5 Ocak 2026 Pazartesi

2026.01.05.ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR ! (2)

  Hiç yorum yok

 


ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR! (2)

(İKİNCİ BÖLÜM)

Politik ya da iş yaşamımda asla 'konformist' olmadım; dahası, her daim 'konformist' olanlara karşı belli bir alerjimin olduğunu da söyleyebilirim. Bu nedenle, hep 'aykırı kişi' olarak bilindim. Özellikle politik yaşamımda, böyle bir kişi olarak var olmaya çalışmamın faturası her daim önüme konuldu ve ben bu faturaları ödedim. Pişman mıyım? Asla! Eğer, böyle bir duruşum olmasaydı, bugün ben 'ben' olmazdım.

     1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye olmadan önce, tahliye olacağımıza inandığım ve bunu öngördüğüm ama hangi tarihte tahliye olacağımızı hala bilemediğim günlerde, 1981-1991 tarihleri arasında bulunduğum cezaevlerinde yaşadıklarımdan hareketle okuduğunuz bu satırları yazmışım. Bugünden geriye baktığımda, 1 Ağustos 1991 günü özgürlüğe adım attığım ilk andan itibaren, 19.5.1991 günü yazdığım bu görüşlerime uygun bir çizgi izlediğimi, düşünüyorum..” (CEZAEVİ YAZILARI-73: ÖNEMLİ OLAN BİZİZ)

"1 Ağustos 1991 günü yeniden özgürlüğe adım atan siyasi tutsakların 1 Ağustos gününden sonraki özel, siyasal ve toplumsal konumlarını, bu konumlarının yol açtığı çok yönlü öznel sorunları anlayabilmek için, 31 Temmuz akşamına dönmek gerekir; sorunu, bu bütünsellik içinde ele almayan bütün değerlendirmeler, eksiktir ve yanlıştır. 

     'Cezaevi yazıları', bir yönüyle, bu kapsamda yapılabilecek farklı ölçekteki değerlendirmeler için yazılı materyal olabilmesi amacıyla paylaşılma gereği duyulmuş yazılar olarak görülebilir." (CEZAEVİ YAZILARI-80: BUGÜNE KALANLARA DAİR)

İÇİNDEKİLER:

7. KOĞUŞ (YENİ YOL AYRIMI)

BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI (1)

YOL'DA, BAZEN, TEK BAŞINA DA YÜRÜNÜR

YENİ DÖNEM

BAZI (KİŞİSEL) MUHASEBE NOTLARI (2)

BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

TRAFİK POLİSİ DEĞİLİZ, AKIL DA SATMIYORUZ!

SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR

'BEN BİR İNSANIM'

SOSYAİST DEMOKRASİ...

DEĞİŞİM, SÜREKLİDİR VE SONSUZDUR

YOL ARKADAŞIMIZ AHMET ÇETİN ANISINA!

YOL ARKADAŞIMIZ İNKİLAP DAL'IN ANISINA!

“AŞK, EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIRT”

GO HOME YANKEE!

'BİRLİK' ÜZERİNE !

ÇAVUŞLAR VE KIZILDERİLİLER!

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (1)

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2)

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (3)

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (4)

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (5)

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6) (*)

DEJAVU

İKİ DEĞERLENDİRME/İKİ ÖNGÖRÜ

EVDEKİ HESAP!

“90/91'DE DIŞARI ÇIKARIZ”, KEHANETİ!

DÜŞLEMESİ BİLE GÜZEL!

YAŞAM TAMAMEN DURDU !

BU 'İNFAZ YASASI' ÇIKAR AMA BİRAZ GECİKEREK ÇIKAR!

İYİMSERLİĞİ VE UMUDU ELDEN BIRAKMADAN

'BAZEN UMUTLANIYOR AMA BAZEN KARAMSARLIĞA KAPILIYORUZ'

“ŞİMDİ İNADINA YAŞAMA DÖRT ELLE SARILMAK GEREKİR”

'BU KAFA İLE HİÇBİR YERE VARILAMAZ'

'İKTİDAR, KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARDI'

'ORTADAKİ ÖLÜYE KİMSE SAHİP ÇIKMIYOR'

“KİM AKSİNİ İSTER Kİ?”

“ÖNEMLİ OLAN BİZİZ”

'BİZLER DOĞRUSUNU YAPTIK'

“... YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR”

“... ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU?”

“... NEŞELİ KAHKAHALAR YÜKSELMEYE BAŞLADI”

“... NİHAYET... FİNALE GELDİK”

FİNAL: ÖZGÜRLÜK

BUGÜNE KALANLARA DAİR

CEZAEVİ YAZILARI-36:

7. KOĞUŞ (YENİ YOL AYRIMI!) (*)

Daha önceki bir bölümde de anlatmıştım (Bknz: 2020.11.15.CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM); Aydın'da, 20 Mayıs 1988'de patlak veren tünel sonrası içinde yaşanılmaya başlanan cezaevi koşullarında, Devrimci Yol davalarından yargılanan mahkumlar olarak, gönüllülük temelinde üç koğuşa ayrılmış ve 21 Ekim 1988'de Nazilli'ye sevk edilinceye kadar da bir süre yaşamımızı bu şekilde sürdürmüştük.

O günkü koşullarda, bu üç koğuşun herhangi birisinde gönüllülük temelinde birlikte olmayı ve yaşamayı tercih eden bizler, hiç şüphesiz birlikte kaldığımız koğuş arkadaşlarımızla her konuda her zaman aynı şeyi düşünmüyorduk ama çok farklı nedenlerle diğer iki koğuşta yaşamayı tercih eden arkadaşlara göre de birbirimize daha çok yakınlık duyuyor ya da öyle olduğumuzu düşünüyorduk.

Bu üç koğuşa ayrılma, özünde hayırlı bir ayrışma olmuş ve örn, 8. Koğuşta birlikte kalmaya ve yaşamaya başlayan bizler, (stresli ve insanın kendisini her gün 24 saat çok yorgun hissetmesine yol açan o yıpratıcı koğuş ortamlarından kurtulduğumuz için) çok mutlu olmuştuk; adeta, yeniden kendimize gelmiştik. Buna rağmen her üç koğuş, öteden beri var olan Devrimci Yol Komününden ayrılmayı ve kendi başına buyruk davranmayı düşünmüyor, gündeme getirmiyordu.

21 Ekim'de Nazilli'ye sevk edildikten sonra, cezaevi yönetimi her birimizi sevk geldiğimiz gün hangi koğuşa yerleştirmiş ise o koğuşlarda kalmaya başladık. Hadi genelleme yapmaktan kaçınarak ifade edeyim, ben ve SAG süresince aynı koğuşta birlikte olduğumuz bazı arkadaşlar, SAG bittikten sonra Aydın'da Haziran ayı sonlarında yaptığımız gibi yine gönüllülük temelinde bir koğuş düzenlemesi yapılması gerektiğini düşünüyorduk; böyle bir beklenti içerisindeydik. Bu nedenle de SAG süresince, bu konuda hiç bir ön görüşme yapma ve girişimde bulunma gereği duymamıştık; haliyle, diğer bütün arkadaşlarımızın da aynı düşüncede ve aynı bekleyiş içinde olduğunu sanıyorduk.

Yanılmışız!

Ayrıntıya dair çok fazla bilgim yok ama gelişmelere bakılırsa, (en azından, Aydın'da bir süredir kendilerini Devrimci İşçi taraftarı ve gerçekte olmayan Devrimci Yol Örgütü'nün cezaevi temsilcisi olarak gören ve bunu bizlere kabul ettirmeye çalışan) bazı arkadaşlar SAG'nin bitimine doğru kendi aralarında konuşarak, kimin kimlerle birlikte aynı koğuşta kalmak ve yaşamak istediğini sormadan ve bu konuda kimsenin düşüncesini almadan bir koğuş düzenlemesi yapma hakkını kendilerinde bulmuşlar; alelacele, yangından mal kaçırır gibi koğuş listeleri hazırlamışlar.

Böyle bir düzenleme yapıldığını, kimin hangi koğuşta kalacağının belirlendiğini SAG bittikten sonra emrivaki bir biçimde öğrendik; çok şaşırdık.

Bu dağılım, o hengame içinde (bazılarımızın kendi içinde saklamayı yeğleyip söylemediği ya da benim gibi bazılarımızın ise bir biçimde ifade ettiği çok farklı gerekçelerle) mecburen kabul edildi.

Bazı arkadaşlarca oportünist (fırsatçı) bir yaklaşımın ifadesi olarak gündeme getirilen bu düzenleme ile Devrimci İşçici olmayı kabullenmeyen, Devrimci İşçici olarak görülmeyen, öteden beri Devrimci Yolcu mahkumları temsil eden arkadaşların konumuna “cezaevi temsilciliği” dışında başkaca anlamlar yüklemeyen vb., kısacası “sorun” olarak görülen kişiler 7. Koğuş listesine, diğer arkadaşlar ise diğer koğuş listelerine yazılmışlardı.

7. Koğuşta (ne kadar süreceği bilinemeyen ve öngörülemeyen bir süre için) bir arada yaşamak zorunda bırakılan bizler, yekpare değildik; tek tek kişiler ya da ikişerli, üçerli... farklı ilişkiler düzleminde, pek çok konuda görece birbirine yakın ya da birbirinden şu veya bu ölçüde farklı, hatta birbirinden tam 180 derece zıt düşünen ve dahası bazı konularda kendi aralarında anlaşabilme ihtimali dahi bulunmayan kişilerden oluşuyorduk. Yalnızca, şu veya bu nedenle (kişisel, ideolojik vb.) diğer koğuş listesine alınan arkadaşlar gibi konformist (mevcut otoriteye sorgulamadan itaat eden, onunla uyuşan, uyumlu vb.) değildik. Bu nedenle de “öteki” idik ve “dışlanmıştık.”

Bu koğuş düzenlemesi, sonraki süreçte, “ötekileştiren” ve “dışlayan” konumundaki arkadaşların koğuşlarında kalan arkadaşların her birinde nasıl bir yankı buldu bilemiyorum; 7. Koğuş listesine yazılanlarda, hadi yine genelleştirmeden ifade edeyim, ben de dahil bazılarımızda çok ciddi bir duygusal kırılmaya yol açtı. Bu duygusal kırılma, benim açımdan, Ege'de daha önceki yıllarda Buca, Şirinyer ve Aydın cezaevlerinde farklı nedenlerle yaşanan duygusal kırılmaların tuzu biberi oldu...


  “...Açlık grevi bitinceye kadar, aynı koğuşta kaldım. Bittiği gün, bu koğuşa geçtim. Nasıl geçtiğimizi ve nasıl moralimizin bozulduğunu, o kötü görüş yerinde duyabildiğin kadarıyla anlatmıştım. Dönem aşılırken beklenen ve olması gereken, insanların da kendilerini aşmalarıdır. Olmuyor...

     ...Dönem, pek çok şeyi olumsuz anlamda değiştirdi. Dönemin aşılmaya çalışıldığı bu süreçte, insanların da kendilerini aşacağını düşünüyorum ama herkes değil elbet. Kendilerini aşamayıp sınıfta kalanlar olacak; olduğu da gözleniyor. Küçük burjuva eğilimler, eğilim olmaktan çıkıp sistemleşiyor ve küçük burjuva nitelik kazanıyorlar. Küçük burjuva değer yargıları ilişkilere yön veriyor... Kimisi bunu açıktan savunuyor, kimisi inkar ediyor. İnkar etmek ise, onun olmadığını göstermiyor. Tam aksine, gizlenmeyi ve bundan dolayı daha tehlikeli bir hal aldığını gösteriyor...(22.11.1988) (1)

Öteki” olarak görülen ve “dışlanan” bizler, 7. Koğuşta, zorunluluğun ötesinde “aklın yolu birdir” deyip, 7. Koğuşta bir araya gelmeden önceki süreçte ve özellikle Aydın Cezaevi'nde kendi aramızda olup bitenlere rağmen günlük koğuş yaşamını örgütlemeye ve bir düzen oluşturmaya çalıştık; bunu, başardık da ama bu o gün 7. Koğuşta bir arada yaşamak zorunda kalanların aralarında Aydın'dan beri var olagelen farklı nitelikteki sorunların günlük yaşama yansımasına ve haliyle bunun da etkisiyle günlük yaşam çerçevesinde her daim karşılaşılabilecek sorunların çok sinir bozucu ve yıpratıcı tartışmalar boyutuna evrilmesine mani değildi.

 “... Bizlerin her yerdeki özgün yaşamında görevli olmak, hizmetçi olmaktır. Yükün en ağırını kaldırmaktır. Tersi bir olay, burjuva toplumuna özgüdür. İşte, bizlerin olduğu yerde bu tersi görünümün görülmesi, bizlerdeki burjuva anlayışlara ve değer yargılarına yorumlanmalıdır. Kabul edilir gibi değil ama işin gerçeği bu. Bizde, koltuk kapma değil, koltuk kapmama düşüncesi esas olmalıdır...

     Yaşamın kendisi tek düze ve durgun değildir her zaman; bazen deli doludur ve bu deli doluluğuna ayak uyduramayanı-dayanamayanı kıyıya vurur... Bu, olumsuz bir kıyıya vuruştur, eğer kişi hazırlıklı değilse veya çevre bu kişiyi anlamıyorsa, o kişi vurgun yemiş gibi olur. Kıyıya vuran balinalar gibi, ölümü bekler... Balıklar konuşamaz ama dili olup bunu konuşmada kullanan insanlar konuşur ve meramını anlatmaya çalışır çevresine. Bu noktada, konuşma dinleyiciye çok sıkıntı verir ama ben eli mecbur, dönemin doğal bir özelliği olduğundan iyi bir dinleyiciyimdir. Eğer, bu bir dürüstlüğün somut göstergesi oluyorsa, çok daha güzel. Dürüst insanları dinlemek gerekiyor. Bu niteliğini koruyan insanlara yardım etmek gerekiyor. Karmaşık bir biçimde, bu dönemde kıyıya vurulma olayları o kadar çok ki... Artık, şaşırmıyorum...”(04.12.1988)(2)

7. Koğuşta, içinde yaşanılan koşulları daha yaşanılabilir hale getirme arayışları her daim oldu ve dahası bazı arkadaşlar, koğuş özgülündeki bu arayışları da kendileri için yeterli görmeyip, kişisel çalışma yapacakları gerekçesiyle müşahedeye geçme düşüncelerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar; bunu gerçekleştirmek için de cezaevi yönetimi nezdinde girişimlerde bulundular. (Cezaevi yönetiminin olur vermemesi nedeniyle, bu arkadaşlar ben 7. Koğuşta kaldığım süre içerisinde müşahedeye geçemediler.)

... Daha önce de yazdım mı bilmiyorum, insan bazen, istemese bile, karşı çıksa da omuzlarına yüklendiğini gördüğü, üzerinde kaldığını gördüğü sorumluluklardan kaçamıyor... Sonuçlarının nerelere varacağını biliyorsun ama aksi halde de sonucun nereye varacağını biliyorsun... Ne yaparsın? Reddetmesini bilmek mi gerekiyor? Evet, diyorum ama her zaman mı? Belki... Yani, her zaman olmayabilir... Şu, bahse konu ettiğim, açık görüşte söylediğim öznel sorunlarımız... Çok zamanımı alıyor. Böyle şeyler zamanımı çaldığı ve ilgimi dağıttığı için, canımı sıkıyor... Bir cendere, bu. Çıkamıyorsun, çıkış yolunu biliyorsun, kabul ettiremiyorsun...

     TV'den duyuyorsundur, gazetelerden okuyorsundur: ANAP iktidarı, iyice sallanıyor. Kaya Erdem olayı, sıradan bir olay değil ama Özal direteceğe benziyor. Gemisi, çok ağır yara aldı ama illa velakin, eksik olan toplumsal halk muhalefetidir. Demokratik kitle muhalefetidir. Tepkiler, daha güçlü dile getiriliyor ama gazete sayfalarına verilen ilanları aşamıyor. Bu da iyi. Fakat, imza kampanyası, dilekçeler, basın toplantıları, mitingler vb. biçimlerine bürünmeye başlamalı. Böylesine yaygın bir hoşnutsuzluğun olduğu dönemlerde, halk kitleleri kendilerine yol gösterenleri ilgiyle dinler ve yapmaya cesareti olduğu eylem biçimlerini yaşama geçirir. Ana muhalefet ve diğer burjuva muhalefet partileri, olaylara gerektiği gibi eğilemiyorlar. Özal, çok kritik günler yaşıyor. İktidarı, toplumsal tabanını yitirdikçe zayıflıyor. Bu zayıflamanın, Özal'ı daha da sertleştireceğini mi, yoksa bazı tavizler vermeye mi zorlayacağını, önümüzdeki günlerde göreceğiz. ..., 'Bugünlerde Özal, önemli bir olayı kamuoyunun önüne getirecek, biri bunu yazmış.' diyor. Mümkündür. Özal, toplumsal tabanını genişletmeyi hedefleyecek veya en azından korumaya çalışacak bazı uygulamalar yoluna girebilir. Bunu daha önce de öngörmüştüm... İnfaz olur, 1402'likler sorunu olur, daha başka bazı şeyler de olabilir... Bazı arkadaşlar, Erdem'in istifası üzerine, 'Fareler gemiyi terk ediyor, iktidar değişecek..' diyorlar. Bu kadar kolay mı? Bu muhalefet, iktidar olmak için hiç bir şey yapmıyor. Her şeyin hazır lop olmasını düşlüyor...”(07.01.1989)(3)

(Kasım/Aralık-1988/Ocak 1989)

02.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 25 Şubat 1989 günü 7. Koğuş:


(1)

(2)


(3)


CEZAEVİ YAZILARI-37

BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI! (1)

Aydın'da başlayıp Nazilli'de yenilgi ile sonuçlanan 33 günlük SAG ve o gün, yani SAG'nin bittiği gün farklı nedenlerle eli mecbur kabul edilen koğuş düzenlemesi sonrası içinde yaşanılmaya başlanılan nesnel ve öznel koşulların sonucu, bizim açımızdan hangi yöne ne zaman ve nasıl evrileceği öngörülemeyen sancılı bir günlük yaşam demekti...

 “.., bizim görmediğimiz kadar geziyor. Onun, kültür seviyesinin de gözden ırak tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ona da yazacağım; yani, ileride 'keşke küçükken daha çok okusaymışım' diyecek. Onun için, şimdiden daha çok okumalı. Büyüdüğünde, ileri düzeyde bir kültürü olmalı. Ben, bunun eksikliğini duyanlardan birisiyim... İleride, özellikle lise ve üniversite yıllarında edineceği kültürün ona büyük yararı olacak. Ben, bundan sonra çocuklarımızın mutlaka, ilke olarak, görülebilen koşullar içerisinde okullarını bitirmelerini istiyorum. Gerektiğini söylüyorum. Bizler bitiremedik. Çünkü, koşullar böyle gerektirdi. İnsan, içinde yaşadığı koşullardan bağımsız davranamaz...

     ...Dergide (*) 'Bilinenlerin farklı söylenmesi' başlıklı bir yazı var, orada 'ihtiyat' bölümü var. ... olan tartışmalarım aklıma geldi. Ona da, 'Herkes, birikimini ortaya koymalı ve aldığı yere, yani yeni kuşaklara ve halka iade etmeli' diyordum. 'Daha zamanı var', diyordu... Ne zaman? Burada, bir 'ihtiyatlılık' var... ama aynı zamanda, kendine güvenememe de var... Söylenecek şeylerde, ilk söyleyen olmak her zaman riskli bir şeydir. Ola ki yanlış şeyler savunursun... Öyleyse, bekle, herkes söyleyince sen de söyle... Halbuki, o an yaptığın söylenenlerin tekrarıdır. Söylenenleri tekrar etmek, önemli değil ki... Dergide beğendiğini söylediğin yazıda olan, bazı şeylerin hem de cesurca ilk kez söylenmesidir. ... hala bekliyor. Bence, yalnızca söylemde, dönemin değiştiğinin farkında... Gerçekte, buna uygun davranmıyor. Milliyet'teki 'Sosyalist Sol Konuşuyor' dizisinde, İbrahim Sevimli'nin demecinde de dönemin değiştiğini kavrayamamak vardı... Hala 'TİİKP ve TBKP'liler dışlanmalıdır', diyor. Yani, 10 yıl öncesine takılıp kalmış... Halbuki olumlu her gelişmeyi görmek ve buna uygun yeni adımlar atmak gerekir. Atamıyor... Bu bakış açısıyla, somut ve ciddi hiçbir adım atılmaz ki... Almanya'da olanların, hapishanede yıllardır yatanlardan farkı olmadığı anlaşılıyor...” (1) (15.1.1989)

     “... Bugünlerde, burası yetenek gösterilerine sahne oluyor. Üç kağıdı biliyorum ama yapamıyorum; becerebileceğimi de sanmıyorum... Seyirci de kalamıyorum, bu kez iyi tepki çekiyorum... Sözlerini anımsıyorum. Üç maymun hikayesini bilirsin: Görme, duyma ve konuşma... Olmuyor ki... Ben tez canlı biriyimdir de... Ben, buyum... Benim gerçeğim, bu... Doğru bildiğini, düşündüğünü yapacaksın ve söyleyeceksin... Yalnız da olsan... Bir buçuk yıl öncesini anımsıyorum ve bir de şimdiyi düşünüyorum... İnsanlar, ne çok değiştiler. Hayret, vallahi hayret...

     ... Öznel durumumuz, daha da berbat devam ediyor. Ne yapacağımı biliyorum, onun için, pek düşünmüyorum. Kararlı ve ne yapacağını biliyor olmak, çok iyi oluyor...” (2) (22.1.1989)

     “... Burada, ... da, bilinenleri değil, daha çok bilinmeyen yeni şeyler söylemek gerekir, diyor. İyi de yepyeni şeyler bulup çıkarmak, kolay değil ki... Her insan, bilinenden hareketle bilinmeyeni bilinir kılma doğrultusunda bir adım atar. Önemli olan da o bir adımdır. Bilinenleri yeniden düzenlemek ve farklı sonuçlara varmak da önemlidir. Ben yeni şeyler söyleyeceğim, deyip, kumrular gibi düşünmeye başlarsa, ne olur ki? Ayrıca, yaptığım, olup bitenden hareket etmek, doğru olanların devamını önermek, yanlış, eksik, zaaflı vb. olanların ise terkini istemektir... başka bir şey değil... Kolektif bir çalışmayla, daha iyi şeyler elde etmek mümkün; bireysel ve hele böylesi bir ortamda, daha iyisini başarmak mümkün olmuyor... Mahmut, yani Mahmut Memduh Uyan, cezaevlerinde üretmek, kısıtlıdır... diyor. Doğru...” (3) (29.1.1989)

     “...'un mektubunu okumuştun değil mi? Oradaki bir yaklaşıma katılıyorum. Hani evlilik ile ilgili bölüm vardı ya... Her şeyin politikaya indirgendiği, politika bitince evliliklerin de bittiği, kimlik bunalımına girildiği vb. yollu bölüm. Bunda doğruluk payı büyük... Biçimciliğin, doğal olarak da ağırlıkta olduğu bir dönemde her şeyi mükemmel yapmak mümkün olmadı. Yanlış veya eksik algılamalar, özün değil, biçimin ön planda olması vb. Politika ağırlıkta olmalı, bu doğrudur ama 'tek' olursa, bunun dışındaki her şey dışlanırsa, gerçekten, politika bittiğinde yaşam da duruverir. Evlilik, bu yönüyle, buna örnek gösterilebilir. Olması gereken, daha önce de tartışmıştık, evliliği yeniden ve geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak üretmekti... Bizimkiler, normal evliliklerden farklı ve daha özgür olduklarından, ikinci kez yeniden üretilmesinin nedenleri de farklı oluyor. Yani, normal vatandaşın bunalıma giren evliliğinin nedenleri farklıdır, yeniden üretmek için de farklı nedenlerden hareket etmek gerekir. Bizimkilerde de eksik olan tamamlanmalı veya yeniden olması gereken temellerine oturtulmalı vb... Materyalist olduğumuzu söylüyorsak, her şeye neden-sonuç ilişkisi açısından yaklaşmak gerekiyor. ...'un yazdıkları, bunun güzel bir örneği... Sonuca bakıp, olayı değerlendirmeye çalışmak, insanı yanılgıya götürebiliyor. Bir başka deyişle, kişinin rolünü göz ardı etmeden, bu dönemde olup biten her şeyi dönemin ve dönemin koşullarının, dahası önceki sürecin ürünü olarak ele almak gerekiyor. Kendimizi aldatmamak için gerekiyor... Sanırım, biz bu konuda olumlu not alacağız... Kim ne derse desin...

     Özal, parlamentoyu, yine tatile soktu. 12 Eylül Anayasası'nın çerçevesini belirlediği bu politik düzenin bu işlevsiz parlamentosunu bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Muhalif bir sese, böylesine tahammülsüz. Bu, bu iktidarın zayıflığının ama aynı zamanda saldırganlaştığının da göstergesidir. Özal, toplumun politize olmaması için elinden ne geliyorsa fütursuzca hepsini yapıyor. Şimdilik, kazançlı çıktığı görülüyor ama aslında yanıltıcı. Demokratik ve toplumsal muhalefetin örgütsüz, öndersiz ve zayıf oluşunun 'kendisini' kullanıyor. Var olan burjuva muhalefet partileri edilgen, adeta seyirci; Özal, bunu biliyor.. ve dolu dizgin at koşturuyor. Kaderciliğinden gelen bir cesarete sahip ama her gün daha fazla insanı yalnızca muhalefet cephesine itmekle kalmıyor, aynı zamanda düzenden de umutlarını kestiriyor. Yerel seçim sonrası taktiği ne olacak, bakalım...

     İnönü ile girdiği 'küçük Turgut' tartışmasını duydun mu? Adam, resmen, politikayı belden aşağı düşürdü... Seviyesizleştirdi... Burjuva politikacılığının bataklık olduğunu kanıtladı... En iyi yanıtı, Canver verdi. Küçük Turgut'u Semra hanımın daha iyi tanıyabileceğini, onunla onun uğraşması gerektiğini söyledi... Burjuva politikacılığı da onur duyulacak bir şey değil... Böyle olmasına karşın, neden bizler arasında da uygulayıcıları çıkar, anlayamıyorum. Yani, bilinen-yaşanan geçmiş dönemde dejenerasyon öyle şeyleri geliştirdi ki burjuva politikacılığı hem de çok iğrenç bir biçimde aramızda da yeşertilmeye çalışıldı. Örn: Bütün devrimci politikacılıkta politikalar esastır. Yani kişinin savunduklarının tartışması yapılır. Kişiselleştirme olmaz, yapılmaz... ama yapılıyor. Adam, söylenenle baş edemeyeceğinden, boyunla, bıyığınla, kaşınla uğraşıyor. Örneklerinden anlattıklarım olmuştu. Kişi, kendini söylediğiyle ifade eder. Söylenmeyen düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. Ne düşünürsen düşün, söylediğin ve yaptığın önemlidir, esastır. Yani,... bizim bir politika yapma tarzımız vardır. Ondan vazgeçemeyiz... ama vazgeçiliyor. Bu geçici dönem kalıcı olmayacak; unutulacak, unutulmalıdır...” (4) (5.02.1989)

     “...Ahlak diyorum da TV'deki bu gece oynayan filmi izledin mi? Ben, daha önce videoda izlemiştim. Konusu basitti ama anlamlıydı... Toplumun ahlaki kurallarını sorguluyordu. Burjuvazinin ve küçük burjuvazinin bile bu biçimlerde de olsa var olan toplumsal ahlaki değer yargılarını sorguladığı bir ülkede, daha ileri bir ahlaki değer yargılarının savunucusu olduğunu söyleyen bizlerin hala feodal ahlak ve değer yargılarını savunuyor olmamız ne kadar abes bir olay... Böylesi şeyleri aşamazsak, hiç bir şeyi başaramayacağız... ... ile konuşurken, bunların, içinde yaşanılan koşullara göre değiştiğini anlatmalısın. Biz geri bir ahlak anlayışı ve toplumsal değer yargıları değil, ileri bir ahlak anlayışı ve değer yargıları savunmalıyız. Hiç şüphesiz, bundan anladığımız burjuva ahlakı ve değer yargıları değildir. Ondan öteyedir ve bunu, devingen yaşamın içinde gıdım gıdımda olsa yaratacağız... Kolay olmayacak. Olmadığı görülüyor ama başaracağız... Başarmak zorundayız. Her konuda olduğu gibi bu konuda da oldukça önemli bir birikime sahibiz...

     Halkevi özgülünde ama Demokratik Kitle Örgütleri genelinde, içinde ve yönetimde homojenliğin veya heterojenliğin olması sorunu bir-iki yıldır yeniden yoğun olarak tartışılıyor. Böylesi demokratik örgütlenmelerde heterojenlik kaçınılmazdır. Dahası, zorunludur. Eğer bu örgütler 'demokratik' ve 'kitle' örgütü olma özelliğine sahipseler, bu örgütlerde her düşünceden insan yer alabilmelidir. Yeter ki, örgütün ilkelerini kabul etsinler. Bu ilkeler ise onun tüzüğüdür, amacıdır, programıdır...Yönetimde farklı görüşlerden insanların bulunması ise, zorunluluk değildir. Yönetimde, yani önderlikte homojenlik, istenendir. Hiç şüphesiz, bunlar o örgütlenmenin demokratik ve kitle örgütlenmesi olduğunu gözden ırak tutmayacaklardır. Yani bu örgütlerin, bir parti veya aynı görüşten insanlardan oluşmadığını unutmamak zorundadırlar. Varsayalım ki, aynı görüşten oluştular, o zaman da bunun ekonomik-demokratik mücadele yürütüp-yönlendirecek bir örgüt olduğunu unutmamalıdırlar. Sıkça düşülen hata, yönetimde yer alan aynı görüşten insanların bu örgütleri siyasi örgüt gibi çalıştırma eğilimi içine girmeleridir. Farklı görüşten insanlara, yaşama hakkı tanımamalarıdır. Halbuki bu, kısa vadeli bir düşüncenin ürünüdür. Böylesi örgütler, en geniş halkın örgütlü olarak bir arada yer alabilecekleri taban örgütleridir. Halkı, ayrı ayrı örgütlerde değil, aynı alanda mücadele yürüten aynı örgütlerde örgütlemek gerekir. Böylesi örgütlenmelerin kuruluş aşamasında veya farklı nedenlerden dolayı ileriki aşamalarında da farklı görüşten insanların yönetimi oluşturmaları savunulabilir ama bu o somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayıdır. Yoksa, bu 'bu örgütler zaten ekonomik-demokratik örgütlenmelerdir, herkes aynı şeyi savunur, öyleyse farklı görüşlerden oluşsun' demek değildir. Bu, ekonomizmdir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve bu önemlidir. Yani,... Halkevi'nin yönetiminde heterojenlik, somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayı mümkün görülebilir. Yoksa, doğrusu bu olduğundan dolayı değil... (**) Asıl önemlisi, çok önceleri de yazmıştım; bu örgütler, ayağa düşürülmemelidir. Yani ciddiyeti ve anlamı olan, halk için çekim merkezi olabilecek, uğraş veren, halkı aydınlatan vb... bir örgütlenme niteliği korunmalıdır... Geçmiş yaşanan deneyimlerden sonra, bunun zorunlu olduğu öğrenilmiş olmalıdır. Yaşanan 8 yılın ardından, Akhisar'da meşruluk kazanması, kolay olmayacaktır. Karınca sabrı gerekecektir... Uzaktan bakıldığında kaldırımda boş boş oturan ama yakına varıldığında bıçağını bileyen bir adam gibi belli belirsiz faaliyet yürütebilecektir. Dönem, bu... Toplum, yavaş yavaş değişim gösteriyor. Toplumun bu değişiminden kopuk olmayacak, onun hemen önünde olacaktır. Yani, hem kendi değişecek, hem de değişime katkıda bulunacaktır...” (5) (11.02.1989)

Ocak-Şubat 1989

09.01.2021/Datça/Mehmet Erdal



(*) d. arkadaş

(**) 31 yıl önce somut bir olaya ilişkin yazdığım bu düşüncelerimi, o somut olayın gereksinimleri ve o andan önceki süreçte tanık olduklarım ve yaşadıklarım çerçevesinde yazmıştım. Bugün bu konuda ekleyeceklerim, şunlardır: Bir örgütün yönetiminde (her kademede) kimlerin bulunacağına, tartışma götürmeksizin, irade beyanında bulunabilir konumdaki üyeler karar verir/vermelidir. Bu örgütlerin farklı yönetim kademelerinde kimlerin bulunacağına, şu veya bu gerekçe ileri sürülerek, şu veya bu teorik açıklamalarda bulunularak, üyelerden (hele hele üyelerin dışından) birilerinin karar vermesi, yaşanılanların da gösterdiği gibi doğru değildir. Bu anlamda, ileri sürülen gerekçe ne olursa olsun, bu örgütlerde delege, yönetim vb. seçimlerinde, içeriği önceden belirlenmiş (herhangi bir) “liste” çıkarılarak seçimlere gidilmesi, beklenen yarardan çok farklı sorunlara yol açan bir yöntemdir. Seçim yapılacak göreve aday olan üyelere kişi bazında verilecek oyların sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak üye iradesi ile o seçilen kişi/kişiler, o görevi yapmalıdırlar. Böylece, üyeler o görevi homojen nitelikli bir ekibin mi yoksa heterojen nitelikli bir ekibin mi yapması gerektiğine karar vermiş olur; irade beyanında bulunan ve o göreve seçilen herkes de bu irade beyanına saygı duyar. Bu, her koşulda olmasını istediğimiz şey ile yaşadığımızın şeyin aynı ve bir bütün olması, demektir...

(Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG nedeniyle yapılamayan 29 Ekim açık görüşünün yapıldığı 30 Kasım 1988 günü Nazilli 7. Koğuşta çekilen fotoğraf.)


(1)



(2)


(3)


(4)


(5)



CEZAEVİ YAZILARI-38:

YOL'DA, BAZEN, TEK BAŞINA DA YÜRÜNÜR!

Nisan ayı içerisinde, şimdi ayrıntısını çok fazlaca anımsayamadığım bazı nedenlerle, hem bizim bulunduğumuz Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinde hem de başka cezaevlerinde, muhtemelen birbirleriyle ilişkili ya da birbirlerini tetikleyen SAG (ya da Ölüm oruçları) başlamıştı; Nazilli Cezaevinde, bu açlık grevine Devrimci Yolcu (her iki kesimdeki) mahkumlar ile örgütsüz-bağımsız olarak adlandırılan mahkumlar katılmamışlardı.

Diğer koğuşlardaki DY'cu arkadaşlar nasıl bir yol izleyerek bu eyleme katılmama kararı almışlardı, bilemiyorum ama biz 7. Koğuşta bu konuyu kendi aramızda tartışmış ve bu eylemin yanlış bir eylem olduğu sonucuna varmıştık.

Yalnız, tartışılması gereken şöyle bir sorun vardı:

Bizim bulunduğumuz cezaevinde açlık grevine katılan mahkumlar, koğuşlarından müşahedeye alınırken şu veya bu nedenle yönetimce sıra dayağından geçirilmiş miydi yoksa o duyduğumuz bağırtılar ve sloganlar, müşahedeye alınma sırasında müşahedeye alınmaya çalışılan mahkumlar tarafından atılan ve haliyle doğal karşılanması gereken sloganlardan mı ibaretti?

7. Koğuştaki tartışmada, biraz da yönetimle görüşmeye giden temsilci arkadaşın aktarımlarının etkisiyle, açlık grevine katılan arkadaşların müşahedeye konulması sırasında herhangi bir şiddet görmemiş olabileceği kanısı çoğunlukça genel kabul gördü. Haliyle, somut olarak herhangi bir tepki gösterilmesine de gerek yoktu.

Bence, duyduklarımız normal sloganlar değildi. Sloganların yanı sıra duyduğumuz bağırmalar atılan dayağın yol açtığı bağırmalardı. Yönetim, atılan dayağı kabullenecek ve “Evet, o gece onları bir güzel ıslattık”, demeyecekti. O nedenle, yönetimin ne dediği önemli değildi. Biz, o gece açlık grevine gidenlere dayak atıldığını kabul ederek somut bir tepki göstermeliydik. (Bu konuda, böyle düşünenin yalnızca ben olduğum iddiasında değilim.)

Tartışmanın seyri içerisinde, belki “Olup bitene mutlaka bir tepki göstermeli ve gerekirse bunu ben yapmalıyım”, diyerek; belki, “Anlaşılan ayrılma vakti geldi, şimdi değilse ne zaman?” diye düşünerek; belki.... bir başka nedenle ya da bir çok nedeni içinde taşıyan bir kararla, ki bugün bile bugünden geriye baktığımda hala net olarak şu veya bu nedenle diyemiyorum (yalnızca, o günden bugüne kadar bir kez bile olsun “keşke ayrılmasaydım” dediğim olmadı), “İstiyorsan sen tepki göster”, şeklindeki yaklaşımların da etkisiyle, dayak olayını protesto etmek amacıyla (yanılmıyorsam, üç günlük) açlık grevine gitmeye karar verdim.


“ Canım Kızım,

     Hani, uzun bir süre önce öykülerini anlattığım Yenilmez var ya, işte o bir gün dağda dolaşıyormuş. Daha doğrusu, kovalanıyormuş. Elinde de bir ipe bağlı fare mi desem, yoksa tavşan mı desem, işte öyle bir hayvancağız varmış. Kaçmış, koşmuş, kovalamış... Elindeki hayvancağızı hiç bırakmamış. Nihayet, bir uçurum kenarına varmış. Yakın mı yoksa derin mi iyi anımsamıyorum, o uçurumun dibinde bir ırmak varmış. Yenilmez'e, bu, evlerinin yanındaki dere gibi geliyormuş. Yenilmez, uçurumun başına oturmuş. Bilmiyorum neleri ama düşünmeye başlamış. O sıra, elindeki hayvancağız kunduz gibi olmuş. Uçurumdan aşağıya inmeye başlamış. İnerken bir insana, bir kıza dönüşmeye başlamış. Yenilmez, gözlerine inanamamış. Bu çok güzel bir kız oluyormuş. Aaa... yahu, kendi kızıymış. Yüreği ağzına gelmiş. Uçurumdan aşağıya doğru inen kızına gözlerini dikmiş. Kızı, bir taşa takılıp tökezlemiş. Eyvah, demiş ama kızı düşmemiş. Aşağıya inmeyi başarmış. Irmak'taki su, azıcıkmış. Suyun içinde, aralıklı taşlar varmış. Taşların üzerine basmış. Aaa... elinde bir olta belirivermiş. Oltayı suya atmış. Yenilmez, yukarıdan hayranlıkla seyrediyormuş. O sıra, kendisini almaya geldiklerini görmüş. Bir balık tutmaya çalışan kızına, bir kendisini almaya gelenlere bakmış. Gözleri kızında, boğazına bir şeylerin tıkandığını hissetmiş. Gözleri dolmuş. Ağlamak üzere olduğunu düşünmüş. Yerinden kalkıp, kendisini almaya gelenlerle gitmeden önce, sanki bir daha kızını hiç göremeyecekmiş gibi bir duyguya kapılmış. Gözlerinden ilk göz yaşı taneleri gelirken kızına seslenmiş, belli belirsiz, duyulur duyulmaz bir sesle; 'Hey Çingene, seni çok seviyorum.' O ara, kendine gelmiş. Meğer, Yenilmez, rüya görüyormuş. Gerçekten, iç çeke çeke ağladığını görmüş. Öykünün, yani rüyasındaki öykünün devamını düşünmüş. Çıkaramamış. Rüyayı yorumlamaya çalışmış, bir sonuca varamamış. Yalnızca kızını çok sevdiğini düşünmüş. Hani ben Özgün'e (*) 'Çingene' derim ya, onun gibi, 'Çingene' sevgi ifadesiymiş. Kızını bu ifadeyle çağırması, onu çok sevdiğinin göstergesiymiş.

     Bu rüyayı bana anlattı. Ben de bir şey söyleyemedim. Dur dedim, Ayşe'ye yazayım, belki o ve annesi bir şeyler çıkarabilir. Ne düşünüyorsun?

     Bugünlerde, Yenilmez, bana öyle düşler anlatıyor ki, hep kızı ve karısıyla ilgili. Hangi düş olursa olsun, içinde mutlaka kızı veya karısı, bazen ikisi birden bulunuyormuş.

     Bence, ne iş yapmak isterse istesin, her işin sonuçlarından birinin kızı ile karısına yönelik olacağı çok açık. Bunun için, kızı ile karısı düşlerine bile giriyor.

     Bir tanem, bazen insan mutlaka yapması gereken şeyler olduğuna inanır. Bu noktada, bazı şeyleri göze alması gerektiğine inanır. Sence, ne yapmalı?

     Ben diyorum ki, o insan yapması gerektiğine inanmalı... İnandığını da yapmalı...

     Bunu yaptığında, onu sevenlerin onu anlaması gerekir. Ben derim ki, mutlaka anlamaları gerekir...” (1) (30.4.1989)

     “... Karşı koğuşa gelen yenilerden bir arkadaş, 'Senin için dışarısı ne? Dışarı diye bir şey var mı?' diye sordu. Düşündüm. Algılayabilmem ve kavrayabilmem mümkün değil. 'Dışarısı' diye bir şey var ama benim tarafımdan bütün gerçekliği ile tanımlanması olanaksız. Aynı şeyin, sizin açınızdan burası için söz konusu olduğunu sanıyorum. Buranın koşulları, psikolojik havası, ilişkileri, duyguları vb... dışarıdaki biri tarafından zor algılanır. Dolayısıyla, buranın 'gerçekliği' içinde yaşayan birinin gösterdiği tavırları algılamak da çok zordur. Bütün bunları biliyorum. Peki 'olması gereken' nedir? Her iki koşuldaki iki insanı tatmin edecek tavrı nasıl göstereceğiz? Kolay gibi görünüyor ama aslında o kadar zor soru ki... Bazen, ben herhangi bir konuda mırın kırın eden arkadaşın birine 'Devrim özveri ister' diyorum... 'Bu sözü söyleme, illet oluyorum' diyor. 'Hoppala', diyorum... 'Eskiden hoşumuza giderdi.'... Koşullar, dönem, insanlardaki erozyon... Kimler, bu süreçte şu veya bu ölçüde aşınmadı ki?... Pazar, 16.30 civarı; Burada, belki son yazacağım mektup olacak. Biraz önce tüm kartları yazıp bitirdim. Kızımın mektubunu yazdım. Biraz duygusal oldu sanırım. Bilemiyorum. Tepkilerini yazarsın...” (2) (30.4.1989)

     “Pazartesi, 23.00 civarı;...Bu mektubu tv kapanıp kapılar kilitlendikten sonra yazmaya devam ediyorum. Herhangi bir gelişme olmazsa, bir süre 'dinleneceğim.'... Sabun, diş fırçası, kağıt, kalem, havlu... falan hazırladım. Yanıma vereceklerini sanıyorum. Bu bayram (**) görüşemeyeceğiz. Cezaevinin yarısı görüşmezken görüşmenin tadı tuzu olmuyordu zaten, biliyorsun. Muhtemelen, bu mektubumu görüş sonrası o 'kızgınlıkla' okuyor olabilirsiniz. Bilemiyorum. Bazı tanıdıklardan doğru-yanlış şeyler duymuş olabilirsiniz. Hiç önemsemeyin. Her şeyin aslını, ileride ben size anlatabilirim. Bunu unutmayın. İnsanlar, bir başkalarının olayları yorumlayışlarını, tepkilerini, psikolojik hallerini, duygularını vb. zor anlayabilirler. Bu, maharet ister... İnsan, bazen, olası sonuçlarını düşünse de bazı şeyleri yapmaya zorunlu olduğunu görüyor. Tarihin getirip omuzuna yüklediği bazı şeylerden kaçamıyorsun. İki seçenekten birini seçmek zorunda olduğunu görüyorsun. Her iki seçeneğin de o andan sonra farklı iki süreç ifade ettiğini biliyorsun. Düşünüyorsun. Hesabı yapıyorsun ve adımını atıyorsun. Böylesi anlarda, karar vermesini bilmek gerekiyor. Karar verebilecek cesarete sahip olmak gerekir. İnsan, ikircikli yaşayamaz. İkircikli durumuna son vermesi gerekir. Attığı adım doğrultusunda yürümesi gerekir. Bu mektubumu okurken, kafanızdaki tüm olumsuz düşünceleri silebileceğime, tüm soruları yanıtlayabileceğime inanıyorum. Zaten, buna inanmasam bu adımı atmazdım. Son bir yıl içinde bu kadar düşünüp adım attığım ikinci olay oluyor, bu. İlkinin sonu, benim açımdan çok yararlı olmuştu. Bunun sonucunun da üçümüz için yararlı ve olumlu olacağını düşünüyorum. Bu adımı atmadan önce çok düşündüm ve bazı arkadaşlarla tartıştım. Bazı arkadaşlar, hep sizi göz önüne getirmemi söylediler. Ben, beni anlayacağınıza inandığımı söyledim. Sizleri ikna edebileceğime inandığımı söyledim. Buna inanmasam, bundan en küçük şüphem olsa, inanın tek bir adım dahi atmazdım. Canlarım olan sizler, yaşamımın ayrılmaz bir parçasısınız ve hep öyle kalacaksınız...”(3) (1/2.5.1989)

Açlık grevine gittikleri için müşahedeye alınanlara atılan dayağı protesto için açlık grevine gideceğimi bildirdikten sonra, beklediğim üzere 7. Koğuştan alındım; müşahedeye konuldum. Açlık grevim bittikten sonra, yine beklediğim üzere 7. Koğuşa değil, o günlerde boş olan 6. Koğuşa, verildim. Ardından, üç aylık görüş ve mektup yasağım olduğu bildirildi...

30 Nisan/1-2 Mayıs 1989/Nazilli

16.01.2021/Datça/Mehmet Erdal


(17.05.1989/6. Koğuş/Nazilli)

(*) Özgün (Öztürk); Fadıl-Bircan Öztürk'ün kızları

(**) 6-7-8 Mayıs 1989/ Ramazan Bayramı

(1) 30.04.1989


(2) 30.04.1989

(3) 1-2/05.1989


CEZAEVİ YAZILARI-39:

YENİ DÖNEM!

 “ Yasak, dün bitti. 28.7.1989 tarihli de dahil olmak üzere tüm mektupları ve fotoğrafları aldım... Bugün Aydın'a taşınmayı bekledik. Eşyaları topladık. Belki yarın taşınırız. Taşınırsak, mektubu oradan yazarım. Gerekirse tel çekerim... Not: Biz burada kaldık. Eskişehir Aydın'a geliyor. Değişiklik olursa yazarım, görüşe buraya gel.” (1) (2.8.1989)

     “... Cuma ve öğle sonu: Bugün çay servisi yeniden başladı. Üç gündür içemiyorduk. Kantin neyse de çay içmeyince bir yerlerimiz eksik kalıyor gibi bir duygu doğuyor. TV'den izliyor ve basından okuyorsundur; keza, bugün postaya verildiği söylenen tel ve kartımdan da çıkarmışsındır; burada kalıyoruz. Aydın'a, Eskişehirli arkadaşlar getirildi ama Aydın onlara uğurlu gelmedi. Nazilli'nin bize uğursuz gelmesinden daha uğursuz geldi. İki ölü verdiler. Biraz önce, susamış insanların suya saldırması gibi gazeteleri okuduk. Olayların iç yüzüne en yakın anlatım, Cumhuriyet'inkiydi... Alışmış kudurmuştan beterdir. Ölümün, su kaybından olması çok zor. Ölen arkadaşlar, ag'ne en son katılanlar. Birisi, geçen yıl Aydın'daydı. Tünel, onların koğuşunda çıkmıştı. Sonra Eskişehir'e sürülmüşlerdi. Bu PKK'lılar, müthiş özverili ve dirençli insanlar. Sanırım, bunu ilk Barzani veya Talabani teslim etmişti. Saygı duyuyorum... Eleştirilecek yönleri, ayrı bir olay. Dün sabah TV haberlerinden beri, yüreğimiz kan ağlıyor. Cumhuriyet muhabiri doğru tanımlamış; şok halindeyiz... İnsan, böylesi anlarda açığa çıkan duygularıyla neler yapmaz ki? Kamuoyu, bir volkan gibi patlamış. Basının önemli bir kısmı suskun ve iki yüzlü ama bu olayın Ekim-Kasım 1988'den daha çok toplumu sarstığını sanıyorum. Toplum, giderek asıl suçlunun düzenin sahibi olduğu kadar, kendilerinin de hiç suçsuz olmadığını kavrayacaktır... Bu, her yerdeki insanlar için geçerlidir... Üç ay öncesini düşünüyorum ve öyle rahatım ki...

     Eşyalarımız hala denklenmiş durumda. Burada kalacağımızı öğreneli beri, yeniden yerleştirmeye elimiz varmıyor. Buranın yönetimi Aydın'a gitti, Eskişehir'in yönetimi bize geldi. Haliyle her şey değişti. Onun curcunasını yaşıyoruz. Bakalım ne zaman rayına girecek ve yine bakalım, yeni yönetimle olumlu veya daha olumsuz anlamda neler değişecek?... Daha önce de yazmıştım; bu üç aya adım atarken karar verdiğim gibi, yeni bir döneme geçiyorum...

     ...Dile kolay, tam dört görüş, dört açık görüş göremedim seni. Öyle içime oturdu ki, her açık görüş günü arkadaşlar taşı savurup duruyorlardı... Bir insan, bir şeyi yapmak zorunda olduğunu görüyor ve bundan kaçamayacağını biliyor, sonra da yapıyorsa, tahmin ettiğinden de farklı sonuçlarla karşılaşmasına karşın, tüm yükü gönül rahatlığı ve huzurlu bir şekilde göğüslemelidir. Ben, bu üç ay boyunca, hep böyleydim... Düşüncem, beni anlamanız ve bana hak vermenizdi. Mevcut durumdan doğrudan etkilenen biri olarak, sizin düşünceniz ve tepkiniz can alıcıdır; ya bana güç verecektir ya da derinden sarsacak ve dah(ak)i davranışlarımda, bana ket vuracaktır... Nazım, elbette bu dönemi yaşamadı ama her dönemi ve her ülkeyi içerecek şekilde, yanılmıyorsam 'Bir mahkumun karısı, daima iyi şeyler düşünmelidir.' diyordu (*); ben, senin özgülünde yineliyorum... Aslında, böylesi bir ülkede ve böylesi koşullarda-dönemlerde, yüklen(il)mesi gereken tüm yükü bazılarımız değil, tüm toplum, tüm yüklenmesi gereken insanlar yüklense yük daha az ve başarı şansı daha yüksek olur ama olmuyor... Sosyal Demokrasi, daha gelişmeden ve toplumda 74'lerde olduğu gibi umut haline gelemeden iflas ederken, ilginçtir bazı insanlarda Sosyal Demokrasi ve Sosyal Demokratlar umut haline geliyor veya umut olmayı koruyor. Kendine özgüven kayboluyor... Bunun sonu nereye varır? Böylesi durumlarda, sürüye uymak ya da karar vermeyi zamana ve tarihe havale ederek cesurca ileri doğru adım mı atmalı? Ben, ikinciyi yeğlediğimi gösterdim, sanıyorum... İnsan yaşamında bazen öyle anlar olur ki ya onu yapacak ve insan olmanın gereğini yerine getirecek ya da utanç içinde (elbette böyle bir duygu duyanlar-duyacaklar için) kahrolacaksın...

Bulgaristan göçmenlerinin Ege'ye çokça yığıldığını, Manisa'da onları işe yerleştirmek için işçi çıkarımı olduğunu ve bunun da hoşnutsuzluklara neden olduğunu duyuyoruz. Sizin orada böylesi olaylar var mı? Bulgar yönetiminin tavrına ilişkin, İşçilerin Sesi'nin bir yazısında kısa ama oldukça iyi bir yaklaşım vardı. Jivkov, resmen Bulgar milliyetçiliği ile davranıyor. Mevcut 'Sosyalist' ülkeler, tıkanmış ve kendi iç sorunlarını bile çözemeyecek durumdalar. Kitlelerin, edilgen olup etken ve belirleyici kılınamadığı bu rejimlerin çözüm yolu yine kitlelerin harekete geçirilmesinden geçiyor. Yalnız, 2000'e (Doğru) ve SAÇAK'ta Doğu Perinçek'in tavrı gibi, kitlelerin eyleminin niteliğine bakılmaksızın kitleler önünde secdeye varmak çözüm değil. Taner Akçam'ın temeldeki hatası da aynı; kitleler ne yaparsa iyi yapar, diyorlar. Bunun için 1950 DP olayını olumluyorlar. Şimdiki (eski Yeni Gündem) Birikim de aynı görüşte. Biz kitlelerin eylemini olumlamalıyız ama bilinçli ve örgütlü eylemini yaratmayı önümüze hedef olarak koymalı ve bunu yeğlemeliyiz... Kitlelerin inisiyatifi dışında davranmak, bir avuç bürokratı öne çıkarıp belirleyici, giderek 'efendi' yapıyor.  Bulgaristan'ın Türk azınlığa yönelik politikası, Özal'ın imdadına can simidi gibi yetişti. Aylarca, kamuoyundaki içe yönelik tartışmaları bu konuya yöneltti; çelişkilerin derinleştiği, politik arenanın kızıştığı bir dönemde, çok da kötü oldu...

Çin olayları da tam anlamıyla rezalet. Sovyetler ve Çin, bugün, aralarındaki nicel farklılık bir yana, aynı yolun yolcusu. Sözde reformlar yapıyorlar, kitleler adına ve kitlelere rağmen... Kitleleri sürü görüyorlar. Bu sosyalizm değil... 'sosyalizm'dir. Sosyalizm, etken ve tarih yapan, tarih yaptığının bilincinde olan kitlelerin eseridir. Kitleler olmadan, sosyalizm olmaz... Bu noktada, bizde bugünden kitlelerin öz gücünün ifadesi olan kitle örgütlenmeleri önem kazanıyor. Her türden kitle örgütlenmeleri ama ille komiteler... Bu dönemde, 'Nasıl bir demokrasi?' tartışması içinde de en çok bu örgütlenme biçimi tartışılacak. Bu konudaki tartışmaların derinleşmesi ve yaygınlaşması çok önemli... Elinden gelen, bu konuda katkıda bulunmalı...” (2) (4-5-6/8/1989)

7 Ağustos'da yine açlık grevindeyiz. Yeni mektup ve görüş yasağı yok. Kısmi bir koğuş düzenlemesi yapıldı ve ben 6. Koğuştan aynı avluya bakan karşı 14. Koğuşa geçtim. (3)

Yeniden görüş ve mektup yasağı geldi. 15 Eylül'de, isteyenin istediği koğuşa geçmesi hakkı tanındı. 12. koğuşa geçtim.

Ha şöyle, doğrudan yazmanın tadı başka oluyor. Mektup ve görüş yasağımız, tümümüzün bugün kaldırıldı. Bu sabah mektuplar verildi... Önce, buradan farklı olarak ya da yeniden yazma gereksinimi duyduğum şeyleri yazayım...15 Eylül günü, isteyenin istediği temelde koğuş düzenlemesi olacağı söylendi. Ben, şimdiki havalandırmaya bakan iki koğuştan birine geçmeyi düşünüyordum. Kimlerle değil, hangi koğuşta kalacağım önemliydi. Buraya geçince, buraya geçenler olarak küçük bir düzenleme yaptık ve ben bu koğuşa geçtim. En son mektup yazdığın..., 7'nin karşısındaki koğuşa geçtiler (**). 7'den ve oradan bazı arkadaşlar 7'ye, olmazsa 15'e geçmemi önerdiler ama ikisi de bu aşamada uygun olmayacaktı. Burada kalmakta ısrarlı oldum ve kaldım. 10 kişiyiz ve oldukça sakin bir koğuş. Şimdilik herhangi bir sorun yok, ileride de olmayacağını sanıyorum. Birkaç gündür de mektup ve görüş yasağının kaldırılacağı söyleniyordu, biz de istiyorduk. Bu sabah mektuplar geldi. Anladığım, iki yasak arasında yazdığım bazı mektuplar ya hiç gönderilmemiş ya da geç gönderilmiş. Zaman içinde, her şeyi yeniden yola koymaya çalışırım... Aklıma bir şey geldi, yazayım yoksa unutacağım; bu AG'den dolayı algılama ve düşünme yeteneğimi büyük ölçüde yitirmişim. Yazarken, okurken ayrımına varıyorum. Çok sık unutuyorum. Bazı SAG'leri, bizi duman etti. Bunların verdiği zararın ölçüsü yok, hesabı mümkün değil... Bugünlerde 'Lenin ve Eğitim' ile 'Gülün Adı' var elimde. İlgimi zor topluyorum, ama yine de okumaya çalışıyorum. Dergileri falan okuyorum...”(4) (27.9.1989)

2-4-5-6-7 Ağustos/ 27 Eylül 1989/Nazilli

23.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu vesileyle, mahpusta şiirleri ve bütün yazdıkları ile her daim bizimle olan Nazım'ı sevgiyle anıyorum.


(**) 15. Koğuş

(Haziran 1989/6-14.Koğuş bahçesi)


(19 Eylül 1989/8-12. Koğuş bahçesi)

(1) (2.8.1989)


(2) (4-5-6/8/1989)

(3) (7.8.1989)

(4) (27.9.1989)



CEZAEVİ YAZILARI-40:

BAZI (KİŞİSEL) MUHASEBE NOTLARI! (2) (*)

15 Eylül 1989 günü “isteyenin istediği koğuşa geçebilmesi” çerçevesinde yapılan koğuş düzenlemesi sonrası gönüllü olarak kalmaya başladığım 12. Koğuş, TKP-B'den olduğunu ve onu temsil etmeye devam ettiğini söyleyen bir kişi hariç geçmişlerinde farklı sol siyasi davalardan yargılanmış ama bilahare (cezaevi öncesi ya da cezaevine girdikten sonra) bir biçimde kendi başına, “bireysel” olarak yaşamaya karar vermiş arkadaşlardan oluşuyordu.

Aynı avluya çıktığımız karşı 8. Koğuşta ise yargılandıkları ve halihazırda savunmaya devam ettiklerini söyledikleri siyasi hareketleri temsil ettikleri varsayılan arkadaşlar kalıyorlardı.

Bu koğuşta kalan ve “örgütlü” olarak tanımlanan arkadaşlar, benim kaldığım 12. Koğuştaki (keza diğer koğuşlardaki) “örgütsüz-bağımsız” olarak tanımlanan arkadaşları “eşitleri” olarak görmüyorlardı (ki bu yaklaşım, içimizde aykırı düşünceler dile getirenlerimiz olmasına karşın, öteden beri Devrimci Yolcu mahkumlar için de geçerlidir); onlar, “örgütlü” olmaları hasebiyle etken ve karar verme hakkına sahiptiler. “Örgütsüz-bağımsız” olanlar ise, nedenleri ne olursa olsun, o an bulundukları konum itibarıyla cezaevi ile ilgili alınacak kararların alınma süreçlerine birer özne olarak katılamazlardı; onlar, ancak “örgütlü” arkadaşlarının alacakları kararlara uyabilirlerdi. Bu, “örgütsüz-bağımsız” olmayı özendirmemek açısından, böyle olmalıydı...

8. Koğuşta kalan bu “örgütlü” arkadaşların bana karşı yaklaşımları ise biraz farklı idi; hem Nisan ayı sonu Mayıs ayı başlarında gittikleri AG sırasında cezaevi yönetimince kendilerine uygulanan şiddete karşı kişisel bir tavır koymam hem de içlerinden geldiğim DY'cu (her iki kesimdeki) arkadaşlara karşı eleştirel bir mesafemin bulunması nedeniyle, beni diğer “örgütsüz-bağımsız” arkadaşlar ile aynı konumda değerlendirmediklerini söylüyorlardı.

İşte, bu 12. Koğuş (**), benim için, artık huzur bulabileceğim koşullara, büyük ölçüde sahipti.


