre, parti vb. sempati ile bakan kesimlerde pozitif bir etkiden daha çok negatif bir etki yarattığını, bir başka deyişle, değiştirilmesi için mücadele ettiğimiz düzenin sahiplerinin bu tartışmaları yürütenlere karşı yönelttikleri suçlamalara bir biçimde 'sol'dan destek verme anlamına geldiğini, düşünmüşümdür; hala aynı görüşteyim.

3- 2008 yılı yazında bir gün, cumartesi akşamı idi, telefonum çaldı; arayan, Öğrenci Kolektifinden olduğunu, Sine-Sen'den adını verdiği bir kişinin benim adımı verdiğini, Datça'da Ilıca Camping'de kamp kurduklarını, bir süre Datça'da olacaklarını, 12 Mart döneminden kalan Necmi Demir, Necati Sağır, İlkay Demir... gibi eski DEV-GENÇLİLER ile buluşup sohbet etmek istediklerini, söyledi. Tamam, dedim, yarın Palamutbükü'nde pazar yerinde tezgah açacağımı, eğer Palamutbükü'ne gelirler ise kendilerini adını verdikleri kişilerden orada kim olursa onlarla buluşturacağımı, söyledim.

1991 yılı 1 Ağustos'unda tahliye olduktan sonra, bir anlamda, zorunluluktan tercih ettiğim işim (seyyar esnaf/pazarcılık) nedeniyle sol kesimdeki ayrışmaların ayrıntısını bilmekten uzaktım; haliyle, telefon görüşmesi bitince, İzmir'de her daim görüştüğüm ve beni doğru bilgilendirdiğine inandığım bir arkadaşımı aradım ve bu gençlerin kimler olduğunu, sordum. Anlattı. Yani, dedim, kısacası, bu çocuklar, bizim çocuklarımız mı? Evet, dedi. İçim rahatlamıştı; yanlış bir iş yapmıyordum.

Ertesi günü öğleye doğru, bir kaç genç gelip, beni buldular ve buluşmak istedikleri eski DEV-GENÇLİLER'in her pazar günü gelip takıldıkları Nostalji'ye (restoran, cafe) doğru yürüdük. Gerçekten, Nostalji'ye vardığımızda, Nostalji'nin önünde, sahil kıyısında, bir masanın çevresinde İlkay Alptekin Demir ve bazı arkadaşları oturuyorlardı. Yanlarına vardık. Tanıştılar. Kısa bir sohbet yapıldı. Dertlerini anlattılar: Öğrenci Kolektifinden gençler, İlkay ablayı ve gelebilecek arkadaşlarını Ilıca Camping'e davet ediyorlardı. Orada, başka bazı arkadaşlarıyla birlikte kendileriyle sohbet etmek ve çekim yapmak istiyorlardı. Davet kabul edildi. Bir ya da iki gün sonra, öğle sonu, Ilıca Camping'de buluşuldu. Bir masa etrafında, İlkay Demir, Necati Sağır, Kamil Arslantürk, şu an Datça HDP İlçe Örgütünde yer alan KSD kökenli yaşıtım bir kadın arkadaşın da bulunduğu bir ortamda sohbet edildi. Kayda alınan o sohbet sırasında da söyledim: Bence, bu “ağabeyler” ve “ablalar”, nesnel olarak, bize yol göstermiş, bir döneme damga vurmuş ve haliyle, tarihte yerlerini almış kişilerdi. Her daim, saygıyı hak ediyorlardı!

  
                    Bu saygıyı hak edenlerden!                        (19 Temmuz 2025/Kırklareli)



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-7:

ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (1)

12 Mart yenilgisi sonrası koşullarda rotayı sağa çeviren ve kendi geçmişlerini goşizm, küçük burjuva maceracılığı vb. olarak adlandıran ağabeylerin ve ablaların yol açtığı caydırıcı ve yıldırıcı havaya karşın Mahirlerin, Denizlerin ve İbrahimlerin yolundan gitmek isteyen (İzmir'deki) Devrimci Gençlikçilerin üzerindeki mahalle baskısı, 'sol'dan, “geçmişin çizgisini savunuyoruz” iddiasındaki DK'lı (Devrimci Kurtuluş/THKP-C-Eylem Birliği) arkadaşlardan geliyordu; ama, etkisi, 5. bölümde de yazmıştım, sıfırdı.

Biz, okullarımızda, Örn: İTBF'de (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) 1975-76 Öğretim yılında, var olan sorunlarımızın çözümünde ve özellikle İTBF'de yoğunlaşan anti-faşist mücadelede her daim sahadaydık; öyle bir görünüp bir yok olan ya da varmış gibi görünüp rol kesenlerden de değildik. DK'lı, HK'li, TDY'li, DDKD'li arkadaşlar ile birlikte, gündüz ya da gece bölümünde, birlikteydik ve birlikte hareket ediyorduk.

Okulumuzdaki mücadele esas alındığında, dışarıdan bir gözle bakıldığında biz DK'lı, HK'li, TDY'li, DDKD'li, Devrimci Gençlikçi değildik; var olan sorunlarının çözümüne çalışan ve okullarını faşistlere terk etmek istemeyen sol, sosyalist, devrimci... gençlerdik. Elbette, yürütülen anti-faşist mücadelenin uzağında durmaya çalışan SGB/GSB, İGD ve Halkın Sesi/Doğu Perinçekçi gençlerden ise farklıydık (1)

Okul ve yurt (İnciraltı, Bornova) içerisinde kalındığı sürece, fark lafta (kendini anlatımda ya da tartışmalardaki söylemde)- giyimde-arkadaşlık gruplarında-hal ve hareketlerdeydi; buralardaki ayrım noktalarını da ancak içeriden bakan bir göz görebilirdi.

Siyasal anlamdaki ayrılık, okul/yurt dışı alanlara adım atmaya başladığımız andan itibaren somut olarak görünür hale gelmeye başladı.

1976 yazında, İnciraltı Öğrenci Yurdundaki (Ali Alfatlı'nın “Tarihle Söyleşiler-1”de ve benim de bir çok kez değindiğim) teorik eğitim çalışmasını gündüzleri yaparken, geceleri de afişlemeye çıkıyor ya da hep anımsarım ve anımsadıkça da gülümserim, Halkapınar'da bulunan bir tekstil fabrikasında başlayan grev için fabrika önüne gidiyorduk. Gece boyu uykusuz bir şekilde bulunduğumuz grev yerinde, Örn: Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar tanıdıkları işçiler ile oturarak ya da volta atar gibi yol boyunca gidip gelerek sohbet ederken, ben, tabiri caizse, ne yapacağını bilemeyen şaşkın ördek gibi bir kenarda oturuyor ve mel mel bakınıp duruyordum; benim gibi orada bulunan diğer arkadaşlarımın da benden pek farkları yoktu.

1976-1977 Öğretim yılı başında, Aydın Önlisanstan oldukça kalabalık bir öğrenci grubunun İTBF'ye gelmesi, hem İTBF hem de bizim için bir dönüm noktası oldu.

Aydın Önlisans'tan gelen bu öğrenci arkadaşların büyük çoğunluğu devrimciydi, bu devrimcilerin büyük çoğunluğu da, ki İsmail Şahin (2) bu arkadaşların içindeydi, Devrimci Gençlikçiydi. (3)

Biz, o kış, Aydın Önlisans'tan gelen bu arkadaşların yarattığı pozitif havanın da etkisiyle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yazdığı çerçevede, anti-faşist mücadelenin ön saflarında yer almak için mahallelere yönelmeye başladık.

Narlıdere, Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Buca, Şirinyer, Gültepe, Ferahlı, Ballıkuyu, Yeşildere, Altındağ ... (Karşıyaka tarafını çok bilemiyorum, ama sanırım 1976-1977 kışında o bölgede ciddi bir çalışma yapmaya başladığımız bir mahalle henüz yoktu) Gidip mahalle çalışması yapmaya, bu çerçevede, oralarda yaşayan arkadaşlarımız (ki sayıları ikiyi, üçü geçmiyordu) ile birlikte örgütlenmeye ve bazılarında da mahalle dernekleri kurmaya başladığımız yerlerdi.

Bizden bir adım önde ya da bir adım geride, ama aynı dönemde, HK'nin (Balçova, Karşıyaka, Çamdibi), HY'nun (Gürçeşme), Partizan'ın (Mehtap), İGD'nin (Karabağlar/Aydın Mahallesi-Çamlık), Halkın Sesi'nin (Şirinyer) ve KSD'nin de (Kahramanlar) bazı mahallelerde mahalle örgütlenmeleri ve çalışmaları vardı.

Okulları boşaltmadan mahalle çalışmalarına yöneldiğimiz andan itibaren DK'lı arkadaşlardan çok belirgin bir biçimde ayrışmaya başladık; bu ayırım, öğrenci kesiminde, gözle görülür hale geldi. Bizim, kendimize ve grubumuza olan özgüven duygumuz artmaya, psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye ve Mahir'in Doğu Perinçek ve avanesine yönelttiği “Kampüs Maocuları” eleştirisinden esinlenerek, İnciraltı ve Bornova Öğrenci Yurtlarını kendilerine mekan edinen DK'lı ve benzer konumdaki sol, sosyalist, devrimci... arkadaşlara yönelik olarak, “Kampüs devrimcileri” sıfatını kullanmaya başladık. (4)

Mahalle çalışmalarını, kurduğumuz derneklere gidip gelmenin ötesine taşımaya, anti-faşist mücadeleyi ise aktif bir anti-faşist mücadele çizgisinde yürütmeye çalıştık; böylece, mahalle çalışması yapan diğer sol siyasi yapılardan da ayrışmaya başladık.

Bu süreç, İzmir'de, bizi biz yapan, yani bugünden geriye bakıldığında Devrimci Gençlikçi-Devrimci Yolcu denildiğinde ne anlaşılıyorsa, işte o profili oluşturmaya başlayan, süreçti. (5)

1 Mayıs 1977'den bir ya da iki gün önce, Devrimci Yol Dergisi, İzmir'de elimize bu süreçte ulaştı ve biz (çok azımız İstanbul Taksim'deki mitinge gitmişti), 1 Mayıs 1977 günü Nazilli'deki mitinge bu haleti ruhiye ile katıldık.

(Devam edecek)

22.01.2022/Datça/Mehmet Erdal



(1) Doğruya doğru, biz Devrimci Gençlikçiler onlara “Maocu Bozkurt”, “Sosyal faşist” falan demiyorduk ama onlara karşı çok sıcak duygular da beslemiyorduk; hani kalp kalbe karşıdır derler ya, onlar da bize karşı aynı duyguları beslediklerini fırsat buldukça somut olarak gösteriyorlardı.

(2) İsmail Şahin'i ilk kez, 1974-75 kışında Erzurum'da okurken, bir gün, Dadaş Sineması'nın bulunduğu pasajda o kış açılan küçük bir kitabevinde tanımıştım; Sivas Divriği'den kitap almak için geldiğini, söylemişti. Sonrasında, İzmir'de karşılaştık ve Karabağlar'daki bir yaralama sonrası aranır durumuna düşüp Adana bölgesine gönderilinceye kadar da yol arkadaşlığı yapmıştık. İsmail, Aydın Ön Lisans'ta iken arkadaşlarının Devrimci Gençlikçi olmasında büyük rol oynayan bir kişiydi. Kalın ve tok bir sese sahip, sosyal ilişkileri çok gelişkin, yürürken hafif kamburumsu görünen, ileri derecede gözlük kullanan, mangal gibi bir yüreği olan, çok cana yakın ve karşılaştığı kişiye güven duygusu veren bir arkadaşımızdı; birlikte olduğu arkadaşlarından birisi, bir gün sohbet ederken, bana, o, demişti, bizim CHE GUEVERAMIZDIR.

(3) Bu arkadaşlar, İTBF'ye geldikten sonra, hem İTBF'de hem de İTBF dışındaki alanlarda yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde karşılıksız ve sınırsız özveride bulunan birer sıra neferi oldular; ölen ya da bugün Sivas'tan Mersin'e, Hatay'dan İzmir'e kadar ülkenin pek çok yerinde yaşamaya devam eden bu arkadaşları, tarihe not olarak düşüyorum.

(4) Solun o dönemdeki öznel durumu nedeniyle olsa gerekir, o yıllarda masa başı devrimcisi tanımı ya hiç kullanılmıyordu ya da bugünkü kadar çok kullanılmadığından olsa gerekir, ben anımsamıyorum; bugün, masa başı devrimciliği moda ve revaçta. Bu sıfatı hak edenler, ki bir kısmı yakın geçmişte farklı siyasi yapılanmalarda yer almış, mücadele etmiş, şu veya bu ölçüde fatura ödemiş ve bugün yaşamlarını sürdürdükleri yerlerde (yurt içinde, yurt dışında) şu veya bu nedenle şimdiki konumlarını yeğlemiş yaşlı başlı kadın ve erkek eski arkadaşlarımızdır, fırsatını bulmaya görsünler, eksik ya da fazla, günlük yaşama dair somut olarak bir şeyler yapmaya çalışanlara karşı bildikleri ezberler çerçevesinde döktürüyorlar da döktürüyorlar; bazen, kendi kendime “Bunu yazan gerçekten bu arkadaş mı? Yoksa onun hesabını ele geçiren bir trol mü?” diye sormuyorum, diyemem; doğruya doğru. Hiç şüphesiz şu an yürüdükleri çizgide yürümeye devam edip etmeyeceklerine kendileri karar vereceklerdir ama bu arkadaşların, bu paylaşımları, bulundukları yer ya da konum ola ki bir gün birileri tarafından sorgulanır korkusuyla ön almak amacıyla yaptıklarının bilindiğini ve sabah akşam her fırsatta açtıkları bu yaylım ateşinin hiç bir işe yaramadığını, bilmeleri gerekiyor.

(5) Her dönem, kendi devrimci profilini oluşturur, diye düşünüyorum.

1965 sonrasının devrimci profili, var olan düzene ve soldaki statükoya isyan bayrağını çeken, “GO HOME YANKEE” sloganları eşliğinde 6. Filo askerlerini denize döken, 15-16 Haziran işçi direnişinde ve fabrika grevlerinde, işgallerinde yer alan, Torbalı'da, Söke'de, Tire'de... yoksul köylülerin toprak işgallerini destekleyen, ZAP suyu üzerine “DEVRİM KÖPRÜSÜ” inşa eden, Karadeniz'de fındık üreticilerinin yanında yürüyen...dir.

1975 sonrasının devrimci profili, bulunduğu her yerde dişe diş anti-faşist mücadele yürüten, ODTÜ-ÖTK'yı, YERALTI MADEN İŞ'i, HEKİMHAN'ı, FATSA'yı, İzmir TARİŞ, ÇİĞLİ ve GÜLTEPE'yi, UŞAK BÜYÜK KAYALI'yı, HANYERİ'ni... yaratandır, Direniş Komiteleri önerisini formüle edendir.

Peki, bugünün devrimci profili nedir? Bu profil, önümüzdeki süreçte yürütülecek olan mücadele içerisinde somut olarak tanımlanacak ve bunun nasıl bir profil olduğunu da ancak gelecek kuşaklar tarihe not olarak düşeceklerdir.





YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-8:

ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (2)

O yaz, 1977 yazı, öncesinde “DGDF (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) içinde tartışmalar var” biçiminde kulağımıza zaman zaman gelen duyumların ötesinde, bu kez, “İstanbul, dergiyi (Devrimci Yol'u) dağıtmıyormuş/askıya almış” ve “Devrimci Yol'da ayrılık varmış” vb. duyumlar almaya başlamıştık.

İnanın, problemin ne olduğuna dair bir bilgim olduğunu ve bu duyumlardan sonra, “hadi canım sen de, ayrılanlar saçma sapan şeyler savunuyor; ben yerimde kalıyorum” dediğimi, söyleyemem. Şaşkındım, O yıllarda iletişim, bugünkü gibi değil elbette, hani bir şey duyduğumuzda açıp telefonu, alo, bu işin aslı astarı nedir, diye soralım ve doğru ya da yanlış, bir bilgi edinelim. Doğal olarak, biz, birbirimize soruyoruz ne olup bittiğini ya da çok doğal olarak abiye. Yine, inanın, yeterli bir bilgi edindiğimi(zi) ya da ayrılığın neden kaynaklandığını öğrendiğimi(zi) söyleyemem.

Bir gün, zaman zaman İzmir'e gelip giden Ali (Alfatlı) abimiz beni çağırdı ve İstanbul'dan, ayrılanlardan birisinin İzmir'e geleceğini ve onunla Karşıyaka TÖB-DER'de tartışma yapılacağını, söyledi; bu toplantıda, bizi/Devrimci Yolu savunmamı istedi. İyi de, ayrılığa dair ben bir şey bilmiyordum ki; gelen arkadaş ile nasıl tartışacaktım? Elinde bir kitap vardı; okumuş ve bazı yerlerini çizmiş. Hani şu, Devrimci Sol'un, ayrılık sonrası yazdığı kitap. (Adı aklımda değil, ama “tasfiyecilik” diye bir kelimenin, kitabın kapağında yazılı olduğunu, anımsıyorum.) Kitabın sayfalarını karıştırmaya ve anlatmaya başladı; şurada şunu söylüyorlar, burada bunu yazıyorlar, bunlar yanlış falan, filan...

Neyse, Karşıyaka TÖB-DER'e gittim; Ali abi de yanımda. Oturduk. Tam karşımızda, İstanbul'dan gelen arkadaş; C. C. olduğunu ve ayrılıkta başı çekenlerin içerisinde yer aldığını bilmiyordum. İlk önce ya o ya da ben konuştum. Konuşmam yeterli olmamış olmalı ki, Ali abi de konuştu.

Tartışmanın sonuna doğru, Çınarlı Meslek Lisesinden çok genç bir arkadaş, el kaldırdı, söz verdim; saf saf, ayrılığa karşı olduğunu söyleyecek, sanıyorum. Ama hayır, bizim pasif olduğumuzu vb. söyleyerek, kendisinin Devrimci Sol'da yer alacağını, söyledi. Hiç beklemiyordum; İDOD'un (İzmir Demokratik/Devrimci Orta Öğrenin Derneği) belkemiğini oluşturan okullardan birisi olan Çınarlı Meslek Lisesi'nden ve üstelik o okuldan öğrenci arkadaşların bir kısmının yatıp kalktığı Gündoğdu Öğrenci Yurdu'ndan genç bir arkadaşımızdı. (1) Çok sempatik, çok içten, çok kararlı, çok çalışkan, öğrenmeye çok meraklı... başka nasıl anlatabilirim bilemiyorum, işte öyle pırıl pırıl bir kardeşimiz, işte o, böyle konuşunca, içimden bir şeylerin akıp gittiğini hissettim, ne diyeceğimi şaşırdım, tamam Gökhan, dedim, sağlık olsun.

Gökhan (Mahmut Gökhan Özocak), İzmir'de, bizden ayrılıp Devrimci Sol saflarında yer alacağını söyleyen ilk arkadaşlardan birisiydi. (2)

Bu toplantıdan sonra, Bornova Kampüsü içindeki Küçük Amfi'de de bir toplantı yapıldı; sonra herkes yoluna gitti.

Bu arkadaşlarımızın dışında, daha sonraları bir kaç kişi daha kendisini Devrimci Solcu olarak ilan etti; ama ayrılık sonrası İstanbul'da, Tekirdağ'da, Bursa'da, Konya'da olduğu gibi yekun tutan ve İzmir'deki örgütlü mücadelemize ciddi zarar verebilecek kitlesel bir ayrılık yaşanmadı; Devrimci Sol, İzmir'de, asla kitleselleşemedi.

Devrimci Yol-Devrimci Sol ayrılığında, İzmir'de, 5-10 kişinin dışında ana gövdenin Devrimci Yol'da kalması, Devrimci Gençlik döneminde İstanbul'daki arkadaşlarca dillere pelesenk edilen “Ankara yazar, İstanbul yapar, İzmir bakar” tekerlemesinin, en azından “İzmir bakar” bölümünün doğru olmadığının kanıtı oldu.

Ayrılığın yaşandığı ve İzmir'e de yansıdığı 1977 yazı öncesi dönemde, biz, üniversitelerde, orta öğrenimde, mahallelerde elbette çok ideal bir noktada değildik ama anti-faşist mücadelede yapılması gerektiğine inandığımız her şeyi de yapıyorduk. İlk başlarda, İzmir dışında, özellikle İstanbul, Ankara ve başka bazı yerlerde olup biten, haliyle ulusal basında haber de olan bazı gelişmelerin sonucu bizde oluşan psikolojik baskılanma nedeniyle hiç bir şey yapılmadı, diyemem, ama biz, başkalarına özenerek ya da onlarla yarışırcasına saçma sapan işlere asla soyunmadık; ne yapılması gerekiyorsa, onu yaptık.

Biz, Devrimci Solcu arkadaşların, ülke genelinde yürütülen anti-faşist mücadeleye dair konuştuklarında “yapılmıyor; yapılmalı” dedikleri her şeyin İzmir'de yapıldığını ve bundan ötesinin fantastik kaçacağını düşünüyorduk. Bizim farkımız, yetiştirilme tarzımızdan olabilir, belki de şuydu; biz yapılması gerekenleri yapıyor ve asla bunların reklamını yapmaya yönelmiyorduk. Biz, yaptıklarımızı reklam olsun diye değil, mücadelenin başarıya ulaşması için gerekli olduğunu düşündüğümüz için yapıyorduk; mahalleli ve yürütülen mücadele içinde yer alan arkadaşlarımız, bu gerçeğin farkındaydı. Haa hem mücadelenin kıyısında köşesinde kalmayı yeğleyip hem de her şeyden haberdar olmayı düşünenler var idi ise, ki vardı (bu tip arkadaşlar her daim de var olacaklardır), ya da fantastik eylem yapılmasını hayal edenler var idi ise, ki onlardan da vardı (her daim de olacaktır), onlar için yapabileceğimiz herhangi bir şey yoktu.

Bu nedenlerle, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol'u pasiflikle eleştirerek ayrılan ve daha sol'da bir çizgi izleyen Devrimci Solcu arkadaşlar, İzmir'e geldiklerinde, tabiri caizse, umduklarını bulamadılar; Bugün hayatta olmayan arkadaşlarımızdan Selim Martin, İsmail Şahin, Ahmet Özdil, mahallelerden (Gültepe'den) Salih Kukuş, Mustafa Keskin, (Karabağlar'dan) Sezer Filiz (namı diğer “Hortuna”), Mustafa Olpak, (Şirinyer'den) marketçilik yapan İlkin ..., (Yeşilyurt'tan) İlyas Tuğlan ve bugün yaşamaya devam eden bizler, Devrimci Yol'da kaldık.

Her neyse, fazla uzatmayayım, ayrılıkta umduklarını bulamayan Devrimci Solcu arkadaşlar İzmir'e ağırlık vermeye başlamadan önce EGE DEV-GENÇ kuruldu ve bu ismi almayı düşünen Devrimci Solcu arkadaşlarımız BATI ANADOLU DEV-GENÇ adıyla kendi derneklerini kurmak zorunda kaldılar.

İzmir, çok değil, sonraki 2-3 yıl içinde Tariş, Çiğli ve Gültepe direnişlerine sahne oldu ve Devrimci Yolcular, bu direnişleri yaratan güçlerin çok önemli bir parçası olarak tarihte yerlerini aldılar.

29.01.2022/Datça/Mehmet Erdal



(1) Gündoğdu Öğrenci Yurdu, annesiz-babasız öksüz öğrencilerin yatıp kalktığı/barınmalarını sağladığı bir yurttu; şimdilerde, devlet, sosyal devlet olmasının gereği olan bu tür yurtları yapma ve bu çocuklarımızı bu yurtlarda bakıp büyütme ve yetiştirme görevini büyük ölçüde tarikatlara ve cemaatlere devretmiş durumdadır.

(2) Ayrılan arkadaşların, 3'ü öğretmen olmak üzere 5 kişi olduğunu, bunların 2'sinin kadın ve 3'nün erkek, erkeklerden 2'sinin Elazığlı (Dursun Karataş'ın memleketi) olduğunu anımsıyorum. Bir arkadaşım, Gökhan'ın ölümünden söz edilen bir kaynakta 7 kişi olduğunun yazıldığını, kendi bilgisi çerçevesinde bu 7 kişinin 3'nün Çınarlı Endüstri Meslek Lisesinden olduğu bilgisini, iletti; olabilir.

Gökhan, 2001 yılındaki ölüm orucunda öldü; Marmaris taraflarında pazarcılık yapıyordum ve duyduğumda kahroldum. 1981 sonbaharında, Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde iken, böyle yaşamaktansa ölmek yeğdir, noktasına gelen ve müşahede bölümünün alt katında arkadaşlarıyla birlikte, eee yeter, deyip, yemenin yanı sıra su içmeyi de kesen ve ne olacaksa olsun, diyen birisi olarak, insanın, içinde yaşadığı koşullarda, bazen ölmeye yatabileceğini bir olasılık olarak gören birisiyim; ama, ölüm orucu üzerinden bir mücadele (!) örgütlemeye çalışmanın da saçma sapan bir düşünce olduğunu, düşünüyorum.


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-9:

EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (1)

1975-76 kışında, 20 yaşında, kendimi Devrimci Gençlikçi olarak tanımlamaya başladığımda sorulduğunda ya da sol içi tartışmalarda bulunduğum konumu tanımlarken, daha çok, neye karşı ya da neye taraf olduğumu söylüyordum; "Sovyetler Birliği, ne 'sosyal emperyalist'tir' ne de sosyalisttir. 12 Mart'ta yenilenler ve ölenler maceracı değil, bize yürünecek yolu gösteren ağabeyler ve ablalardır. Okullarımızı faşistlere terk etmemeli ve direnmeliyiz..." gibi.

İdeolojik ve teorik bilgi birikimim, bundan ötesi bir söylem için yeterli değildi.

O kış, sol içi tartışmalar, asıl olarak üniversitede ve öğrenci yurtlarında ezici üstünlüğe sahip olan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar ile yapılıyordu; bu tartışmalarda, bazen, ayrım çizgilerimizin çok net olmadığı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile birlikte aynı tarafta yer alıyorduk.

Mekan olarak çok uygun olduğu için İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve bazen de Halkın Kurtuluşçusu arkadaşların kurdukları YDGD (Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ve İZOD'un (İzmir Orta Öğrenim Derneği) bulunduğu İkiçeşmelik'teki binada gerçekleşen bu tartışmaların ana konuları, 12 Mart yenilgisi ve Sovyetler Birliği'nin nasıl tanımlanması gerektiği idi. Ben, bu tartışmalarda uzun süre taraftar izleyici olarak bulundum; doğruya doğru.

Hep anımsarım, ki bu yazıları okuyan o dönemden arkadaşlar var ise onlar da anımsarlar, Halkın Kurtuluşçusu bir arkadaş vardı, bizim “İZOD M.” (İZOD Başkanı) olarak aramızda adlandırdığımız (1).

İkiçeşmelik'teki binada yapılan tartışmalarda M. konuşmaya başlayınca, ben içimden "yandık", derdim; "şimdi, tartışma konusuyla ilgili (Halkın Kurtuluşundaki) yazıyı ya da Marksist klasiklerin hangisine atıfta bulunacak ise o kitabın ilgili bölümünü tastamam ezberden okuyacak." M'nin konuşması, o kadar uzun sürerdi...

Daha önceki bir bölümde de yazmıştım; o kış, Devrimci Gençlikçiler olarak bizim sayımız, iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar çok azdı. Dahası, birbirimizi yeni yeni tanıyorduk.

Bu öznel koşullarda, kafama/kafamıza takılan soruların yanıtlarını bulabilmenin en kolay yolu, çok doğal olarak, gidip abiye sormaktı; şahsen ben, öyle yapıyordum.

Alınan yanıtlar bazen yetersizdi bazen de tatminkardı ama yaşam, her yeni gün yeni soruları sorduruyor ve haliyle her gün bu soruların da yanıtlarının verilmesi gerekiyordu.

Sorulan sorulara yanıt verebilir hale gelmenin en sağlam yolu, okumak ve öğrenmekti.

İyi de, alt yapısı (bilgi birikimi) oldukça zayıf olan birisi (benim) için Devrimci Gençlik Dergisindeki yazıları ya da Marksist klasikleri okumak kolaydı da anlamak o kadar kolay değildi; hele hele, günlük politik yaşamda karşılaşılan ve o yıllarda dillere pelesenk olan oportünizm, revizyonizm, anarşizm, goşizm, emperyalizm, sosyal emperyalizm, faşizm, sosyal faşistler... gibi kelimelerin ve kavramların anlamlarını öğrenmek, içinde yer aldığım grubun öyle iddia edildiği gibi küçük burjuva anarşisti, goşist vb. olup olmadığının ya da dışımızdakilerin tam olarak nasıl adlandırılabileceğinin vs. vs... yanıtlarını bulabilmek, böyle kendi kendine okuyarak hiç olası değildi.

Böylesi bir durumda iken, okulda yaşanan rutin kavgaların birisi nedeniyle tutuklandım ve ilk cezaevi günlerim başladı.

3 ay 10 gün süren o ilk cezaevi günlerimde, koğuşumuzda, benden önce ya da benden sonra tutuklanan pek çok sol siyasi tutuklu ile birlikte kaldım; GSB/Benç Sosyalistler Birliği, TKP/ML-Halkın Gücü, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu, DDKD/Demokratik Devrimci Kültür Derneği, DK/Devrimci Kurtuluş, Halkın Sesi (PX baskını sanıkları)...

Orhan Bakır gibi o yıllarda efsane olan bir devrimcinin de bulunduğu koğuşumuzda ideolojik seviyesi en düşük ve teorik bilgisi en az olan kişilerden birisi olduğumu söyleyebilirim.

Cezaevinden çıktıktan sonra, İnciraltı Yurdu'nda, daha önceki bir bölümde de sözü edilen ve bir aydan biraz fazla devam eden o eğitim çalışmaları başladı.

40-45 gün kadar süren ve 11/13 kişinin başlayıp 9 kişinin tamamladığı bu eğitim çalışması süresince, çalışmayı yaptıran Ali (Alfatlı) abiye aklımıza takılan soruları da soruyorduk ama asıl yaptığımız, bazı Marksist klasikleri okumak ve anlayabildiğimiz çerçevede tartışmaktı.

Yanılmıyorsam, bu çalışmada, 10-11 civarında Marksist klasiği ya tamamen ya da bazılarının bazı bölümlerini okumuştuk.