...Yahu, ben çok değiştiğimi düşünüyorum. Evet, beni ben yapan bazı özelliklerim-huylarım hala duruyordur, bu anlamda, külliyen 180 derece değiştiğimi iddia etmiyorum ama son 4 yılda korkunç değiştim, evrildim ve bugünkü halime geldim. Çok sarsıntılı oldu ama olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Sanırım, yıllardır nesnel olarak ayrı olmamıza karşın ve bunun çok büyük bir olay olduğunu bimeme karşın öyle sanıyorum ki pek çok konuda uyuşacağız. Uyuşamadığımız noktalarda ya sizler bana, ya da ben sizlere 'vize' vereceğiz. Bir kez de olsun onu deneyeceğiz ve ondan sonra o konuyu yine tartışacağız. Bazen kötü bir adım, 'hiç'ten, yani aynı yerde sayıp durmaktan daha iyidir. Yaşadıklarımdan çıkardığım, budur. Bir konuda iyice eminsek, o başka. O zaman bile, karşıdakini ikna etmenin yolu pratikte göstermekse, bunu denemek mümkün... Artı, bir ölçüye kadar da dostlarımızla, diğer sevdiklerimizle ilgili. Karşımızda olanlarla, bu temelde ilişki kurulmaz. Bu, yıkım olur. Çünkü, onun ikna olma diye bir sorunu yoktur. Belki de o, sonucu bile bile öyle diretiyordur.  Bizimle sınırlı olan alanda, nitelik farkı vardır, olmalıdır. Bakış ve değerlendirme farklıdır. Öyle olmalıdır. Birbirimizi kazanmak, ikna etmek, değiştirmek, dönüştürmek, eğitmek, kendisini aşmasını sağlamak... esastır, esas olmalıdır. Biz, birbirimizin hatalarına, ne kadar büyük olursa olsun, karşımızdakilerin hatalarından daha farklı bakmak zorundayız. Daha bağışlayıcı, daha hoşgörülü, kendi rolünü de sorgulayıcı, sorunun kaynağına inici ve çözücü olmak zorundayız. Kestirip atıcı, tavır alıcı, tepkici, misillemeci, cezalandırıcı değil...” (1) (8.10.1989)

     “...Bunu yazarken aklıma bir şey geldi: Bazı insanlarımız, bir şeyi yaptılar mı en iyisini yaptıklarını söylüyorlar. Böyle olmalı. Teorik olarak, buna katılıyorum ama bu bazı koşulları gerektirmiyor mu? Olanaklar, yetenek, beceri... gibi. Yani, bir şeyi mükemmel düzeyde düşlemek ve istemek, hatta bunun için çaba sarf etmek başka bir şeydir, buna ulaşabilmek daha başka bir şeydir. En iyisini yaptığını söylemek, nesnellikten öteye, öznel bir saptama olduğu ölçüde, bunda bir öğünme, bir kendine yontma, bir kendini aldatma...seziyorum; her konuda. Kişinin kendini beğenmesi, mutlaka gerekli. Yaptıklarını da ama olay biraz bundan öteye gibi. Ne bileyim, bir çeşit, Narsizm. Narsizmin ne olduğunu biliyorsundur; kendini beğenme, hastalığı... Yanılmanın da başlangıcı...”(2) (15.10.1989)

     “... Ben değil yalnızca, bizim kuşak biçimciliği, ilkellikleri, feodallikleri... geride bırakacak bir bilgi ve deney birikimine sahip oldu. O yanlış, bu yanlış deyip yasaklar koymaktan öteye yaşanan yaşamın gerçekliğinde ama alternatiflerini yaratarak yaşamayı ve yaşamı değiştirmeye çalışmayı öğrenmiş olmalıyız. Karı-koca her türlü filmi izleme, her şeye gülebilme, gezebilme... olayını gerçekleştirmek durumundayız. Bu yozlaşma, bu 'olması gerekenden' ayrılma değildir. Bu, tam aksine, her şeyi yerli yerine oturtmadır. İnsan, bırak karısıyla, çocuklarıyla değil, her dostuyla her şeyi konuşup tartışamıyorsa, burada bir eksiklikten bahsetmek gerekiyor ve bunu gidermek gerekiyor. Bu konuda, oldukça cesur düşüncelerim var. Bir şeyi aşmak için biraz da fütursuz olmak gerekir. Sonra, normale dönülebilir. İlk andan korkmamak gerekir. O, bir yerde olması gerekendir....” (3) (18.10.1989)

     “...Bilirsin, insanlar evlenmeden önce sevgilidirler. Duygular ve ilişkiler biraz farklıdır. Evlenince, karı-koca olurlar. Bazıları, evlenince aşk biter, alışkanlıklar başlar der. Bir yönüyle doğal bir şey bu ama buradan çıkması gereken sonuç, buna rıza göstermek değil, buna karşı savaşmak olmalıdır. Bence, yanılgı burada. İnsanlar, bir yönüyle doğal olan şeyi, tamamen doğal bir şey kabul ediyorlar. Ona karşı savaşmayı gereksiz görüyorlar. O noktada da tükeniyorlar. Sevgi, ölmeye başlıyor. Halbuki, sevgi de yeniden ve yeniden üretilmeli. Bunun için, her şeyin alışkanlıklar haline getirilmesine karşı çıkılmalı ve bu başarılmalı. O zaman, belki ilk anki gibi değil ama daha bir başka anlamı olacak şekilde duygular, sevgiler korunabilir, devam ettirilebilir. Sorgulamak gerekiyor, her şeyi sorgulamak gerekiyor. Aksayan ne? Hasta olan ne? Ölen ne? Atılması gereken ne? Neye gereksinim var? İnsan, birbirini düşündüğü anda bile heyecanlanabilmeli. Duyguları yoğunlaşabilmeli. Yüreği, davul gibi ses verebilmeli. Bunlar başarılabilmeli...” (4) (23.10.1989)

     “...Dün, yeni dergi ve kitaplar gelmişti. Şu Emeğin Bayrağı, Özgürlük Dünyası ve Yeni Çözüm'ü okurken, beni hafakanlar basıyor. Yeni Demokrasi de öyleydi, sonraları biraz düzelmeye yöneldiler. Seviyesiz-basit-demagojik-sekter bir dilleri var. Kafa karışıklıkları ve ruh halleri, yazdıkları yazılara aynen yansıyor. Böyle politika olmaz ve bu seviye ile, bu dille bir yerlere varılmaz. Yeni Öncü grubu, bölünmenin, hem de çok yönlü bir bölünmenin eşiğinde. İşçi Dünyası'nın yayınına son vermişlerdi. Şimdi her türlü güncel pratiğin dışında, yoğun bir iç tartışma yürütüyorlar. Hikmet Çetinkaya'nın, Aydın (Eskişehir) açlık grevi ile ilgili kitabı gelmiş. Cumhuriyet'te yayınlanmış hangi yazılarını aldığını bilemiyorum. Bugünkü gazetelerde, 20 küsur yayınevinin ortak yayınladığı 'Kara Kitap: Ölüme Sevk' (***) adında yeni bir kitabın ilanı vardı. O da aynı konuyla ilgili. Bu yayınlar, çok iyi oluyor. Olay, bütün sıcaklığı ile tarihe havale ediliyor...” (5) (11.11.1989)

     “...İnsan, kendisine, olanaklar elverdiğince bakmalı. Buna, görümüm de dahildir. Burjuva olmamak, yani kendini meta haline getirecek ve özü yok edecek şekilde olmamak kaydıyla, insanın görünümünü düzeltmesi, bence yanlış değil. Artık, o ilkel ve biçimci devirler geride kaldı. Yani her kadın birer Nastassia Kinski güzelliğine, her erkek birer Alain Delon yakışıklılığına ulaşabilecekse, neden ulaşmasınlar ki? Bu, birbirlerine yaptıkları iyilik olur. Sorun, bunun nasıl ve niçin kullanılacağındadır. Metalaşma, budur. Karşı çıkılması gereken, budur. İleride, tüm kozmetik sanayi, tüm estetik bilimini... herhalde berhava etmeyeceğiz? Yani, insanlar daha iyiyi ve güzeli isterken, ilkel çağlara dönelim demek istemiyorlar...dır?...” (6) (22.11.1989)

     “... ...'e yazdığım mektupta, onun özel ve birliktelik yaşamındaki gelişme üzerine, çoğul takısı kullanarak, özetle, şöyle yazdım: Bunca yaşananlardan sonra, biz bu konunun yalnızca tarafları ilgilendirdiğine inanıyoruz. Biz, olumlu ya da olumsuz olacak sonuca saygılıyız. Özel yaşamın özelliği, gereken ilgiyi görmelidir. Taraflardan birisi ya da ikisi yardım istemediği sürece, şu veya bu gerekçeyle dışarıdan birilerinin karışmasını doğru bulmuyoruz. Hiçbir işe yaramıyor, aksine her şeyi daha berbat ediyor. Olsa olsa, bir dost, arkadaş, akraba vb. olarak önerilerde bulunulabilinir, temennilerde bulunulabilinir; bunlar dikkate alınsın alınmasın, olay tamamen tarafları ilgilendirir ve dışındakilere sonuca saygı duymak düşer. Yalnızca, özünde sevgi olan birlikteliklerin – ki olması gerekir-, oluşturulurken ve sona erdirilirken çok düşünmek gerektiği söylenebilir... Bunların birlikteliklerinin nasıl sonuçlanacağını bilemiyorum ama birlikteliklerin kolayca sona erdirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sona erdirilmez mi? Erdirilir. Aksi halde, feodal bir aile kurumunun savunuluşuna yuvarlanılabilinir. Ben, bu işin çocuk oyuncağına dönüştürülmesine karşıyım. Bunca deneyimden sonra, özellikle bu sorunun çok ciddi ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Öyle ki, bu birliktelik tarafların birbirlerini alçaltmayacakları varsayımıyla, birbirlerine yönelik, birbirleri için pek çok şeyi göze alabilmelerini, pek çok özveride bulunabilmeyi, sınırsız bir sevgi ve saygıyı içermelidir. Feodal ve bir anlamda iş ilişkisi niteliğinde olan burjuva evlilikleri aşabileceğimizi savunuyorsak, hazır bir reçetenin olmadığı bu konuda her ikisi dışında bir olayı gerçekleştirebilmeliyiz. Bu birliktelik, sonsuz bir huzur, güven ve yaşam kaynağı olabilmeli. Toplumun temeli, bu anlamda 'özü' olabilmeli...” (7) (26.11.1989)

     “...Son görüşten sonra aklıma takılan ve öncesinden beri sorgulayıp durduğum bir konuda yazmak istiyorum. Sanırım, yıl başında da yüz yüze konuşuruz. Şu konuda haklı olduğunu düşünüyorum; insanlar, alçaltıldıklarını, aşağılandıklarını, küçük düşürüldüklerini düşündükleri, onurundan taviz verdiklerini sandıkları konularda- bu, gerçekten böyle olsun ya da olmasın ve bir kuruntudan ibaret bulunsun-, kesinlikle o işi yapmazlar. Kimse de onlardan, o işi yapmalarını istememelidir. İnsanlar, böyle düşünmedikleri, yani yüceltildiğini düşündükleri konularda her şeyi göze alırlar ve gönüllüce/isteyerek/her türlü özveride bulunarak işe girişirler.

     İstemedikleri konularda insanları zorlamak, ısrarlı olmak, karşıdaki insanı yaralıyor. Belleğinde iz bırakacak şekilde sarsıyor. Duyarlı kılıyor. Sanırım, içinde bir şeyler kırılıyor, dağılıyor ve yok oluyor. Buradaki sorun, o konudaki düşüncenin değişmesidir. Bu olmuyorsa eğer, yapılacak bir şey yok demektir. Bilinir, geçtiğimiz 9 yıl boyunca, TTE (Tek Tip Elbise) politikasına karşı tavır alışımızın nedeni, bunu bir onur sorunu yapmamızdı. Bu uygulama ile alçaltıldığımızı ve küçültüldüğümüzü düşünmemizdi. Ve biz, bu uygulama konusunda, her şeyi boşa çıkarıcı bir karşı çıkış içine girdik ve sonunda başarılı olan da biz olduk.

     Sanırım, insanlar bu konuda yeterince düşünceli davranmıyor. Özellikle erkeklerde, davranışları, tabiri caizse, 'En el hak', yani 'Tanrı benim' düşüncesi yönlendiriyor. Birinin, söylem düzeyinde 'erkek egemen' düşüncesine karşı çıkması yeterli olmuyor. Bir sorunun, olayın vb. benim açımdan nasıl değerlendirildiğinin önemli olmadığı, yani yeterli olmadığı, karşısındakinin de nasıl değerlendirdiğinin önemli olduğu yeterince kavranamıyor. Halbuki, çözüm, olması gerekenin, yani iki tarafın aynı olayı ayrı değil, aynı şekilde değerlendirmesinden; bir başka deyişle, iki tarafı yönlendirecek çakışmanın sağlanmasından geçiyor. Bu, her konuda kolay olmayabilir ama başka yolu da yok. Hiç şüphesiz, buradaki aynileşmeden kasıt, karşı tarafın boyun eğme temelinde 'okey'lemesi değildir. Bunu savunmak mümkün değil. Aksi halde, daha bugünden, karşı çıktığı söylen(il)en bir düşüncenin gönüllü savunucusu haline gelmek mümkün...” (8) (8.12.1989)

     8-15-18-23 Ekim, 11-22-26 Kasım, 8 Aralık 1989/Nazilli

30.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Toplam olarak 11 yıl 7 ay 10 gün “yattıktan” (!) sonra Özal'ın 1991 yılı 1 Ağustosunda çıkardığı “İnfaz Yasası” ile “özgürlüğüne” kavuşanlardanım. Cezaevi sonrası, özet olarak, önce “Albüm” üreten iki arkadaşımın yanında çok kısa bir süre kaldım ve ardından “Pazara” yöneldim; ilk başlarda, (“eski solcu” bazı arkadaşlarımın bugün geldikleri noktada bir “aşağılama” ifadesi olarak kullandıkları) “Pazarcılığı” bir süre yaparım ve sonrasına bakarım, sanıyordum; yanıldım. Bilfiil, 25 yıl boyunca, bata çıka, (İzmir'den Datça'ya kadar) pazarları kovaladım. 2017 yılı Kasım ayı sonunda, “yeter artık” baskıları (!) sonucu da fiilen bıraktım. Sonrasında, olanak buldukça veya gerektikçe yazmaya ve yazdıklarımı İnternet ortamında paylaşmaya başladım.

Paylaştığım yazılarımın “DATÇA”, “PAZAR YERİ”, “MARMARİS” ve devam eden “CEZAEVİ YAZILARI” başlığı altında toplananları, özü itibarıyla, benim, bugünden geriye doğru yaptığım yolculuğumun bir boyutudur.

Bu başlıklar altında toplananlar, kısmen ya da baştan beri okuyanların tanık olduğu üzere, adı geçen dönemlerde yazdığım ve halihazırda devam eden kişisel “yol” öykümün geride kalan dününün somut kanıtları olan yazılardır. Bir başka deyişle, bu yazılarımı merak edip okuyanlara “Bakın”, diyorum, “ben, yürümeye devam ettiğim yolumda şu tarihlerde, şu koşullarda, şu nedenlerle şunları şunları yazmışım, yayınlamışım; yazmışım, okunsun diyerek, birilerine yollamışım; yazmışım ve tarihe not olarak düşülsün diyerek bir kenara koymuşum vs... Buyurun, okuyun!”

(**)

(12 Aralık 1989/12. Koğuş)



(17.10.1989/12. Koğuş)


(***)


(1)

(2)

(3)

(4)

(5)

(6)

(7)

(8)



CEZAEVİ YAZILARI-41:

BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

Aydın'da (gönüllü 21 kişi olarak geçtiğimiz ve Nazilli'ye sevk oluncaya kadar bir süre kaldığımız 8. Koğuş hariç) ve Nazilli'de (7. Koğuş) kaldığım koğuşlarda bulamadığım huzuru büyük ölçüde bulabileceğimi düşündüğüm 12. Koğuşta ve keza aynı avluya birlikte çıktığımız karşı 8. Koğuşta, benim gibi DY davalarının herhangi birisinden yargılanmış başkaca tek bir arkadaş bile yoktu.

Bu iki koğuşta kalan arkadaşlar (şimdi aklımda kalanlar çerçevesinde yazıyorum) TDY (Türkiye Devrim Yolu), ÇS (Çayan Sempatizanları), ODAK, KAVA, TKP-B, TSİP, PKK... davalarından yargılanıp gelmiş arkadaşlardı.

1981 yılı Nisan ayı sonunda tutuklanıp konulduğum Denizli ve ardından sırasıyla kaldığım Buca, Şirinyer, Buca, Aydın ve hatta bu Nazilli Cezaevinde birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın hepsi ile (içinde yaşadığımız nesnel ve öznel koşulların da bir sonucu olarak) her konuda ve her zaman aynı şekilde düşünmüyordum ama birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın mutlaka şu ya da bu sayıdaki bazılarıyla aynı, benzer ya da paralel düşünüyor; en kötü ihtimal bazılarıyla oturup sohbet edebiliyor, bazılarıyla dertleşebiliyor, bazılarına şu ya da bu konuda ne düşündüğünü sorabiliyordum vb. vb... O nesnel ve öznel koşullarda bu yazdıklarımın ne kadar önemli (bazen ekmek ve sudan bile çok daha değerli/can alıcı) olanaklar olduğunu, ancak benzer koşullarda yaşayanlar bilebilir...

Şimdi, bu olanakların hiç birisine sahip değildim. Şimdi, bana bazı konularda yardım eden ve bana “itici” davranmayan dostların arasındaydım ve bu dostların bazıları, mektup yasağımın olduğu dönemde, kendi adları altında bana dışarısı ile yazışma olanağı bile sağlamışlardı; eyvallah ama bunlar bir önceki paragrafta yazdıklarımla aynı ya da eş değerde şeyler değillerdi.

Şimdi, bir yanda farklı cezaevlerinde birlikte olduğum bazı arkadaşlarımın da aralarında bulunduğu DY davalarından yargılanmış mahkumlardan ayrı olmanın yarattığı iç burukluk (içimi acıtan) ama öte yanda, bu koşullarda kalmanın bir zorunluluk haline geldiğine olan inanç (beni ayakta tutan)... Anlaşılacağı üzere, bu iki duygu arasında gidip gelen “yalnız bir kişi” olarak haleti ruhiyem allak bullaktı ve bu da çok berbat bir şeydi...

Bu koşullarda, 1989 yılı, bitti. (1)

Şubat ayı içerisinde, Sosyalist Birlik Dergisi'nin 10. sayısında çıkan ve DY'un 28. sayısına yönelik bir iddiayı içeren bir yazıya yanıt niteliğinde yazı yazdım ve adı geçen dergiye yolladım. (2)



  “BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

     Sosyalist Birlik okuru, 10. sayıda yayınlanan Muzaffer Beken imzalı 'Hariçten tutulmuş notlar' başlıklı 'yazıyı' da okumuş olmalıdır.

     Muzaffer Beken'in 'yazısı', tıpkı, hatta biraz da ondan esinlenmiş bir havada, 8. sayıda yayınlanan Ayşe Koç imzalı 'Belleksiz muhasebelerin yukardan söylemi' başlıklı yazı gibi, Taner Akçam'ın 6. ve 7. sayılarda yayınlanan yazılarından yola çıkarak, devrimci hareketimizin hiç de uzak olmayan geçmişini eleştirmektedir (*)

     Devrimci Yol saflarında aktif ve aktif olmayan her kişinin, bu iki yazının içeriği üzerine çok şeyler söylemek isteyeceğini düşünüyorum.

     Ben, bu yazımda ise, yalnızca ve yalnızca yazarımızın mantığını ve yazısının niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyacak derecede önemli bir nokta üzerinde duracağım.

     ***

     Yazarımız, 'Memur Devrimciliğini' ele aldığı 'Hangisi doğru?' ara başlıklı bölümün bir yerinde, şöyle yazıyor: 'Örneğin, çıkarılan Devrimci Yol dergisini ele alalım: Hangi farklı görüşlere yer verilmiştir? Küçük farklılıklar bile yansıtılmamıştır. Tüm yazılar, 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayımlanmıştır.' Sonra, devam ediyor: ' Hele bir sayıda-galiba 22- Sovyet nüfus alanlarından, yaygınlaşmasından söz eden bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır.' (**) Sonuç: 'Bu da Devrimci Yol'un sansürüdür, yasakçılığıdır.'

     Şimdilik, böyle bir yazı var mıdır, böyle bir 'toplatılma' olayı olmuş mudur u bir kenara bırakarak, bir an için, böyle bir yazının varlığını ve böyle bir olayın 'doğruluğunu' kabul edelim.

     Bu varsayım temelinde, yazarımızın mantığının 'tutarlılığını' görelim.

     Devrimci Yol'un bütün sayılarında hiç bir farklı görüşe yer verilmemiş, hatta '... küçük farklılıklar bile yansıtılmamış...' ve '...Tüm yazılar 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayınlanmış...' ise, söz konusu edilen yazı, yazarımızca bu çerçevede yayınlanmış olduğu kabul edilen/ilan edilen bir yazı olmuyor mu? Yazarımızın değerlendirmesinin doğal uzantısı olarak, yanıt, 'evet' olmalıdır. Peki, bu durumda, bu yazı, neden dolayı 'toplatılmış' oluyor? 'Toplatılmış' ise, nasıl 'Devrimci Yol'un sansürü..., yasakçılığı...' olarak görülüyor? Bir başka deyişle, bu durumda, Devrimci Yol, kendine karşı 'sansürcü' ve 'yasakçı' olmuş olmuyor mu? Oluyor... Peki, o zaman kendi nesnel gerçekliğini nasıl yansıtıyor?

     Ama, hayır... Yazarımız, 'Hele... bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır' derken, örtük bir biçimde, bu yazının 'aykırı' bir yazı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu durumda da, Devrimci Yol, bu yazıdan dolayı bu sayıyı 'toplatarak', bu yazıyı yazan birisine ya da birilerine karşı 'sansür' uygulamış (!) ve 'yasakçı' davranmış oluyor (!) Peki, bu durumda, yazarımızın, Devrimci Yol'un yayın politikası üzerine yaptığı değerlendirme ne oluyor?

     Muzaffer Beken, Sosyalist Birlik yayıncılarını vebal altında bırakmadan, benim bir türlü çözemediğim ve anlayamadığım bu mantık çelişkisini, açık ve seçik bir biçimde anlatmalıdır.

     ***

     Yazarımız düşüne dursun, biz devam edelim.

     Gerçekte, bay Muzaffer Beken'in mantığındaki tutarsızlık, olmamış bir şeyi, olmuş bir 'olay' gibi sübjektif olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, böyle bir 'toplatılma' olayı yoktur ama böyle bir söylenti vardır. Yazarımız, kaynağı belirsiz ve belli bir kesimde sözlü olarak yaygınlaştırılan bir söylentiyi yazıya dökme tarihi misyonunu üstleniyor. (Ayakları havada bir biçimde) misyon bu olunca, bu mantık tutarsızlığı da doğal oluyor.

     Sosyalist Birlik yayıncılarının, yayınlanmak üzere gönderilen yazıların ne ölçüde doğruyu ve yanlışı içerdiğini araştırmak gibi özel bir görevleri olamaz. Bu, tamamen, yazarların sorumluluğundadır. Bir yönüyle de bu yazarların devrimci ahlakına ve insafına kalmış bir şeydir.

     Bu anlamda, yazarımız yazısını yazmaya başlamadan önce bilgilenmesinin ne ölçüde doğru olduğunu araştırmalıydı. Öyle sanıyorum ki bulunduğu birimde bunun olanağı da vardı. Eğer böyle yapmış olsaydı, bir söylentiyi yazıya geçirme tarihi misyonunu üstlenmez ve aynı zamanda da bu mantık tutarsızlığına düşmezdi.

     Ama, hayır... Yazarımızın böyle bir sorunu yoktur. Onun sorunu, tanıdığımız ve yazısından da anladığımız kadarıyla, yalnızca ve yalnızca, her şeyi, hatta kaynağı belirsiz söylentileri bile ('Amaca ulaşmak için her yol mübahtır' mantığıyla) kullanarak, Devrimci Yol'u 'eleştirebilmektir'. Yakın geçmişte 'sol'dan, bugün sağdan 'eleştirirken' de...

     Kendisi bilir!...

     ***

     Evet, doğrudur. Devrimci Yol Dergisi'nin birinde kastedilen yazı yayınlanmıştır.

     Başlığı 'ORTADOĞU'DA AMERİKAN VE SSCB POLİTİKALARI VE KÜRT HAREKETİ'dir ve 28. sayıda yayınlanmıştır. Yazısındaki '-galiba 22-' biçimindeki söylemden anlaşılan odur ki, yazarımız ya bu yazıyı hiç okumamış ve yazı hakkında kulaktan dolma bilgilenmiş (komik duruma düşerek!!!), ya da çok uzun yıllar önce okumuş ve derginin sayısını bile unutmuştur. (Hala 'sol'da ve sağda yaygınca gözlenmeye devam edildiği gibi...)

     Her ikisi de mümkündür.

     Yazıda kastedilen ilgili bölümün aslı şöyledir:

     'Burada yeri gelmişken bir parantez açarak, Sovyetler Birliği'nin dünya çapında uyguladığı dış politikasının, ABD'nin ekonomik-siyasi ilişki alanlarını daraltma ve buna karşılık da kendisinin ekonomik-siyasi ilişki alanını genişletme esasına dayalı olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bu anlayış dünya çapında ABD ve Sovyetler arasındaki bir 'nüfuz alanı' mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Onlar bunu 'barış içinde ekonomik yarış' modern revizyonist teorileriyle açıklamaktadırlar...

     ...Oysa Sovyetler Birliği'nin herhangi bir devleti ya da hareketi desteklemesinin temel kriteri kendi ilişki çevresi içine girip girmeyeceği, ABD ile giriştiği 'nüfuz alanı' mücadelesinde kendi lehine bir gelişme yaratıp yaratamayacağıdır. Ağırlıkla ekonomik yarar ilkesi her şeyden önce gelmektedir' (Vurgu, yazının aslında vardır.)

     Devrimci hareketimiz, bugüne kadar olduğu gibi bugün de bu görüşleri savunmaktadır.

     Biz bunu söyleyince, 'sorun' bitmiştir diyebilir miyiz?

     Yanıt, normalde 'Evet' olmalıdır.

     Ama yazarımız, bir söylentiyi araştırmadan, doğrulatmadan bir 'gerçek'miş gibi yazıya dökme tarihi misyonunu üstlenebilen birisi olduğu için, beyan esas olmasına karşın, büyük bir olasılıkla 'Hayır' diyebilir.

     Üstüne üstlük, bir de yemin billah etsek, yanıt yine değişmeyebilir.

     Zevahiri kurtarmak için, başka söylemler tutturabilir.

     Bu nedenle, biz hiç bir zorunluluğumuz olmamasına karşın, yine de yazarımızın bize tanıdığı bu olanaktan (!) yararlanarak, yazarımıza ve 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde çıkarılan 'af' söylentileri biçiminde (***) açıklanabildiğine tanık olduğumuz bu söylentiye yatkın çevrelere, bu yazıdan dolayı bu sayının toplatılmadığının delilini gösterelim.

     ***

     Özü itibarıyla, bu söylentiden ne anlaşılıyor? (Ya da bu söylentiyi yayanlar neyi anlatmak istiyorlar?)

     İster Devrimci Yol imzalı, ister 'aykırı' bir yazı olsun, Devrimci Yolcularca bu yazının içeriğinin savunulmadığı ya da savunulmaktan vaz geçildiğini...

     O zaman, buyurun:

     '... Burada ABD'nin Ortadoğu politikalarına işaret edilince hemen Sovyetler Birliği'nin bölgedeki durumu ve Sovyet politikalarının etkileri de akla gelmektedir. Ve 'Kürt sorunu' karşısında Sovyetlerin pozisyonunun nasıl olduğu ya da nasıl olacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar Sovyetlerin gözleyebildiğimiz tutumu (ve özellikle Ortadoğu Bölgesindeki tutumu) ABD ile bölge çapında giriştiği 'nüfuz alanı' rekabetine göre şekillenmektedir. Sovyetlerin herhangi bir devlet ya da hareketi desteklemesinde bu rekabetin belirleyici bir rolü ve etkisi olmaktadır. İşte, Sovyetler, Kürt sorununa ve Kürt hareketlerine Ortadoğu Bölgesindeki devlet politikalarına ve ABD'nin politikalarının gerçekleşmesinin engellenmesi (bir nevi onların yaptığının tersini yapmak) amaçlarına bağlı olarak yaklaşmaktadırlar. Örneğin, ABD Kürt sorunuyla oynayarak bazı sonuçlar almaya yönelmişse, Sovyetler Birliği'de ABD'nin elde etmek istediği sonuçları engellemek için pekala aynı sorunla (Kürt sorunuyla) Amerikalıların oynadığının tersi yönde oynamayı çıkarlarının bir gereği olarak gündemlerine koyabilirler. Ve Kürt sorunuyla Sovyetler Birliği'nin bu tarzda oynama ihtimali de az değildir.

     Bu bizim, bugüne kadar Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu politikalarından çıkartabildiğimiz bir gözlemdir. Ve Devrimci Yol dergilerinde Sovyet politikalarının eleştirileri çeşitli kereler yapılmış, bunların sosyalist politikalar olmadığı gibi çok yanlış ve zararlı politikalar olduğu da gösterilmiştir. Örneğin, Sovyetlerin Afganistan işgalinin ve Ortadoğu politikalarının eleştirileri. (Devrimci Yol'un 28. sayısında vd. Sayılarında yer almıştı.)' (Ortak Savunma-Bknz. 'ABD Emperyalizmi ve Kürt Sorunu' bölümü...)

     Bu sözler, 28. sayıdan tam 10 yıl sonra, Devrimci Yol 'Ana Dava' ortak savunmasında söyleniyor...

     Yazarımızı bilemem ama okuyan ve okuduğunu anlayan birinin, artık teslim bayrağını göndere çekmesi gerekiyor...

     ***

     Son bir-iki söz:

     Kolektif bir iradenin ifadesi ya da tamamen bireysel olarak, gönüllü bir biçimde üstlenilen böylesi bir 'tarihi misyon', her insana nasip olmaz. Yakın geçmişte, başka bazı söylentilerde de, 'sol' ya da sağ kesimlerimizde, benzer 'Tarihi' misyonları üstlenenler olmuştur ama bunlar, kimseye bir şeyler kazandırmamıştı. 'Yazar'ımıza da kazandırmayacak...

     Çünkü, bu 'yol'lar yol değildir... 5.2.1990/NAZİLLİ

     DİP NOTLAR:

     (*)- Ayşe Koç, yazısında açıkça belirttiği gibi yakın geçmişte devrimci hareketimizin saflarında yer aldığını söylüyor. Mümkündür.

     'Yazar'ımız Muzaffer Beken ise yazısının başlığı olan 'Hariçten tutulmuş notlar'dan anlaşılacağı üzere, devrimci hareketimiz saflarında yer almadığını ima ediyor ama yazısının içeriğinde yer yer, kendisini şahsen tanımayanları yanıltabilecek türden, yani kendisi hakkında, sanki yakın geçmişte devrimci hareketimiz saflarında yer almış birisi kanısı uyandırabilecek bir söylem tutturmayı yeğliyor.

     Biz, yazarımızı şahsen tanıyoruz. Hiçbir zaman devrimci hareketimiz saflarında yer almamıştır. Aksine 'sol'dan 'eleştiriler' yönelten bir konumlanışı olmuştur. Şimdi, yazısının 2 nolu dip notundaki 'THKP ideolojisinde 'ekonomik' izler var. Örneğin, sürekli faşizm tespitinde. D. Yol miras olarak alıyor ve sürdürüyor.' yollu ifadesinden, tam ters, sağdan eleştiri yönelten bir konumda mevzilendiğini görüyoruz. İyi yolculuklar!...

     (**)- Burada bir kalem sürçmesi ye de basım hatası olduğunu sanıyorum. Şöyle ki: 'nüfus' değil, 'nüfuz' olmalı. Ayrıca, alışık olduğumuz söyleme uygun olarak 'yaygınlaşmasından' olmaz, olsa olsa 'yayılmasından' olabilir. 28. sayıdaki yazıda, kastedilen ve bunun karşılığı olabilecek olan 'genişletme' kelimesi olmalıdır. Başka bir şey ise, öyle bir şey yoktur.

     (***)- 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde, 'af' söylentileri çıkaran adli mahkumlar, tanıdıkları bir kişinin askerde ve komutanının şoförü olduğunu, komutanlarının 'af' üzerine yaptıkları konuşmalara tanık olduğunu ve bu konuşmayı, kendilerine ya da bir yakınlarına aktardığını.... 'kanıt' olarak ortaya koyarlardı. 'Af' söylentilerinin ne kadar doğru çıktığı bellidir.” (3) (5.2.1990/11.2.1990/Nazilli)

06.02.2021/Datça/Mehmet Erdal



(1) 07.01.1990


(2) 05.02.1990


(3) 05.02.1990/11.02.1990




CEZAEVİ YAZILARI-42:

TRAFİK POLİSİ DEĞİLİZ! AKIL DA SATMIYORUZ!

On ikinci (12) Koğuşta kalmaya başladığım dönemde, yakın çevremizde ve ülkemizde, ülkemizi ve/veya bizi (Sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever kişi, çevre, grup, parti vb.) bir biçimde ilgilendiren çok önemli olaylar yaşanmaya başlanmıştı.

O günlerde yayınlanan ve elimize ulaşabilen yayınlarda, bu gelişmelere dair pek çok yazı yayınlanıyordu. Keza bu yazılar ya da gazete, TV haberleri çerçevesinde, aramızda da tartışıyorduk; siyasi mahkumlar olmamız nedeniyle doğal olan ve olması gereken de bu idi.