Bu çalışma benim için çok yararlı olmuştu ama bu kadar kısa bir sürede okunan bunca Marksist klasiğin tam anlamıyla anlaşılması hiç şüphesiz mümkün değildi; bu çalışma döneminde, bize, asıl olarak, Marksist Yöntemin ne olduğu kavratılmaya ve öğretilmeye çalışılıyordu: Bir devrimci ya da aynı anlama gelmek üzere bir solcu, sosyalist Marks, Engels, Lenin ve diğer ustaların yazdıklarını ezberleyen ve papağan gibi aynen tekrarlayan değil, Marksist düşünme yöntemini kavrayan ve bu bakış açısıyla içinde yaşadığı toplumsal koşulları ve olayları irdeleyen, bilahare, bunları değiştirmeye çalışan kişidir.

(Devam edecek)

06.02.2022/Datça/Mehmet Erdal

(*) İZOD Başkanı, M. M.: 24. Dönem CHP İzmir Milletvekili.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-10:

EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (2)

Gündüzleri eğitim çalışması yaptığımız ve geceleri de farklı faaliyetlere katıldığımız (işçi grevini ziyaret, afişleme vb.) bu 40-45 günlük süre içerisinde, çalışmaya katılan bizler, hiç şüphesiz birbirimizi daha iyi tanımış, birbirimize yakınlaşmış, dahası, ortak bir çerçevede buluşan ve hareket etmeye çalışan bir grup psikolojisi içerisine girmiş, ama en önemlisi, öğrenebildiğimiz kadarıyla, bilgi birikimimiz ve haliyle özgüven duygumuz artmıştı.

Kendi adıma, öncesi yıllarda, bu çalışma sırasında okuduğumuz klasiklerden bazılarını hiç görmemiş ve okumamış değildim ama bu klasikleri neden/hangi gereksinim çerçevesinde okumamız gerektiğine ve bu klasiklerin neden çok önemli olduğuna dair ilk bilgileri bu çalışma sürecinde elde ettim. (1); bir başka deyişle, Marksist-Leninist bilgi birikimimin ilk temeli, bu eğitim çalışmasıdır. (Sonrası yıllarda, bu klasiklere ve bu klasikleri yazan ustalara bakışım derinleşmeye devam etti.) (2)

Ankara'dan mı gelmişti ya da bu çalışmalar sürecinde okunan klasiklerden hareketle biz mi hazırlamıştık bilemiyorum, Stalin'in “Diyalektik ve Tarihsel materyalizm” kitabı ile başlayan ve yanılmıyorsam, yine Stalin'in “Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu” ile biten, 13 klasikten oluşan bir okuma listemiz vardı elden ele dolaşan; bu listeyi, İzmir dışından gelen ve okuma konusunda yardım isteyen pek çok arkadaşa da verdiğimiz oluyordu.

O yaz, bu çalışma sırasında değil, ilk kez Mahir Çayan'ın teksirle çoğaltılmış ve elden ele dolaşan bazı yazılarını okudum; Mahir'in, okuduğum yazılarındaki anlatım diline bayıldım.(3)

Aydın ve Manisa Önlisans'tan (4) arkadaşlar okulum İTBF'ye gelip hem İTBF'deki sol içi dengeler değiştikten ve ağırlık Devrimci Gençlık'e geçtikten hem de Çankaya Ülkü Ocakları'nın burnunun dibinde olması nedeniyle faşist saldırıların odağı konumundaki okulumuzda yürütülen anti-faşist mücadelede büyük ölçüde rahatlama sağlandıktan sonra Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar çerçevesinde ama gönüllülük temelinde yöneldiğimiz mahallelerde (5), bu eğitim çalışmasında edindiğimiz bilgiler bize yol gösterici oldu.

Bildiklerim çerçevesinde yazıyorum, Narlıdere'de, Balçova'da, Güzelyalı'da, Hatay'da, Yeşilyurt'ta, Şirinyer'de, Buca'da, Ballıkuyu'da, Yeşildere'de, Ferahlı'da, Levent'de, Gültepe'de, Altındağ'da... ilk ilişkiler üniversitede, ortaöğrenimde okuyan ya da bir süredir o mahallelerde yaşayan farklı sosyal konumdaki arkadaşlar üzerinden kurulmuştu; hem bu mahallelerde hem de Örn: Karabağlar'da daha ilk adımda karşılaştığımız Halkın Sesi taraftarı bir grubu (6) saflarımıza kazanarak başlattığımız mahalle örgütlenmeleri çalışmalarında, bu bilgilerin yararı çok oldu.

1976-1977 kışında Ankara'dan bir-iki arkadaş bir süreliğine İzmir'e gelmiş ve ortaöğrenim ile Karşıyaka bölgesindeki çalışmalara yardımcı olmuşlardı; bunun dışında, kendi yağımızla kavruluyorduk.

Yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde,1976 yazından 1979 yılı ortalarına doğru Denizli'ye gönderildiğim ana kadar geçen süre içerisinde farklı yer ve zamanda farklı sol kesimlerle yapılan tartışmalarda, örgütlenme çalışmalarında ya da Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerinin bölge dağıtım merkezi olması nedeniyle İzmir dışından dergi almak için gelen arkadaşlarca sorulan soruların yanıtlanmasında yetebildiğimizi gördüğümüzde kendimize olan güvenin arttığını, yetemediğimizi gördüğümüzde ise yüzümüzü Ankara'ya döndüğümüzü söyleyebilirim. (7)

Nasıl ki, İzmir dışındaki arkadaşlarımız, yanıtlayamadıkları soruların yanıtlarını alabilmek için bizlere umut ve güven duygusu ile bakıyorlar ve istedikleri yanıtı aldıklarında mutlu oluyorlar idi ise, biz de aynı şekilde Ankara'ya bakıyorduk ve yanıtları aldığımızda ya da yardımcı olduklarını gördüğümüzde, mutlu oluyorduk.

12.02.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) Bu nedenledir ki, sonraki yıllarda, özellikle 1981 sonrası bulunduğum cezaevlerinde önceleri örtük, sonraları ise açıktan yapılan ve 1988-1989 yıllarında “sağlıksız gruplaşmalara” yol açan “iç tartışmalar” sürecinde Engels'in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Lenin'in “Ne Yapmalı?”, “Bir Adım İleri, İki Adım Geri”, “İki Taktik”, “Emperyalizm”, Mao'nun “Teori ve Pratik”, Stalin'in “Maksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu”, Dimitrof'un “Faşizme Karşı Birleşik Cephe”sini, dahası bu ustaların diğer kitapları ile kendi ülkelerinde devrimci mücadeleyi başarıya ulaştırmış önderlerin yazdıklarını onlarca kez yeniden ve yeniden okudum, okunmasını önerdim.

(2) 1976-1977 kışında Selim Martin, ben ve bir arkadaşa, Lenin ile Stalin arasındaki yöntem farkını, “Leninizmin İlkeleri/Esasları” kitabı üzerinden karşılaştırmalı olarak anlatan ve benim Stalin'e “eleştirel” bakmaya başlamama neden olan sevgili Faruk Yüksel'i, saygıyla anıyorum.

                                                                    

(3) 1976 yılı sonlarına doğru “Bütün Yazılar” kitabı elimize ulaşmıştı; bu kitap, çok kötü bir basımdı ve biz gelen kitapların içine konulan “düzeltme kılavuzunda” yazılanları ilgili bölümlere ekleyebilmek için günlerce uğraşıp durmuştuk. İlk kez, Mahir'in butün yazılarını, o kitaptan okumuştum.

(4) Ben, önceki yazılarımda, hep Aydın Ön Lisans'tan İTBF'ye (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen arkadaşlardan söz ettim; bazı arkadaşlar, az da olsa, o yıl, Manisa Ön Lisans'tan okulumuza nakil gelenler olduğunu da söylediler.

(5) İzmir'de mahallelere ilk geçenler, İTBF'liler ve GHİYO'lulardır.

(6) Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) gibi bugün aramızda olmayan arkadaşlarımızın içinde yer aldığı bu grup, 1976-1977 kışında, bizimle tanışma öncesi dönemde, Şirinyer'de Halkın Sesi taraftarlarının kurduğu (Yağhanelerden Şirinyer'e girişte sağda bulunan Roma Su Kemerlerinin karşısında) derneğe gidip geliyorlar ve kendilerini Halkın Sesi taraftarı olarak tanımlıyorlardı. Bahse konu olan dernekte de süren tartışmalar ama asıl olarak Karabağlar'da yürüttüğümüz somut çalışmalar sürecinde, bu arkadaşları kazanmıştık; Karabağlardaki ilk örgütlenme (KARA-DER/Karabağlar Kültür ve dayanışma Derneği), bu arkadaşlarca kuruldu.

(7) O yıllarda İlhan Bozkurt, Selim Martin ve Aslan Yalçın entelektüel bilgisi, ideolojik ve teorik seviyesi en iyi konumda olan arkadaşlarımızdı; ama Ankara ile kıyaslandığında, İzmir, belki de yalnızca bizim açımızdan durum böyleydi, bilemiyorum, oldukça yetersiz bir yerdi. Örn: İnciraltı Öğrenci Yurdunda Halkın Kurtuluşu ile yapılan bir sosyal emperyalizm tartışmasında Celal hoca, KSD ile yapılan “Devlet” tartışmasında C. A., keza, Türkçeye çevirdiği bir kitap nedeniyle de olsa C. Ö.... gelmiş, konuşmuş ve bizim moralimiz tavan yapmıştı.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-11:

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)

1975-76 kışı, muhtemelen 1976 yılının ilk ayları; İnciraltı Öğrenci Yurduna daha yenice geçmiştim. Bir gün, gündüz vakti, yanılmıyorsam, 8. Blok 105 nolu oda olacak, Devrimci Kurtuluşçu (THKP-C/Eylem Birliği) arkadaşlar ile sohbet ediyorduk; birden, içeriye Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar girdiler ve odadaki Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile sert bir biçimde tartışmaya başladılar. Tartışma büyüdü, karşılıklı itiş kakış başladı ve Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar odanın dışına doğru kaçıştılar, oda kapısı kapandı ve ben, daha kapının arkasında ayakta iken, pat pat iki el silah sesi duyuldu; oda kapısının diğer tarafından sıkılan iki kurşun, kapıda iki delik açtı.

Oda içinde yaşanan itiş kakış sırasında Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar silah falan mı gösterdiler de Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar hızlıca oda dışına çıktılar ve ateş açtılar, yoksa Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar Devrimci Kurtuluşçusu arkadaşlara bir gözdağı mı vermek istediler, bilemiyorum. Her ne ise, silah sıkılması sonrasında, odanın içinde ve balkonunda bulunan bizler ile silah sesleri üzerine balkonun altında toplaşan oldukça kalabalık öğrenci grubu arasında bulunan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar arasında atışma başladı.

Devrimci Kurtuluşçusu arkadaşlar ile ayrışmaya başlamıştık ama ben bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile hala çok yakın bir ilişki sürdürüyordum; okulumuz öğrencisi bazı Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar da bu durumun az çok farkındaydılar.

Balkonda, biraz şaşkın ve biraz da kızgın bir şekilde, balkon altında toplanan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlara bağırıyorum, ne oluyor?, ne yapıyorsunuz?, böyle mi olur hiç?... diye; onlar da bana bağırıyor, tamam, sen onlardan değilsin, diye.

Atışma bir süre devam ettikten sonra, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar, ertesi gün Bornova Kampüsünde buluşma ve orada hesaplaşma noktasında ortaklaştılar.

Sonrasında, balkondakiler içeriye girdi. Balkon altındakiler, dağıldılar.

Şaşkındım. Olup biteni aklım almıyordu.

1969-1972 yılları arasında Gökçeada (İmroz) Erkek Öğretmen Okulunda, 1973-74 kışında Diyarbakır Eğitim Ensttüsünde ve 1974-75 kışında Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde okurken sağcı-solcu öğrenci ayrımında solcu öğrenciler, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonra ise var olan sol gençlik gruplarından Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almaya başlamıştım ama bu kavga, sol içinde tanık olduğum ilk kavgaydı; bu ne iş?, diyordum, kendi kendime.

Aradan bir-iki gün geçti ve ben, tanıdığım bir Devrimci Kurtuluşçu arkadaşa sordum, sözleşildiği gibi, kavganın ertesi günü Bornova Kampüsünde buluşulup bir hesaplaşmanın yaşanıp yaşanmadığını? Olur mu öyle şey?, dedi; aralarında haberleştikten sonra, bir yerlerde buluşmuşlar ve oturup konuşmuşlar. Sorunu çözmüşler.

1975-1976 kışında, sol gruplaşmaların başladığı bir süreçte, İzmir'de, sol kesimde, tartışmasız, çoğunluğu oluşturan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar ile kendilerini Cepheci (1) olarak adlandıran ve hatırı sayılır bir sayıya sahip olan Devrimci Kurtuluşçu arkadaşların aralarında çıkan bu kavganın nedeninin ne olduğuna dair (2) hiç bir şey anımsamıyorum ama, çok değil, bir yıl sonra, bizimle Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar arasında başlayan sürtüşmelerin nedenini çok iyi anımsıyorum.

(Devam edecek)

19.02.2022/Datça/Mehmet Erdal



(1)THKP-C çizgisini savunduğunu söyleyenlere verilen ad.

(2) 12 Mart yenilgisi sonrasında, öncelikle öğrenci gençlik içerisinde yeniden toparlanma süreci içerisine giren sol gruplaşmalar içerisinde kavgaya varan gerilim noktaları, İzmir'de tanık olduklarım çerçevesinde yazıyorum, çok farklı idi: Sovyetler Birliğinin “sosyalist” mi, “sosyal emperyalist” mi ya da nasıl, Örn: “modern revizyonist” mi; 12 Mart'ta yenilen devrimcilerin “küçük burjuva anarşistleri” ve “maceracılar” mı yoksa “ihtilalciler” ve “gerçek devrimciler” mi; okullar başta olmak üzere yaşamın devam ettiği her yerde yürütülen anti-faşist mücadelede yer alanların “goşistler”mi yoksa “devrimciler” mi olduğu... gibi. Elbette, böylesi ideolojik ve siyasi nitelikli ayırım noktaları dışında gerçekte bu niteliklerde olmayan ama bu kılıflara büründürülmüş pek çok başka neden de söz konusu idi.




YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-12:

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ (2)

YAZILAR”ın önceki bazı bölümlerinde de de değinmiştim; hem 1976 yazında İnciraltı Öğrenci Yurdunda 11-13 kişi ile başlayan ve 9 kişi ile tamamlanan eğitim çalışmasının yapılmış olması hem de 1976-77 öğretim yılı başında, yatay geçiş yoluyla okulumuza (İTBF/İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen Aydın ve Manisa Önisanslı öğrencilerin büyük çoğunluğunun Devrimci Gençlikçi olmaları, bizim açımızdan çok önemliydi; İzmir'de, hem nitelik hem de nicelik yönünden kendimize olan özgüven duygumuz artmış ve Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar çerçevesinde, mahallelere gidip oralarda yürütülecek anti-faşist mücadeleyi örgütleme görevini önümüze koymuştuk.

Mahallelere gidip gelmeye ve oralarda örgütlenmenin ilk adımlarını atmaya başlayan ama asıl olarak sayısal gücü nedeniyle hem İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve hem de İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede ağırlığını koyan Devrimci Gençlik grubunun çekim merkezi olmaya başlaması, öncelikle, hem İnciraltı Öğrenci Yurdunda hem de İTBF'de sayısal olarak belli bir ağırlığı olan ama artık görece geride kalmaya başlayan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile aramızda “Kim Mahirci? Kim geçmişi savunuyor?” tartışmasının yoğunlaşmasına yol açmıştı.