... Adımlar dergisi, bedava, adıma gönderiliyordu. TBKP'liler İstanbul, Çekoslovakya ve İngiltere'den, adıma kart yollamışlar. Bu adamlar, kendi mantıkları ve tutturdukları çerçevede, oldukça iyi çalışıyorlar. Türkiye'deki politik gelişmeleri de iyi takip edip, kendileri açısından zamanlamayı iyi yapıyorlar. SHP'nin bölündüğü ve sol'undaki boşluğun iyice gün yüzüne çıktığı, aynı zamanda Avrupa'daki gelişmelerin iyi bir konjonktür durum yarattığı anda, TBKP olarak ortaya çıktılar. Kendilerini, kamuoyunun önünde tutmayı beceriyorlar ama bu çabaların umdukları boyuta varmaları ve güçlü bir çekim merkezi oluşturmaları çok zor. 141-142 maddeler değiştirilince, artık illegalitenin o bazı avantajları kalkacak. Her şeyden önce ideolojik olarak var olması gereken oluşumlar, hiçbir mazerete sığınmadan, öncelikle kendilerini ideolojik olarak anlatmak zorunda kalacaklar. Gerçekte böyle olmayanlar ve böyle olmayı da beceremeyenler fazla ayakta duramazlar. 70-80 arası koşullar yok artık; ya bazı oluşumlara kanalize olacaklar ya da birleşerek ayakta durmaya çalışacaklar. Bu olasılığın görüldüğünün ve kendilerince bazı yönelimler içerisine girildiğinin, bazıları açısından belirtileri var ama buralarda tanık olduğum ölçüde, bazıları hala uyuyorlar. Kendi oluşturdukları dünyada yaşıyorlar. Cezaevleri ve yurtdışında, bu 'yaşama' daha bir süre mümkün olabilir ama gerçeklik bunları hızla eler. Değişime ayak uydurmak ve yeniden ve yeniden kendini üretmek, bu biçimde yaşamayı başarmak zorundasın...” (1) (7.1.1990)

     “... Anayasa mahkemesinin bir kararı ile ilgili olarak basına yansıyan tepkileri okuyorsundur. Hani, şu, fahişelere zorla tecavüz edildiğinde verilecek cezanın, böyle olmayan birine tecavüz edildiğinde verilecek cezanın yarısı kadar olması gerektiğine ilişkin olanı... Bu, bizim toplumda insanların ne yaparlarsa toplumsal koşulların büyük ölçüde etkisinde kalarak değil, tamamen ve yalnızca iradi olarak yaptıklarının düşünüldüğünün ikrarıdır. Kişilerin kişilik özellikleri, bilinçleri, zevkleri vb. hiç etkili olmaz denemez ama onlar bile doğrudan ya da dolaylı toplumsal koşulların ürünüdürler. Böyle olmasa bile, bu belirleyici değildir. Sorun büyük ölçüde toplumsaldır. Böyle ele alınmalıdır. Aksi halde, bazı insanlar doğuştan kötü, bazıları ise doğuştan iyidirler sonucuna varmak gerekir... Böyle olunca da 'kötülere' ne yapılırsa, daha hoşgörülü olunmalıdır!.. İkincisi, kadınların ikinci sınıf olduklarının tescilidir. Çünkü, hiç bir yasa erkekler şöyle ya da böyle olursa, yani kötü erkekler söz konusu olunca, ona yönelik işlenecek bir suça da böyle olmayan bir erkeğe yönelik işlenecek suça verilenden daha az ceza verilir, demiyor... Yani, ikili temelde, olay karşısında tepkileri dile getirmek gerekiyor. Basına yansıyan, olayın ağırlıkla, kadın-erkek eşitliği temelinde ele alınması oluyor... İzmirli yeşil kadınların bir kısmı, 'Bir hafta, erkeklere hayır diyelim' kampanyası açmışlar ya, bir arkadaşa iyi ki buralardayız, yoksa yanmıştık, dedim. Güldü. Benim için sorun değil, hanım düşünmese bile, ben anımsatırdım, dedi. Bu toplum, aşağıdan, yani toplumun içinden yukarılara doğru yükselen ve oldukça köktenci olan bir değişime, sorgulamaya, tartışmaya, demokratikleşmeye şiddetle gereksinim duyuyor. Çözüm, yalnızca bundan geçiyor. Kurtuluş, bunda... Aksi halde, onur duyulacak ve çekim merkezi olabilecek bir toplumumuz olmayacak...” (2) (17.1.1990)

     “... Sokak'ın son sayısında Yeni Çözüm, Devrimci Mücadele, Hedef, Toplumsal Kurtuluş, Siyaset ve İşçinin Gazetesi yayınlarının, Romanya'daki yönetim değişikliklerini Karşı-devrim olarak değerlendirdiklerini okudum. Buradaki sözlü tartışmalara bakılırsa, yayın çıkaramayan daha pek çok çevre de benzer değerlendirmeler yapıyor olmalılar... Katılmıyorum. Gorbi'nin estirdiği fırtına hakkında, son tahlilde, ben de 'Sol gösterip sağ vuruyor' diye düşünüyorum ama bu her şeyin tu kaka edilmesi anlamına gelmiyor. Artıları ve eksileri ayrı ayrı toplamalıyız. Doğru tavır, bu olmalı. Gorbi'yi külliyen onaylamak mümkün değil, çünkü önerdikleri teoriye uygun değil. Daha çok, gelişmiş bir burjuva demokrasisine yöneliş söz konusu. Sınıf işbirliğini savunuyor falan... Ona, sol'dan yaklaşmak gerekiyor. Yani parmak bastığı bazı konularda, ona cepheden karşı çıkmak değil, onlara sahiplenerek sol'dan karşı çıkmak gerekiyor. Yoksa, Gorbi'ye karşı çıkmak gerekçesiyle, birçok olumsuzluğu savunma noktasına düşmek mümkün. Nitekim, Çavuşeşku'yu savunanlar çıktı... Çavuş'u savunan biri, hiçbir insana sosyalizmi kabul ettiremez...” (3) (17.1.1990)

     “... Azerbaycan olaylarından sonra, ülkemizde yeniden anti-komünist bir dalganın yükseltilmeye çalışıldığı görülüyor. Uzun süre, Bulgaristan'ın Türk azınlığa yaptığı uygulamaların faturasını ödemiştik, şimdi de Azerbaycan'da olanların... Revizyonistlerin bütün günahlarının, diğer ülkelerdeki halklarca, özellikle de burunlarının dibindeki Türkiye halkınca ödenmesi karşısında, revizyonizmin kendisine ve uygulamalarına karşı güçlü bir sesin çıkarılması önem kazanıyor. Bunlar, yalnızca ideolojik karışıklıklara neden olmuyorlar, aynı zamanda karşıdakileri güçlendiriyor, halkı soğutuyor ve bu nedenle de yükümüzü artırıyorlar. Bu noktada, revizyonistlerin sol'undan ve teorinin savunulması noktasından bayrağın yükseltilmesi gerekiyor. Bu noktada, revizyonistleri ya da karşılarındaki daha gerici güçleri olumlama ve ikisinden birini yeğleme gibi bir tavrı savunmak zorunda değiliz. Bizim, kendi tarafımızı, yani doğru seçeneği yeğleme ve savunma gibi bir hakkımız var... Olayları, tarihsel gelişim süreçlerinde sorgulamak yerine, bu süreçten koparıp, 'Başka ne yapılabilir ki?' türünden bir soru sormak mümkün ama doğru değil. Biz, trafik polisi değiliz, aynı zamanda akıl satan da değilizBiz, irademiz dışında gelişen olayları irdeleme ve bunların artılarını-eksilerini alt alta toplama ve bunlardan ders çıkarma durumundayız. Doğru olan, budur... Hiç şüphesiz, irademiz dışında olup bitenlerden biri 'olması gereken', yani 'doğru' olan olsa, tereddütsüz onu yeğleyebiliriz ama durum böyle değil. Biz, bugün daha çok 'Neyi nasıl yapmamalıyız?' gibi bir irdeleme yapmalıyız. 'Artıları savunma, eksileri ise reddetmek gerekmez mi?', diye sorulabilir. Doğru ama bu taraflardan birini savunma ya da reddetme demek değildir...” (4) (21.1.1990)

     “...Muammer (Aksoy) Hoca'nın (*) cenazesinde olaylar çıktığını, hem BBC, hem de TV söyledi. Bu cinayeti hiç kimse beklemiyordu. Tam anlamıyla şoke olduk. Önce, misilleme olabileceğini ve misilleme döneminin başladığını düşündük ama olmayabilir de. Planlı ve örgütlü bir iş olduğu açık. Sonuçlarına bakılırsa, oldukça hesaplı ve ikinci bir Abdi İpekçi olayına benziyor ama her şeyi sonuçlarına bakarak değerlendirmek, yanıltıcı olabilir. Yani, bazen sonuç baştan öngörülenin aksi ve farklı olabilir...” (5) (5.2.1990)

     “... Bu haftaki 2000'e doğru dergisinde, Muammer Aksoy'un öldürülmesi üzerine yapılan röportajları okudum...Belli ki, Türkiye büyük olaylara gebe yeni bir sürece girdi... Eğer önlenemezse, bir başka deyişle halk muhalefeti yükselemezse, olumsuz sonuçlanacak gelişmeler yaşanıyor...” (6) (11.2.1990)

     “...Tütüncülerin bu eylemini hiç beklemiyordum. Duyduğumda, müthiş sevindim. Öylesine yaygın ve kitlesel olduğu görüntüsü var ki, kendiliğinden ya da büyük ölçüde kendiliğinden böylesi bir eylemliliğin doğmuş olması şaşırtıcı ve o ölçüde harika bir şey. İktidarın uzun dönemde Ege köylülerini kaybettiği söylenebilir. Köylülerin, ölü toprağını üzerlerinden attıkları görülüyor. Halbuki, köylülerin böylesi eylemler koymaları çok zordur. Marks, Louis Bonaparte'in 18. Brumaire'inde, köylülerle ilgili şunları yazıyor: '... Küçük köylüler, üyelerinin hepsi aynı koşullar içinde yaşayan ama birbirleriyle gerçek ilişkilerle birleşmemiş bulunan muazzam bir kitle meydana getirir. Onların üretim tarzları, onları, karşılıklı ilişkiler kurmaya götüreceği yerde, birbirlerinden ayırır... Küçük bir tarlanın işletilmesi, hiç bir işbölümüne, hiçbir bilimsel yöntem kullanılmasına elvermez, bu bakımdan da, hiçbir gelişim çeşitliliğine, hiçbir yetenek değişikliğine, toplumsal ilişkilerde hiçbir zenginliğe elverişli değildir. Köylü ailelerinin her biri, hemen hemen tamamıyla kendi kendisine yeter, tükettiğinin en büyük bölümünü doğrudan doğruya kendisi üretir, böylece geçim araçlarını, toplumla bir değiş-tokuştan çok doğa ile yaptığı değişim yoluyla sağlar. Tarla, köylü, ailesi; onun yanında bir başka tarla, bir başka köylü ve bir başka aile. Bu ailelerden belli bir miktarı bir köy meydana getirir, belli bir miktar köy de bir idari birimi oluşturur... Milyonlarca köylü ailesi, onlar birbirinden ayıran ve onların yaşayış tarzlarını, onların çıkarlarını ve onların kültürlerini toplumun öteki sınıflarınkilerle karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içinde yaşadıkları ölçüde, bir sınıf meydana getirirler. Ama, küçük köylüler arasında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ, hiçbir siyasal örgütlenme yaratmadığı ölçüde de bir sınıf meydana getirmezler. Bunun içindir ki, onlar kendi sınıf çıkarlarını kendi adlarına, ister bir parlamentonun aracılığı ile, ister bir meclisin aracılığı ile savunacak durumda değildirler. Onlar, kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Onların temsilcileri, onlara, aynı zamanda, kendilerini öteki sınıflara karşı koruyan ve onlara yukarıdan yağmuru ve güneş ışığını gönderen efendileri gibi, üstün bir yetkili gibi, mutlak bir hükumet gücü gibi görünmelidir. Şu halde, küçük toprak sahibi köylülerin politik etkisi, en yüce ifadesini, toplumun yürütme gücüne bağımlılığında bulur...' 

Böylesine zor örgütlenen, zor bilinçlendirilen ve zor harekete geçirilebilen küçük burjuva nitelikli köylülerin, sürekli ve istikrarlı bir eylemlilik çizgisi izlemeleri olanaksızdır... Çin, Vietnam gibi ülkelerdeki köylü hareketlerinde yer alan köylülerin hem sosyal konumları çok sefilce idi hem de ulusal nitelikli bir savaş yürütüyorlardı. Kurtuluş savaşında, Anadolu köylüsü de kolayca ayağa kalkmıştı... Şimdilerde, doğuda da Kürt köylüsü, ulusal niteliği öne çıkarılan bir savaşta aktif bir biçimde yer almaya çalışıyor. Halbuki Akhisar ve diğer yerlerde olanlar, tamamen sınıfsal çıkarlarına yönelikti... O günlerde Akhisar'da ve o köylülerle birlikte sokaklarda olmak isterdim...” (7) (17.2.1990)

     7/17/21 Ocak ve 5/11/17 Şubat 1990)

13.02.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*)



     (1) 7.1.1990


(2) 17.1.1990

(3) 17.1.1990

(4) 21.1.1990


(5) 5.2.1990


(6) 11.2.1990


(7) 17.2.1990



CEZAEVİ YAZILARI-43:

SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

Bugün, o günlerde yayın hayatına başlayan “Devrimci Gençlik” dergisinin ilk sayısında çıkan R. Ertuğrul imzalı 'ÜLKEMİZDE FAŞİZMİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE BUGÜNKÜ NİTELİĞİ' başlıklı yazı üzerine yazdığım bir yazıyı paylaşıyorum:


 “SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

     Faşizm konusu, ilk sayıdaki R. ERTUĞRUL imzalı yazıda yer yer genelde ve teorik soyutlama düzeyinde ele alınsa da, ağırlıkla ülkemiz özgülünde tartışılmaktadır...

     1- 1950 sonrası sömürge tipi faşizmin egemen devlet biçimi olduğu ülkemizde, yaşanan '... açık faşizm dönemleri; 12 Mart ve 12 Eylül darbesi ve askeri yönetim dönemleridir' (Ana dava ortak savunma). Yazıda bu bakış açısının egemen olduğu görülmektedir.

     a) Bütün yeni-sömürge ülkelerde açık faşizm, her zaman askeri bir darbenin ürünü olarak mı gündeme gelir? (Bu soruya, ilk kez, 12 Eylül'ün hemen öncesi günlerde muhatap ve tanık olmuştum.)

     b) Yazıda 'Bir dizi önemli neden, açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi olmasını engellemekteydi.' derken, kastedilen, 'Açık faşizm=Askeri Faşist Cunta Yönetimi' yaklaşımından hareketle, 12 Eylül Askeri Yönetimi'nin 'sürekli veya uzun süreli' olamaması mıdır? Yine, ülkemizin bugünkü durumunun açık faşizm olarak nitelendirilmemesi gerektiği tartışılırken, askeri yönetimin bugün sürmediği mi anlatılmak istenmektedir? Daha açık sorayım: Bütün yeni-sömürge ülkelerde, açık faşizm, her zaman, askeri faşist cunta yönetim dönemlerinde mi söz konusu olur? (Bu soru, ilk kez, 1983 Sonbaharında sorulmaya başlanmıştı.)

     c) Türkiye devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik çalışmalar yapan ve devrimci hareketimizin ilk önderlerinden olan Mahir Çayan, firar sonrası açık faşizm koşullarında da yazmaya devam ettiği yazılarının 'Kesintisiz Devrim 2, 3' başlığıyla bilinen kısmında, sömürge tipi faşizmin '...açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.' der. Mahir arkadaş, bunun dışında, açık faşizm konusu üzerinde uzun boylu durmamıştır (ya da ben anımsamıyorum). İlk açık faşizm uygulamasının yaşandığı o günkü nesnel ve öznel koşullar düşünüldüğünde, bu çok normal ve doğal bulunmalıdır.

     Devrimci hareketimiz, 12 Eylül yenilgisi öncesi döneminde de ülkemizdeki sömürge tipi faşizm hakkında pek çok yazı yazıp yayınlamasına karşın açık faşizm konusu üzerine özel olarak eğilmemiştir. (Şu an içinde bulunduğum koşullarda sahip olduğum olanaklarla, yanılıp-yanılmadığımı son bir kontrolden geçirmem mümkün değildir. Ama, örn: yayınladığınız 'DEVRİMCİ GENÇLİK-SEÇME YAZILAR' başlıklı derlemedeki ilgili iki yazıda rastlamadım.) 12 Eylül öncesi ('yakın geçmişimiz' dediğimiz) pratiğimizin gereksinimlerine yönelik teorik bir faaliyet yürütmeye özen gösterdiğimiz dikkate alınırsa, bunu da çok normal ve doğal karşılamak gerekiyor.

     Ancak, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi geçmişlerimizde bu konu üzerinde yeterince durulamayınca, Mahir'in (ve THKP-C'nin) görüşlerini 'aynen' savunduğunu söyleyen kesimlerde (ve devrimci hareketimiz saflarında), yıllarca açık faşizmin her zaman 'geçici' olacağı şeklinde bir algılayış geçerli olagelmiştir. Bu algılayışta, Mahir'in yukarıda alıntı yaptığımız görüşleri temel etkendir. (Nitekim, THKP-C 'kökenli' olduklarını söyleyenlerden DK-'Kasabalılar'-ın, 1983 Sonbaharında, bulunduğumuz birimlerde, Mahir'in bu görüşlerine atıfta bulunarak, açık faşizmden gizli faşizme geçildiği yollu düşüncelerini dile getirişine tanık olmuştuk.)

     Yazıda, 12 Eylül Açık Faşizm döneminin 1983 Sonbaharında sona ermesi ve gizli faşizme geçiş sürecinin başlaması tartışılırken, 'Açık Faşizm zaten 'geçici' olur' mantığıyla hareket edilmediği görülmektedir. Bunun yerine '...açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi...' olamamasının nedenleri üzerinde durularak, yaşanan gerçekliğin nesnel olarak saptanmasına çalışılmaktadır. Bu yaklaşımı paylaştığımı söylemeliyim.

Ülkemizdeki iki açık faşizm (12 Mart ve 12 Eylül) uygulamasının 'geçici' olduğu ve bu anlamda Mahir arkadaşın bu değerlendirmesinin (ve bu değerlendirme içinde örtük olarak var olan öngörüsünün) pratikte doğrulandığı söylenebilir. Ancak, Mahir arkadaşın zaman ve ülke ayrımı gözetmeksizin açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştiren bu ifadesi esas alınır ve bakış açımızın özünü oluşturursa, o zaman yazısında R. ERTUĞRUL arkadaşın yaptığı gibi yaşanan gerçekliğin saptanmasına çalışılması gereksizleşir. Bu durumda da, a) Ülkemizde, önümüzdeki süreçte yaşanması olası (ve sürekli/uzun dönemli) açık faşizm uygulamaları karşısında yanılgılara sürüklenmemiz kaçınılmaz olabilir, b) Dünya'da yaşanan Ziya ül Hak/Pakistan, Pinochet/Şili... örneklerini 'yok' saymak gerekebilir. Bir başka deyişle, bu konuda Mahir Çayan ile 'çelişmeme' düşüncesi, bizi yaşanan gerçekliklerin dışına itebilir...

     Bu noktada, Mahir arkadaşın, bu ifadesinin (açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştirdiği için) eksik ve bu ifade üzerinde yükseltile gelmiş algılayışın yanlış olduğunu söylemek gerekiyor.

     2- Yıllarca, herkesçe 24 Ocak Ekonomik İstikrar Kararlarının, bir başka deyişle ihracata yönelik ekonomik modelin (yakıştırılan ama doğru olmayan adıyla Serbest Piyasa Ekonomisi'nin) 12 Eylül Askeri Darbesi yapılmasaydı tam anlamıyla /hatta hiç uygulanamayacağı ve Tekellerin ondan beklediği 'başarıları' sağlayamayacağı söylene geldi. Bu söylemin doğal sonucu olarak, halihazırda uygulanan ekonomik model açık faşizm uygulaması ile eşleştirildi. Bu eşleştirme, 1983 Sonbaharından itibaren ülkemizin bugününün açık faşizm mi, yoksa gizli faşizm mi olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklindeki tartışmalarda, yeniden ve yeniden gündeme geldi. Açık faşizm denmesi gerektiği şeklindeki görüşlere 'kanıt' olarak ileri sürüldü. Yaşadığım kadarıyla, hiç kimse bunun 'kanıt' olarak ileri sürülmesine şaşırmadı...

     Bugün, bu ekonomik model daha da geliştirilmiş bir biçimde varlığını koruyor. Yazı ise, ülkemizin bugünkü durumunu 12 Eylül öncesi olandan önemli farklılıklar içeren bir gizli faşizm dönemi olarak nitelendiriyor. (Yazının, bu noktada da benim için oldukça aydınlatıcı olduğunu söylemeliyim.)

     Burada, bu şekildeki bir eşleştirmenin yanlış olduğu, bir başka deyişle bu ekonomik modelin 1961 Anayasası koşullarında, 12 Eylül öncesi gizli faşizm koşullarında uygulanamayacağının, uygulanmasının olanaksız olduğunun söylenmesinin daha doğru olacağı söylenebilir mi?

     3- 1961 Anayasası'nın, yazıda belirtildiği gibi, 12 Eylül öncesi dönemde bazı sağ sapmalarca var olan düzenin 'burjuva demokrasisi' (Kısıtlı Burjuva Demokrasisi vb adlarla) olarak algılanmasında ve nitelendirilmesinde (yanılsamasında) etkili olduğu doğrudur. Bizim, bunlara karşı devletin biçiminin burjuva demokrasisi olarak değil faşizm (Sömürge Tipi Faşizm) olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklinde bir mücadele yürüttüğümüz de doğrudur.

     Ancak, yazıda '...bir orijinalite olarak şekillendiği ve sömürge tipi faşizmin biçimleniş sürecinde bir sapma olarak belirdiği...' tespiti yapılan 27 Mayıs'ın ürünü 61 Anayasası'nın devletin biçimi olan sömürge tipi faşizm ile ilişkilendirilmesinin üzerinde yeterince duramadığımız açıktır. Bu konu üzerinde ilk kez uzun boylu ve oldukça aydınlatıcı bir biçimde duran, 12 Eylül yenilgisi sonrası başlayan 'Ana Dava'daki bir arkadaşımız olmuştur. ( TCK'nın 146. Maddesinin devrimcilere uygulanamayacağı ve 61 Anayasası'na gerçekte kimlerin karşı olduğu ve kimlerce ilga edildiği bağlamında.)

     Bu eksikliğin, 12 Eylül öncesi ve sonrası şu olumsuzluklara yol açtığı söylenebilir:

     a) 12 Eylül öncesi var olan gizli faşizm, saflarımızda 61 Anayasası'nın çerçevesindeki bir olgu olarak algılanmıştır. Bir anlamda 'Gizli faşizm=61 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi söz konusu olmuştur. Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül sonrasındaki açık faşizm/gizli faşizm tartışmalarında, kendiliğinden 'Açık faşizm=82 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi gündeme gelebilmiştir. (Bunda, 'Ana Dava'daki bir arkadaşımızın, 82'deki ilk sorgusunda söylediği 'Açık faşizmin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı' yollu sözü de etken olmuştur. 'Buradaki kasıt 82 Anayasasıdır.' denilerek...)

     b) Faşizm tartışmalarında, siyasi muarızlarımız karşısında devrimci görüşlerimizin savunulmasında, faşizm ile 61 Anayasası'nın ilişkilendirilmesinde tereddütler ve zorlama/yer yer eksik/bireysel yorumlar gözlenebilmiştir.

     c) Faşizme karşı yürütülen anti-faşist mücadelede, faşizme karşı yürütülen mücadelenin özünde bir devrim sorunu olması ile 61 Anayasası karşısındaki devrimci tavrın ne olması gerektiğinin ilişkilendirilmesi mümkün olamamış ve pratikte, saflarımızda 61 Anayasası'nın hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı şeklinde genel bir anlayış süre gelmiştir.

     d) 'Ana Dava' ilk sorguda ve ileriki aşamalarda dile getirilen devrimci görüşler üzerinde, siyasi muarızlarımızca yoğun spekülasyonlar yapıla gelmiştir. ('DY'cular Anayasayı yıkmaya değil, savunmaya çalıştıklarını söylüyorlar'... '61 Anayasası uygulanabilse burjuva demokrasisi gelirmiş'...vb.)

     4- Yazıda, açık faşizm'den gizli faşizme geçiş süreci olarak 1983-1988 genel 'seçimleri' arası süre kabul ediliyor ve '...88 seçimlerinin bu kritik dönemeci sembolize ettiği söylenebilir.' deniyor. Burada, örtük bir biçimde, bunun tartışma götürür olduğu kabul ediliyorsa da benim buna itirazım var:

     Yeni dönemdeki (24 Ocak+12 Eylül 1980'de ülkemizin içine sokulduğu tarihsel süreç) gizli faşizmin içeriğini ve hukuki çerçevesini 82 Anayasası'nın ifade ettiğini kabul etmek gerekiyor. 12 Eylül Askeri Yönetimi, 82 Anayasası'na koyduğu geçici maddeler ve oluşturduğu geçici kurumlar ile 82 Anayasası'nın (gizli faşizmin) tam olarak hayatiyet bulmasını, 1989 Sonbaharı sonrası için 'uygun' görmüştü. Bir başka deyişle, ellerini yerini bırakacağı 'sivil' yönetimlerin yakasından bu tarihte çekecekti. (Hatta, eski burjuva politikacılarının önde gelenlerine konulan 'politika yasağı' 1992'de sona erecekti.) Bu süre, geçiş süreci olarak değerlendirilmelidir. Cunta'nın bu planı, özde bozulmadı. Süreç devam etti ve noktalandı. (Yalnızca, 1987 yılındaki referandum ile '10 yıllık yasağa' dahil eski burjuva politikacılarının 'yasak'larının kalkması ve bu çerçevede bir 'olağan dışı' gelişmenin yaşanması söz konusu olmuştur, ki bu süreci kısaltan önemli bir etken olmamıştır.)

     Bu durumda, açık faşizmden gizli faşizme geçişin, 1989 Sonbaharı yerine 1988 Genel Seçimlerinde gerçekleştiğini söylemek yanlış olmuyor mu? (Bugün, yani 1990'da, gizli faşizme geçildiğinde hem fikir olunması halinde bu tartışmanın bugün için pek önemi yoktur. Bu tartışma, asıl olarak, 'geçiş süreci'nde yükseltilecek devrimci mücadele açısından önemliydi. Örn: 'Geçiş süreci'nin 1989 Sonbaharında tamamlanacağının kabul edilmesi halinde, 'geçiş süreci' içinde kalan 26 Mart 1989 Yerel Seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyasi konjonktürde, 'geçiş süreci'ne müdahale açısından yapılabilecek çok şeylerin olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öznel koşullar yeterli olsa ve bu 'tarihsel fırsat' değerlendirilebilseydi, 'geçiş süreci' daha farklı bir biçimde noktalanabilirdi...)

     5- 82 Anayasası'nın parlamentoyu güçsüz, buna karşın yürütme'yi (Hükumet ve Cumhurbaşkanlığı nezdinde) yetkin kıldığı; MGK'nu birinci otorite durumuna getirip, ordu'yu fiilen yönetime ortak ettiği; olağanüstü hal yasası ve DGM'ler ile Askeri Yönetimi ve Askeri Yargıyı olağanlaştırdığı... biliniyor. Bu gerçeklik karşısında, artık açık faşizme başvurulmasının gereksizleştiği ve açık faşizm olasılığını öngörmenin doğru olmadığı/olmayacağı söylenebilir mi? Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül öncesi dönemde açık faşizm tehlikesi karşısında açık faşizme karşı da bir mücadeleden bahsederken, bugün böyle bir görevin söz konusu olamayacağı ileri sürülebilir mi? Ya da, (bir ölçüde) bunu bugün olağanüstü hallere karşı bir mücadele olarak algılamak mümkün müdür?..

     14.2.1990”/ (1)Nazilli

20.02.2021/Datça/Mehmet Erdal





(1) 14.2.1990




CEZAEVİ YAZILARI-44:

'BEN BİR İNSANIM'(*)

... İnsan, ne zaman saldırgan olur? Sevdiklerine karşı kırıcı olur? Ya da tersi?.. İnsan, kendine karşı güvenini yitirmeye başladığı an, eğer haksızlığı kabul etmiyor ve kendini 'haklı' olduğuna inandırmaya çalışıyorsa, 'çözümü' bunda görüyorsa saldırgan, kırıcı ve yıkıcı oluyor. Elbette, bu durumda daha da batıyor. Tersi, yani bu an açık oluyorsa, yani gerçeği görebiliyor ve itiraf edebiliyorsa, bundan korkmuyorsa, aksi oluyor...

     Geçen haftalar, bundan önceki mektuplarımda okuduğun yazılar üzerinde çalışmıştım. Birini, buradan ve doğrudan dergiye yollamıştım. Diğerini ise, yani sonrakini yalnızca sana yollamıştım. Bu nedenle de bunlara oldukça zaman ayırmıştım. Zaman, daha çok yazarken değil, yazmadan önce 'doğururken', yani 'hamileyken' harcanıyor. Bir düşünceyi, kendi kendine tartışmak, olgunlaştırmak ve sonra da 'doğum sancılarının' başladığı anı yakalamak, kolay olmuyor. Yalnız yaşamanın en zor yanlarından birisi de bu oluyor.

     Birkaç gündür, Devrimci Gençlik Dergisi'nin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum. Elime de Abdülkadir Konuk'un ikinci romanı olan 'ÇÖZÜLME'yi (**) aldım. Okudum. Bir an önce bitirdim. Emniyetteki sorguyu ve işkenceyi, işkencedeki tavrı anlatıyor. Mahmut'un 'BEN BİR İNSANIM'ı okurken, böylesi sarsılmamıştım. Mahmut, okuyan insanda 'başarabilirdim' duygusu uyandırıyordu. Bunu, kendisine de yazmıştım. Abdülkadir'inki, kişinin kendisini sorgulamasını sağlıyor ve sarsıyor. Bu kitabı okumanı isterdim. Roman tekniği açısından mükemmel değil ve oldukça da basit. Bazı bölümler var ki insanın içine bıçak gibi giriyor. Girişteki şu söz; '...En büyük yara, en büyük silahın açtığı yara değildir. İnsanın kendi zayıflığı sonucu onurunda kendi elleriyle açtığı yara en büyük olandır ve onarılması oldukça zordur. Ama olanaksız değildir. Yeter ki o yarayı onarmak için gerekli çaba sarf edilsin.' Tez, bu... Sonra, bir bölümden, şu cümlelerin altını da çizmişim; '...Ve seven her insan sevilmemekten korkardı. Sevgiliyi yitirme korkusu ise bambaşkaydı. Ama çoğu insan kendisini korkutan, korku duymasına neden olan şeyleri açıklamaktan, kendi kendine söylemekten bile korkardı çoğunlukla...'

     ... Yaşam, tek başına da sorgulanabilir. Bu, olanaksız değil... ama yaşam birlikte sorgulandığı zaman daha anlamlı ve üretken olur. Geleceğe yol gösterici olur. Birlikte yürüyenler, bunu mutlaka yapmalı ve başarmalıdırlar. Bu koşullarda sahip olduğumuz olanaklar ise bunun uygun ortam ve araçlarını sunmuyor bize... ama bunlara mutlaka sahip olacağız... Buna inanıyorum...