1976-77 kışında, muhtemelen 1977 yılının ilk aylarında, İTBF Öğrenci Derneğini yenice taşıdığımız Kemeraltı'ndaki Atılgan İşhanı'nın üst katında Devrimci Kurtuluştan arkadaşların talebi üzerine bir tartışma yapılmasına karar verilmişti; Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bu tartışmada, Mahir'i/THKP-C'yi kendilerinin savunduğunu kanıtlayabileceklerini ve haliyle, çekim merkezi konumunda olmaları nedeniyle sayısı hızla artan Devrimci Gençlik Grubu içinde yer alan bazı ("kafası karışık" dedikleri) arkadaşları etkileyebileceklerini, sanıyorlardı.

Mahalle çalışmalarım nedeniyle katılamadığım bu tartışma toplantısı polis tarafından basılmış ve o baskında 55 kişi gözaltına alınmıştı. (1)

Aynı süreçte, bir kez de bir akşam İnciraltı Öğrenci Yurdu'nun kantininin ikinci katında bir araya gelmiş ve oldukça sert bir tartışma yapmıştık; bu tartışmada, artık yalnızca teorik laflarla yetinmiyor, bir biçimde, sahada yaptıklarımıza dair imalarda bulunarak, hangimizin Mahir'i/geçmişi gerçek anlamda savunduğunu birbirimize, asıl olarak da tartışmayı izleyen arkadaşlara kanıtlamaya çalışıyorduk.

Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile üçüncü kez karşı karşıya gelmemiz, 1978 yılı ikinci yarısında, muhtemelen Ağustos-Eylül aylarında, Bornova Kampüsü içerisinde bulunan Fen Fakültesinin yakınındaki bir kantinin camına yapıştırdıkları bir duvar gazetesi nedeniyle olmuştu.

Bornova Öğrenci Yurtlarında kalan ve Bornova Kampüsü içerisindeki farklı fakültelerde okuyan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bir gün bir duvar gazetesi hazırlıyor ve kantinin gözle görülür bir yerindeki cama yapıştırıyorlar. Bornova Kampüsündeki Devrimci Gençlikten arkadaşlar, duvar gazetesindeki yazının içeriğinde bizimle ilgili hoşa gitmeyen ifadeler olduğunu görüyorlar ve duvar gazetesini asan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlara, bu duvar gazetesini indirmesini istiyorlar. Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, hayır, indirmeyeceğiz, diyorlar. Bizim arkadaşlar, o sıralar, Bornova Kampüsünde ve haliyle Bornova Öğrenci Yurdunda hala çok azlar; bir şey yapamıyorlar.

Bu gelişmelerin duyulması üzerine, o günkü aklımızla, sorun yok, bu sorunu çözeriz, anlaşılan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar bizim neler yapabileceğimizi tam olarak kestiremiyorlar, deyip, ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, bazı arkadaşlar ile birlikte, duvar gazetesinin asıldığı kantinin yolunu tuttuk. Gücümüzü biliyoruz ama serde de gençlik var, delikanlılık var, dahası, aramızda, aynı kökten (Mahir/THKP-C) gelmekten kaynaklanan duygusal bir bağ var, bunların tümünü bir çırpıda silip atamıyoruz; nihayetinde, biz indirirsek ayıp olur, gelsinler ve kendileri indirsinler deyip, Devrimci Kurtuluştan arkadaşların gelmelerini bekledik. Devrimci Kurtuluştan tanıdığımız bir arkadaş geldi ve kavgasız gürültüsüz, duvar gazetesi indirildi; oradan ayrıldık. İzmir'de, bir daha da Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile karşı karşıya gelmedik. (2)

Ama, başka bazı siyasi hareketler ile karşı karşıya gelmelerimiz oldu ve maalesef, onlar ile aramızda var olan sorunları ya da sorun olarak gördüğümüz her ne ise onları, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile olduğu gibi tartışarak ya da güç kullanımına gitmeden çözmeyi başaramadık.

(Devam edecek)

26.02.2022/Datça/Mehmet Erdal



(1) Basına “Atılgan İşhanı baskını” olarak da yansıyan bu baskın sırasında birisi kadın birisi erkek olmak üzere yalnızca iki arkadaşımız gözaltına alınmaktan kurtulabilmişti ve bu baskın nedeniyle, bilahare, İTBF Öğrenci Derneğinin yönetimindeki arkadaşlar, taşınmayı Emniyete bildirmemeleri gerekçe gösterilerek, örgüt üyeliğinden ceza aldılar.

(2) 1979 yılı başlarında, Buca Bölge Cezaevinde, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile küçük bir olay nedeniyle ilişkilerimiz gerildi ama aklı selim davranmasını bildik.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-13:

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (3)

İzmir'deki Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile 1975-76, 76-77 ve 77-78 öğrenim (kış) dönemi yoğunluklu olmak üzere özellikle öğrenci kesiminde (üniversite ve orta öğrenim) Sosyal Emperyalizm, 12 Mart döneminde yenilen devrimcilerin/geçmişin değerlendirilmesi, Gençliğin örgütlenmesi, Anti-faşist mücadele vb. konularda farklı düzlemlerde (okullarda, yurtlarda, derneklerde) tartışmalarımız her daim oldu; ama, birbirimize, Örn: TİP-TKP ve Halkın Sesi/Doğu Perinçek çevrelerine baktığımız gibi dışlayıcı (aynı nitelikte olmasa bile) bakmadık. Okullarda ve özellikle İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede birlikte yer aldık ve dayanışma gösterdik. (1)

Halkın Kurtuluşu ile Devrimci Yolun İzmir'de ilk kez karşı karşıya gelmesi ve karşı karşıya gelmelerine yol açan sorunu tartışarak değil, güç kullanarak çözme yoluna gitmeleri 1978 yılı yaz aylarında yaşandı.

Balçova semtinde Balçova Kültür ve Dayanışma Derneği (BAL-DER) çatısı altında örgütlenen ve faaliyet yürüten arkadaşlarımız, 1978 yılı yazında, Üçkuyular-Narlıdere yolundan Balçova içerisine doğru uzanan ana cadde (ATA Caddesi) üzerindeki bir kahvehanenin yan sokağa bakan duvarının kıyısına dergi ve kitap satışı yapan bir sergi açıyorlar. Mahallede oldukça etkili olan Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar bundan pek memnun olmuyorlar ve bir gün serginin açıldığı yere köfte satışı yaptıkları seyyar köfte arabasını koyuyorlar; akıllarınca, serginin açılışını engellemek istiyorlar. Haliyle, iki grup arasında sürtüşme başlıyor... Köfte arabası devriliyor, sataşmalar ve kavgalar oluyor. Halkın Kurtuluşu saflarında yer alan sorunlu birisinin (2) ön planda rol oynadığı bu süreçte sorun çözülemiyor ve büyüyor. Bir arkadaşımızın savunma aleti gasp ediliyor.

Bu gasp olayını duyunca, o günkü aklımızla, bunu bir onur ve gurur sorunu olarak algılayıp, Balçova'daki Halkın Kurtuluşundan arkadaşların oturup kalktıkları Mezarlık Durağındaki (serginin açıldığı değil) kahvehanenin yolunu tuttuk; aklımızca, kahvehaneye varıp, arkadaşımızdan gasp edilen savunma aletini bir biçimde, geri alacağız. Biz daha kahvehaneye varamadan, bazı arkadaşlar ile yürüdüğüm sokak üzerinde, ki diğer sokaklarda da benzer önlemler almışlar, bizi bekleyen Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar önümüze çıktılar ve çatışma başladı; benim yanımdaki iki arkadaş ile diğer sokaklardan birindeki bir arkadaşımız olmak üzere toplam üç arkadaşımız vuruldu. (3)

Sonrasında, olay çığrından çıktı; sorunun büyümesinde birinci dereceden rolü olduğunu düşündüğümüz sorunlu bir kişiyi bütün uyarılara rağmen (4) aralarında barındıran Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar tarafından bu üç arkadaşımızın yaralanmasının yol açtığı duygusal patlama nedeniyle aklı selim davranabilmeyi başaramadık, aynı gün, İnciraltı Öğrenci Yurdunda kalan Halkın Kurtuluşundan arkadaşların tümü yurttan atıldı. Yurda girmek isteyenler sokulmadı. Ertesi günü, Halkın Kurtuluşundan arkadaşların çoğunlukta oldukları Bornova Kampüsü içerisindeki yurtlarda kalan arkadaşlarımızın talebi üzerine mahallelerden bazı arkadaşlar yurda gittiler...

Birkaç gün sonra, bir kanaldan, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar haber gönderdiler; oturuldu ve konuşuldu. Mevcut durumun aşılması noktasında ortaklaşıldı.

Bu olaya ilişkin yıllar öncesinde yaptığım değerlendirmem, ki hala benim sol içi sorunların çözümüne bakışımın temelini oluşturuyor, şudur: Bu olay, baştan sona saçma sapan bir olaydır. Her iki taraf, baştan sona hatalıdır. Biz ve Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, birbirimizin sol, sosyalist ve devrimci güçler olduğunu, aramızdaki sorunların çözüm yöntemlerinin, karşı-devrimci güçlerle aramızda var olan sorunların çözüm yöntemlerinden farklı olduğunu/farklı olması gerektiğini unuttuk ve birbirimize, farklı saiklerle sol, sosyalist ve devrimci olmayan güç muamelesi yaptık.

Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar bu olaya ilişkin başka türlü bir değerlendirme yapıyorlar mı bilemiyorum, benim bakış açım bu çerçevededir.

Balçova'da başlayan ve üniversite yurtlarına sıçrayan bu çatışma sürecinin sonunda Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, İzmir'de, sol, sosyalist ve devrimci kesimler arasında başat güç olma özelliklerini yitirdiler; Devrimci Yolcular başat güç olarak öne çıktılar. (5)

Benim yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile bir kez de 1982 yılı sonlarına doğru Buca Bölge Cezaevi Yeni Bölüm 6. Koğuşta yaşanan bir olaydan dolayı karşı karşıya gelindi.

Yeni Bölüm 6. Koğuşta, bahçede ya da başka bir yerde ama koğuşta bulunan herhangi birisinin görüp okuyabileceği bir halde bir not bulunuyor; bulunan not, Devrimci Yol davalarından yargılanan bazı arkadaşlarla ilgili bazı hoş olmayan ifadeler içeriyor. Notun kazara düşmüş olmasından daha çok, notun içeriğinin koğuşta bulunan herkesçe ve özellikle Devrimci Yolcularca okunması ve bilinmesi isteniyormuş gibi açık halde bulunması üzerine bizim arkadaşlar çok ciddi olarak rahatsız oluyorlar. Hem notu düşürdüğünü söyleyen hem de koğuşta bulunan Halkın Kurtuluşundan bazı kişilerle konuşuluyor; ikna olunmuyor. İpler geriliyor. Olayın diğer koğuşlarda da duyulması üzerine, Halkın Kurtuluşu arkadaşlar ile bütün koğuşlarda ilişkiler koparıldı.

Sonrasında, kesin tarihini ay ve gün olarak anımsamıyorum, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile aramızda var olan sorun donduruldu, çözümü, özür dileyecekleri belirsiz bir tarihe ertelendi. Yanılmıyorsam, bir süre sonra, Halkın Kurtuluşu'nun Buca Bölge Cezaevinde etkin konumunda olan bir arkadaş, notun içeriğine ilişkin hatalı olduklarını kabul etmişti.

Bir daha Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile karşı karşıya geldiğimizi anımsamıyorum.

(Devam edecek)

05.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) Sanırım, 1976 yılı içinde, bir kez Namık Kemal Lisesinde yaşanan bir olayın Devrimci Gençlik Dergisinde yer alması ve bir kez de Halkın Kurtuluşu gazetesinde Devrimci Gençlik ile ilgili yapılan bir değerlendirmedeki bazı ifadeler nedeniyle olmak üzere iki kez farklı düzlemlerde karşı karşıya gelmemiz söz konusu oldu ama sorunlar büyütülmedi; ilişkide olmaya devam edildi.

(2) Halkın Kurtuluşu içerisinde yer almasına karşın farklı işlerle iştigal eden ve "farklı çevrelerle" ilişkide olduğu söylenen bir kişi.

(3) Bu vurulan arkadaşlardan birisi 2021 yılı başında Koach hastalığından ölen Ahmet Ünlüer idi.

(4) Arkadaşımızın savunma aletinin gasp edilmesinin ardından bu sorunlu kişinin varlığına dikkati çeken bir bildiri dağıtmıştık.

(5) Bugün sol, sosyalist ve devrimci kesimlerden herhangi birisinin kalıcı anlamda başat güç olmasının yolunun ideolojik, teorik ve politik tartışmalardan, toplumun farklı kesimlerinde çalışmaktan ve örgütlenmekten, savunulan düşüncenin günlük yaşam içerisinde kuvveden fiile çıkarılmasından... geçtiğini, düşünüyorum; başka bir yolla değil!




YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-14:

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/1)

Kişisel tarihimde yeri var ama İzmir Devrimci Gençlik'in ve Devrimci Yol'un İzmir GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği) (1) örgütü ile herhangi bir ilişkisinin olduğunu anımsamıyorum; olduğunu da sanmıyorum.

İzmir'de, İGD (İlerici Gençlik Derneği) çevresi ile ilk ilişkilerimiz ise, yanılmıyorsam, 1976-77 kış dönemi içerisinde başlamıştı.

Devrimci Gençlik Dergisi yayınlanmaya ve sonradan kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar ile ayrılık başladıktan sonra Kemeraltı Başdurak'taki Başdurak İş Hanında bulunan ANT-YÖD'den (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) elimizi ayağımızı çekmiş ve yalnızca, Harputlu İş Hanı zemin kattaki Gençlik Kitabevi'ne gidip gelmeye başlamıştık; o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi oradan dağıtılıyordu ve “abi” de, arandığında ancak orada bulunabiliyordu.

Öznel durumumuz nedeniyle, dergi almaya ya da aklımıza takılan bir konuda abi ile konuşmak için Gençlik Kitapevine gittiğimizde, o civarda oturup sohbet edebileceğimiz bir yerimiz yoktu; haliyle, bazen, çok sayıda kişi, o küçücük kitabevinin içinde ve camekanının önünde gürültülü bir şekilde uzun süre bekleşip duruyorduk.

Kim akıl etti ya da kim ilk önce nasıl öğrendi ve önerdiyse, ayrıntıya dair hiç bir fikrim yok, kitapevinin önünde artık dikkat çekmeye başlayan kalabalığı azaltmak, daha rahat bir ortamda oturup konuşabilmek amacıyla Kemeraltı'nın yan sokaklarının birisinde bulunan ve Gençlik Kitabevine de çok uzak olmayan bir yerde bulunan TÜS-DER'e gitmeye başladık.

TÜS-DER'in, yarısı açık yarısı da kapalı oldukça geniş bir salonu vardı; orada çok rahat oturup konuşulabiliyor ve çay filan da içilebiliyorduk. Anımsadığım kadarıyla, belki de yalnızca gündüzleri oraya gittiğimizden öyle olabilir, o salonda, biz gençlerden daha büyük yaşta çok az sayıda kimse olurdu; muhtemelen, bu kişiler TÜS-DER üyeleriydi.

Bir süre sonra, bazı arkadaşlar oraya gidip oturduklarında çay ocağını işleten kişinin bir daha buraya gelmeyin, dediğini aktarmaya başladılar; biz, boş verin kime ne zararımız var ki, gidip oturmaya devam edelim, diyorduk.

Aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, 1976-77 kışı olacak, İGD, bir kanaldan, bize, UDC'yi (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmak istiyoruz, sizi de davet ediyoruz, demiş; abi, İGD'den gelen bu çağrıya benim katılmamı istedi. Tamam da, ben toplantıya gittiğimde neyi savunacaktım? Biz, bu konuda ne düşünüyorduk?.. Neyse, gittim.

TÜS-DER'in bir odasında yapılan toplantıya, İGD adına katılan kişi, benim Buca Lisesi Ortaokul kısmında (1966-69) okurken tanıdığım bir arkadaşımdı; kendisiyle, 1973-74 yıllarında da bir ara sohbetimiz olmuştu... (2)

Biraz tartışılan konuda cahil olmam, biraz da abinin yönlendirmesi (“katılmadı demesinler, katılalım; dinleyelim”) nedeniyle, katıldığım bir-iki toplantıda UDC üzerine anlatılanları ve toplantıya katılanlardan bazılarının söylediklerini dinlemekle yetinmiştim; neticede, o tartışmalardan somut herhangi bir şey de çıkmamıştı. (3)

UDC tartışmalarından bir şey çıkmayınca ya da biz çekilince, ayrıntıya dair çok fazla bir şeyler anımsamıyorum, ya da İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EMEK DAĞITIM'ın, bazı mahalle derneklerinin devreye girmesiyle olabilir, TÜS-DER'e uğramaz olmuştuk.

İGD ile ilk karşı karşıya gelişimiz, bu gelişmelerden bir süre sonra Karabağlar Mahallesi'ndedir.

Devrimci Gençlik'in ilk mahalle çalışmalarına başladığı yerlerden birisi Karabağlar idi. (4)

Karabağlar Mahallesi'nde çalışmaya başladığımızda İGD'lilerin Karabağlar Briketçi Durağından Yeni Çamlık yoluna saptıktan sonraki köprünün yanı başında bulunan kahvehanenin biraz ilerisinde bir dernekleri vardı; çoğunlukla kapalı olurdu.

O yıllarda, mahalle vb. alanlarda çalışmalar yürüten siyasi yapılanmaların “ayrı örgütlenme” eğilimleri (5) revaçta olduğundan, biz de, o güne kadar Halkın Sesi içerisinde yer alan Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) ve diğer arkadaşları kazandıktan sonra Briketçi Durağından Eski Çamlık Mahallesine doğru devam eden yol üzerinde bulunan kahvehanenin arka taraflarında bir yerde KARA-DER'i (Karabağlar Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk.

İki dernek arasında, kuş uçuşu çok fazla bir mesafe yoktu.

Karabağlar Mahallesi'nde İGD'liler ile aramızdaki gerginliğin asıl nedeni, derneklerin birbirine yakın olması değil, Karabağlar'da çalışmaya başlamamızdan sonra, İGD'lilerin etki alanlarının giderek daralması (Karabağlar Mezarlığı ve Karabağlar Polis Karakolu ile karakolun yanı başından geçen dere arasındaki dar bir bölge) idi ; Aydın Mahallesi olarak anılan bu dar bölgede, TEBA gibi bir-iki iş yerinde örgütlü olan DİSK'e bağlı sendikaların üyesi işçiler kalıyordu.

Yağhanelerden Karabağlar'a girişte bulunan Hasan Hüseyinlerden Yeni Çamlık'a kadar çok geniş bir bölgede mahalle çalışması yürütürken, zaman zaman Aydın Mahallesi'ne de geçip dernek bildirilerini dağıtıyorduk. Siyasi hareketler arasındaki (o yıllarda tavan yapmış) rekabet nedeniyle, İGD ile aramızda bir sürtüşmenin yaşanması kaçınılmazdı.

Nitekim, umarım hafızam beni yanıltmıyordur, 1977 yılı yazında, İGD'liler, Karabağlar-Gaziemir yolundan Çamlık yoluna sapan yolun Briketçi durağına varmadan hemen öncesinde yolun solunda bulunan yazlık sinemada bir tiyatro gösterisi düzenlemişlerdi; biz de, gösterinin düzenlendiği o akşam tiyatro gösterimini izlemek ve haliyle “ bu mahallede biz de varız” şeklinde bir gövde gösterisi yapmak için yazlık sinemanın yolunu tuttuk. Bazılarımız bilet aldı. Çamlık Mahallesi'ne giden yol üzerindeki kapıdan değil de bilet satışının yapıldığı yan taraftaki kapıdan içeriye girmek istedik; ıııhhh, almıyorlar. İtiş kakış başladı, ama nafile. Sinirden tir tir titriyoruz. Nasıl olur?, diyoruz, nasıl almazlar bizi? Bu mahallede anti-faşist mücadeleyi yürüten biziz. Gireceğiz. Başka yolu yok. Ama nafile. Ne yaptık ise, içeriye giremedik. Eli mecbur, oradan ayrıldık.

(Devam edecek)

12.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) TSİP'in (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin gençlik örgütü.

(2) Benim Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almamdan çok önceleri, İzmir Bahçelievler'deki evlerine birkaç kez gidip Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği'nin Macaristan ve Çekoslovakya'daki müdahaleleri, Soljenitsin'in eleştirileri... üzerine aklımın yettiği kadarıyla sohbet ettiğim bir arkadaşım.

(3) Aynı dönem, İzmir dışındaki herhangi bir yerde bizim arkadaşlarımıza UDC tartışmalarına katılma çağrısı yapılmış mıydı, yapılmış ise bizim arkadaşlar katılmış mıydı ya da bu çağrı yalnızca İzmir'de, biz TÜS-DER lokaline zaman zaman gidip oturmamızdan dolayı mı gelmişti, inanın hala bilemiyorum.

(4) Mahalle çalışmalarına, mutlaka somut bir ilişki üzerinden başlanır; Karabağlar'daki çalışmanın ilk adımı, benim, Musa'nın (kardeşim Musa Erdal) ve elektrikçilik yapan diğer kardeşim ile Ahmet Özdil'in (Paspal Ahmet) ve bir başka arkadaşımızın Karabağlar'da da bir süre birlikte aynı evde kalmamızdan, asıl olarak da Karabağlar'ın benim açımdan çok bildik (iş, hısım-akraba, aynı köylü) olmasından kaynaklanan ilişkiler üzerinden atılmıştır.

(5) Siyasi değil kitle örgütlenmesi anlamında sözü edilen bu ayrı örgütlenme eğilimi hem ayrı örgüt kurma hem de kurduğun örgüte kendi dışından kimseyi sokmama biçiminde söz konusuydu; sanırım, bu eğilim, gerçekte işin kolayına kaçmaktı. Bu eğilimin ne ölçüde aşılabildiğinin ve ne ölçüde savunulabilir bir tavır olduğunun ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini, düşünüyorum.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15:

SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)

Altındağ'da, mahalle çalışması için ilk adımı, Büyük Efes Oteli'nin hemen karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesinde okuyan ve Altındağ Mahallesinde oturan arkadaşlar aracılığıyla atmıştık. (1) İzmir'den Işıkkent'e/Pınarbaşı'na doğru giden yolun (Kemalpaşa caddesi) Kokluca Mezarlığı ile Altındağ Yahudi Mezarlığı arasındaki bölgeyi kapsayan o yılların Altındağı'nda, yolun sol tarafında (Çamdibi, Koşukavak) yoğunluk olarak, uzun yıllar önce Balkanlardan gelip yerleşen göçmenler yaşıyordu; sağ tarafına ise, ülkemizin doğusundan göç edip gelenler yerleşmeye devam ediyorlardı. Altındağ'dan sonra Pınarbaşı'na doğru devam eden ve o yıllarda hala asfaltlanmamış durumda olan yol boyunca da fabrikalar yeni yeni açılıyordu.

1976-77 kış dönemi İzmir'de başlattığımız mahalle çalışmaları kapsamında, kesin tarihini anımsamıyorum, Altındağ'da da, ALTIN-DER'i (Altındağ Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk. Derneğin yeri, Altındağ Yahudi Mezarlığından Altındağ köyüne giden yolun (Yener Caddesi) üzerindeki Altındağ Belediyesi araçlarının bakımının yapıldığı yerin tam karşısında idi.

Altındağ Mahallesine ilk adımı, Altındağ Yahudi Mezarlığının arka taraflarındaki tepenin yukarı kısımlarında bulunan (ÇİMENTAŞ ile Altındağ gecekondu genişleme alanının sınırını belirlemek için yapılmış olan) taş duvara, çookk uzaklardan görülecek şekilde büyük harfler ile “ÇİMENTAŞ'IN VE TAŞ OCAĞI'NIN TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ” yazarak atmıştık. (2)

Altındağ Mahallesindeki mahalle çalışmamızın bir boyutu da Kemalpaşa Caddesi'nin Altındağ Yahudi Mezarlığından sonraki kısımlarında daha yeni yeni açılmaya başlayan fabrikaların mesai bitim saatlerinde önlerine gidip bildiri dağıtmaktı; üniversitede okuyan bazı arkadaşlarımızın da katılımıyla yapılan bu bildiri dağıtımının pek çok fabrika önünde gerçekleştirildiğini anımsıyorum.

1977 yılı ikinci yarısı, muhtemelen sonbahar ayları olabilir, bir gün bir ya da bir kaç arkadaş, İGD'lilerin dernekte faşizm konusunda bir tartışma toplantısı yapılmasını istediklerini, söyledi. Böylesi bir durumda, sorumlu konumunda olan, kendisine güvenen ve dahası kendisine yönelik güven duygusunun zerrece zedelenmesini istemeyen bir kişi/kişiler olarak, hayır, ne gerek var, falan, diyemezsin; tamam, dedik.

Sanırım, hafta sonu bir gün, İGD'liler oldukça kalabalık bir grup olarak geldiler.

İGD'lilerin başında, Buca Lisesi Ortaokul kısmında okurken tanıdığım ve UDC toplantılarında da İGD adına toplantılara katılan arkadaşım vardı.

Tartışma başladı.

İGD adına konuşan arkadaş ve ben karşılıklı olarak Faşizm ve ülkemizin/devletin niteliği konusunda, farklı klasik kitaplardan alıntılar yaparak, dağarcığımızda ne varsa, sıralıyoruz; dernek binasında bulunanlar da dinliyorlar.

O yıllarda yapılan faşizm tartışmalarına katılan arkadaşlar bilirler; biz, ülkemizdeki devletin niteliğinin faşist olduğunu ifade ederken, Dimitrof'un, yanılmıyorsam 3. Enternasyonal'de yaptığı bir konuşmada sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerden farklı nitelikte olduğuna dair sözlerine atıfta bulunur, ülkemizin ve eş konumdaki ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkeler gibi değerlendirilmesine, haliyle, ülkemizde faşizmin iktidarda değil de tırmanmakta olduğuna dair savlara, karşı çıkardık.

Dernek binasında yapılan tartışmada, ben bu alıntıyı yaptım; bekliyorum, İGD adına konuşan arkadaş ne diyecek, diye.

Başka yerlerde ve farklı düzlemlerde başka başka siyasi hareketlerle ya da o siyasi hareketlerden arkadaşlarla bu konuda yapılan tartışmalarda genellikle tanık olunan tavır, Dimitrof'un bu sözlerinin yok kabul edilmesi ya da Dimitrof'tan başka bir alıntının yapılması ya da ülkemizin gelişmiş bir ülke olduğu iddia edilerek, Dimitrof'un bu sözünün bizim ülkemiz için geçerli olamayacağı vb. doğrultusunda olurdu.

İGD adına konuşan arkadaşım, bunlardan hiç birisini yapmadı, pat diye, “Dimitrof'un, bu sözlerinden dolayı, 3. Enternasyonal'in kapanış konuşmasında özeleştiri yaptığını” söyledi.

Haydaaa... O güne kadar böyle bir şeyi hiç duymadığımdan ne diyeceğimi bilemedim; yüzüm kızardı. Resmen, Dimitrof'un sonradan yanlış olduğunu kabul ettiği söylenen bir sözüne atıfta bulunduğum için, çok mahçup olmuştum.

Gözlerin hepsi bana döndü; ne diyeceğimi, merak ediyorlardı.

Hiçbir şey diyemedim.

Tartışma bitti; ben kaybetmiştim.

İGD'li arkadaşların yüzleri gülüyordu; kalktılar ve gittiler.

Mahalleden dernek üyesi arkadaşlar da gittiler.

O gece, evde, sabaha kadar, Dimitrof'un Faşizme Karşı Birleşik Cephe'sini yeni baştan okudum; İGD'li arkadaş, tartışmayı kazanabilmek için, numaranın feriştahını çekmiş, her şeyi ters takla yapmıştı.

Dimitrof'un özeleştirisi başka bir konudaydı; ben/biz haklıydık. Ülkemiz ve eş konumdaki ülkeler için Dimitrof'un o sözü çok sağlam bir referans idi.

Ertesi günü, dernekte, gelen giden arkadaşa, bunu anlattım; istiyorum ki, biz yanlış bir şeyi savunmuyorduk. Konuyu çarpıtan, İGD'li arkadaş idi.

Yeni bir tartışma için haber gönderip durduk; ama nafile. Gelmediler. Altındağ'da, bir daha bir araya gelip faşizm ya da başka bir konuda İGD'liler ile tartışma yapmadık. (3)

19.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) Akşam Ticaret Lisesi, Eşrefpaşa Akşam Ortaokulu vb., şu veya bu nedenle öğrenimini devam ettirememiş yurttaşlara, bıraktıkları yerden öğrenime devam etme olanağı veren okullardı; normal müfredatı izleyen eşiti okullarda okuyan öğrencilerden daha büyük öğrencileri vardı. Bu yazıda sözü edilen Akşam Ticaret Lisesinden bir öğrencisi arkadaşımız da İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğremim Derneği) ilk başkanlığını yapmıştır.

(2) O yıllarda, hem ÇİMENTAŞ'ın hem de, yanılmıyorsam, Bornova tarafında faaliyette olan BATI ÇİMENTO'nun bacalarında filtre yoktu ve Altındağ ile Bornova arasındaki ova bu fabrikaların bacalarından çıkan zehirli dumanların etkisi altındaydı. Keza, Altındağ Mezarlığının yukarı, Altındağ Köyünün ise alt taraflarında bulunan taş ocağından yükselen toz bulutları da çevredeki evlerde oturanlara hayatı zehir ediyordu. Bu nedenle, Altındağ'da ilk adımı bu yazı ile atmış olmamız, çok yerinde bir hareket idi ve yankısı büyük olmuştu. (Hep aklımdadır; bizim arkadaşlar bu yazıyı yazdıktan sonra, o günlerdeki Altındağ Belediye Başkanı olan Adalet Partili Şefik Ok aracıyla Altındağ Yahudi Mezarlığının oraya kadar geliyor ve yazıyı seyrediyor; yazı, çok uzun süre silinmeden kaldı)

Hafızam beni yanıltmıyorsa, ÇİMENTAŞ'ın yönetim kurulunda ya da danışman statüsünde Ege Üniversitesinden bir hoca vardı ve üniversitede okuyan arkadaşlarımız, bu hoca ile bu konuda bazı görüşmeler de yapmışlardı.

(3) Not: 1- 1978 yılı Kasım ayı sonlarında, Karşıyaka'da, İGD'li birisi ile kavga etmekten ve onu yaralamaktan dolayı Çınarlı Meslek Lisesi öğrencisi olan E. Sabri Gamsız arkadaşımız tutuklandı, yargılandı ve ceza aldı.

E. S. Gamsız arkadaşın bu konudaki paylaşımı şöyledir:

Mehmet abi, İGD'nin tutumu, dediğin tarihlerde, İzmir'in her yerinde ayni idi. Özellikle Karşıyaka'da bunu çok yaşadık. Fuarda düzenlenen bir toplantıya İDOD olarak davet edilmemize rağmen söz hakkı vermemişlerdi. Biz zorla söz hakkımızı kullandık. Çıkışta bize saldırdılar

(Karşıyaka’dan ... yada ... bize silah çekmişti) Karşıyaka'da kendilerini güçlü sandıklarından, Karşıyaka Lisesindeki İDOD'lu arkadaşları tartaklayarak okuldan attılar. Liseye ben ve beş arkadaş gittik. İGD'nin okul sorumlusu ... ile bire bir konuşup, yaptıklarının yanlış olduğunu, oturup konuşalım dedim. İGD'liler, 40-45 kişi vardı. Biz beş kişi. ... ikna ettim, tam kantine girip konuşacaktık ki İGD kitlesinin içindeki sivil polis bize ... yumruk salladı. Yumruk vuranın polis olduğunu (Çınarlı'da, Ulaş'ı anma yaptığımızda, Polislerin arasında, Ulaşın resmini yırtarak bizi tahrik etmek istemişti, oradan) biliyorum. Biz iki hafif yaralı, ... ağır olmak üzere İGD liler de çok sayıda yaralı verdiler, dağıldılar. 22 dosyadan yargılandım. Hepsinden beraat ettim. ... yaralamaktan on sene aldım. Biz, İGD ile Karşıyaka'da bayağı uğraştık.”                                                                        

         

Not: 2- 1979 yılı Mart ayı sonu itibariyle İzmir dışına (Denizli'ye) gönderilmiştim; İzmir'de (1979 yılı ikinci yarısı ve 1980 yılı içerisinde) İGD ile Devrimci Yol arasında çok ciddi bir kavganın yaşandığını (gıyaben) biliyorum. Umarım, bir gün, birileri, bu kavgaya dair bildiklerini yazar ve bu yazılacaklar, sol içi sorunların çözüm biçiminin nasıl olması ya da olmaması gerektiği konusunda yol gösterici olabilecek derslerin çıkarılmasına katkı sağlar.


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-16:

YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK!

İzmir'de, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol çizgisinde mücadeleye başladığım 1975 yılı Kasım ayından sonraki süreçte yaşadıklarıma dair anlatımlarımda, döne döne, kendimi, her daim “yetersiz” gördüğümü, yazıyorum.

Mahir Çayanları, Deniz Gezmişleri, İbrahim Kaypakkayaları kendisine örnek almış ve içinde yaşadığı toplumsal koşulları (ülkemizi) değiştirme iddiasıyla yola çıkmış 20'li yaşların başlarındaki gençlerden birisiydim; o günlerde tanık ya da taraf olmaya başladığımız sol içi tartışmaların da etkisiyle Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerini, özellikle 1976 yazı İnciraltı Öğrenci Yurdunda gerçekleştirilen eğitim çalışması sonrası Marksist klasikleri, ulusal kurtuluş savaşı veren ülkelerin önderlerinin yazdıklarını, tabiri caizse, hatmediyordum. Yine de, bir türlü, yeterli olamıyordum. Hep yetersiz kalıyordum. (1)

Okullarda, yurtlarda, mahalle çalışmalarında karşımıza çıkan ya da İzmir merkezinde olmamız nedeniyle çevre il ve ilçelerden gelen arkadaşlarımızın bize ilettiği sorunların çözümünde, kişi ya da İzmir (kolektivite) olarak yetersiz kaldığımız oluyordu. Böylesi durumlarda, çok doğal olarak, yüzümüzü önce birbirimize ve sonra da Ankara'ya dönüyorduk.

Teori gri, hayat ise yeşildir" denir ya, onun gibi, evdeki hesabın çarşıya uymadığı zamanlar oluyordu; bazen, aradığımız yanıtı birbirimizde bulamıyor ya da Ankara, her daim, S.O.S dediğimizde imdada yetişemiyordu.

Böylesi durumlarda, o günleri yaşayanlar bilir, çareyi sağda solda arıyor; sağdan soldan gelen seslere kulak veriyor ve yüzümüzü, bize hoş gelen, sıcak gelen seslerin sahiplerine dönüyorduk. Bir başka deyişle, karşılaştığımız sorunları çözemediğimiz ya da zamanında çözemediğimizi gördüğümüz durumlarda, işin kolayına kaçıp, dışarıdan (yerel ya da merkezi kolektivite dışından) gelen seslere kulak verdiğimiz ve bunlardan en yakınımızda kim var ise yüzümüzü ona çevirdiğimiz oluyordu. (2)

Bu kulak verdiğimiz ya da biz kulak verelim ya da vermeyelim her daim bize seslenip duran bu kişiler, yine o süreçte anti-faşist mücadelede aktif bir biçimde yer alanlar bilirler, yaşanan 12 Mart yenilgisi nedeniyle içinde yaşadığı çevrelerde yılgınlık tohumları eken, kendisini her daim akıl veren/akıl satan konumunda gören, sağ'dan ya da 'sol'dan eleştiriler yönelten ama sokaktan da öcü gibi korkan solculardı.

Bu solcular, bugün yurt içi ve yurt dışında yaşayanlar kadar çok olmasalar da, özellikle sürecin ilk başlarında, yani 1975-76 yıllarında, oldukça etkiliydiler.

Kimin söylediğine dair kesin bir isim veremem ama o günlerde, bizim arkadaşlar arasında “Ya yazanlar ve konuşanlar yapacak ya da yapanlar yazacak ve konuşacak” minvalinde bir söz dillendirilmeye başlandı.

Bu sözün muhatabı, bahse konu edilen solcular değil, bizdik. Haliyle, mücadele dışında kalmaya özen göstererek nutuk çeken ve ahkam kesen, sözüm ona bizlere yol gösteren kişilere yönelik olarak söylenmiş, “madem ki söylediklerinizin doğru olduğuna inanıyorsunuz, buyurun, işte meydan, sizi tutan mı var; söylediklerinizi hayata geçirin” anlamında söylenmiyordu. Söyleyen, bize sesleniyordu: “Dışımızdaki kişi ve çevrelere kulak verme, onlardan medet umma, çareyi kendimizde ara ve özgüven duygunu geliştirmeye bak” diyordu. (3)

Bu söz çok da etkili oldu; ilk başlarda bize biraz zor gelse de dışarıdan gazel okuyan kişi ve çevrelere karşı dirsek göstermeye, karşılaştığımız sorunların yanıtlarını kendi yeteneklerimiz ve olanaklarımız çerçevesinde bulmaya başladık.

Nitekim, kendi adıma, “Anlaşıldı; iş başa düşüyor” deyip, Örn: ilk seminerimi, kendi hazırladığım notlar çerçevesinde, 1976-77 kış döneminde, ki İDOD'un (4) hemen kurulma öncesi ya da kurulduğunun ilk günleriydi, Büyük Efes Oteli'nin karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesi'nin arkasındaki Belediye İşçiler Lokali'nde toplanan 110 civarındaki orta öğrenimliye verdim. (5)

Seminer sonrası, dinleyenlerin tepkilerini de görünce, oldu; başardım, demiştim.

Arkası geldi...

Kendi ayaklarımın üzerinde yürümeye başlamıştım!

26.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) Hala, aynı halet-i ruhiye içerisindeyim!

(2) Kişi ya da kolektivite olarak yeterli olamadığımız durumlarda çareyi hayatın olağan akışı içerisinde (mensubu olunan kolektivitede) değil de üçüncü kişilerde aramaya başladığımızda ya da çözemediği/altından kalkamadığı sorun karşısında çare arayana, “'çare' bende/bizde de yok; bekle ya da var git bir başka yerde ara” dediğimizde, hiç hesapta olmayan ve baştan öngörülemeyen çok farklı ve çok karmaşık başkaca sorunların gündeme gelebileceğini, bilmeliyiz; geçmişimizde, bu çerçevede yaşanmış çokça olay vardır.

(3) Bizim öğrenmeye ve içselleştirmeye çalıştığımız anlayışa göre, ki bunun en somut örneği Mahirler, Denizler ve İbrahimlerdi, devrimcilik, birilerinin yazıp-çizdiği ve birilerinin de bu yazılıp-çizilenleri yaşama geçirmeye çalıştığı bir çizgi değildi.

Biz, bu noktada, Sovyetler Birliğinde somutlanan ve ülkemizde de TİP-TKP çizgisinde görülen bürokratik sosyalist anlayıştan kökten ayrı düşünüyorduk.

(4) İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'ten önce kurulmuştur.

(5) Bu seminerde anlattıklarım, büyük ölçüde, bizim o günlerde ellerimizden düşmeyen gençlik broşürlerimizde yazılanlardı.



YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-17:

BİTMEDİK. BURADAYIZ!

24 Haziran 2018 genel seçim sonrasında, ülkemiz, 1923'te kurulan Cumhuriyet olmaktan çıkmış ve yeni bir sürece evrilmişti. Bu nedenle, seçimin ertesi gününden itibaren, “Kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören bir kişi, eğer o güne kadar, şu ya da bu nedenle, 'tek kişi' olarak yaşamaya devam etmiş gelmiş ise, artık bu konumunu sonlandırmalı, kendisine en yakın gördüğü çevre, grup ya da bir partiye katılmalı, yürüyüşüne, o kolektivite içerisinde yer alarak devam etmeli”, şeklinde düşünmeye başladım. Bu gidişatı durdurmak ve içinde özgürce yaşanılabilir bir ülkeyi yaratmak için herkes elinden geleni yapmalı ve bunu da bir kolektivite içerisinde yapmalıydı. Bence, bundan sonra, kendini hem sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb... görmek hem de tek kişi olarak yaşamaya devam etmeyi savunmak, olası değildi. (1)

Böyle düşündüğüm için, yazılı kısa bir paylaşım yaparak, kendime en yakın gördüğüm Birleşik Haziran Hareketi/Datça'ya katıldım. (2)

Sonrasında, Birleşik Haziran Hareketi/Datça olarak, 31 Mart 2019 yılında yapılacak yerel seçimleri de dikkate alarak, 2018 yılı Sonbaharından itibaren, “Yüzümüzü sokağa çevirelim. Yerelin sorunlarının çözümünü odağımıza alalım. Yerel bir dil geliştirelim. Sokakta yürüyen her yurttaş bizim ne dediğimiz anlasın ve 'sol' denilince, bugünkü koşullarda akıllarına ilk gelen 'sosyal demokratlardan' ya da 'sol' liberallerden olmadığımızı görsün...”, düşüncesi çerçevesinde hareket etmeye başladık.

Bir başka deyişle, günlük yaşamda, hem sosyal demokratlarla hem de “sol” liberallerle yolları ayırmalı ve kendi yolumuzda yürümeliydik.

Bunu başarabilirsek, yani bu doğrultuda somut adımlar atmaya başladığımız andan itibaren hem sosyal demokratlardan hem de “sol” liberallerden yöneltilen farklı biçimlerdeki tepkilerle karşılaşabilirdik; bu bizi şaşırtmamalıydı.

Yürüyebileceğimiz, başka bir yol yoktu.

Düşüncelerimizi, farklı düzlemlerde kamuoyu ile paylaşmaya başladık. (3)

Bir gün, “sol” liberal bir aktivist, sosyal medya platformlarının birisinde, bize yönelik olarak, şunu yazdı:

Bi bitmediniz gitti!”

(Ekşi sözlük, bu söz için “kötü kişiler için söylenir... ardı arkası kesilmeyenler için de söylenir”, diyor.)

Haklıydı: Bitmemiştik. Datça'da da var olmaya devam ediyorduk.

Ama, bu dil, bir dost dili değildi!

Bu dil, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası dönemde, ülkemizde sol, sosyalist ve devrimci kişi ve çevrelere yönelik olarak karşı-devrimci ağızlardan dillendirilen “Dünyada komünizm mominizm kalmadı ama ülkemizde hala kendisine 'komünistim' diyenler var” bağlamındaki sözleri çağrıştıran bir dildi.

Okuyunca, çok şaşırdım; tepkilerin olacağını öngörmüştük ama çok kaba bir biçimde dile getirilen bu tepkiyi, şahsen hiç beklemiyordum.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Paylaşımın altına, yalnızca “Özür dileriz; bu konuda yapabileceğimiz hiç bir şey yok”, yazdım.

O kadar!

02.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

(1) 25.06.2018

(2) ÖDP'ye yeniden üye oluşum, daha sonradır.

(3Örn: 'ÖNSEÇİM' ÇAĞRISI

SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ VE OY VERECEK DATÇALILAR

31 Mart 2019 tarihinde, ülkemizin her yerinde olduğu gibi Datça'mız'da da Yerel Yönetim Seçimi yapılacaktır.

Yerel Yönetim, her yerde, o yerde yaşayan kadın-erkek bizlerin yönetimi demektir.

Yerel Yönetim Seçimi ise, bizlerin, önümüzdeki bir 5 yıl için, bizi yönetecek belediye başkanı ve meclis üyelerini (keza muhtar ve azaları) seçmemiz demektir.

Bu ise, her yerde, bizlerin, kendi aramızdan, bu 'iş'e istekli kişiler arasından, şu veya bu nedenle, 'en uygun' gördüğümüz kişiyi/kişileri seçmemizle mümkün olur.

Bu seçme ve seçilme hakkı, tamamen demokratik ve yasal bir haktır.

Bu sürecin ilk adımı ise, adayların kendi iradeleri ile ortaya çıkmaları ve adaylıklarını ilan etmeleridir.

Siyasi partilerin var olduğu bugünkü gerçekliğimizde ise, bunun ilk adımı, eğer bu istekli adaylar herhangi bir parti adına yarışa katılacaklarsa, o partinin o yerdeki yerel örgüt üyeleri tarafından özgürce belirlenmeli ve ilan edilmelidir.

Her yerde, Yerel Yönetim Seçimine adaylarıyla yarışa katılacak siyasi partiler, bu 'demokratik' ve bizce 'olması gereken' yolun dışındaki başkaca yollarla ve yalnızca kendilerinin bildiği gerekçelerle adaylarını belirler ve ilan ederlerse; bu adaylar ister o yerde yaşasın ya da yaşamasın, ister parti üyelerinden olsun ya da olmasın, ister kadın ya da erkeklerden seçilsin, fark etmez; aralarında 'nüans' farklılıkları olsa bile, 'demokratik olmayan yollardan belirlendikleri için, 31 Mart akşamı sandıktan çıkan kişi/kişiler, kulağını, 'yönetici' olduğu sürece, o yerde yaşayanlardan daha çok, kendisini aday olarak belirleyen parti yöneticilerine çevirecektir.

Bu yolla 'aday' olan ve seçilen bir yöneticinin, o yerin sorunlarını bilse bile, bu sorunların köklü ve kalıcı çözüme ulaştırabilmesi için gerekli yol ve yöntemleri belirleyebilmesi, örgütlenmeleri yaratabilmesi ve hayata geçirebilmesi; hele hele o yerdeki 'Demokratik yaşamı' geliştirebilme ve dolayısıyla Demokrasi'ye katkıda bulunabilme doğrultusunda bir irade ortaya koyabilmesi olanaksız değilse de çok zordur.

Bu nedenle biz, Datça Haziran Hareketi olarak, aday göstererek seçime katılacak bütün siyasi partileri, adaylarını, kendi ilçe örgütü üyelerinin 'ön seçimi' ile belirlemeye ve ilan etmeye çağırıyoruz.