     Bazen, evliler olarak gezerken, 'Yahu' diyoruz, 'zamanında, bugünleri görüp zengin birer kız neden bulmadık ki? Şimdi, aç ve açıkta kalmazdık.' İyi de, öyle yapsaydık şimdi buralarda mı olurduk? O da ayrı bir mesele. Hani bir arkadaşın annesi vardı ya, 'evlenecek ama bazı oğullarının iznini almaya çalışıyor', demiştim. İzin almış ama oğlunun biri, duyunca doğru babasının mezarına gitmiş ve ağlamış. Sonra da izin vermiş. Şimdi, bizim arkadaş bu evlilik nedeniyle ekonomik durumlarının daha iyi olacağını anlatıyor. Kendi durumları da fena değil. Neler düşünüyoruz, bak. Sonra da kendimiz, 'ne saçma düşünceler', diyoruz... Gerçekten de, çok saçma. İnsan oğlu, devrimci bile olsa yokluk ve çaresizlik içinde neler düşünüyor?..

     Bugün, Meclis'te üç partinin de ortak istemi ile 'terör' konusunda, gizli görüşme-oturum yapılıyor. Muammer Hoca'yı vuranlar, bunu hesapladılar mı bilemiyorum ama bu görüşmelerden hayırlı bir şey değil, olumsuz şeyler çıkacağı düşünülebilir. Bu yıl, özellikle de bu yaşanan konjonktürde bulanık ve başkalarının işine yarayacak değil, çok açık ve net, meşru ve geniş kesimlerin onay ve desteğini alacak bir çizgi izlemek gerekiyor. Kitle çizgisi ile provokatif bir çizgi iç içe geçmemeli... Şu TÜRK-İŞ'in merkez binasının bombalanması...Yahu, aklı başında hiç kimse bu işi yapmaz. İlk duyduğumda, 'Hangi geri zekalılar yapmış olabilir ki?' demiştim. Bunlar kör, akılsız ve gerçekten geri zekalı. İşçilerin genel greve hazırlandığı, TÜRK-İŞ'in bölünme sürecine girdiği, yönetimin sıkıştığı ve hiç istemese de bir şeyler yapmaya çalıştığı söyleniyor... Böylesi bir durumda, TÜRK-İŞ'i itecek değil, teşhir edecek ve daha radikal tavır almaya zorlayacak bir çizgi izlemek gerekir ama birileri TÜRK-İŞ şubelerini basıyor ve merkezini bombalıyor. Kime hizmet ediyorlar? Hem de Meclis'te, 'terör' konusunun görüşüleceği bir sıra... Eğer, bu, 'iyi saatte olsunların' işi değilse, bunu yapanlar politikadan hiç anlamıyorlar demektir... Bu kafadan ne köy olur, ne de kasaba... Bu koşullarda bu iş, tam anlamıyla terör oluyor...

     Bugün, İşçilerin Sesi'nin 13. sayısı geldi. Melih'in röportajının ikinci kısmını okudum. Okumanı öneririm. Görüşlerimin paralelinin savunulduğunu görmek, müthiş keyif verici oluyor. Bugüne kadar 'aykırı' görüşler savuna gelmiş olanların tavrını merak ediyorum. Özeleştiri yaparlar mı? Eski yanlış yaklaşımlarında inat mı ederler? Bilemiyorum!...” (22-23-24-25/2/1990) (1)

     “... ...'ın şiirlerini daktilo ettim. Epey sürdü. Cumhuriyet'in şiir yarışmasına katılıyor. Dikkatimi çekti: Şiirlerindeki en çok kullanılan kelime 'öpüşmek' idi. Yaşamında, bir kadınla bir kez bile öpüştüğünü ve o sıcaklığı duyduğunu sanmıyorum. Onunki, çok uzak anılarındaki annesinin öpüşüyle, asıl olarak da özlemdir. Bizim kuşak, çoğunlukla, ya hiç kadın tanımadı, keza kızlar erkek, ya da sağlıklı ve uzun dönemli birliktelikler yaşamadılar. Yenilgi yıllarında, ağırlıkla içlerinde ve kendi kendilerine bu konuyu sorgulayıp durdular. Özlem, ya ifrata varan ve sağlıksız bir biçimde dışa vuruldu, ya da bastırılmaya devam ediliyor. Sağlıklı bir sorgulamanın gerekliliği üzerine ise çok az istem ve düşünceler dile getirildi. Öyle sanıyorum ki, çıkanların ilk düşündükleri, evlenmek oluyor-olacak...” (4.3.1990) (2) Nazilli

28.02.2021/Datça/Mehmet Erdal.



(*) Mahmut Memduh Uyan'ın kitabı.



Bu söz bana, aynı zamanda, Afrikalı bir köle olan Romalı AFER'in şu sözünü anımsatıyor: 'BEN BİR İNSANIM; VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR' (PUBLİUS TERENTİUS AFER) (Bknz: Google)


(**)


(1) 22-23-24-25/2/1990





(2)4.3.1990


CEZAEVİ YAZILARI-45:

SOSYALİST DEMOKRASİ...

Geçen hafta okuduğunuz yazının bir yerinde '...Bir kaç gündür, aklımda, Devrimci Gençlik dergisinin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum...' demiştim. İşte, yazılabilme olasılığından bahsettiğim o yazımı paylaşıyorum, bu hafta.

...Bunun notlarını, yaz aylarında kaleme almıştım. D. Gençlik'teki Bülent ile yapılmış röportajı okuyunca, üzerinde defalarca çalıştım. Umarım, sert ve zamansız bulunmayıp, yayınlanır...

     ...Yazımın başlığı 'SOSYALİST DEMOKRASİ BAYRAĞI, DEVRİMCİ SAFLARDA YÜKSELMELİDİR!' şeklinde. Bu başlığı, yazının içeriğini ifade eden bir başlık olarak uygun buldum. Bu yazı ile özele ilişkin bazı şeyleri anlatabildiğimi sanıyorum. Ayrıca, genele yönelik bazı şeyleri de sağlıklı yakalayabildiğimi düşünüyorum....

     -----------------

     '' Türkiye solunun küçümsenemeyecek bir kesiminde olduğu gibi, devrimci hareketimizin saflarında da gündeme getirilen sosyalist demokrasi tartışmaları, 'sol'umuzdaki bazı güçlerle birlikte saflarımızdaki bazı arkadaşlarca da olumsuzlanıyor ve yadsınıyor. Bu iki kelimelik anlamlı tanım, adeta tiksintiyle reddediliyor...

     Kabul edelim ya da etmeyelim, bu durum acı ama yaşanılan/tanık olunan bir gerçekliktir.

     Saflarımızdaki bu arkadaşlarımızın böylesi bir tavır içerisine girmelerinin, hiç şüphesiz bir nedeni vardır. Olmalıdır da.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, PARAVAN OLARAK KULLANILDI

     Sosyalist demokrasi tartışmaları, 12 Eylül sonrasının (ikinci) yenilgi koşullarında, dünya solundaki bazı gelişmelerle/tartışmalarla eklemlenerek, Türkiye solunun ve devrimci hareketimizin saflarında gündeme getirildi.

     Bu tartışmayı gündeme getiren ve bu tartışmalar içerisinde bir taraf olarak yer alan kişi, çevre ve örgütlenmelerden bazıları, sosyalist demokrasi kavramını ve bu içerikteki/çerçevedeki tartışmaları, anti-Marksist bazı düşünce ve girişimleri/gelişmeleri gizlemeye ve gerçekleştirmeye çalışmakta bir paravan olarak kullanmak istemişlerdir.

     112 Eylül öncesi dönemde (yakın geçmişte) faşizme (ağırlıkla sivil faşistlere) karşı yürütüp yönlendirmeye çalıştığımız savaşımız, yaratabildiğimiz ölçüde örgütlüydü. Öyle de olmak zorundaydı.

     Bu kesimler, yakın geçmişte içinde yer alınan bu örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasi anlayışının büyük ölçüde egemen olmadığını ileri sürerek, yaratılması başarılabilen bütün siyasi örgütlenmelerin külliyen reddedilmesi, hatta ilga edilmesi (dağıtılması) gerektiğini savunmuşlar ve bu doğrultuda oldukça zarar verici adımlar da atmışlardır. Bunların yerine ise ya 'yeni' (2. Enternasyonal partileri gibi) olanlarının ya da bir biçimdeki kitle örgütlenmelerinin geçirilmesini önermişlerdir.

     2- Devrimci sınıf mücadelesine ilişkin devrimci bakış açısı, yenilgi ortamının insan psikolojisinden de yararlanılarak bulanıklaştırılmış ve özünde sınıf uzlaşmacılığını temel alan açık/örtük teoriler geliştirilmiş/güçlendirilmiştir.

     3- Yılgınlık ve teslimiyet içerisindeki pek çok 'eski devrimci', ihtilalcilikten reformizme (özünde sosyal demokratlığa) evrilirken, hatta karşı-devrim saflarına ilticaya (sığınmaya) yönelirken sosyalist demokrasi kavramını ağızlarından düşürmemişlerdir.

     4- Devrimci mücadelenin görevlerinden uzak gevezeliklerle günlerini geçirmeyi yeğleyen 'entellektüelliğe' soyunmuş bazı aydınlar, bir çocuğun yenice bulduğu (sahip olduğu) ve bir süre oynamaya doyamadığı bir oyuncak ile oynayıp durması gibi sosyalist demokrasi kavramıyla oynamaya başlamışlardır.

     5- 'Gerçek sosyalist demokrasi' adı altında, özünde burjuva demokrasisine öykünen ve yönelen (ülkemizde ve dünyada) 'teoriler' formüle edilmiştir.

     6- Var olan 'sosyalizmin' tıkanması noktasında gündeme gelen Gorbaçov'un Sovyetler Birliği'nde ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde benzeri bir biçimde başlatılmasına öncülük ettiği ve doğal/kaçınılmaz bir biçimde dünya solunu saran Glasnost/Perestroyka (reformları) tartışması sürecinde, yalnızca 'sosyalizm' uygulamalarının değil, aynı zamanda sosyalizmin tarihinin, bütün değerlerinin ve Marksist-Leninist ideolojinin kendisinin de sorgulanmaya ve revizyona tabi tutulduğu gözlenmiştir.

     Yer yer Liberter (anarşist) ve Troçkist düşüncelere has yorumların/düşüncelerin izlerini taşıyan, bu anlamda bunlarla iç içe olan, bir başka deyişle yalınlıktan uzak bu sağ (revizyonist/inkarcı) yaklaşımların, yenilgi yıllarında sol ve devrimci hareketimiz saflarında bir ölçüye kadar da olsa göreli bir etkinlik sağladıkları söylenebilir.

     Yaşanılan dönemin nesnel ve özellikle içine yuvarlanılmaktan kurtulunamayan, bugüne kadar da aşılması/mazide bırakılması başarılamayan öznel koşulları nedeniyle, ülkemiz özgülünde bu sağ eğilimler/yaklaşımlar karşısında 'olması gereken' (devrimci) tavır yeterince ortaya konulamamıştır. Bir başka deyişle, bu sağ saldırı durdurulup püskürtülememiş ve devrimci görüşler galebe çalınamamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, sosyalist demokrasi kavramının içinin boşaltılması, çarpıtılması, anlamsızlaştırılması, ayağa düşürülmesi, yanlış ellerde 'bayrak' yapılması ve göndere çekilmesi karşısında, hiç istenmemesine karşın yalnızca seyirci kalınmıştır.

     SAĞ, 'SOL' TEPKİCİLİĞE YOL AÇTI

     Devrimci görüşlerin üretilip saflara egemen kılınamadığı ve bir boşluğun/kaosun yaşandığı, bugüne kadarki bu yenilgi yıllarında, ülkemiz tarihinde 12 Mart sonrası olduğu gibi benzer durumlarda pek çok kez görülen bir şey görüldü: Bir yönüyle ideolojik/teorik yetersizliğin, duygusallığın ve tepkiciliğin ürünü olan, sağ'ın tam zıddı 'sol' (dogmatik) ve oldukça ilkel bir karşı eğilim boy verdi. (Yakın geçmişi yaşayan ve çizgilerini/geçmişlerini/kendilerini savunabilme güdüsüyle hareket eden insanlarda, bunun koşulları zaten mevcuttur.)

     Sosyalist demokrasi konusundaki sağ yaklaşımlar karşısında, bu 'sol' (dogmatik) eğilim içerisine giren arkadaşlarımız, dışımızdaki 'sol'lar gibi bütün sosyalist demokrasi tartışmalarını küçümsemeye; bu içerik ve çerçevedeki tartışmalarla dalga geçmeye ve alay etmeye; bulaşıcı bir hastalık ya da ağır bir suçmuş gibi bu tartışmalardan uzak durmaya; bu tartışmalara katılmak veya bu içerikte, kendi saflarımızda bile tartışmak isteyenleri aforoz etmeye; giderek, sosyalist demokrasi tanımının kendisine, EVET, YANLIŞ OKUMUYORSUNUZ, sosyalist demokrasinin (doğrudan demokrasinin) kendisine İLKE DÜZEYİNDE karşı çıkmaya başladılar.

     1Yakın geçmişimizde içinde yer alarak mücadele ettiğimiz bütün örgütlenmeler, a) oluştukları dönemin nesnel ve öznel koşullarından bağımsız ele alınamayacak, b) 'olması gerekene' ulaşma doğrultusunda yaratmayı başarabildiğimiz örgütlenmelerdi.

     Gerçek böyle olmasına karşın, bu 'sol' eğilimdeki arkadaşlarımız, yanlış bir yaklaşımla hem bu örgütlenmeleri bu nesnel ve öznel koşullardan soyutlayarak, hem de ideal/mükemmel örgütlenmeler olarak algılamış, ele almış ve kendilerince değerlendirmişlerdir. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, bu örgütlenmelerin bugüne ışık tutacak şekilde irdelenmesi görevi gereksiz görülmüş, yinelenmesi gerektiği yollu bir 'anlayış', kendiliğinden öne çıkmıştır. Giderek, bu yönüyle de yakın geçmişimiz tabulaşmaya yüz tutmuştur. Aksi doğrultudaki bütün görüşler ise, hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın 'geçmişin reddiyesi' olarak, sağcılık olarak 'damgalanmaya' çalışılmıştır. Hala da devam ediyor...

     2- 'Geçmişe sahip çıkma' adına, geçmişimizde çok doğal olarak bulunan/bulunabilecek olan ve daha o yaşanılan süreçte aşılmaya çalışılan eksiklikler 'yok', olumsuzluklar 'doğru' kabul edilmiş, savunulmuş ve haliyle, kalıcılaştırılmak istenmiştir.

     3- İdeolojik/Teorik araştırma, çalışma ve tartışmalara, 'tehlikeli' diye karşı çıkılmıştır. İdeolojik/teorik yetersizlik, gerilik ve yüzeysellik yüceltilmiş, giderek teori düşmanlığı baş göstermiştir.

     4- Koyu bir 'keskinlik' görüntüsü altında, yaygın bir sekterlik ve tasfiyecilik saflarımıza egemen kılınmaya çalışılmıştır.

     5En önemlisi, hayret edilecek bir biçimde sosyalist demokrasi kavramı, onu gerçekte inkar edenlere, sanki o onlara aitmiş gibi hediye edilerek, EVET, GÖNÜLLÜCE HEDİYE EDİLEREK, sosyalist (ya da halk) demokrasisinin dışında ve ondan soyutlanmış bir 'sosyalizm' ve devrimci 'örgütlenme' anlayışı (sanki mümkünmüş gibi) savunulmaya başlanmıştır.

     Bu çıkış, sağ yaklaşımlar karşısında duyulan yoğun tepkilerin bir biçimde ifadesi olduğundan, ilk başlarda haklı (meşru) bir zemine sahipti. Bundan dolayı da özellikle yakın geçmişi yaşayan bir kısım arkadaşlarımız arasında yaygın bir sempati topladı. Ancak, hızla farklı bir noktaya savrulmaktan kurtulamadı. Bugün ulaştığı boyut itibariyle, bu 'sol' eğilimi de benimsemek ve savunmak mümkün değildir.

     Bu, nesnel olarak, saflarımızdaki sağ bir yanlışın karşısına tam tersi kutuptaki bir başka ('sol') yanlışın çıkarılması demektir.

     Bugün, bu 'sol' eğilimin devrimci hareketimiz açısından ideolojik/teorik anlamda herhangi bir önemi ve anlamı yoktur. Olmamalıdır da. Bu da, karşı çıkılan sağcı yaklaşımlar gibi, bugün için o düzeyde olmasa da, saflarımıza zarar vericidir.

     Sosyalist demokrasi konusunda, Türkiye solunun genelinde olduğu gibi devrimci hareketimiz saflarında da birbirine zıt bu iki yaklaşımın egemen ve 'çekim merkezi' olduğu gibi bir görüntü vardır.

     Sosyalist demokrasi tartışmalarını şu ya da bu biçimde gündeme getirenler, bu tartışmaların başka konulardaki tartışmalarla da bütünleşerek/gelişerek yeni bir saflaşmaya yol açmasını istiyorlardı (ve istemeye de devam ediyorlar). Bugün, adeta bu istek gerçekleşmiş ve büyük ölçüde kendiliğinden yükselmeye başlayan ülkemizdeki sınıf mücadelesi pratiğinden kopuk bir 'saflaşma' eğilimi gündeme gelmiştir (!).

     BU GÖRÜNTÜ YANILTICI VE GEÇİCİDİR

     Bugünkü görüntünün ve bu biçimdeki 'saflaşma' eğiliminin, bir süre daha varlığını sürdürmesi mümkündür. Uzun dönemde kalıcı olup olmaması ise, tamamen ülkemizde yeniden yükselecek/yükseltilecek devrimci sınıf mücadelesi içinde gerçek bir çekim merkezi olabilecek M-L bir alternatifin yeniden ortaya konulup konulamamasına bağlıdır. Bir başka deyişle, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin devrimci hareketimizin önderliğinde yükseltilebilmesine, yürütülüp yönlendirilebilmesine, ya da aksine... bağlıdır.

     Gerçek ayrıştırıcı, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin kızgın/çetin pratiği ve devrimci hareketimizin, 'yeniden üretilmesi ve aşılması' sürecinde ortaya koyacağı devrimci (M-L) görüşleriyle yürüteceği ideolojik mücadeledir.

     Bugüne kadarkiler, (oldukça tahribata yol açmış olsalar da) yanıltıcıdır. Geçicidir. Bunun bilincine varmak gerekir.

     Bugünkü görev, farklı düzeylerde kalıcı saflaşmalara da yol açacak olan, işçi sınıfımız başta olmak üzere bütün emekçilerin sınıfsal/ulusal mücadelesini yükseltmek ve yanlışların karşısına devrimci görüşleri koymak/bu görüşleri saflarımıza egemen kılmak olmalıdır. Bugün bunun koşulları ve olanakları vardır denebilir.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, 'OLMAZSA OLMAZ'DIR.

     Sosyalist demokrasi konusundaki saflarımızdaki 'sol' eğilimlerin bugün ulaştığı boyut, yalnızca 'geçmişimizin ve M-L çizgimizin savunulması' iyi niyeti olarak açıklanamaz. Böyle bir açıklama, bugüne kadar oluşturduğumuz devrimci bakış açımızın bulanıklaştırılmasına katkıda bulunur. Dışımızdaki 'sol'lardan yöneltilen 'eleştirileri' özendirir. Devrimci çizgimizi savunmadaki uyanıklılığımızı köreltir. Devrimci hareketimizin 'yeniden üretilmesi ve aşılması' doğrultusundaki uğraşılarımızı, bir başka deyişle bu anlamda başlattığımız 'uzun yürüyüşü/'büyük sıçrayışı baltalar/yavaşlatır. Saflarımızdaki bazı arkadaşlarda yaygınca gözlenen Oblomov'luk eğilimlerini meşrulaştırır...

     'Sol' eğilimlerin bugünkü boyutu, aynı zamanda farklı bir 'sosyalizm'/'örgütlenme' anlayışını ve Türkiye devrimci hareketinin/devrimci hareketimizin çocukluk ve gençlik (12 Mart ve 12 Eylül öncesi) dönemlerinin (aşılmasına çalışılan ama bazı yönleriyle aşılması başarılamayan) özelliklerini de yansıtmaktadır. Süreç içerisinde, bir yönüyle sağa tepkici yaklaşımın kaçınılmaz sonucu olarak bu yönler öne çıkmaya ve savunulmaya başlanmıştır denebilir.

     Devrimci teori, sosyalizmde ve içinde yer aldığımız bütün devrimci örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasisinin olup olamayacağını tartışmaz; onu, tartışmasız, var kabul eder. Teorinin ve devrimcilerin tartıştığı, bu demokrasinin içinde yaşanılan koşullara, örgütlenmelerin niteliğine ve biçimlerine göre nasıl şekillenmesi ve nasıl işletilmesi gerektiğidir. Sosyalizmi önceki toplumsal sistemlerden, örgütlenmelerimizi feodal, burjuva, faşist... örgütlenmelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi, budur. Sosyalist (ya da halk) demokrasisinden soyutlanmış ve bunun dışında/ötesinde ne bir sosyalizm, ne de herhangi bir devrimci örgütlenme söz konusu olabilir.

     Bu arkadaşlarımıza ve 'sol'lara, sosyalist demokrasi konusunda sağ eğilimlere karşı gösterdikleri tepkinin tam aksine, sosyalist demokrasi şiarının olması gereken devrimci içeriğiyle devrimci saflardan yükseltilmesi gerektiğini ısrarla ve inatla anlatmalıyız. Çünkü, bu bayrak, sosyalist demokrasiyi burjuva demokrasisi doğrultusunda evriltmeye çalışanların değil, kesinlikle onların değil, bizlerin ellerinde olmalıdır.

     Sosyalist demokrasiyi duyduğumuz an değil, bunun reddedildiğini duyduğumuz an tüylerimiz diken diken olmalıdır.

     Bugün, Yeni Öncü çevresinde ve 'Birlik' tartışmalarında yer alan aydınlarda görüldüğünün benzeri bir amaçla ve oldukça soyut, entelektüel, plansız, programsız... düzeyde yürütülecek sosyalist demokrasi tartışmalarından yana olamayız. Ancak, sosyalist demokrasi konusundaki ideolojik/teorik bilgilenmemizi derinleştirecek (ya da bilgisizliğimizi aştıracak), daha iyi kavratacak, bugünkü örgütlenmelerimizde yaşama geçirirken ortaya çıkabilecek pratik sorunları çözümlememize yardımcı olabilecek sosyalist demokrasi tartışmalarını ise örgütlemeli, yaygınlaştırmalı ve bu anlamdaki tartışmaları teşvik etmeliyiz

     Bu gereklidir. Zorunludur... 28.2.1990” (4.3.1990/Nazilli) (1)

06.03.2021/Datça/Mehmet Erdal


(1)





CEZAEVİ YAZILARI-46:

DEĞİŞİM, SÜREKLİDİR VE SONSUZDUR!

... Okul çağında evlilik, okulu bitirememe üzerinde belirleyici olumsuz etken değildir. Olayları, yaşanılan dönemin koşullarında düşünmek, ele almak ve değerlendirmek gerekiyor. Biz, okumak istemediğimizden değil, okuma olanağı ve koşulları bulamadığımızdan okuyamadık, asıl olarak. 70-80 arası, faşist çetelerle dişe diş yürütülen bir savaş dönemiydi. Biz, faşist katillere karşı savaşmayı görev bildik. Bu görevimizi, başarabildiğimiz ölçüde yerine getirdik. Bunun bir bedeli vardı ve onu ödedik. Kimimiz öldü, kimimiz yaralandı, kimimiz yurt dışına çıkmak zorunda kaldı, kimimiz cezaevlerinde onlarca yıl yatmak zorunda bırakıldı... Biraz daha farklı yaşanamaz mıydı? Elbette yaşanırdı ama bunu o günkü bu nesnel koşulların yanı sıra bizim öznel durumumuzdan da ayrı düşünmemek gerekir. 80 sonrası ve yine bugün, daha farklı nesnel ve öznel koşullar vardır. Bugün, bence yüksek öğrenim okuyanlar okullarını bitirmeye çalışmalılar ama olaylar yine onları bizim benzerimiz bir seçenekle karşı karşıya bırakamaz mı? Bırakabilir...(14.3.1990) (1)

     “...İnönü, bir süredir, tam anlamıyla devlet destekçisi. Daha önce de yazdım: Bizim Sosyal demokratlarımız, dünyanın en rezilleri... Sermayeye yaranmak için, her tür kepazeliği seve seve yapıyor. Biraz önce TV'de bir konuşması vardı, rezillik... Katliamı onaylıyor ve özendiriyor. Muhalefeti böyle olan ve konuşan bir iktidar, neleri yapmaz ki... Şurası iyi ki, sosyal demokratlar daha iktidar bile olamadan hızla kendilerini halk nezdinde yıpratıyorlar...” (22.3.1990)(2)

     “... İlkellik, yüceltilecek, onur duyulacak ve örnek gösterilecek bir tavır değildir. Yaşam, bir bütündür. Yaşam, her konuda mutluluk duymaktır. Sevdiklerini mutluluğa boğmaktır. Mutluluğun duyulacağı konular, sınırlı değildir. Sonsuzdur. İnsan, yalnızca politik bir canlı değildir. Biz, değişmeyi, yozlaşma anlamında anlamamalıyız. Değişme, gelişmedir. Daha tam bir insan olmadır. İnsanların yaş yıl dönümlerini kutlamamaları, marifet değildir. Böylesi olaylar, yalnızca burjuvaziye has da değildir. İnsanlar, mutluluk duyacakları şeyleri çoğaltabilirler. Çoğaltmalıdırlar. Evet, gerçekten biz epey mesafe aldık... Bazıları, her şeye rağmen ilkellikte diretiyorlarsa, yapılabilecek bir şey yoktur. Bırakalım, o noktada kalsınlar. Biz, doğru bildiğimizde kararlı adımlarla yürüyelim. O karanfil, seni mutlu etti mi? Bu, benim için ölçüdür. Ben, bunu sürdürmek isterim. Kim ne derse desin. İnsanın kendini eğitmesi, bazı şeyleri bazı nedenlerle bastırması değildir. Eğitim, gereğine inanmadır. Yaş gününü kutlamamanın, dahası günü bilmemenin gereği nedir? Gereksiz olması mı? Neden gereksiz? Bunun yanıtı yok. İleride, devrim olduktan sonra, böylesi şeyleri tarihin çöp tenekesine mi atacağız? Sanmıyorum... Biz, insanlığın yarattığı değerlerden daha ileride olanı istiyor ve savunuyoruz. Elbette, gereksiz olanları ve aşılması gerekenleri geride bırakacağız ama bunlar nelerdir?

     Sevgilim, haklısın, toplumu değiştirme savı, aynı zamanda kendimizi ve en yakın çevremizi değiştirme savını da içinde taşır. Taşımalıdır. İleride olmayan, dışındakileri ileriye götüremez. Bu konunun yeterince kavranamadığı görülüyor. Feodal bir kişiliği ve değer yargıları olanın, burjuvaziden daha ileride şeyler yaratma savı aldatmacadır. Hiç şüphesiz, önce toplumu değiştirelim anlayışı gibi, önce kendimizi değiştirelim anlayışı da yanlıştır. Bu iki değişim, bir bütündür ve sarmal bir biçimde birbirini etkiler ama öncelik özeldedir. Yani, kişinin kendisindedir. Değişmeye başlayan, değiştirmeye de başlar. Bu hem insani ilişki, hem de birey-toplum düzeyinde böyledir...

     Bir başka şey, değişimin sınırının olmadığıdır. Değişim, sonsuzdur. Biz, yalnızca bu değişimi başlattık ve yaşıyoruz. Nereye kadar? Onu bilebilmek mümkün değildir. Engels ve Marks, 'Alman İdeolojisi'nde (*), ki Devrimci Gençlik de ilk sayıya almış bu sözü, değişimin kendisinin Komünizm olduğunu söylüyor. Şöyle: 'Bize göre Komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete, Komünizm diyoruz.' Bugünkü değişimin, bundan yüzlerce yıl sonra nereye varacağını bugünden bilemeyiz. Biz, bilme iddiasında da bulunamayız. Bu, hem insanlar, hem de toplumsal düzeyde böyledir. Bu ahlak, siyaset, toplumsal örgütlenme, cinsellik, dil vb. vb... her konuda geçerlidir. Kim ki, bugünden, şuraya kadar şu olursa iyidir, şu olursa kötüdür diyorsa, o idealisttir. O, var olan toplumsal ölçülerle hareket ediyordur. Komünizm, bugünden bilinen ve topluma zorla dayatılan bir şey değildir. Hani, değişmeyen tek şey değişmedir, denir ya... İşte, doğrusu budur. İnsan, bugün değişmeyi başlatır ve bir süre sonra, bugün düşleyemeyeceği kadar, düşlemekten korktuğu kadar değiştiğini ve değişmeyi daha da istediğini görür. Yani, bugün değişme karşısında duyulan korku, bizim tavrımız olamaz. Bu korkuyu duyan, bizden değildir. O , mevcut toplumdan yanadır. Tutucudur. Önemli olan, bunun gereğine inanmadır. Her adımda, daha çok değişme doğrultusunda kararlı adımlar atmaktır. Özelimizde de, biz daha da değişeceğiz. Her konuda...Korkmadan. Bugünkü korkularımızı bir kenara atacağız ve yaşayacağız. Yaşayarak, olması gerekenle olmaması gerekeni birbirinden ayıracağız. Olması gerekeni ilerleteceğiz. Bugünkünden daha farklı, ileride ve gelişmiş kişiliklere ulaşacağız. Kimin ne dediğine bakmayacağız. Mevcut toplumdan aldığımız değer yargılarını bir kenara iteceğiz. Değişme, sonsuzdur ve süreklidir, diyeceğiz. Biz, hem teorik düzeyde buna inanacağız, hem de her adımda yaşayacağız. Yani, kafamız açık olacak ve pratikte yaşayacağız...”

(21.3.1990)(3) Nazilli

13.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(1) 14.03.1990


(2) 22.03.1990


(3) 21.03.1990




CEZAEVİ YAZILARI -47:

ARKADAŞIMIZ AHMET ÇETİN ANISINA

SİNOP CEZAEVİ VE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

(Yol arkadaşımız Ahmet Çetin anısına) (1)

Bu bölümde, cezaevinde iken 16 mart 1987 yılında ölen yol arkadaşımız Ahmet Çetin ile ilgili Mehmet Şahin arkadaşımızın 1987 yılında yazdığı ve ölümünün 34. yıldönümü olan bugün paylaşılmak üzere yolladığı yazıyı, paylaşıyorum.

Hastanelerde kapanan son perde ve gerisi

'Ölen hükümlü için… Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde açlık grevi..' başlığı ile 19 Mart 1987 tarihli Cumhuriyet’te yer alan haber şöyle devam ediyordu: 'Böbrek yetmezliği çeken Ahmet Çetin adlı hükümlü, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde olaylara yol açtı. Arkadaşlarının tedavisinin kasıtlı olarak geciktirildiğini öne süren bir bölüm hükümlünün açlık grevine başladığı öğrenildi.'

Ankara Kapalı Cezaevi’nde bulunan siyasi tutuklu ve hükümlüler, arkadaşları Ahmet Çetin’in 16 Mart pazartesi gecesi Hacettepe Hastanesi dahiliye servisinde ölmesi üzerine, 18 Mart Çarşamba günü basına açıklama yaparak açlık grevi kararı almışlardı.

Denizli ve Sinop Cezaevleri başta olmak üzere 12 yıl çeşitli cezaevlerinde yatmış olan Ahmet Çetin, en son Burdur Cezaevi’nden tedavi olmak üzere, Ankara Kapalı Cezaevi’ne getirilmişti. Böbreklerinden rahatsız olan Çetin’in durumu bir hayli ağırlaşmış, zaman zaman komaya giriyor ve hastaneye kaldırılması savsaklanıyordu. İhmale gelmeyen durumuna karşın 15 gün cezaevi revirinde tutuluyor, İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere yapılan ısrarlı başvurular sonunda 'hastaneye yatırılması ancak sağlanıyordu.'

Hastaneye sevk edildiğinde böbreklerinin ikisi de çürümüş ve 'iflas etmiş' durumdaydı. Nihai çözüm için böbrek transferi gerekiyordu. Konulan teşhise göre, böbrek değişimine kadar geçen sürede 'diyaliz yapılması ve benzeri müdahaleler zorunluydu.' Ancak 'öylesine' bir yer olan Numune Hastanesi’nde ne 'diyaliz makinesi', ne de doğru dürüst –hele de mahkum hastalarla– ilgilenebilecek ilgili bir doktor vardı. İlgililerin söylediğine göre, böbrek tedavisi için gerekli ilaçlar da yoktu. Tedavisini ise dahiliyeci bir doktor yürütüyordu.

Esas tedavisinin yapılabilmesi için elverişli yer olan ‘Yüksek İhtisas’ veya benzeri bir hastaneye yatırılması gerekiyordu. Bu ise 'oralarda mahkum koğuşu olmadığı' bahanesiyle mümkün olmuyordu. Bunu Numune Hastanesi’nde ki Dr. Oktay Oymak şöyle ifade ediyordu: 'Mahkum koğuşunun olmamasının yanında, üresi olduğundan bir hayli uğraştırıcı bir hastalık. Bu tür hastalarla pek ilgilenmek istemezler. Oraya alınmaması birazda bundan kaynaklanıyor…' Çetin, üresinin yükselip krize girdiği bazı günlerde Yüksek İhtisas Hastanesi’ne götürülmüş, kabul edilmeyerek gerisin geri Numune Hastanesi mahkum koğuşuna getirilmişti. Acilen gerekli olan ilk diyaliz ise, ısrarlı başvurular üzerine Yüksek İhtisas Hastanesinden getirilen diyaliz makinesi ve bir ürolog tarafından yapılmıştı.

Gerekli ilaçların sağlanması ise ayrı bir sorundu. Bir yandan sık sık komaya girerken, ilaç yokluğu bahanesiyle günler geçiyor ve bir türlü diyaliz yapılamıyordu. Görevli dahiliye doktoruna 'hala neden müdahale edilmiyor?' denildiğinde, 'ilaç alınması gerekiyor. Bizde yok' diyordu. Sonunda Avukatı Musa Aytimur ve yakın çevresinin yoğun çabalarıyla, (her bir seans için) gerekli 270 bin küsur lira tutan ilaçlar sağlanıyor ve onca koşuşturmadan sonra ilk diyaliz yapılıyordu.

Söylediklerine göre iki haftada bir diyaliz yenilenmesi gerekiyordu. Gerek bu nedenle ve gerekse esas tedavisi için başka bir hastaneye sevk raporu hazırlanacaktı. Ne var ki bu, son günlere kadar bir türlü sonuca bağlanamamıştır. Bu gün yarın derken üzerinden haftalar geçmiştir. 'O halde neden hala rapor çıkarılmıyor?' denildiğinde ise, 'hastanın bir dilekçe yazıp iki fotoğrafla birlikte başvurması gerekiyor. Ama fotoğrafı yokmuş..!' deniliyordu. Sonuçta, üzerinde bulunan boy fotoğrafından yarım boy çekim yaptırılıp, çoğaltılarak bu da sağlanıp başvuru gerçekleştiriliyor.

Günlerden 13 Mart Cuma: 'Bu günlerde ikinci diyalize girmesi gerekiyordu. Zamanı geçmiş olmasın? Hastanın durumu tekrardan ağırlaşmak üzere. Şişlikleri ise henüz daha inmemiş. Mutlaka yapılacak bir şeyler olmalı..' dendiğinde ise; yine bir reçete yazılarak, 'hayır şu an diyalize gerek yok. Reçetedeki ilaç alınırsa, durum normale döner..' deniyordu. 'Yeterli' olduğu söylenen 130 bin liralık ilaç (human albumın..) tekrar alınarak, teslim ediliyor. İlaveten, ' raporun kesin bir iki gün içinde çıkacağı ve muhtemelen Hacettepe’ye sevk edileceği' de belirtiliyordu.

'Yaşamın yol olduğu dünyada' Çetin için son geçiş istasyonu olan Numune Hastanesinde, tedavi süresince serbest kalması için rapor da hazırlanmış ama maalesef işe yaramamıştır.

Numune Hastanesi nasıl bir yerdir ve gösterilen ilgi nedir ? Bunu, sık sık götürüldükleri için hastane koşullarını yakından bilen mahkumların açıklamalarından aktaralım. Yaptıkları basın açıklamasında, '..Mahkumların kaldığı özel bölümün, bir hastaneden çok hapishaneye benzediği, bu bölümle sürekli ilgilenen bir doktorun olmadığı, sabahki viziteden sonra doktorların bir daha buraya uğramadıkları…. Numune Hastanesinde diyaliz makinesi olmamasına rağmen, Hacettepe’ye, Yüksek İhtisas hastanesine sevki bir ay savsaklanmıştır. Numune Hastanesi ilaçları vermemiş ilaç tedariki avukatı ve bir arkadaşı tarafından sağlanmıştır. Ancak komaya girmesi üzerine Yüksek İhtisas hastanesine kaldırılmış ve geç kalınmıştır. Numune Hastanesi kurumu, öteden beri siyasi suçlulara karşı hasmane bir tutum içinde olan bir eziyet müessesesidir..' denilerek sorumluları hakkında kovuşturma açılması isteniyordu…' (18 Mart 1987 günü 2000’e Doğru dergisine yapılan açıklama)

Ahmet Çetin’i Ankara Kapalı Cezaevi revirinde yattığında tanıyan bir arkadaşı ise durumu şöyle anlatıyor: ' 03.03.1987 günü.. Numune Hastanesi Mahkum koğuşuna yattım. Mahkum koğuşunda kaldığım üç gün zarfında Çetin’in hasta ve bitkin durumu devam ediyordu. Gittiğim ilk gün Çetin koma halinde olduğu için konuşma fırsatı bulamadım. 2. Gün kendine geldiğinde, bana söylediği ilk söz, '20 gündür doktorların yanına gelmediği ve kendisinin ölüme terk edildiği..' şeklindeydi. Yanında yatan mahkum hastalar da, doktorların uzun süre Çetin’le ilgilenmediğini, söylediler. Doktorlarla arasında geçen bir konuşmayı bizzat kendisi şöyle anlatmıştı: 'Doktorlar bir ay önce yanıma geldiklerinde, o esnada mahkum koğuşunda sorumlu yüzbaşı da orada bulunuyordu. Doktorlarla geçen tartışmaya görevli yüzbaşı da şahit oldu.' Tartışma konusuna gelince; Çetin doktorlara neden ölüme terk edildiğini sormuş. Doktorlarsa hiçbir cevap vermeyerek susmuşlardır. Çetin burada görevli yüzbaşıya dönerek, kendisinin devrimci olduğu için tıbbi müdahalenin yapılmadığını ve kasıtlı olarak ölüme terk edildiğini söylemiştir. Görevli doktorlarsa her zamanki gibi hiçbir müdahalede bulunmadan odayı terk edip gitmişlerdir.

Zaten Ahmet Çetin’in mahkum koğuşunda yatması başlı başına bir cinayettir. Koma halindeydi ve vücudu devamlı olarak şişiyordu. Buna karşılık ölümle pençeleşen bu arkadaşa hiçbir müdahale yapılmamasına bizzat ben de tanık oldum. İnsan hayatının bu kadar ucuz ve değersiz olduğunu ilk kez görüyordum. Durumu gittikçe ağırlaşıyordu… Gereken tıbbi müdahale yapılmış olsaydı, günümüzde tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğu için, şu an Ahmet Çetin yaşıyor olacaktı.' (Cevat)

Çetin ölüme iki gün kala hala Numune Hastanesindeydi. Gösterilen sözüm ona 'ilgiye' bir de hafta sonunun Cumartesi ve Pazar'ı eklenmişti. Mesai günlerinde ite kaka yapılan bakımlar bu sefer nöbetçi personelin 'insafına' kalmıştı. Pazar günü durumu iyiden iyiye ağırlaşan Çetin, yanında görevli bir hemşireden başka kimsenin bulunmadığı geceyi koma halinde geçirmiştir. Durumun giderek daha ciddi bir hal alması üzerine Yüksek İhtisas Hastanesi’ne kaldırılmış; oradan da hiçbir tıbbi müdahale yapılmadan İbn-i Sina Hastanesi’ne/vakfına, orası da almayınca, ambulans içinde geçen saatlerden sonra Pazartesi günü öğleden sonra ancak Hacettepe Hastanesi’ne yatırılabilmiştir.(*)

Diyaliz uygulamasına geç kalındığından, Hacettepe’de de gece tekrardan girdiği komadan çıkarılamamış, annesi ve kardeşi her ne kadar böbrek vermeye hazır olsa da, buna zaman kalmamıştır. 16 Mart 1987 Pazartesi gecesi, ‘yaşamın adeta ölümü çağrıştırır olduğu’ yerlerde 'emin ellerde' Çetin de özgürlüğü soluyamadan gitmiştir.

(*) Adı geçen Numune, Yüksek İhtisas, İbn-i Sina ve Hacettepe hastanelerinin aralarındaki mesafe o kadar uzak ki; herhangi birindeki bir hasta 'ah' çekse diğerinden duyulacak neredeyse! Ya da binalarının gölgesi birbirine düşecek kadar uzakta! Bürokrasi ve oyalama sarmalındaki ihmalin sonucu, en acil durumda ve 'hızır servislerle' tam güne yakın bir zamanda ulaşılabilmiştir!

***

Son perde kapanırken ki durumu, bir de Numune Hastanesi’ndeki doktoruyla yapılan görüşmeden aktaralım:

-Oktay bey, tanıdınız mı?

-Tanıdım, hoş geldiniz. Ahmet Çetin.. evet..

-Evet… kaybettik.

-Başınız sağ olsun. ……

-Bir türlü inanasım gelmiyor. Nasıl oldu, anlatır mısınız? O gün (13 Mart) nelerin gerektiğini sorup, yazdığınız ilacı (human albumın) alıp bırakmıştım. Durumun iyi olduğunu, fazla endişe edecek bir şey olmadığını söylemiştiniz. Ne var ki sonuç hiç de öyle olmadı. Umutlarımızın tersi oldu. Bunun bir açıklaması olmalı. 'Emin ellerde' gitti maalesef.

-Durumu iyiydi, Biliyorsun rapor üzerinde uğraşıyorduk. Cuma günü (13 Mart) o ilacı verdik. Sevk raporuna müteakip Yüksek İhtisas hastanesine, İbn-i Sina’ya /Vakıf’a götürülüyor. Almıyorlar. Daha sonra Hacettepe’ye yatırılmış. Orada, diyaliz esnasında kalbi durmuş.

-İkinci bir diyalize sokuluyor mu?

-Evet evet… Üresi yükseliyor. Diyaliz diyorlar. O esnada gidiyor. Periton diyaliz aslında riskli bir iş..

-Fakat bir ihmal olduğunu sanıyoruz. Çoğunlukla intibalar o yönde.

-Burada öyle bir durum yok. Elimizden geleni yapmaya çalıştık…

-Örneğin Cuma gününden sonra, Cumartesi-Pazar (14-15 Mart); hafta sonu ve sevk sırasındaki oyalanma ve gecikmeler… Sizce bu ihmal değil mi?

-Evet… Hafta sonu araya Cumartesi-Pazar girdi. Ben yoktum. Sanıyorum buradaki diğer arkadaşlar (nöbetçi doktorlar) benim gibi gereken ilgiyi göstermemişler. Öte yandan ambulans v.s şeyler… Sevk konusundaki bürokratik işlemler uzamış olabilir, onu bilemiyorum. Bizden sonraki gittiği yerlere ilişkin şeyler… Fakat kesinlikle ikinci bir diyalize girmişti.

-Ben girmedi diye duymuştum, Araştırılacaktır.

-Bu arada basına açıklama yapılmış. Cumhuriyet ve Ulus’ta çıkmıştı. Cezaevinde protesto için açlık grevine gidilmiş. Siyasi mahkum olduğu için ihmal ve kasıtlı yapılan bir şeyler olduğu söylenmiş. Bunun olduğunu sanmıyorum. Cezaevinde ihmal edildiği de yazılmış.

-Zaten her şey orada başlıyor. Cezaevlerinin kötü yaşam koşullarında yıllarla ifade edilen ihmaller var. Bunlara ilaveten siyasi eğilimi nedeniyle bir de hastanede ihmal edildiği konusu var..

-Biz elimizden geleni yaptık. Açık söylemek gerekirse, bu tür hastalıklar zengin hastalığı! Bu durumda yapacağımız bir şey yoktu. Hatta izin raporunu da hazırlamıştık.

-Salıverilmesi için yani?

-Evet üç aylık izin raporu.

-Öyle ise bile maalesef işe yaramadı ama, verdiğiniz bilgiler için yine de sağ olun.

-Üzgünüm, tekrar başınız sağ olsun..”

27.03.1987 günü saat 15.30 da Dr. Oktay Oymak ile yapılan konuşma böyle bitiyordu.

***

Sonuç: 'Takipsizlik kararı: Tabii nedenli ölüm!' ve yanıt bekleyen sorular.

Son yolculuk noktalanırken, '175 cm boylarında, 75 kg. ağırlığında, …kumral saçlı, kızıl bıyıklı, beyaz tenli…' ifadeleriyle başlayan 20.04.1987 tarihli ‘Otopsi Raporu’nda böbreklerle ilgili olarak, '…Her iki böbreğin normale göre küçük yapıda ve haşlanmış et görüntüsünde olduğu tespit edildi.

Otopsi sırasında beyin, akciğer, karaciğer, kalp ve her iki böbrekten alınan parçalar mikrobik tetkik için histopatoloji laboratuvarına gönderildi.

Histopatoloji laboratuvarının 16.04.1987 tarih ve 1987/15 sayılı raporunda; akciğerlerde bronş dallarında epitel ve iltihap hücreleri, alveollerde anfizem hali, böbreklerde kronik pyelonefrit tespit edildiğinin kaydedildiği görüldü..' dendikten sonra şu sonuca varılıyordu:

'1-Kişinin ölümünün kronik pyelonefrite bağlı böbrek yetmezliği sonucu meydana gelmiş u,

2-Yapılan otopside travmatik-patolojik bir bulgu tespit edilmediği, ölümün tabi nedenlerden ileri geldiğini bildirir rapordur.”

Sadece bu raporla sınırlı olduğu anlaşılan soruşturma yapılıyor ve 'Takipsizlik Kararı' veriliyordu. ‘Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Osman Sabit Gökmen-16505’ imzalı, 24.04.1987 tarihli 'Takipsizlik Kararı' ise şöyle:

'Olay günü Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesinde vefat eden 33 yıla mahkum, Ahmet Çetin’in cesedi üzerinde yapılan otopside, şahsın ölümünün kronik böbrek yetmezliği sonucu… meydana gelmiş olduğu… ve ölümün tabi nedenlerden ileri geldiği… anlaşılmış olmakla, olay hakkında kamu adına takibata ve tahkikata mahal olmadığına…karar verildi.'

Varılan sonuç, 'tabi nedenlerden ileri gelen ölüm' ve 'takipsizlik kararı'. Başkaca hiçbir nedeni yokmuşçasına hazırlanan ‘rapor ve karara' göre her şey normal bir seyir içinde olmuştu!

Oysa gerçekten 'tabii nedenlerden ileri gelen' bir ölüm müydü? 'Kronik böbrek yetmezliği' ibareli rapor her şeyi açıklıyor muydu? Neydi o halde? Daha yolun yarısında yaşamın ölümle noktalanması 'kaderin bir cilvesi miydi' yoksa? 'Eceliyle ölüm olmaz. Nedensiz ölüm olmaz' gerçeğine parmak basan Tıp Bilimine göre gerçek neden bu olabilir mi? Ya da neden olarak belirtilen 'Kronik pyelonefrite bağlı böbrek yetmezliği' kendiliğinden mi ortaya çıkmıştır? O halde varılan sonuç soruşturmanın hepsi bundan ibaret olabilir mi? Değilse neden soruşturulmadı, soruşturulmuyor?

Benzeri sorular bir kez daha sorulmuştu:

'… Ahmet Çetin cezaevine girdiğinde daha yirmilerinin ilk yarısındaydı. Böbrekleri birdenbire mi çürümüştü? Ankara’ya geldiğinde her şey yapılmış bile olsa, daha önce müdahale edilemez miydi? Bugüne kadar yattığı cezaevlerinde kaç kez doktora çıkmış ve durumuna ne teşhis konulmuştu? Ahmet Çetin’in ölümü ardından açlık grevine gidenler, Türkiye cezaevlerinde yaşanan insanlık dramına ilişkin bu ve benzeri soruları kaçınılmaz olarak akla getiriyordu.' (2000’e Doğru dergisi, sayı 12)

İnsan Hakları Derneği başkanı Nevzat Helvacı, 19 Mart tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, ölümün 'ihmalden' kaynaklandığını belirterek, 'Çetin zamanında tedavi ettirilseydi ölmeyecekti.' diyor ve 'Çetin cezaevine girdiğinde hiçbir rahatsızlığının olmadığını öğrendiklerini belirterek, olayın cezaevlerinde yaşanan drama bir örnek oluşturduğunu' kaydediyordu.

O halde gerçek nedenlere parmak basılmalı, basılmalı ki, bir daha böylesine zamansız gidişler önlenebilsin. Çünkü Çetin’in son günlerinde olup bitenler, yıllar öncesinden başlayan ve dönüşü olmayan bir noktaya gelen yolculuğunun son anı; bir kez daha yaşanmış olan dramın son perdesinin son sahnesiydi.

Dönüşü olmayan yolculuk nasıl başlamıştı? Neydi bu dramın adı?

***

Cezaevleri ve Sinop gerçeği!

Adalet Bakanı Oltan Sungurlu’nun 'Cezaevlerinde işkence olmaz. Burası artık devletin savcılarının kontrolündedir. Doktorlar vardır.' ( 11 Mayıs 1987, Cumhuriyet) açıklamasına karşın yaşanmış olan ve bundan böyle yaşanmayacağının ise garantisi olmayan Cezaevleri ve Sinop Gerçeği!

Karadeniz’in nemli havasını olduğu gibi içinde yatan hükümlülerin ciğerlerine dolduran Sinop Cezaevi koşulları sonucu ölmüştü, Çetin. Bunu arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda da, ' Sinop’ta uzun süre kalmam sağlığımı altüst etti.' diye yazarken; bir arkadaşı onunla ilgili mektubunda, ' Sinop onu yemiş bitirmiş, sağlığını orada bırakmış. O 1984’ün 11. ayında uğradığı işkencede, bu ölüm yolculuğunun biletini alıyor…' diyordu.

Bunu, Ahmet Çetin’le epey bir süre Sinop Cezaevinde yatan ve yine onunla birlikte aynı gün (22.09.1986) Sinop’tan sevk olan Mehmet Tağal ise, Denizli cezaevinden yazdığı 03.04.1987 tarihli mektubunda şöyle anlatıyordu: “Bizler şimdilik burada bir şey yapamamanın huzursuzluğu içindeyiz. Aslında elimde epeyce malzeme var. Ancak buradan bir şey olmuyor. Kayınpederine tel çektim henüz gelmedi. Bazı yerlere avukat göndermelerini istedim. Henüz oralardan da bir cevap gelmedi. Ahmet’in durumu geçmişe dayanır. ‘Kendisiyle fazlasıyla ilgilenilmesinin’ sonuçları !'

İşte Mehmet Tağal’ın 'aslında elimde epeyce malzeme var..' dediği şeyin özeti, 'Sinop gerçeği ve ona ölüm yolculuğunun biletini aldıran işkencede kaldığı günlerdi..'

Aynı gerçeğe tanık olan Uşak Kapalı Cezaevinde bulunan Erol Girgin de Mehmet Tağal gibi Ahmet Çetin’le Sinop’un bodrumlu, hücreli ve işkenceli ürpertici uzun günlerini beraber yaşamış ve daha sonra birlikte sevk olmuştu.

Çetin bir arkadaşına yazdığı başka bir mektupta , 'Böbrekler tam anlamıyla iflas etmiş. Sinop’un bizde bıraktığı izler' derken, yine Sinop günleri başkaca mektuplarda da şöyle dile getiriliyordu:

'Ahmet arkadaştan biraz bilgi vereyim sana. Geçen yazdığımda Ahmet hastanedeydi. O zaman dört gün yattı geri geldi. Kendisini tekrar Samsun’a havale etmişlerdi. O ara bayram geldi çattı… Bayramdan sonra ayın 13’ünde Samsun’a götürdüler ama, ne yazık ki gece yarısı, bir de baktık geri geldi. Buradan direkt Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Hastanesi’ne götürmüşler, adamlar orda muayene etmiş; 'Sende yüksek tansiyon var, git bunu düşürsünler öyle gel' demişler! Ne güzel konuşmuşlar değil mi? Dahası da var. 'Muayene olabilmen için kayıt olup, dosya açtırman gerekiyor. Bunun içinse dört bin lira yatırman gerekiyor.' demişler. Ahmet de mahkum olduğunu, bu kadar parayı nerden bulacağını sormuş. Tabi onlar da para yoksa bakım da yok demişler. Sonuç olarak parayı bulup vermiş, onlar da muayene etmişler ve 'sende yüksek tansiyon var önce bunun düşürülmesi gerekir. Bunu ise biz burada yapamayız. Seni Sinop’a göndereceğiz. Sonra gelirsin, tekrar bakacağız, Gözlerin duman olmuş. Neden zamanında gelmedin, v.s v.s..'

Görüyorsun ya verilen cevapları, sorulan soruları. Adam sanki mahpus değil de, sanki altında Mercedes'i, durmadan Bağdat Caddesinde turluyor ya, git gel diyor.. Bilmiyorlar ki, üç aydır oraya gelmek için neler çektiğini… Hele de 'neden zamanında gelmedin?' demesi yok mu, bu söz bütün heyheyleri başıma topluyor…. Oradan gelince o gece kaldı. Dün ayın 14’ünde tekrar acil olarak hastaneye yatırdılar...' (16.06.1986, Sinop)

Daha bir yıl öncesinden acil olarak hastaneye kaldırılıyor Çetin. Öylesine göstermelik muayene ve oyalamalarla, aradan bir yıla yakın bir zaman geçiyor. Oysa tıp dünyasının böylesi hastalıklar için altını çizdiği bir şey var: Bu türlü hastalık en az 1,5-2 yıl önceden kendini belli eder. İhmali ise dönüşü olamayan yola açılan bir kapıdır. Ve nitekim öyle de olmuştur.

Ahmet Çetin Denizli Cezaevinin 'bodrum sefalı' yıllarından sonra, Sinop Cezaevi'ne, orada da 5 yıl kaldıktan sonra 'iflas etmiş bir bünyeyle' 1986 sonbaharında Burdur Cezaevi'ne gönderilmişti, son yolculuğun biletini önceden almış olarak... Bir yıl sonra ise oradan da tedavi amacıyla Ankara’ya getiriliyor. Ankara Numune Hastanesi'nde ise, eğer Dr. Oktay Oymak’ın söylediği doğruysa, son günlerinde üç aylık tahliye-izin raporu da hazırlanmıştı. İşe yaramayan rapor.. raporlar!

Kendisinden 4 gün önce (12 Mart 1987) ölen Muammer Özdemir de cezaevlerinin kötü yaşam koşulları sonucu siroz olmuş; onun için de 6 aylık tahliye raporu hazırlanarak dışarı salıverilmiş. Hatta Almanya’ya kadar gitmiş. Geç kalındığından, yapılan ısrarlı müdahalelere rağmen kurtarılamamış. Onun raporu da işe yaramamış, son yolculuğu son nefesle noktalanmıştır. Özdemir’in yakın bir dostu bu konuda ilginç bir noktaya parmak basarak; “Azizim cezaevlerinde önce mahvediyorlar. Sonra hastaneye gönderiyorlar. Hatta rapor verip dışarı da çıkarıyorlar. Fakat bunu hastayı kurtarmak için değil, kurtulamayacağını bildiklerinden, sorumluluk telaşına düşüp, kendilerini kurtarmak için yapıyorlar..' diyordu. Sonuç Ahmet Çetin için de ister istemez aynı şeyi akla getiriyor. Benzer bir ifadeyle Ahmet Çetin’in yakın bir dostu ise şöyle diyordu: 'Çetin’in cezaya değil tedaviye ihtiyacı vardı. Cezaya ihtiyacı olanlar, onun bu duruma düşmesine yol açıp, son nefesine kadar bırakmak istemeyenlerdir. Bunu herkes bilmeli...'

O halde Ahmet Çetin’in ölümü nasıl 'tabii nedene dayalı' olabilir? Bunun doğru yanıtı, ancak başta Mehmet Tağal ve Erol Girgin’in tanık olarak dinlenip, Sinop cezaevinde yaşanmış olan dramatik gerçeğin aydınlatılmasıyla mümkündür.

Dileyelim ki, insanlar 'meşru olmayan' hiç bir ceza ve kötü yaşam koşullarına terkedilmesin. Herkes içerde, dışarda, her yerde insanca muamele görsün, görebilsin. Yetkililer tarih ve toplum karşısında sorumlu kalmak istemiyorlarsa eğer, 'meşru olmayan' ölümlerin nedenleri iyi araştırılıp, üzerine gidilsin ve sorumlularından hesap sorulsun. Cezaevlerinde yaşanan insanlık dramı tekrar tekrar sahnelenmesin.

***

Ve Tepkiler

Bir çok soruyu geride bırakarak, son çeyreği cezaevlerinde geçen anlamlı yaşamdan sonra 'emin ellerde', bir yanıyla dostlarından ayrılan Çetin’in ölümü hiçte doğal karşılanmamış. çeşitli tepkilere neden olmuştu.

Öncelikle, 'bugün ona yarın bize' diyen Ankara Kapalı Cezaevinde bulunan onlarca hükümlü ve tutuklu, basına açıklama yaparak, 3 günlük açlık greviyle olayı protesto etmiştir.

Aynı günlerde İnsan Hakları Derneği adına durumun ‘ihmalden' kaynaklandığına ilişkin basına açıklama yapılmış; Ulus, Cumhuriyet gazeteleri, 2000’e Doğru dergisi soruna duyarlılık göstererek, ilgili haberlere ve açıklamalara yer vermiştir. Ayrıca Yeni Gündem’de (2) Çanakkale ve Sinop Cezaevine ilişkin Muammer Özdemir ve Ahmet Çetin’le ilgili gönderilen bir açıklama yayınlanmıştır.

Ve telgraflar çekilir dostlarına: 'Ahmet Çetin’i kaybettik acımız büyük.' Dostlarının gönlünü kazanmış Çetin’in haberi bir anda dört bir yana yayılıp, acıların paylaşıldığı biraz buruk ama daha çok öfkeli satırlarda, sohbetlerde yankılanmıştır:

'Dünden beri moralim nasıl bozuk bir bilsen... Telgrafı aldık, önce inanamadık. İkincisi geldi, o zaman biraz ‘doğrudur’ demeye başladık. Üçüncüsü ise bugün geldi. Yine bugün Muammer’in de öldüğünü duyduk. Şok üstüne şok… Bu iki dostumuzun ölümü kadar, başka çok az şey beni sarsmıştır.'

'Ahmet Çetin ölmüş. Öyle canım sıkıldı ki sorma. ….yandığımın dünyasında hep bizi mi buluyor bu türlü belalar.. İnanasım gelmiyor yahu.! Nasıl üzüldüm anlatamam. Denizli’de bodruma atıldığımızda laf-lafı açmış konuşuyorduk; Selim Martin’den hemen sonraydı. A. Çetin bana, 'Üzülme, ölümün en şereflisi onunkisi. Keşke biz de onun gibi ölebilsek. Hasta yataklarında, trafik kazalarında ölmek de var.' İstemediği şekilde öldü. Fıttıracağım arkadaş. Nereden bulur böyle şeyler bizi…'

'Sevgili Ahmet’imizi yitirdik. Bu konuda acım gerçekten büyük. Gerçi bundan çok daha acı durumlar geldi başımıza. Ancak gerek Ahmet’in ölüm biçimi ve zamanı, gerekse onu çok yakından tanımam acımı bir kat daha artırıyor. Kaldı ki Ahmet alabildiğine kendini yetiştirmiş...olgunlaşmış bir dosttu..'

'..Sonunda kötü haberi duydum. İşte o gün Pazartesi akşamı aramızdan ayrılmış, Hacettepe Hastanesi’nde. Hepimizin acısının ne kadar derin olduğunu biliyorum. Bu acıyı da bal eylemeye çalışacağız. Bunu da içimizde ölümsüzleştireceğiz. Ne iyi bir insandı, mütevazi, hoşgörülü, gerçekten unutamayacağım insanlardan biriydi.'

***

Şiir olmuştu Çetin, dilden gönüle düşüp: 'YİNE VAR'

Yaşamın yol olduğu dünyada/ Bir Ahmet Çetin vardı/ Çiğneyip geçmek istediler/Leşçil ayaklarıyla/ Yine var.

Zora sayrılığa direnciyle şarkı söyler gibi/ Sevgi dolu çetin yürek/İyiden güzelden yana umut dolu/ Zindanlarda, işkenceden sürgüne /Ben gidersem arkamda ağıt duvarı olunmasın/Sevgiyle hatırlayın/ coşkuyla aydınlatın karanlıkları/ Yokluğumu aratmasın sevenlerim/ diyordu”

Sadece mektuplarından fotoğraflarından tanıyan/Orta okuldaki biricik oğlu:/ “Anne babam ne karakterli insan /Cezaevindeki devrimciler hep böyle midir?/ ne iyi şeyler yazar sevindirirdi”/ Annesi: “Onlar hep öyledir oğlum..”/Dostları: “Selam Ahmet Çetinlere/ Onurlu yaşamıyla kalbimizde olacak..”

Çelengine yazıldı, doğum: Eylül 1951

(…) değerli insan Ahmet Çetin yaşıyor

16 Mart, Söylesene Cahit

'Yaş 35' yolun neresi eder?

Burası bizim başkent Ankara !

Karlı bir günde düştü, çiçeklendi

Elden-ele, dilden gönüle..

Açar mapusun gülü!

Özgürlük dalgasıdır denizimizde

Sevdalandırasıya bir yanık ezgi

Bir çetin yürek .!'

***

Kimdir Ahmet Çetin?