Demokrasi'ye inanıyor ve Demokratik yolları savunuyorsak, bunun ilk adımı, budur.

03.11.2018

Birleşik Haziran Hareketi

DATÇA

Örn: YEREL SEÇİM ÇALIŞMALARI

B. H. Hareketi/DATÇA olarak (Yerel Yönetim Seçimine ilişkin ilk aşamada) savunduğumuz görüşlerimizi, 3.11.2018 tarihli ve 'SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ ve OY VERECEK DATÇALILAR' başlıklı bir basın açıklaması ile yerel kamuoyuna duyurmaya başladık: Bu çerçevede, DİSK/Tüm Emekli Sen Datça Şubesinde basına bir açıklama yaptık. Yazılı haldeki bu görüşümüzü, bütün yerel basın organlarına ve internet sitelerine verdik, yayınlanmasını sağladık. Bununla yetinmedik; bu basın açıklamasını, Datça'da varolan (MHP'den HDP'ye) bütün siyasi partilere ve Demokratik Kitle Örgütleri'ne iletmeye çalıştık; basın açıklamasını dağıtmaya başladığımız saatte açık olan partilere (HDP) ve D. K. Örgütlerine (2021Tüm Emekli Sen, PSAKDD ve Hacı Bektaş) elden, kapalı olanlara (MHP, AKP, VP, CHP ve IYI parti ile ADD) ise 'Geldik. Yoktunuz' notunu düşerek ( kapılarına bırakmak suretiyle) ulaştırmaya çalıştık.

Bu basın açıklamasına muhatap olan 'parti üyeleri ve Datçalılardan, gerek basın açıklamasını ilgili yerlere ulaştırmaya çalışırken ve gerekse sonrası günlerde değişik tepkiler aldık; Siyasi Partilerden ise, yazılı ya da sözlü olarak herhangi bir tepki gösterilip gösterilmeyeceğini 'merakla' beklemeye başladık; yalnızca HDP'den 08.11.2018 günü saat 14.00 için bir 'görüşme' talebi aldık ve nitekim görüştük.

HDP'den gelen arkadaşlar, bu ziyaretlerinin 'Görüş alış-verişi' amaçlı bir ziyaret olduğunu söylemeleri üzerine, bu çerçevede karşılıklı sohbet ettik.

Bu aşamada, 'özet olarak' şunu söylemek yanlış olmayacaktır: 31.03.2019 tarihinde yapılacak olan Yerel Yönetim Seçimi konusunda, AKP'den HDP'ye hiçbir partinin ilçe örgütü, ciddi anlamda, birbirinden farklı herhangi bir konuma sahip değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bütün parti ilçe örgütleri, Genel Merkezleri düzeyinde yapıldığı söylenen 'pazarlıkların' sonuçlarını ve bilahare gelecek 'talimatları' beklemektedirler.

Sanki, yerel yönetim seçimine değil, genel seçime gidiyoruz...

08.11.2018

DATÇA


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18:

MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

Yurt içinde ya da yurt dışında yaşayan ve kendisini hala sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören pek çok arkadaşımız, benim gibi şu an kendisini bir kolektivite içerisinde konumlandıran ve o kolektivite ile yürümeye devam edenler ile aynı şekilde düşünmüyor olmalılar ki, ülkemizin içinde bulunduğu şu anki koşullarda dahi, hala “tek kişi” olarak yaşamaya ve bu konumlarını da şu veya bu biçimde savunmaya çalışıyorlar.

Bence, kendisini bu sıfatlardan birisiyle tanımlamaya devam eden bir arkadaşımız, “tek kişi” olarak var olmayı ve yaşamayı, şu veya bu nedenlerle, ancak “geçici” olarak (“kerhen”) savunabilir; bunun aksi bir durum, yani “tek kişi” olmayı onlarca yıl, dahası sürgit savunması, işin doğasına (solculuğa, sosyalistliğe, devrimciliğe, demokratlığa, yurtseverliğe vb.) aykırıdır.

“Biz de aynı şekilde düşünüyoruz, ama...”, diye başlayan ve bulundukları konumun neden onlarca yıldır devam edip geldiğini ve neden daha onlarca yıl devam edip gideceğini açıklamaya çalışan söylemler, ikna edici değildir; gerçekte, açıkça söylenemeyen başka şeylerin “tevilli ikrarıdır”.

Doğruya doğru!

İnsanların istediği gibi yaşamasını ve inandığı yolda yürümesini, inandığı yolda yürüyenin bir başka yolda yürüyeni kendi yürüdüğü yolda yürümeye davet etmesini ve ikna etmeye çalışmasını ya da eleştirmesini bir hak olarak görüp “ama”, “ fakat” demeden savunmak ve saygı duymak gerekir.

Kendisini hala solcu, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. gören birisinin var olan çevre, grup, parti vb. istisnasız hiç birisini sürgit beğenmemesini, eleştirip durmasını, öte yandan, farklı ve alternatif herhangi bir iddiayı ortaya koyamamasını ise, işin doğasına uygun bir durum olmaması nedeniyle, anlamak olası değildir.

Böyle bir tavır, gerçekte, ne anlama gelir?

Bu tavrın adının konulması gerekmektedir.

Bu konumda olanlar, pek çok nedenle var olan çevre, grup, parti vb. hiçbirisiyle %100 uyuşmuyor olabilir; bu akla yatkın bir durumdur. (Kim içinde olduğu kolektivite ile %100 uyuşuyor ki? Ben uyuşuyorum, diyen, kaç kişi gerçeği ifade ediyor ki? Hayatın akışına müdahale etmeye çalışan bir kolektivite içinde yer alanların hepsinin birbirleriyle %100 uyuşması ne kadar mümkün olabilir ki?) Peki, içlerinden herhangi birisine, şu veya bu oranda yakınlıkda mı durmuyorlar? Duymuyoruz, yanıtı, ne kadar gerçekçi ve ikna edicidir?

Bu konumda olan arkadaşlar, öncesinde, içinde yer aldıkları kolektivitede şu veya bu zamanda yaşadıklarından ya da kendilerinin ve en yakınındakilerin dışında hiç kimsenin bilemeyeceği şu veya bu nedenle/nedenlerle, artık “tek kişi” olarak yaşamak istiyorlarsa, yaşamalılar; arkadaşların bu “kişisel yaşam” tercihlerine tartışmasız saygı duyulmalıdır.

Ama, bu arkadaşlar da inandığı yolda yürüyenlere saygı duymalılar ve artık, agresif bir biçimde top çevirip durmayı bırakmalıdırlar.

Ki, her birimiz, gönül rahatlığı ile istediğimiz gibi yaşamaya ve inandığımız yolda yürümeye devam edebilelim...

09.04.2022/Datça/Mehmet Erdal



HASAN ÜRESİN ABİMDİR! (1)

Bugün birazdan toprağa vereceğimiz Hasan Üresin eğer dün toprağa verilmiş olsaydı, kendi adıma söylüyorum, ben çok üzülecek ve kahrolacaktım. O nedenle ölümünü ilk duyduğum andan itibaren, ölüm haberini veren her arkadaşa, 'Oğlu Koray'a ulaşalım, bu cenaze cumartesi günü kaldırılsın. Cenaze törenine gelmek isteyen herkese 'gelebilme' fırsatı verilsin ve dahası ben 'Cuma günü Akbelen'de olacağım. Akbelen direnişi mi, Hasan abinin cenaze töreni mi?' ikileminde kalıp tercih yapmak zorunda kalmak istemiyorum' dedim. Bir arkadaş (Rahmi Mit) oğlu Koray'a ulaştı ve Koray cenazenin bugün kaldırılmasına “olur' dedi. İkisine de teşekkür ediyorum.

1975 yılı yazında 3 arkadaş (Ahmet Özdil, namı diğer Paspal Ahmet, be ve bir başka arkadaş) Erzurum Atatürk Üniversitesi'nden Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimle Fakültesi'ne nakil geldikten sonra aynı okulda öğrenci olmamıza rağmen Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'nın en üst katındaki ANTYÖD'deki (Antalya Yüksek Öğrenimliler Derneği) toplantılarda tanıdım Hasan Üresin'i.

ANTYÖD, o zamanlarda 'sosyal emperyalizm' tezini kabul etmeyen 'cephecilerin' gidip geldiği bir dernekti. 1975 öğretim yılı başında okulumuzda nicedir devam edegelen uzun süreli bir boykot konusunda başlayan tartışmanın derinleşmesi sonucu İzmir'deki cepheciler arasında başlayan ayrışmayı yaşadık ve biz Devrimci Gençlik Dergisi saflarında yer aldık.

O andan itibaren Hasan Üresin bana ve benim gibi pek çok devrimci sempatizanı gence abilik yaptı; elinden geldiğince ve bilebildiğince yardımcı oldu.

Hasan Üresin, 12 Mart sonrası yaşanılan yenilgide tanık olduğumuz sağa savrulmalar karşısında Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin, bir başka deyişle DEV-GENÇ ile başlayan devrimci mücadelenin çizgisine sadık kalan çok az sayıdaki abilerimizden ve ablalarımızdan birisiydi. Ben onu böyle tanıdım ve bu nedenle abi bildim.

Onu tanıdığımızda İzmir'de aynı konumda başka bir abi ve abla yoktu ya da ben tanımadım.

Daha sonraları Ege Bölgesinde ve dışında daha başkalarını da tanıdım (Ali Alfatlı'yı, S. K.'i, Nasuh Mitap'ı, Oğuzhan Müftüoğlu'nu), hepsini abi bildim.

12 Mart yenilgisinden sonra davalarına sahip çıkan ve bize yol gösteren sadece bu abilere değil, 12 Mart yenilgisi sonrası ciddi savrulmalar yaşayan, hatta şu ya da bu ölçüde geçmişlerini reddeden başkalarını da abi ve abla bildim. 'Eğer', dedim kendimce, 'onların şu anki konumları ne olursa olsun, eğer onlar olmasaydı bize bu yolu kim gösterecekti? Sadece bu bile, onlara abi demem için yeterlidir.'

1979'da İzmir'den ayrıldıktan sonra az karşılaştık. 12 Eylül yenilgisinden sonra Buca Cezaevi'nde farklı koğuşlarda bulunduk.

Bazı konularda ters düştük ama o benim için hep abi idi.

1985-86 yılından itibaren çok fazla konuda çok farklı düşünüyorduk ama o yine benim abimdi.

1991 yılında cezaevinden çıktıktan sonra anlaşabildiğimiz çok az noktanın kaldığını gördük ama ilişkilerimizde o geçmişten gelen saygıyı ve sevgiyi hiç yok saymadık.

Aradan geçen yıllar içerisinde yollarımız ayrılmaya devam etti ama nerede karşılaşsak o abi-kardeş ilişkisine zarar verecek hiçbir şey yapmadık.

Gün geldi, İzmir için planladığımız bir çalışma için yola koyulduğumuzda Hasan Üresin'siz bu hikayenin anlatılamayacağının ve yazılamayacağının bilinciyle kapısını çaldık; 'kimseye konuşmaz' denilen Hasan Üresin sorduğumuz sorulara yanıt verdi.

O bizim niyetimizin halis olduğunu ve bize güvenebileceğini biliyordu.

Sormak istediğimiz daha pek çok soru vardı, olmadı.

Şimdi buradayız. Yaşam onsuz da devam ediyor.

Eğer onun sağ olduğu bir gün ben ona 'Aga, bir gün ölürsen ve ben de o gün bir direniş yerine gitmek zorundaysam sence ne yapmalıyım?' deseydim, öyle sanıyorum ki 'Direnişe gitmelisin' derdi.

Çünkü biz bu devrimciliği ondan ve onun gibi abi-abla bildiklerimizden böyle öğrendik.

Vicdanımda yaptığım muhasebe sonucu 'Hasan Üresin'in cenazesinde bulunmalıyım' dedim; vefa duygusuyla buradayım...

Ona son sözüm şudur: 'Abi, biz, senin emek verdiğin gençlerden geride kalanlar, doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam ediyoruz. Öğrettiklerinin anısına önünde saygıyla eğiliyorum.'"

29.07.2023/Mehmet Erdal

(1) Hasan Üresin her yıl gelip yaz aylarında geldiği Marmaris/Hisarönü Körfezindeki mütevazı teknesinde 27.07.2023 günü kalp krizi geçirerek vefat etti. 29.07.2023 günü Ürkmez Mezarlığında toprağa verildi. Bu konuşma metni onun cenaze töreninde toprağa verilmeden önce yaptığım konuşmanın metnidir. Bu konuşma metnini esas alan ölüm haberi hem BirGün Gazetesinde hem de Milas Haber ve İnsan.com haber sitesinde yayınlanmıştır

                                                      



Bir Kitap: HÜCRE KARDEŞLİĞİ (1)

Bugün işi gücü bıraktım ve okumayı bitirdim; okurken dalıp gittiğim, anılarımı canlandırdığım ve göz yaşlarımı tutamadığım anlar oldu.

Anlatımı, çok akıcı. Kitabı yazarken, tuttuğu notlardan yararlandığını belirtmiş ama o yılları yaşayan ve doğal olarak zaman zaman o yılları düşünen birisi olarak itiraf etmeliyim ki hafızası muhteşem. Gözaltına alındığı ilk andan itibaren gördüğü işkenceleri, işkencecileri, Şirinyer Asker Cezaevi'ni, asıl olarak ise bu kitabı yazmasının da nedeni olan Ege Bölgesindeki davalardan idama mahkum edilen devrimcilerin idam edilmeden önce uzun süre tutuldukları Buca Bölge Cezaevi'nin ve Burdur Kapalı Cezaevi'nin hücrelerini, hücrelerdeki koşulları, bu koşulları değiştirmek için yürüttükleri mücadeleleri, başardıkları ortak yaşam kültürünü, halet-i ruhiyelerini ve kardeşlik ilişkilerini, idam edilen İlyas Has ile Hıdır Aslan'ın ölüme gülerek gidişlerini roman tadında öyle bir anlatmış ki...

Veli (Biçer) arayıp haber vermeden önce de bazı arkadaşların sosyal medya paylaşımları nedeniyle haberdardım, kitaptan. Datça gibi bazı konularda mahrumiyet yaşayan bir yerde olmanın ötesinde, asıl olarak Bulgaristan partizan romanları gibi bir nevi birbirinin tekrarı haline dönüşen “yakın tarih anı kitaplarından” birisi olabileceği endişesini taşıyordum. Veli aradı ve gönderdi, cumartesi günü sabahı elime ulaştı. Cumartesi günü, pazarda “yardım” faaliyetleri öncelik hakkına sahip. Akşamı başladım okumaya...

351 sayfa tutan bir kitap, “HÜCRE KARDEŞLİĞİ/Hüzün Bizimle Anılmasın.” Kitabı yazan Veli'yi, kitapta adı geçen ama bugün artık aramızda olmayan İlyas Has'ı, İsmail Levent Aksan'ı, Sado'yu (Sadettin Özgür), Hasan Üresin'i ve bencileyin yaşamaya devam eden Raşit Tüz'ü, Muzaffer Öztürk'ü, Sedat Yılmazsoy'u, Ali Akgün'ü, Akın Yalçın'ı, Ergun Aydaş'ı, Halil Sağlam'ı, Ferudun İhsan Berkin'i, Halil Öter'i, Hayati Üstüntaş'ı, Adnan Çobanoğlu'nu, Hikmet Ünlüöz'ü, Şenol Böke'yi, Orhan Sağcan'ı, Ahmet Acartürk'ü, Osman Zeybek'i, Avni Yılmaz'ı, Çetin Çelik'i, Oktay Alat'ı, Mehmet Soyatlar'ı, Uğur Sümer'i, Muammer Sakaryalı'yı... tanıyorum.