Onu yakından tanıyanların deyişiyle; ' İyi bir insan, yiğit bir kişi, inatçı ve dayanıklı olduğu kadar umut ve coşku dolu, korkunç bir öğrenme arzusuna sahip, güvenilir bir dost'

Denizli’nin Buldan ilçesinin Derbent köyünden 1951 doğumlu Ahmet Çetin, ‘Yaşamının üçte birinden fazlasını demir parmaklıklar arkasında geçirmiş ancak, gönlü aydınlıklar içinde, pırlanta dünyasıyla hep özgürlükten yana olmuş; yaşamının en zor günlerinde iyiden, güzelden ve doğrudan yana çarpan coşkulu yüreğiyle, yaşama sevdasını ve geleceğe olan umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Cezaevlerinde çoğu günleri sürgünden sürgüne, bodrum katlarda ve hücrelerde geçtiğinden, çoğunlukla ziyaretçileri kabul edilmemiştir. Bu yüzden ve de uzak yerlerdeki cezaevlerinde yattığı için, ortaokuldaki biricik oğlu kendini yakından görme fırsatı bulamamış; onu sadece mektuplarından ve fotoğraflarından tanımakla kalmıştır. Buna karşın birçok yakınlarının ve dostlarının olduğu kadar, yazdığı esin kaynağı mektuplarıyla oğlunun da gönlünde taht kurmuş ve bilincine kazınmıştır. Geride onu sevgiyle ve coşkuyla hatırlayan ve hep hatırlayacak olan naif ve çetin yürekli, kendi gibi onurlu bir yığın dost bırakmıştır.' Yakın bir dostu, içtenlikli sohbetinde  onun için böyle söylüyordu.

'İnsanların insanlaşması yaşamın her alanında toplumsal yükümlülüklerini omuzlamalarına, dolaysıyla inanmış oldukları felsefeden ödün vermemelerine bağlıdır.' Yakınlarına gönderdiği bir fotoğrafın arkasına bu mısraları yazmıştı Çetin.

Umut ve sevgi çiçeği olan, sıcak dostluk esintili mektup ve kartları, özgün şiirlerle doluydu:

'Öfke rüzgarları fırtınaya dönünce

Kızaran ufuklarda bulut kalmayacak

Tükenecek elbet karanlıkların ömrü

Şafaktan sonra gece olmayacak

Yüreğimiz kokladı umut çiçeklerini

Umut çiçekleri artık kanamayacak'

--------------0-------------

'Hey dostum

Benzin sararmasın yol bitmiş değil

Biz koruyamamışsak bile bir tutam ışığı

Dillerimizde yer edememişsek güzel ve acıyı

Söyleyen türküyü

Belki bir şiirdir ışır

Sancısını bağrında getirerek”

1987/Ankara/Mehmet Şahin

16.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1)


    (2) Not; Ahmet Çetin ile ilgili olarak yazıp yolladığım bir yazımın yayınlandığı derginin adı aklımda hep 'Nokta' olarak kalmış; bu nedenle hep 'Nokta' da bu arayışı sürdürmüştüm. Mehmet Şahin'in 1987 yılında yazdığı ve bugün yayınladığımız bu yazıyı okuyunca, hafızamın beni yanılttığı sonucuna vardım. Yazımın çıktığı dergi 'Nokta' değil, 1987 yılı içinde çıkan 'Yeni Gündem' in bir sayısı olabilir. Eğer bu yazıyı okuyan arkadaşlardan birisi bir biçimde 'Yeni Gündem' in bu sayısına rastlar ise lütfen beni haberdar etsin./M. Erdal



CEZAEVİ YAZILARI-48:

YOL ARKADAŞIMIZ İNKILAP DAL'IN ANISINA!

...İnkılap ile ilgili Adnan'ın (*) mektubunu aldım. Adnan'a bir mektup yazdım... 7 ve 9/13'teki arkadaşlara da ilettim. Yazıp yazmama gereğini duyup duymayacaklarını bilemiyorum... Bu istem ve çabaya, müthiş sevindim. Adnan, bu işten vazgeçmemeli. İnatla devam etmeli. İnkılap'ın hasta ve tahliye olduğu sıralarda yazdığım mektuplarımda yazdıklarımı biliyorsun. İnkılap'ın hastalığı 12 Eylül'ün ürünüdür. Toplumsal bir olaydır. İnkılap boşuna ölmedi. Ve İnkılap'ın ölümü, dahaki ölümlerin önlenebilmesi için somut ve anlamlı çabaları gündeme getirebilirse, İnkılap boşuna ölmemiş olur. İnkılap ile ilgili olarak yazacağım. Sanırım, pek çok konuda düşündüklerimi dile getirebilmeme olanak verecek. Bunlar gerekli. Zorunlu. İnkılap'ın ölümü, kendimize, cezaevlerine, 12 Eylül'e ve topluma yönelik çok yönlü bir sorgulamayı sağlayabilmeli. Bu kitap, böyle bir misyon da üstlenmeli. Bu hafta yazmaya başlayabileceğimi sanıyorum. Notlarını çıkarıyorum. Bakalım, ne zaman tamamlayabileceğim...” (4.3.1990) (1)

... Ben İnkılap ile ilgili yazmaya başladım. Girişi yaptım. Oldukça uzun ve ayrıntılı bir yazı olacak. İnkılap'la ilgili yazarken, söylemek istediklerimin hepsini olmasa bile, pek çoğunu söylemek istiyorum. Adnan, kitapta ne kadarını alır, bilemiyorum. O, onun bileceği ve onun tasarrufunda olan bir şeydir ama Adnan düşüncelerini yazanların yazılarının tamamını değil de bir kısmını alıyorsa, o zaman, mutlaka bu konuyu ilgili kişiyle tartışmalı. Onunla hemfikir olmalı. Onun onayını almalı. Bu, o arkadaşa duyulan saygının bir gereğidir. Ayrıca, gereksiz bazı spekülasyonları da baştan önlemiş olur...” (14.3.1990) (2)

... Ben oldukça uzun yazmaya çalışıyorum. Bakalım. Belki, yazdığım oldukça ayrıntılı ve dağınık bulunabilir. Bunun için, onun yanı sıra bazı bölümlerinin çıkarıldığı daha kısa bir metin yazabilirim ama şu kesin: Bu yazıyı yazacağım. Hem İnkılap için, hem de cezaevlerini kafamda bulunan bir sorun olmaktan çıkarmak için...” (18.3.1990) (3)

...İnkılap ile ilgili yazıda zorlanıyorum... Kitap bile okuyamıyorum, doğru dürüst. Bu konuda yoğunlaşmaya çalışıyorum...” (22.3.1990) (4)

... İnkılap ile ilgili yazmaya devam ediyorum. Açık görüşe kadar bitirmiş ve son şeklini vermiş olabileceğimi düşünüyorum....” (1.4.1990) (5)

... Yarın, İnkılap ile ilgili yazdığım 13 teksir (sahifesi tutan) yazıyı daktilo etmeye başlayacağım. Bu mektup gibi sık aralıklı ve incecik yazdım. Yalnız, ön yüzü dolu. Bu, el yazımla dördüncü nüshaydı. Daktilo, beşinci nüsha olacak. Sanırım, onun üzerinde de biraz çalışıp, altıncı yani son nüshayı yazacağım. Açık görüşten hemen önce ya da sonra hazır olur ve gönderirim. Bir örneğini Adnan'a verirsin. Onun için daktilo yollamaya çalışacağım. Bana göre, oldukça ayrıntılı ve iyi oldu. Tanıdığım İnkılap'ı olaylar içinde tanımlayabildim ve anlatabildim. Bazı yerlerde çok örtük ifadeler kullanma gereği duydum ama okuyan biri ne dediğimi ve neden -bugün/bu yazıda- açamadığımı anlar. Onun bizden ayrıldıktan sonraki koğuş yaşamı eksik kaldı... Gördüğünde Adnan'a söylersin; en geç Mayıs ayı içinde, eline ulaşmış olur. Sonra, onunla yazı üzerine tartışırız. Açılması, çıkarılması, kısaltılması vb... gereken yerler üzerinde...” (8.4.1990) (6)

İşte, sözünü ettiğim o yazım:



İNKILAP DAL'IN ARDINDAN (**)

Akhisarlı olan eşim ile 1977 yılında evlenmemden önce ve sonra birkaç kez Akhisar'a gitmiştim. Bu gidişlerim sırasında iki tütün mitingine katılmış, o dönemde birer kitle örgütlenmeleri olan ETÜS (Ege Tütün Üreticileri Sendikası) ve TÖB-DER binalarına uğramıştım. Buralarda ve yine Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerinin Ege dağıtımının yapıldığı İzmir'deki Gençlik Kitabevi'nde ve Emek Dağıtım'da, buralara dergi ve kitap almaya gelip giden pek çok Akhisarlı devrimciyle tanışmıştım.

Devrimci yaşamımın 1976, 1977 ve 1978 yıllarını kapsayan bu ilk döneminde, Akhisarlı bir Devrimci Yolcu olan İnkılap ile tanıştığımı anımsamadığım gibi adını da ilk kez 1987 yılı başlarında eşimden duydum. Eşim, onun 1986 yılı Ekim ayından beri tutsaklık yaşamımı sürdürdüğüm Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğini, tanıdığını, iyi bir insan olduğunu ve ilgilenmemiz gerektiğini söylemişti.

İnkılap, bulunduğum cezaevine ilk geldiği gün, o günkü cezaevi yönetiminin politikası gereği, farklı koğuşa yerleştirilmişti.

Cezaevi yönetimi, ilk başlarda, sevk gelen bütün devrimci tutsakları, yargılandıkları siyasi davalarına bakmaksızın, büyük ölçüde kendi tasarrufu dahilinde ve karışık olarak koğuşlara yerleştiriyordu. Cezaevine yapılan ilk toplu sevk içinde gelenlerden birisi olarak, ilk yerleştirildiğim 3. koğuşta PKK, KSD, TBKP, SVP, TDKP ve Eylem Birliği davaları tutsakları olan devrimciler ile birlikte kaldığımı anımsıyorum. Ancak bizler, yani ilk başlarda gelenler, bir süre sonra, yönetimce gündeme getirilen bir koğuş düzenlemesi sırasında, bir ölçüde de olsa, isteğe bağlı bir yerleşimi gerçekleştirebilmiş ve biz Devrimci Yol davası tutsakları 4. ve 8. Koğuşlarda bir araya gelmiştik. Bu düzenlemenin ardından ise, bir süre daha, yerleşim konusunda yönetimin tasarrufu devam etmiş ve bu süre içerisinde sevk gelmiş olan İnkılap, 3. ya da 5. Koğuşta kalmaya başlamıştı.

Bu ilk anlarda, koğuşlar arası geliş gidiş de mümkün değildi. Bu nedenle, farklı koğuşlarda bulunan biz devrimci tutsakların görüşebilmesi, 15 günde bir yapılan kapalı görüş günlerinde bir araya gelebildiğimiz maltada ve görüş mahallinde olanaklıydı. İnkılap ile tanışmamızın, görüşçülerimizin birlikte görüşe geldikleri böyle bir günde gerçekleştiğini sanıyorum. İlk kez bir araya gelip uzunca konuşabilmemiz ise, ilk iç görüşün yapılmasına izin verildiğinde bütün devrimci tutsaklar olarak bir araya geldiğimiz 3.koğuş havalandırmasında mümkün olabildi.

Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi, 1986 yılı Ağustos-Eylül aylarında ilk açıldığında, Adalet Bakanlığının ne “vitrini” ne de “temerküz kampı” gibi bir görünüme sahipti. Cezaevinde, ağırlıkla, ilk kez “hizmete” sunulan bir cezaevinde görülmesi olası uygulamalar geçerliydi. Çok kısa bir süre sonra da, pek çok nedene bağlı olarak, bakanlığın “vitrini” olma doğrultusunda evrilmeye başlamıştı. İlk iç görüş, bu evrilmenin yaşandığı süreçte gündeme gelmişti. Haftada bir gün yapılıyordu ve sayımız az olduğundan, her defasında farklı bir koğuş havalandırmasında bir araya geliniyordu.

Bu ilk iç görüş günü, olanaklar ölçüsünde, İnkılap ile uzunca konuşmuştuk. Yine o gün ona ve onun gibi yönetimce başka koğuşlara yerleştirilmiş Devrimci Yolcu bazı arkadaşlara, bazı istisnalar dışında bütün Devrimci Yolcu tutsak arkadaşlar ile birlikte bir araya gelerek yaşama ve hareket etme düşüncemizi açmıştık.

Cezaevindeki hemen hemen bütün devrimci tutsaklar, yoldaşlarıyla bir araya gelmek, yaşamak ve hareket etmek eğilimindedirler. Olanak bulur bulmaz da bunu gerçekleştirirler. Bu konuda Aydın ve Aydın'daki devrimci tutsaklar bir istisna değildi. Burada da aynı şey söz konusuydu. Cezaevine yeni gelenler, yönetimce farklı koğuşlara verildiklerinde, eğer kendileri istiyor ve bir arada olan arkadaşlarınca da isteniyorlar ise, yönetim ile konuşularak, bir biçimde, yeniden yerleştirilmeye çalışılıyordu. Cezaevi yönetimi de, kendince bazı nedenlerden dolayı, böyle bir yerleşimi yeğlemeye başlamıştı.

İnkılap, bu düşüncemizi olumlayan ve önerimizi hemen kabul eden arkadaşlarımızdan birisi olmuştu. İki-Üç gün içinde de bulunduğum 8. Koğuşa gelmişti. Böylece, onun cezaevi yaşamının ikinci dönemi başlamış oluyordu.

***

İnkılap'ın, ister istemez göze batan ve ilgiyi üzerinde yoğunlaştırmaya neden olan çarpıcı bir görünümü yoktu. O orta boylu, oldukça zayıf ve çelebi görünümlü bir insandı.

İnkılap olumlu ya da olumsuz anlamda adını önceden duyduğumuz ve büyük bir merakla tanışmayı beklediğimiz, “sivri” özellikleri olan bir arkadaşımız da değildi. Devrimci Yol davalarının birisinde yargılanmış ve yenice tutuklanmış devrimcilerden birisiydi, o kadar...

Onun en belirgin özelliği, çok az rastlanır nitelikte içine kapanık olmasıydı. Bu kişiliğinin doğal sonucu olarak çevresiyle çok çabuk ilişkiler kuramıyor ve var olan ilişkilerini geliştirip daha yakın ilişkilere dönüştüremiyordu. Hem çok az kişiyle hem de senli benli düzeye varmasına izin vermediği mesafeli ilişkiler kuruyordu. Yatakhane, yemekhane ve havalandırma üçgeninde geçen zor ve oldukça monoton günlük cezaevi yaşamının her anında, çoğunlukla yalnız olmayı yeğliyordu. Bu haliyle o, yaklaşılmaz ve anlaşılmaz birisi olduğu izlenimini uyandırırdı.

Bu içine kapanık kişiliğini ne zaman ve neden dolayı edindiği konusunda benim bir şeyler söyleyebilmem mümkün değil. O kendini bildi bileli böyle bir kişiliği olduğunu anımsadığını söylüyordu. Gerçekten de, onun içine kapanıklılığının doğal bir görünüme sahip olduğu, bir başka deyişle bazı insanlarda gözlendiği gibi, kendince haklı ya da haksız nedenlerden kaynaklanan bir savunma mekanizmasının ifadesi olmadığı söylenebilirdi. Bu nedenledir ki, bir kirpi gibi içine büzülen ve bazı istisnalar dışında, kendine yaklaşan ya da kendine zarar vereceğini düşündüğü her insana her an oklarını fırlatmaya hazır sekter, saldırgan ve tepkici tavırları olan çekilmez ve katlanılmaz bir insan değildi. Bir tek kişinin bile bu anlamda ondan yakındığına ve yaka silktiğine tanık olmadım.

İnkılap ile günlük yaşamın ve yoldaş tutsaklar olmanın zorunlu kıldığının ötesinde arkadaşça ve dostça daha yakın ve daha sıcak ilişki kurmak olanaksız değildi. Ancak bunun yolu, onun yaklaşmasını beklemekten değil, uygun bir biçimde onun iç dünyasına girip ona ulaşmaya çalışmaktan geçiyordu. Bu yolla onu anlamak, onunla içten ve karşılıklı güvene dayalı bir dialog kurmak mümkündü. Maalesef, bunu biz Devrimci Yolcular'dan ve dışımızdaki devrimci tutsaklardan, benim de dahil olduğum çok az kişinin başarabildiğini söyleyebileceğim.

Tanıyabildiğim kadarıyla İnkılap girişken ve atılgan değil, sakin birisiydi. Sıcak kanlı değil ama buz damı gibi soğuk ve yüzü asık birisi de değildi. Onun içten, sevimli, seyrek ve kahkahasız bir gülüşü vardı.

İyimserdi. Yumuşak huyluydu. İçi dışı bir olan insanlardandı. Yalan söylemezdi. İkiyüzlü, hilekar ve çıkarcı değildi. Etliye sütlüye pek karışmaz, gerekli gereksiz konuşmaz, ancak olaylara karşı ilgisiz de kalmazdı. Yalnızca, kişiliği gereği, yaşam içindeki tepkilerini kolay kolay dile getirmezdi. Çoğunlukla içine atardı. Söylemek istediklerini söylediğinde ise düşündüklerini ve doğru olduğuna inandıklarını dile getirirdi.

İşkencede çözülmeyen birisi olduğu yollu duyumlarımız vardı. Ne ölçüde doğru olduğunu bilmezdik. O bu konunun hiç sözünü etmezdi. Muhtemelen doğru olan bu direnme tavrıyla övünüp durmazdı. O alçak gönüllüydü. Konu açılsa bile gülümser ve önemsiz bir şeymiş gibi geçiştirmek isterdi. O “kahraman” değildi ve öyle sanıyorum ki, olmak da istemiyordu. O yalnızca görevini yapmıştı.

Kendine özgüveni vardı. Hiç bir konuda hiç bir kimsenin yardımına gereksinim duymaksızın yaşamak ve kendi ayakları üzerinde yürümek istiyordu.

12 Eylül yenilgisi sonrasının nesnel ve öznel koşullarında binlercemiz cezaevlerinde yaşamaya çalışırken, o cezaevi dışında yaşam savaşı vermişti. Şimdi “cezasının” infazını yatıyordu. Burada bizimle birlikteydi. Cezaevindeki Devrimci Yolcuların alacağı her karar onu bağlardı. Tahliye olduktan sonra ise örgütlü bir mücadelenin içinde yeniden yer almayı düşünmüyordu. O dürüsttü. Şu an içinde bulunduğu ve yaşadığı ortama uygun konuşup, kendi geleceğine ilişkin düşüncelerini gizleyemezdi.

Dışarıya çıkınca yine babasıyla birlikte maydanoz ekimiyle uğraşacağını söylerdi. Yalnızca maydanoz ekimiyle uğraşan bir ailenin nasıl olup da geçinebileceğini bir türlü anlayamazdım. Bence bu olanaksızdı. Ama o deneyiminin beslediği inançla yeniden ve yeniden anlatırdı.

Bazılarımıza kıyasla oldukça az kitap okurdu. Okuduklarının ağırlığını felsefe içerikli kitaplar oluşturuyordu. Ancak okuması önerilen başka kitapları da okuyordu. Dışarıda bir süre öncesine kadar çok daha fazla kitap okuduğunu ve bundan dolayı evinde bir kitaplığı olduğunu söylüyordu. Evinde bizim de gereksinim duyduğumuz ve temin edemediğimiz bazı kitapları getirtmişti.

Bazılarımız gibi her gün ya da olanak buldukça spor yapardı. Spor, cezaevindeki vazgeçilmez uğraşılardan birisidir. Ancak o hem farklı bir saatte tek başına yapardı hem de yalnızca koşmakla yetinirdi. Dikkatimi çeken şey, yağmur altında da koşması ve her spordan sonra sıcak suyu aramayıp, soğuk su ile de duş almasıydı. Yaz aylarında neyse, ama Mart-Nisan aylarında soğuk su altına girmek herkesin harcı değildi. Bunun olası olumsuz sonuçlarına dikkati çekildiğinde, buna alışık olduğunu söylerdi. Onun vücudu dayanıklıydı ve bir şey olmazdı.

Halbuki ayaklarındaki yaralar belirgindi. Ona göre, bu yaralar dışarıda da çıkıyordu, şimdilerde ise biraz artmıştı. Nedenini bilmiyordu. Doktorlar her defasında farklı bir teşhis koyuyor ve farklı ilaçlar yazıyorlardı. O ise, bunların hiçbir yararını görmüyordu.

Cezaevindeki birlikteliğimizin özgül durumundan ve koğuşumuzun günlük yaşamından pek memnun değildi.

İnkılap ile sınırlı bu yazı çerçevesinde, bu birlikteliğimizin ve günlük yaşamımızın ayrıntılı bir tartışmasını yapmam elbette mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim:

12 Eylül'ün nesnel, devrimci hareketimizin öznel ve cezaevlerinin özgün koşullarında uzun yıllar devam eden bir yaşamın, eğer bu yaşamı sürdüren topluluk üyeleri biraz da beceriksiz (ve yetersiz) iseler, her yıl artan bir şekilde yoğun ve karmaşık olumsuzlukları üretmesi kaçınılmazdı.

Burada üzerinde durulması ve altı özellikle çizilmesi gereken olgu, 12 Eylüllü yenilgi yıllarında yaşanan yaygın ve çok yönlü EROZYON'dur.

12 Eylül sonrası içine girilen sürecin ilk başlarında, devrimci hareketimiz de yenilmişti. Bu oldukça kolay bir yenilgiydi. Bu yenilgi sonucu devrimci mücadele kesintiye uğramıştı. Devrimci hareketimiz, yenilgi sırasında dağıtılan merkezi yapısını yeniden ve daha güçlü bir biçimde oluşturamamıştı. Binlercemiz tutsak durumuna düşmüştük.

İçinde yaşamak zorunda bırakıldığımız koşullarda bizlere her şey yasaktı. Adeta yapayalnızdık. Devrimci tutsaklar olarak omuzlarımıza yüklenen yük ağırdı. Bu koşullarda her şeye rağmen doğru bildiğimiz ve üretebildiğimiz ölçüde yaşamı yorumluyor ve direniyorduk. Onurumuzu, değerlerimizi ve kimliğimizi korumaya çalışıyorduk. Bütün ülkenin teslim alındığı bu dönemde, cezaevlerindeki direniş bayraklarının gönderlerde hep dalgalandığını söyleyebiliriz.

Aynı süreçte ise bütün ülke halkımız gibi, hatta daha yoğun bir biçimde, bütün iletişim araçlarından yöneltilen karşı-devrimci bir propagandaya maruz kaldık. 12 Eylül öncesi dönemde yaşanan bütün olayların sorumlusu olarak ilan edildik. Kamuoyu karşısında ve kendi vicdanlarımızda mahkum edilmeye çalışıldık. Bu uygulamaların doğal sonucu, karşı-devrimin başarısı olarak yorumlanabilecek bir EROZYON'da yaşamaya başladık. Bu yaşanan erozyon bedensel, psikolojik, düşünsel, siyasal, sosyal...vb. çok yönlüydü.

Bilinçsizce ya da bilincinde olunmasına karşın yaşanan bu erozyon, doğal olarak görülmesi olası olumsuzlukları da geliştirerek, çarpıcı ve farklı biçimlerde kendini gösteriyordu. 12 Eylül öncesinin en kitlesel devrimci siyasi hareketinin mensupları olan ve özgülümüzde oldukça kalabalık bir topluluk biçiminde yaşayan bizlerin günlük yaşamında ise çok belirgin olarak gözlenebiliyordu. Öyle ki, özgülümüz benzer yerlerle kıyaslandığında, bu anlamda en uç örneklerden birisi olarak kabul edilebilirdi.

Her birimiz Devrimci Yol davalarının birisinde yargılanmıştık. Baştan beri tutsak durumunda olan bazılarımız ve sonraki yıllarda tutsak durumuna düşmüş olanlarımız hariç, hepimiz her türlü baskıya ve yaptırımlara karşı direne gelmiştik. Birlikte yaşamış ve yine birlikte yaşamaya devam ediyorduk. Belli bir gücümüz ve örgütlülüğümüz vardı. Cezaevi yönetimi ve dışımızdaki devrimci tutsaklar karşısında birlikte hareket edebilen bir görünüme sahiptik. Gerçekte ise “dışı seni, içi beni yakar” denir ya, işte öyle, olması gerekenden çok farklı ve çok uzakta bireysel ve kolektif bir günlük yaşamımız vardı. Olması gerektiği gibi sıkı bağlarla birbirimize bağlanmış bireylerden oluşan sağlıklı ve gelişmeye açık bir birlikteliğimiz bulunmuyordu.

İstenilen çözüm, hiç şüphesiz, bu cezaevi birlikteliğimizin ve günlük yaşamımızın olması gereken doğrultuda evrilmesinin sağlanmasıydı. Ancak bu, pek çok nedene bağlı olarak bir türlü olamıyordu.

Bu durumda böyle bir birliktelik ve günlük yaşam içerisinde bulunan hiçbirimizin bu olumsuzluklardan etkilenmemesi ve hatta isteyerek ya da gayrı iradi bu olumsuzluklara şu ya da bu biçimde, şu ya da bu düzeyde 'katkı'da bulunmaması olanaksızdı.

İnkılap, hiç bir zaman onaylamadığı ve belki bir-iki istisna kişiden birisi olarak hiç “katkıda” bulunmadığı bu olumsuzluklara karşı çıkılmasını, önceleri yadırgıyordu. Ona göre burası cezaeviydi. Bunlar “doğaldı”. Zamanla aşılırdı. Ancak ilginçtir, önceleri böylesi bir yaklaşım içerisinde bulunan İnkılap, bir süre sonra bu olumsuzlukların etkisiyle de ayrılmayı ve başka bir ortam içerisine geçmeyi yeğledi. Bu kararını vermeden önce hiç birimizle tartışmadı. O kendi içinde tartışmış ve kararını vermişti. Soranlarımıza, temsilci arkadaş ile konuştuğunu ve ayrılış nedenlerini ona anlattığını söyledi.

Bu karar verme biçimi ve ayrılması, hiçbirimizce yadırganmadı. Çünkü bunlar, ağırlıkla, onun bilinen özgün kişiliğinin ve hiç gizlemeye çalışmadığı kendisine ve geleceğine ilişkin düşüncelerinin ürünü davranışlardı.

İçerisinde yer almadan önce ona “çekici” gelen birlikteliğimiz ve günlük yaşamımız, içerisinde yer aldıktan çok kısa bir süre sonra “itici” gelmişti. Bu nedenle, hiç tereddütsüz ve anında “evet” diyerek geldiği içimizden, geneldeki “yargının” olumsuz olduğunu bildiği örgütsüz- bağımsız kabul edilen tutsaklar içerisine gitti...

Artık onun cezaevi yaşamının üçüncü dönemi başlıyordu.

***

1982-1986 yılları arasında kaldığım Buca Bölge ve Şirinyer Askeri Cezaevlerinde sol siyasi tutsaklar arasında, Tek Tip Elbise uygulamasının ve Pişmanlık Yasası'nın gündeme getirdiği bir saflaşma yaşanmıştı. Bu saflaşmanın ifadesi olarak pişmancılar, Tek Tipçiler ve direnenler diye üçlü bir kategori oluşmuştu.

Aydın'da ise öne çıkan saflaşma, örgütlüler ve örgütsüzler-bağımsızlar olarak kabul edilen tutsakların birbirlerinden “ayrışmaları” biçiminde gözlendi.

Bir devrimci tutsak, yargılandığı siyasi hareketinin mensubu olmaya devam ettiğini söylüyor ise “örgütlü” birisi olarak kabul ediliyordu. “Siyasi örgütlenme” kavramının anlamından çok şeyler yitirdiği ülkemizde, bu kişinin, algılana geldiği biçimiyle bile siyasi hareketiyle gerçekten bir ilişkisinin olup olmadığı, hatta bugün böyle bir siyasi hareketin varlığını koruyup korumadığı ve faaliyetini sürdürüp sürdürmediği...önemli değildi. Farklı düşünceden pek çok devrimci tutsağın benzer durumda olduğu bu yaşanan dönemde, beyan esastı. O kişi cezaevinde tek kişi olsa da “siyasi hareket”ti ve istiyorsa siyasi hareketinin cezaevi temsilcisi olabilirdi. Bu hak, karşılıklı olarak, örgütlü kabul edilen devrimci tutsakların çoğunluğunca birbirlerine tanınmıştı.

Bu konumda görülen devrimci tutsaklar, sayısal durumlarına bağlı olarak ya aynı davadan yargılanmış kişiler olarak ya da birbirlerine daha yakın olduklarını düşündükleri/birlikte olmayı yeğledikleri siyasi hareketlerin devrimci tutsaklarıyla birlikte aynı koğuşlarda yaşıyorlardı. Bu koğuşlara “örgütlüler koğuşu” deniyordu.

Pek çok nedenden dolayı yoldaşlarınca birlikteliğe alınmayan ya da kendisi bunu istemeyen, ancak çoğunlukla herhangi bir siyasi iddia da taşımayan sol siyasi tutsaklar ise “örgütsüzler-bağımsızlar” kategorisinde kabul ediliyordu.

Örgütlü kabul edilenlerin koğuşlarında yaşayanları yok değildi, ama bunlar ağırlıkla ya yalnızca kendilerinden oluşan koğuşlarda ya da sayıları az bazı istisnai siyasi hareketlerin tutsakları ile aynı koğuşlarda yaşıyorlardı. Bu örgütlü kabul edilen siyasi tutsakların bunlara karşı yaklaşımlarının biraz daha farklı olduğu da söylenebilirdi, hiç şüphesiz.

Aykırı görüş savunan devrimci tutsaklar da vardı, ancak örgütlü kabul edilenlerin çoğunluğu bu örgütsüzler-bağımsızlar kategorisinde kabul edilenleri “ikinci sınıf” tutsaklar olarak görüyorlardı. Bu tutsaklar hiç bir konuda ve hatta bulundukları koğuşlarda bile çoğunlukla eşit haklara sahip kişiler olarak kabul edilmiyorlardı. Sorunları tartışan ve çözüm önerileri üretenler, cezaevi yönetimi karşısında ve iç ilişkilerde temsil etme hakkına sahip olanlar, yalnızca örgütlü kabul edilenler idi. Diğerleri ancak alınacak kararlara uyabilirler ve gereğini yerine getirebilirlerdi. Örgütlü kabul edilenlerin kabullenebilecekleri en uç nokta, bu insanların görüşlerinin alınabileceğiydi. Bunun farklı “teorik” açıklamaları (!) yapılıyorsa da, öz aynıydı: Eşit konumda kabul edilerek, pek sağlıklı olmasa da var olan karar alma sürecine katılmaları... hiç bir zaman düşünülemezdi. Böyle bir şeyin önerilmesi ve savunulması, örgütsüzlüğü meşrulaştırmak ve özendirmek olurdu. Ayrıca, bunu başarmak teknik olarak da olanaksızdı! Bunlar “bitmiş” insanlardı! Elle tutulur olanları çok azdı ve onlara da “farklı” davranılıyordu!!

Bu yaklaşımın hem teorik-politik olarak hem de pratikte doğurduğu olumsuz sonuçları açısından yanlışlığını ortaya koymak mümkündü.

Her şey bir yana, bu tutsaklar, bulundukları koğuşlarda istedikleri gibi yaşıyorlardı. İstedikleri zaman yatıyor ve kalkıyorlardı. Çoğunluğunca, bugün, bireysel yaşam esas ve kendi gelecekleri önemliydi.

Ekonomik anlamda kendi yağlarıyla kavrulmak zorunda olduklarından, maddi durumları iyi ise rahat, kötü ise sıkıntı içindeydiler, Bu durumda yalnızca karavanaya talim ediyorlardı.

Zorlanmış ya da yeğlenmiş bu yalıtılmış yaşam, örgütlü kabul edilirken ya da onlarla birlikteyken gözlenmesi oldukça zor olabilen bazı eğilimleri, bir yönüyle doğal olarak açığa çıkarıyor veya geliştiriyordu. Bu nedenle bu koğuşlarda pek çok olumsuzluğa daha yoğun ve daha belirgin bir biçimde tanık olunabiliyordu.