Emeğine ve yüreğine sağlık Veli arkadaşım; ellerin dert görmesin. Çok iyi bir iş başarmışsın!

28.04.2025/Datça/Mehmet Erdal

(1)

                                                             


                   


BUNLARI YAZMASAM OLMAZDI, FADIL! (1)

Bu satırları, eski bir yol arkadaşın olarak, Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevleri'nde aynı yerlerde kaldığımız, pek çok şeyi paylaştığımız ve “komün/DY'cular” içi tartışmalarda bazen ikili, bazen üçlü, bazen de 21 kişi olarak (Aydın/8. Koğuş) yanlış gördüğümüz her şeye itiraz ettiğimiz günlerin anısına sığınarak yazıyorum.

Lütfen beni yanlış anlama!

BU HASTALIK SANA HİÇ YAKIŞMADI

Ekrem (Kılıç), Ege Üniversitesi Hastanesi'nde yattığını haber vermeden önce hasta olduğunu bile duymamıştım; meğer bir süredir hastaymışsın, hastalığın ilerleyince hastaneye kaldırılmışsın. Berrin “Görmek isteyen arkadaşları gelip, görebilirler” diye haber salınca, Ekrem bana haber vermiş.

“Hastanede yatıyormuş” haberini hiç beklemiyordum, Fadıl; çok şaşırdım. Kardeşim Musa (Erdal) dahil çok sayıda arkadaşımızı yakaladıktan sonra bırakmayan ve alıp götüren bu lanet olası hastalığın (kanser) seni de yakalaması ve çok kısa sürede bu hale getirmesi, benim anında kabullenebileceğim bir gerçeklik değildi.

Aradığımda Dikili'de olduğunu söyleyen Erdinç'ten (Obuz) son bilgileri aldıktan sonra Ekrem ile sözleştik; o eşi Kezban ile Denizli'den, ben Datça'dan yola çıkıp İzmir'de hastane önünde buluşacak ve seni ziyaret edecektik. Otobüse bindim, yola çıktım. Erken vakit hastaneye geldiğim için, kaldığın bölümün dış kapısı önünde karşılaştığım Berrin ile içeriye girip seni ziyaret ettim. Berrin, temas etmememi önermişti ama sen gülümseyerek elini uzatınca başını sallayarak “onay” verdi, tokalaştık. Çok değil, bir on dakika ancak konuşabildik. Ekrem ile Kezban da bilahare seni ziyaret ettiler.

Ah Fadıl, sen benim yüreğimin baş köşesinde oturanlardandın; Aydın ve bir dönem Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevleri'nde en zor dönemlerde her daim birlikte olduğum yoldaşım, 1991 /1 Ağustos sonrası cezaevi dışı yaşamımızda bir nedenle yolum İstanbul'a düştüğünde mutlaka görüştüğüm ve pek çok şeyi paylaştığımız arkadaşımdın.

Biliyor musun Fadıl, hiç şüphesiz Buca Bölge ve Şirinyer Askeri Cezaevleri'ni içeren öncesi de var ama asıl olarak 1987-1988 ve 1989 yıllarında sizin yanınızdan (Nazilli/7. Koğuş) ayrılıp, önce PKK'lı, sonra da diğer sol, sosyalist örgüt davalarından yargılanmış tutsakların bulunduğu koğuşlara geçinceye kadar olan süreçte Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevleri'nde yaşanan “iç” tartışmalarda büyük ölçüde birlikte savunduğumuz görüşler cezaevi sonrası yaşamında senin ne ölçüde işine yaramıştır bilemem ama şimdi bu düzlemde de itiraf ediyorum, bugün hala beni ayakta tutan, beni ben yapan ve yürüdüğüm yolu belirleyen görüşlerdir; katkılarını unutamam. Bu nedenledir ki ölümünü duyduğum ilk anda yaptığım paylaşımda, Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'nde 8. Koğuşta koğuş olarak çektirdiğimiz ve tarihe not olarak düştüğümüz o, 21 kişilik fotoğrafı koydum. Bu fotoğraf, bendeki seni anlatır.


CENAZENİN KALDIRILMA BİÇİMİNE İTİRAZIM VAR

İzmir'de ölen yol arkadaşlarımızdan Aslan Yalçın'ın, Behçet Dağdelen'in ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi 7. Koğuştan ODTÜ'lü Doğan Şahiner'in cenazelerinin kaldırılması gibi örnekler yok değil ama ölen bir devrimcinin cenazesinin camiden ya da cemevinden kaldırılması olayını kanıksar olduğum(uz)dan olsa gerekir, cenazenin Balçova Cemevi'nden kaldırılacağı paylaşımı yapıldığında, şaşırmadım; kardeşim Musa'nın cenazesi dolayısıyla da çok net olarak biliyorum, ölen kim olursa olsun, ölenin cenazesinin nasıl kaldırılacağına, ölenden çok, ölenin ailesi, yakın çevresi, arkadaşları vb... dahil geride kalanlar pek çok etkeni dikkate alarak karar veriyor.

Cenazenin nereden ve nasıl kaldırılacağına dair herhangi bir vasiyetin var mıydı bilmiyorum Fadıl, cenazenin cemevinden kaldırılması kararına, cenaze törenine ev sahipliği yapan Balçova Cemevi'ne ve eğer cenaze törenine gelmişlerse Dersimli ya da değil bütün Alevi canlara saygım bakidir ama bilmeni istiyorum, benim tanıdığım Fadıl'ın cenazesinin cemevinden, bir dede tarafından Alevi inancının gereği ritüeller yerine getirilerek kaldırılmasına itirazım var; kendisinin vasiyeti, çocuklarının ve bazı yol arkadaşlarının istemleri ile ailemizin bazı bireylerinin beklentileri ve mezarına ev sahipliği yapan köyümüzün gelenekleri arasında orta bir yol bularak cenazesini camiye sokmadan toprağa verdiğimiz kardeşim Musa'nın cenaze töreninden biliyorum, bir başka yol bulmak pekala mümkündü.


YOL ARKADAŞLIĞI” MAZİ Mİ OLDU?

2 Mayıs günü saat 11,30 gibi Balçova Cemevi'ne vardığımda ilk andan itibaren gözlerim tanıdık birisini aradı. Önce, Almanya'dan gelen Baki'yi (Şakar) ve İstanbul'dan gelen Mevlüt'ü (Yaşar Yücel), ardından İzmir'den Erdinç Obuz'u, Ankara'dan gelen Gazi'yi (Kemal Keskin), Salihli'den gelen Hayel (Aydın) ile Faruk Başerdem'i, İsviçre'den gelen Merih Cemal Taymaz'ı, bilahare İzmir'den İmam Doğan'ı, Uğur Sümer'i, Meral Sümer'i, Aydemir Çimen'i, Balçova'dan Aziz Tonusluoğlu'nu, tören başladıktan sonra Denizli'den gelen Ekrem'i (Kılıç), Ödemiş'ten gelen Servet Ali Çınar'ı, Gaziler köyünde seni toprağa verirken de Kuşadası'ndan gelen Nihat Fırat'ı gördüm.

Aklımın bir köşesinde “acaba?”lar, gözlerim cemevi içerisinde giderek kalabalıklaşan ama benim şahsen tanımadığım akrabalarının, dostlarının, arkadaşlarının, sevenlerinin... arasında Aydın ve Nazilli Kapalı Cezaevleri'nde şu ya da bu koğuşta, şu ya da bu zamanda, şu ya da bu kadar yol arkadaşı olduklarımızdan, dahası en azından İzmir'de yaşayan ve bir gün önce yapılan paylaşımlardan haberdar olduklarından hiç şüphe duymadığım eski yol arkadaşlarımızdan şahsen tanıdığım başka bazı tanıdık birileri olup olmadığını aradı; yoktular.

Buna da itirazım var, Fadıl.

Biliyor musun, yaşamının bir döneminde bizden daha farklı bir siyasi hareket içerisinde bir süre yer alarak mücadele yürüten çok eski bir tanıdığım, Devrimci Yolcuların ölen arkadaşlarının cenazelerine sahip çıkmalarına atıfta bulunarak, Denizli Devrimci Yolculardan bir arkadaşımıza “Ölürsem, benim cenazemi siz kaldıracaksınız.” diye vasiyette bulunmuş; biz birbirine bu ölçüde bağlı bir siyasi hareketten gelen insanlardık. Şimdilerde bazılarımıza ne olmuş da senin cenazene gelemediler?


SON 35 YILLIK YAŞAMINDA HAYBEYE KÜREK ÇEKMEMİŞSİN

Gültepe'de Nihat Aydın Kültür ve Dayanışma Evi'nde düzenlenen törenin ötesinde kardeşim Musa'nın cenazesinin köye götürülüşü sırasında bile yurt içinden ve yurt dışından o kadar çok eski yol arkadaşı, arkadaş ve dost bizimle birlikte köye gelmiş ve Musa'yı toprağa vermişti ki, ertesi gün Mustafa dayımın başka bir köyde yaşamını devam ettiren küçük kızı Nilüfer beni gördüğünde “Abi, helal olsun size. Boşuna yaşamamışsınız. Bizim köy böyle kalabalık bir cenaze töreni görmedi.” dedi. Dayımın küçük kızı çok safiyane duygularla söylediği bu sözü ile bizi nasıl onore ettiğini, o sözü duyduğumda nasıl mutlu olduğumu ve gururlandığımı düşünebiliyor musun, Fadıl?

Senin cenaze töreninde de seni yalnız bırakmayan PİYA Kollektifi'nden ya da değil şair dostlarını gördüğümde ve söylediklerini duyduğumda, kuzenimin sözlerini anımsadım ve senin bir arkadaşın olarak senin adına çok gururlandım, inan.

Hem Balçova Cemevi'ndeki törende, hem de Bayındır Gaziler Köyü'nde toprağa verilişin sırasında eski yol arkadaşların olarak çok azdık ama cezaevi sonrası yaşamında biriktirdiğin dostların oldukça çoktular; özellikle Balçova Cemevi'ndeki cenaze törenin sırasında tek tek tabutunun başına gelip konuşan o genç şairleri ve dostlarını gördükçe, “Fadıl, cezaevi sonrası yaşamında haybeye kürek çekmemişsin, yeni dostlar edinmişsin. Ne mutlu sana!” diye düşündüm.


BAYRAK, SENİ NASIL GÖRDÜĞÜMÜZÜN NİŞANESİDİR

Erdinç (Obuz) akıl etmiş, sormuş soruşturmuş, Hayel ile Faruk (Başerdem) bulup getirmiş uğruna bir dönem hayatımızı adadığımız Devrimci Yol bayrağını; dede, görevini tamamladıktan sonra Hayel ile Faruk gittiler ve örttüler tabutunun üstünü, o bayrakla.

Erdinç akıl etmeseydi ve Hayel ile Faruk bulup getirmeselerdi o bayrak senin tabutunun üzerini örtmeyecek ve tabutun şimdi olduğu gibi tarihe not olarak düşülmeyecekti.

Bu üç arkadaş, çok yerinde bir iş yaptılar Fadıl.

Cenaze töreninde bulunan herkes hiç şüphesiz seni nasıl görüyor ve sana nasıl değer veriyorsa, o nedenle cenazene geldiler ve sana olan saygılarını, sevgilerini sundular. Nitekim senin şair arkadaşların ve cezaevi sonrası yaşamında edindiğin dostların yaptıkları konuşmalarda senin şairliğine ve söz ustalığına vurgu yaptılar; hakkını teslim ettiler.

Kişisel dostluğumuzun yanı sıra sen benim gözümde Devrimci Yolcu Fadıl'dın, ben o nedenle de geldim ve katıldım cenaze törenine. O bayrağın senin tabutunu örtmesi ve cenaze töreninin, o bayrak senin üstündeyken yapılması, benim için çok anlamlıydı, Fadıl. Törene katılan hiçbir kimse de buna itiraz etmedi, hepsi buna saygı gösterdi; hepsine teşekkür ediyorum.

Erdinç'in, Hayel'in ve Faruk'un duyarlı davranmaları sonucu, olması gereken oldu.


BİZİM ÇOCUKLARIMIZ, BİRAZ FAZLA ANACILDIR

Balçova Cemevi'nde, ilk onları gördüğümden, Baki ile Mevlüt'e Özgün'ü sordum. Geldiğini ve o an cemevi içerisinde bulunduğunu söylediklerinde çok mutlu oldum. (Bu yazıyı yazarken konuştuğum İmam, Özgün'ün 30 Nisan günü sen entübe edildikten sonra geldiğini ama seni göremediğini söyledi Fadıl, bunu da bilmeni istiyorum.)

Senin gibi benim de tek kızım var, biliyorsun, tanıyorsun. Kendimizden de biliriz, bütün çocuklar anacıldır, Fadıl. Ayşe Zeynep, Özgün ve aynı kaderi paylaşan diğer bütün çocuklarımız biraz daha fazla anacıldırlar; biz içerideyken onlara en yakın olan, onların her şeyini paylaştığı kişi analarıydı ve analarının neler yaşadığını bilenler de onlardı. Onlar, o koşullarda yetiştiler. Biz cezaevlerinden çıktıktan sonra, ne kadar becerebildik bilemiyorum, onlar ile hayatı ondan sonra paylaşmaya başladık. O nedenledir ki her konuda anacıl düşünmelerinden ve davranmalarından daha doğal bir şey olamaz.

Özgün, tören boyunca tabutunun yanı başındaydı, Fadıl. Çok üzgündü.

Cenazenin kaldırılması sonrası günlerde hem kendi hem de İmam'ın sosyal medya hesabında yazdıklarını okudum; üzüntüsünü ve sana olan sevgisini dile getirmiş. Özgün, senin geriye kalan bir parçan, Fadıl.

Çocuklarımız, geleceğimizdir. Onlar, yapılması gerekenleri kendi yöntemleriyle yapacaklar, bizim yaptığımız gibi Fadıl! Gözümüz arkada kalmasın!


Özgün'ün paylaşmış Fadıl, dinle:

“Bazen en derin bağlar, kelimelerin değil, sessizliğin içinde kurulur.
Bir bakış bile gerekmez; çünkü bazı vedalar, gözle değil kalple görülür.

Ölüm, bir bitişten ziyade, varoluşun tamamlanma hâlidir.
Hayat, son nefesiyle bile bir anlam bırakır geride.
Ve insan zamanla öğrenir:
Her yara sarılmaz, her eksik tamamlanmaz.
Bazı şeyler sadece olur…
Sessizce, dirençsizce geçer içimizden —
Tıpkı bir rüzgâr gibi, tıpkı zaman gibi…

Ben şimdi buradayım.
Ne geç kaldım ne de erken geldim.
Yalnızca hayatın beni getirdiği yerdeyim.
Hazırım. Hazin ama dirençsiz.
Kabuldeyim.

Çünkü bazı ayrılıklar feryatla değil, içten bir susuşla yaşanır.
Bazı bağlar dokunulmaz ama silinmezdir.
Ve bazı yollar ayrılığı değil, derin bir barışı getirir insana —
Geçmişle, kendinle, hayatla.”


Şimdilik bu kadar! Huzur içerisinde yat dostum ve eski yol arkadaşım!


08.05.2025/Datça/Mehmet Erdal

(1)

                                                                      

(ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU)


Devamını Oku...