İnkılap bizim içimizden ayrıldıktan sonra işte bu tutsaklar içerisine gitmiş ve onların bulunduğu koğuşlarda yaşamaya başlamıştı.

İlk gittiği yer 5. Koğuştu. Sonraki süreçte, çeşitli nedenlerle gündeme gelen koğuş düzenlemeleri sonucu, sırasıyla 8. ve 16. Koğuşlarda da kaldı.

O, bu ortam içinde de dürüst, içten ve çevresiyle mesafeli ilişkiler kuran içine kapanık birisi olmaya devam etti. Etliye sütlüye yine pek karışmadı. Hiç bir kimsenin onunla kişisel herhangi bir sorunu olmadı. Ondan rahatsız olan da yoktu. Ancak o, bulunduğu bu koğuşların günlük yaşamından da rahatsızdı. Buraları da onun için “iticiydi”. Kapımızın her zaman ona açık olduğunu biliyordu. Ama o farklı seçenekler üzerinde duruyordu. Bu anlamda kabul etmeyi yeğliyebileceği seçenekler ise, o günkü koşullarda, hiç yok denecek kadar çok azdı. 5. Koğuştayken 3'ü, 8. Koğuştayken 12'yi, 16. Koğuştayken 17'yi bazı nedenlerden “daha yeğlenebilir” yerler olarak düşünüyordu. Bu düşüncesine rağmen 16. Koğuştayken bir ara 17. Koğuşa geçip yeniden geriye dönmeyi yeğlemesi dışında, bu koğuşlarda yaşaması mümkün olamadı.

Kendisiyle ya da bulunduğu koğuşu ile ilgili bir sorun olduğunda, temsilci konumdaki arkadaşla ya da daha yakın ilişkisi olanlarımızla konuşuyordu. Biz Devrimci Yolcu tutsaklar hala onun arkadaşları ve dostlarıydık. Bizim kolektivitemizin alacağı kararların onu bağlamaya devam edeceğini söylüyordu.

Ona ekonomik yardımda bulunabileceğimizi söylüyorduk. Ama o kendi yağıyla kavrulmak istiyordu. Bildiğim kadarıyla, yardım önerilerimizi pek kabul etmedi. Yalnızca okumak isteyip de bulamadığı bazı kitapları alıyordu.

O 5. Koğuştayken haftada bir, 8. ve 16. Koğuşlardayken her gün 08.00-24.00 saatleri arası yapılabilen iç görüş sırasında çok sık olarak onun bulunduğu koğuşa ya da aynı havalandırmaya çıkan koğuşa gidiyordum. Bu ziyaretlerim bazen tek bazen birkaç arkadaşımla, bazen doğrudan onun yanına bazen de başka bazı arkadaşların yanına konuk olma biçimindeydi. Onun bizim bulunduğumuz koğuşlara ya da doğrudan benim yanıma geldiği de oluyordu. Onun yanına, koğuşuna ya da havalandırmasına gittiğimde uykudaysa uyandırırdım. Çay içer, volta atar ve konuşurduk. Akhisar'dan, ortak tanıdıklardan ve cezaevinde olup bitenlerden söz ederdik. Onun ağzından sözler, dirhem dirhem çıkardı.

Bir ya da iki görüşte görüşçülerimiz ile birlikte kısa bir süre için de olsa bir araya geldiğimiz olmuştu. Bu bir araya gelişlerin birinde, eniştesiyle çok eskiden ve Erzurum Atatürk Üniversitesinde okurken karşılaştığımızı anımsadım.

Mayıs-Haziran 1988 Süresiz Açlık Grevi, onu bu konumda ve 16. Koğuşta yaşamını sürdürürken buldu. Onun cezaevi yaşamının üçüncü dönemine, hem de yaşamının final dönemini başlatacak biçimde son verdi...

***

Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nin “vitrin” döneminde “yok” yoktu. Bakanlıkça ve yönetimce bütün olanaklar tanınmıştı. Bu nedenle cezaevleri içerisinde öne fırlamış ve “çekim” merkezi olmuştu.

Bilincine yeterince varamadığımız ve “olması gerektiği” gibi değerlendiremediğimiz bu dönemin, bu yazı çerçevesinde tartışılması olanaksız pek çok nedenden dolayı, 1987 yılı sonlarına doğru başına çorap örülmeye başlandı. Bakanlık bu “vitrin” dönemine son vermek ve cezaevinin yaşamında yeni bir sayfa açmak istiyordu.

Önceleri bazı hakları tırpanlamaya yöneldiler. Sonra, 1988 yılı Mayıs ayında, aradıkları bahaneyi buldular ve topyekun, bütün güçleriyle, vahşice saldırdılar.

Mayıs ayı ortalarıydı. Ramazan bayramı dolayısıyla üç gün ama sancılı bir açık görüş yapmıştık. Ertesi günü akşama doğru, faşistlerin kaldığı ön blok ile örgütlü kabul edilenlerin bir kısmının kaldığı ikinci blokun arasındaki üst maltanın çatısında, nedeni hala bilinmeyen ve üzerinde pek çok spekülasyonun yapılageldiği bir yangın çıktı. Yangın, hızla 2. ve 4. Koğuşların çatısına, oradan da PKK'lı tutsakların kaldığı 10. ve bizim kaldığımız 11. Koğuşlara doğru yayıldı. Yangının söndürülmeye çalışılması sırasında 2. ve 4. Koğuşların çatısında, tonlarca toprak olduğu görüldü. Yönetimce “alarm” verildi.

PKK'lı tutsaklar 10., 6. ve 14. Koğuşlarda kalıyorlardı. Bunlar, 6. Koğuşun merdiven altındaki boşluktan bir tünel kazmaya başlamışlar. Tünelin kazılması sırasında çıkan tonlarca toprağı ise 10. Koğuşun duvarını delerek 2. ve 4. Koğuşların çatılarına istif etmişler. Yangın sırasında ortaya çıkan, bu topraktı.

O gece Foça'dan bir komando taburu getirildi. Polisler yığıldı. Derhal çatı katları olan 10. ve 11. Koğuşlar boşaltıldı. Operasyona başlandı.

Aynı gece tünelin nereden ve kimlerce kazıldığı öğrenildikten sonra, yerleri değiştirilmek istenip de buna karşı çıkan koğuşlardaki ve bir müşahede deki devrimci tutsaklar dövüldüler. Zorla yerleri değiştirildi. Ama asıl olarak PKK'lı tutsaklar ezildiler. Önce temsilci konumundaki arkadaşları, cezaevinin yönetim binasında polis ve komandolarca “sorguya” çekildi! Ardından, tüneli kazanlar “suçlarını” üstlenmelerine karşın, bütün PKK'lı tutsaklar komandoların saldırısına uğradı. Öldüresiye işkence gördüler. Yerlerde sürüklendiler. Kalabalık bir biçimde müşahedeye hücrelerine kapatıldılar.

Operasyon, o gece dövülen ve yerleri değiştirilen bütün tutsakların eşyalarının talan edilmesiyle devam etti. Eşyalar maltalara yığıldı.

Olay, tam bir vahşetti. O gece ölü çıkmaması mucizeydi.

Aynı gece sabaha karşı, çoğunluğunu dayak yiyenlerin ve yerlerinden alınanların oluşturduğu bir kısım tutsak, SAG önerdi. Sabahleyin de, geniş bir katılımla eyleme başladılar. Biz Devrimci Yolcular ve arka blokta kalanların çoğunluğu, bunu doğru bulmadık ve katılmadık.

Bizce, öncelikle saldırının boyutunun bir bütün olarak kavranması gerekiyordu. Bu ise yapılmış değildi. Bizim değerlendirmemize göre, saldırı ile ortaya çıkan durum belirsizlikti. Bu belirsizlikte bir SAG değil, farklı eylem biçimleri yaşama geçirilmeli, tepki ortaya konulmalı ve durumun belirsizlikten çıkması beklenilmeliydi. SAG öneren ve akabinde yaşama geçiren arkadaşlar ise, gördükleri işkence ve içine itildikleri koşullardan hareket ederek, saldırının boyutunu tam olarak kavrayamadan, bu durumun ortadan kaldırılmasına yönelik ve hemen, etkili bir direnişin yaşama geçirilmesini düşünmüşlerdi. Biz, bunu tepkici bir yaklaşım olduğunu düşünüyorduk.

Önerilen ve hemen yaşama geçirilmeye başlanan SAG karşısında böyle düşünmemize karşın var olan belirsizlik durumunda etkili olabilecek eylem biçimlerini ne ölçüde üretebilmiş, genele önerebilmiş ve kabul edilmesine çalışabilmiştik?

Biz yemek boykotunu önermiştik. Bu arkadaşların SAG'ne başladığı özgül durumda, yalnızca Devrimci Yolcu tutsaklar olarak, bu öngördüğümüz eylem biçimini yaşama geçirmeye başlamıştık.

İki-Üç gün sonra, var olan belirsizlik durumu, yönetimin yeni girişimlere yönelmesi sonucu kendiliğinden aşıldı; yangın ve ardından ortaya çıkarılan tünel nedeniyle gündeme getirilen karşı-devrimci vahşi saldırı her tünel, firar, isyan vb. girişimler karşısında gündeme gelen ve bir yönüyle “doğal” sayılabilen türden değildi. Yangın ve tünel, aranan bahaneler olmuştu. Bakanlık, sahip olduğumuz bütün haklarımızı gasp etmek, var olan koşulları alabildiğine kısıtlamak, bu cezaevindeki yaşamımızı cehenneme çevirmek ve “vitrin” olma durumuna son vermek istiyordu. Bu çerçevede, hiçbir özel cezaevinde uygulama durumu bulunamayan Tek Tip Elbiseyi dayatacağı anlaşılıyordu.

Cezaevi yaşamında yeni bir dönemin başlatılmak istendiği bu anda, ne yapılmalıydı?

Gündeme gelen bu saldırı ve başlayan SAG karşısında seyirci durumda kalmak, yönetimle uzlaşma yolları aramak ya da hiç etkili olamayacak eylem biçimlerine devam etmek, şu ya da bu biçimde teslimiyetçi bir tavır içerisine girmek anlamına gelecekti. Bu saldırı püskürtülmeliydi. Sahip olduğumuz bütün haklar ve içinde yaşayageldiğimiz koşullar, en azından korunabilmeliydi. Bunun yolu ise kitlesel, kararlı ve etkili bir direnişi yaşama geçirmekten geçiyordu. Çok sayıda devrimci tutsağın SAG'ne başladığı özgül durumda bu direnişin biçimi SAG'di. O halde, başlayan bu SAG'ne bir biçimde eklemlenmek ama amacını da yeniden formüle etmek gerekiyordu. Bu yapılmadığı takdirde, bu başlayan direniş kırılabilir ve karşı-devrimci saldırı amacına ulaşabilirdi. Bunun ağırlıklı sorumluluğu da, sayısal olarak en kalabalık olan bizlerin omuzlarında kalırdı...

Başladığımız yemek boykotunu sürdürürken, iki-üç gün bu konuyu tartıştık. Tartışma sonunda, çoğunlukla SAG'ne başlama kararı aldık. Başlayan SAG'nin 7. gününde, bir biçimde bu direnişe eklemlendik. Direnişe eklemlenmemiz, başlayan direnişi güçlendirdi. Karşı-devrimin kolay başarı umuduna ağır bir darbe vurdu. Bizim ardımızdan, destek eylemleriyle yetinen ve hatta bir süre buna devam eden arka bloktaki tutsakların bir kısmı da SAG'ne başladı. İnkılap bu grubun içindeydi. O 14. günde SAG'ne başladı ve direnişin başarıya ulaşıp sonuçlandığı ana kadar 17 gün devam etti.

Kan kanseri teşhisi konulmasa da hasta olan ve Ekim 1988 tarihinde tahliye olacağı için az cezalı kabul edilen İnkılap'ın, bu SAG'ne mutlaka katılması gerekmiyordu. Gerçi, örgütlü kabul edilen bazı siyasi tutsaklar, SAG de dahil bütün AG'lerine ve bütün eylemliliklere (ölüm orucu hariç), bazı ağır hastaların ve az cezalıların dışında, mutlak bir biçimde herkesin katılması gerektiğini savunuyor, kendi arkadaşlarını sokuyor ve katılmayanlara karşı belli bir tavır alıyorlardı. Pek çok riskin göze alınmasını ve var olan bütün gücün ortaya konulmasını gerektiren bazı anlar dışında savunulması halinde sekter ve olası olumsuz sonuçları beklenen yarardan daha çok olan bu yanlış yaklaşımın, tutsaklar üzerinde psikolojik bir baskılanma yarattığı doğruydu. Bu nedenle, biz Devrimci Yolcu tutsaklar, ilk kez bu direnişin tartışılması sırasında, bu sorunu da tartışmıştık. Tartışma sonucunda, çoğunlukla, bu yanlış anlayışı mahkum etmiş, SAG'ne sağlığa ve infaz durumuna yönelik olası olumsuz sonuçlarını dikkate alarak, hasta ya da az cezalı arkadaşlarımızın katılmayabileceklerini kararlaştırmıştık. Eylemliliğin başladığı sırada da bizden ayrı bir koğuşta bulunan İnkılap'ın, bu kararımızdan haberdar olmadığı ve doğal olarak, eyleme başlama kararı verirken, bu yanlış yaklaşımı göz önünde bulundurduğu söylenebilir. Ancak, çok kısa bir süre sonra tahliye olacak İnkılap'ın, bu kısa sürede, bu olası baskılanmayı göğüsleyebileceğini düşünmüş olabileceği de söylenebilir.

Burada, İnkılap'ın bu eyleme neden katıldığını ortaya koyabilecek kanıtlar; onu tanıyanların kanıları, onunla eylem sırasında ve sonrasında konuşanların tanıklıkları, asıl olarak ise, varlığından pek çok kişinin bir biçimde haberdar olduğu, babasına yazdığı mektubudur. Bu mektup, onun kaleminden ve onun açısından, bu nedenleri ortaya koyan tek yazılı ve tartışma götürmez belgedir. Bu nedenle önemlidir.

Bence o, direnişe neden olan olaylar ve başlayan direniş karşısında, çokça gözlenen bir olayı, kendi içinde hesaplaşmayı yaşadı. Bunun sonucu, hiç yitirmediği dürüst, onurlu, namuslu ve olaylar karşısında duyarlı olan kişiliği, onun bu direnişe katılmasını gerektirdi. Lenin “Biz bir kişiyi... eylemlerine göre yargılarız.” der. O, bu tavrıyla başlattığı kendi içindeki evrilmeyi, başka tavırlarıyla da devam ettirecek ve bir DEVRİMCİ olarak ölecektir...

İnkılap'a kan kanseri teşhisi, bu direnişin sonuçlanmasından sonraki bir muayenesinde konuldu. Benim tanıdığım ve birlikte olduğum devrimciler arasında İnkılap, bu trajik durumu ikiliyordu. Daha önce, 1984 yılı Mayıs- Haziran aylarında Buca Bölge Cezaevi'nde yaşama geçirdiğimiz 30 günlük SAG sonrasında da Muammer Özdemir yoldaşımıza, direnişi kırmak için gönderildikleri Şirinyer Askeri Cezaevi'nde siroz teşhisi konulmuştu.

SAG'leri, insanda kalıcı rahatsızlıklara yol açmasının yanı sıra, vücudu çok zayıf ve dayanıksız duruma düşürdüğü için var olan rahatsızlıkları ilerletir, yaşamsal duruma getirir ve tartışılmayacak bir biçimde gözler önüne serer. Muammer'de ve İnkılap'ta olan buydu.

Cezaevlerinde, bakanlığın ve diğer bütün yetkililerin demagojilerinin aksine, insanların sağlığıyla yeterince ilgilenilmez. Pek çok hastalığa üstünkörü bir muayeneden sonra çoğunlukla ya yanlış ya da “psikolojik” teşhisi konur. Bazı ilaçlar yazılır ve insanlar baştan savılır. Bu tavır kasten ya da görevlendirilen doktorların yetersiz/yeteneksiz olmalarından dolayı böyledir. Bu nedenle cezaevleri, insan yiyen birer canavardır.

İnkılap'a önceden kan kanseri teşhisi konulabilirdi. Şimdi ise oldukça geç kalınmış bulunuyordu. Sonraki süreçte yaşanılanların anlamı da onun bilerek ölüme terk edilmesiydi.

***

İnkılap, önce kan kanseri şüphesiyle Aydın Devlet Hastanesi'ne sevk edildi. Orada kan kanseri teşhisi konulduktan sonra aynı gün olmasa da revire geçti. Mikroptan arındırılmış bir yerde yaşaması gerekiyordu.

Revire geçmesiyle, onun cezaevi yaşamının dördüncü ve son dönemi başlamış oluyordu.

Kısa bir süre içinde Buca Bölge Cezaevi'ne sevk oldu. Ege Üniversitesi'nde ya da İzmir Devlet Hastanesi'nde yeniden muayene olacak ve tedavisi yapılacaktı. Ama öyle olmadı...

Buca Bölge Cezaevi'ne varınca, İnkılap için öngörülen koşullara uygun bir yer olmadığından, revir olarak kullanılan ve her türlü hastalıktan yaran mahkumların kaldığı koğuşa verdiler.

Buca Bölge Cezaevi'nden İzmir Devlet Hastanesi'ne gönderdiler. Ege Üniversitesi'nde mahkumlar koğuşu yoktu ve bunun için orada muayene ve tedavi olacaktı. Aynı gün yatırdılar. Tedavisine başlandı. Ama hastaneye yatırılan mahkumların güvenliğinden sorumlu subay ve astsubaylar, orada uzun süre yatmasına karşı çıkmaya başladılar. Zaten ona ayrıcalıklı davranmışlar ve bir aydan çok kalmasına izin vermişlerdi. Başkaları onun kadar da “şanslı” değillerdi. En çok bir-iki hafta kalıp, yeniden geldikleri Buca Bölge Cezaevi'ne götürdüler. Mahkumların durumu söz konusu olunca doktorların değil, askerlerin sözü geçiyordu!

Doktorlar, mahkeme kanalıyla tahliye olabilmesi için gerekli olan “Hayati tehlike var; başka koşullarda tedavisi gerekir” içerikli bir rapor vermeyi reddettiler. Nasıl olsa Ekim ayında tahliye olacaktı ve o zamana kadar ölmezdi...

Yeniden getirildiği Buca Bölge Cezaevi yöneticilerinin yapabileceği bir şey yoktu. Onlar hastaneye sevk etmekle yükümlüydüler ve bunun gereğini yerine getirmişlerdi. Artık orada kalamazdı. Çünkü onların mahkumu değildi. Geldiği Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'ne dönmeli ve orada tedavisini sürdürmeliydi. Peki bu mümkün müydü? Bunu bilemezlerdi ve zaten bu onların sorunu da değildi!!!...

Başka mahkumlar ile birlikte normal sevk işlemine tabi tutulduğundan, uzun ve dolambaçlı bir yolculuktan sonra Aydın'a, tedavi için yola çıktığı ilk noktaya döndü. Artık, revirdeki yaşamını sürdürecek ve tahliye olmayı bekleyecekti!..

Onun revirden ayrılması, bizlerin yanına gelmesi ya da bizlerin onun yanına gitmesi, sağlığı açısından sakıncalıydı. O bunun bilincindeydi. Ama yalnız yaşamak da zordu. Ayrıca o ve bizler, kısa süre sonra birbirimizden ayrılacağımızı düşünüyorduk. Bu ayrılığın sonsuza dek sürmesi de olasıydı. Bunun için bazen biz onun yanına giderdik, bazen de o bizim yanımıza gelirdi.

Mayıs-Haziran direnişinde, gasp edilmek istenen haklarımızın tamamına yakınını korumayı başarmıştık. Ancak kısa bir süre sonra yönetim değişmiş ve bakanlıkça özel olarak görevlendirilen Savcı Nural Uçurum ile birinci müdür Soner Köstereli göreve başlamışlardı. Bu ikili, büyük bir uyum içinde çalışarak sahip çıktığımız haklarımızı adım adım yeniden gasp etmeye yönelmişlerdi. Bu gasp operasyonunun sonuçlarından birisi olarak, direniş sonrasında haftada bir yapılabilen iç görüşü tamamen ortadan kaldırdılar. Böylece, onun yanına konuk gidebilmemiz sona erdi.

Her gün ya da belli aralıklarla değişecek şekilde bir kişi İnkılap'ın yanında refakatçi kalabilirdi. Ama hayır, yönetim buna izin veremezdi. Tüzük buna uygun değildi. Onlar ise tüzüğün dışına çıkamazdı!.. İnkılap'ın durumunu biliyorlardı. Yalnızca ellerinden bir şey gelmiyordu. Bunun yerine, biraz da biz direttiğimizden, İnkılap'ın her gün ve her saat istediği bir koğuşa konuk gitmesine izin verebilirlerdi. TV kapanınca revire dönsün, yeterliydi.

İnkılap, sırasıyla konuk olmak istediği koğuşlara gidiyordu. Oralarda TV izliyor, gazete okuyor, sohbet ediyordu. Direniş sonrası bir kısım Devrimci Yolcu arkadaşımla birlikte kaldığım 8. Koğuş, en çok geldiği yerlerden birisiydi.

Siroz hastalığına yakalanan Muammer Özdemir arkadaşımız için yapabildiklerimizi az çok biliyordum. Koşullar biraz daha kısıtlı olmasına karşın, asıl olarak, ilk kez böyle bir durumla karşılaştığımızdan, adeta el yordamıyla ve karınca adımlarla bir şeyler yapabilmiştik. Yapabildiklerimiz, yapabilecek olduklarımızın çok altında kalmıştı. Hipertansiyondan Ankara'da yatan Ahmet Çetin arkadaşımız için çok az şey yapabildiğimizi de biliyordum. Bu iki yoldaşımız, bizler her gün ölüm haberlerini duyma korkusunu yaşarken, gözlerimizin önünde ölüp gitmişlerdi.

Bu iki arkadaşımız, her şeye rağmen belki yine ölebilirlerdi. Ama bu, bizim yeterince çaba sarf edemediğimiz ya da belli bir noktadan sonra çaresiz kalışımız gerçeğini değiştirmiyordu. İnkılap, gözlerimizin önünde ölüm yolculuğuna çıkan üçüncü arkadaşımız oluyordu. Önceki iki olayda yaşadıklarımız bize yol gösterici olmalıydı. Yoksa boşuna yaşanılmış olurlardı. Bu kez İnkılap yanımızdaydı. Koşullar da daha elverişliydi. Ne kadar geç kalınmış olursa olsun, yapılabilecek her somut ve anlamlı şeyin bir yararı olabilirdi.

Ailesinin çabalarının yanı sıra, bizler de demokratik bazı kuruluşları ve kişileri durumdan haberdar ediyorduk. Demokratik kuruluşlar, kişiler, partiler, basın vb... ağırlıklarını koymalarının yanı sıra, bunlar aracılığıyla sorun kamuoyuna duyurulmalıydı. Kamuoyu en sağlıklı bir biçimde bilgilendirilmeliydi. Kamuoyunun harekete geçirilmesine çalışılmalıydı. Çünkü, İnkılap'ın hastalığı, yalnızca onu ilgilendirmiyordu. Bu olay, 12 Eylül döneminin ve cezaevlerinin ürünüydü. Bu ülkede ve cezaevlerinde insana verilen değerin bir göstergesiydi. Bir başka deyişle, toplumsal bir sorundu. Toplum bu sorunun ağırlığını üzerinde hissetmeli ve İnkılap'a sahip çıkmalıydı. Olayın bu boyutu ihmal edilmemeli ve gözden kaçırılmamalıydı. Her şeye rağmen, belki, İnkılap'ı da kurtaramayabilirdik. Ama bu yapılacaklar ile benzeri olayların yenilenmesini önlemeye katkıda bulunabilirdik. Bunlar bugünden bu doğrultuda atılmış somut ve anlamlı adımlar olabilirdi. Muammer, Ahmet ve İnkılap'ı izleyecek olası yeni olaylar yaşanmamalıydı. Bu bile başarılabilirse, yapılacakların çok büyük anlamı olurdu... Olay karşısında duyarlılık ve çaba gerekiyordu... Seyirci kalmak olmazdı...

Koğuşumuza geldiği günlerin birisinde, bu çabalara katkıda bulunabilmek anlamında, basına bir haber yazacağımı söyledim. Kabul etti. Kısaca, hastalığıyla ilgili yaşadıklarını anlattı.

Anlattıklarından hareketle “Siyasi mahkum olmak, ölüme terk edilmek için yeterli midir?” başlıklı uzun bir haber yazdım. Okudu. Bu haber metnini, annesi ve babasıyla birlikte çektirdiği bir fotoğrafını ekleyerek, tahliye olan bir arkadaşla çıkardık. Fotoğraflı bu haber metninin, en azından Nokta dergisine verildiğini ve onların da ailesine telefon ettiğini öğrendim. Ama arkası gelmedi... Belli ki, o aşamada, İnkılap'ın ölüm yolculuğu, Nokta başta olmak üzere “basınımız” için önemli ve tiraj getirecek bir haber değeri taşımıyor olmalıydı.

Ona birkaç kez, hastanede yatarken babasının “özel af” yetkisini kullanması için Cumhurbaşkanına başvurma önerisini neden reddettiğini sordum. Bu soruyu pek çok arkadaşı da soruyordu. Evet o, bu öneriyi hiç düşünmeden reddetmişti. Evren, işkencelerden geçirtip tutsak durumuna soktuğu bir devrimcinin babasının özel af başvurusunu, hem de seve seve kabul edebilirdi. Ama o, neden bir Askeri Faşist Cunta liderinden af istesindi?.. Peki onun bu tavrında, kısa süre sonra çıkacak oluşu etken miydi? O soruna asıl olarak bu açıdan yaklaşmıyordu. Onun için ayları bırakın, saatlerin bile yaşamsal önemi vardı. O onurlu bir insan ve devrimciydi. Ne bu onurundan, ne de bu kişiliğinden vazgeçebilirdi. Karşı çıkışının asıl nedeni buydu.

İnkılap babasından saygıyla, annesinden sevgiyle ve kardeşlerinden güvenle söz ederdi.

Onunla, tahliye olduktan sonraki tedavisi üzerine de konuşurduk.

O Türkiye'de tedavi görebilmesinin mümkün olduğunu duymuştu. İyi de Türkiye'de tedavi görmek çok parayı gerektiriyordu. Evet o bunun bilincindeydi. Peki ailesi bu tedavi için gerekli parayı bulabilecek miydi? Evet, ailesi onun için her şeyi yapardı. Ona Türkiye'de olması gerektiği gibi tedavi olamayacağını, devrimci olmasından dolayı hastanelerde doktorların yeterince ilgilenmeyeceklerini söylerdik. Ayrıca ailesinin gücü, onun tedavisini yaptırmaya yetemeyebilir ve bir süre sonra, bu ağır yükün altından kalkamayıp tıkanıp kalabilirlerdi. En iyisi daha şimdiden yurt dışında tedavi olmayı düşünmeliydi. Bu doğrultuda bugünden yapabileceklerimizi yapmaya başlamalıydık. Bu konuda ona, bir biçimde yardımcı olabilirdik. Bu hem tedavisi hem de ailesinin ekonomik durumu açısından daha iyi olurdu. Hayır, diyordu, şimdilik yurt içinde tedavi görmeye çalışacak, bilahare yurt dışında tedavi olmayı düşünecekti...

İnkılap, kanseri yeneceğini söylüyordu. Bu olanaksız değildi. Bunun örnekleri vardı. Babasının bir öğrencisinin kanseri yendiğini duymuştu. İnanç çok önemlidir, diyordu. Evet inanç çok önemliydi ama her şey demek de değildi. O kanseri yenebileceği düşüncesine olağanüstü düzeyde bağlıydı ya da öyle görünmek istiyordu. Bilemiyorum... Hala, hangisi gerçekti, diye sorar dururum kendi kendime. Kanseri yenebileceği inancı vardı ama sanırım ağır basan ikincisiydi. Bu ifadelerinde, gerçekte örtük bir biçimde yaşamak isteği vardı. Bunun yanı sıra bizlere ve özellikle ailesine moral verme çabası da söz konusuydu. Babasına moral verdiğine birkaç kez tanık oldum. Bir keresinde babasına, İnkılap'ın durumunu ve tahliye olur olmaz ivedilikle yurt dışına çıkması gerektiğini bütün yalınlığıyla söylediğim için, beni eleştirmişti. Kendisinin değil, asıl ailesinin morale gereksinimi vardı. Öyle düşünüyordu. Onların moralini bozacak şeyler söylememeliydik.

En son 16 Ekim 1988 günü gecesi 8. Koğuşa geldi. Bizden sonra 9. Koğuştaki bazı arkadaşlarla da görüşecekti. 17 Ekim günü, biz 33 gün sürecek ve Nazilli E Tipi Cezaevi'nde yenilgiyle son bulacak yeni bir SAG'ne başlayacaktık. Ona yurt içi ve yurt dışında pek çok yere gönderebileceği “Biz can koyduk, siz el verin” başlıklı bir bildiriyi verdik. Bunu dışarıya çıkaracaktı. Bu son görüşmemizdi. Biz yalnızca bu cezaevinde değil, sürdürdüğümüz yaşamımızda son kez görüşüyor olduğumuzu biliyorduk.

21 Ekim günü sabahleyin biz Nazilli'ye sevk olurken, o tahliye oluyordu. Cezaevi önünde sevk arabasına binerken, görebilir miyim diye, çevreye bakındım. Göremedim. Belki biraz önce gitmişti, belki de biraz sonra çıkacaktı... Bir daha da göremeyecektim. Biz direniş içerisinde yola çıkıyorduk. O ise, direnişimize destek çağrısı içeren bir bildiriyle ölüm yolculuğuna devam ediyordu. Artık onu gıyaben izleyecektim...

Mayıs 1990/Nazilli''

20.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

(İnkilap, ayakta, benim yanımda. 1.09.1987, Alt Tecrit/Aydın)

(*) Adnan (Selvi), Akhisarlı arkadaşım. Akhisar Belediyesinde zabıtalık yaptı ve zabıta amiri iken emekli oldu. 2019 yılında yapılan yerel seçimde Akhisar Belediye Başkanlığı için CHP'den aday adayı oldu. Yapılan önseçimde ikinci çıktı.

Bu yazıyı yazmaya başlamadan önce Adnan ile görüştüm: Bu yazının bir nüshasını, Nadire Mater'e gönderdiğini ve bilahare yayınlanan “Unutulmasınlar diye”de, İnkılap bölümü yazılırken, bu yazıdan da yararlanıldığını söyledi.

(**) Devrimci mücadelede yer alan ve ölen arkadaşlarımız için geride kalan bazı arkadaşlarımızın ortaklaşa hazırladıkları bazı anı kitaplarında (İnkılap Dal bölümünde) bazı bölümleri yayınlanan bu yazım, yıllar sonra, İnkılap Dal'ın ailesi kanalıyla, yeniden gün yüzüne çıkmış oldu.

Uzun bir aradan sonra yeniden gün yüzüne çıkan bu yazımı, orijinal hali altta olmak üzere imla hatalarını düzelterek yayınlamak, doğru olandı.

(1) 4.3.1990


(2) 14.3.1990

(3)18.3.1990


(4) 22.3.1990


(5) 1.4.1990


(6) 8.4.1990









CEZAEVİ YAZILARI-49:

AŞK EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIR” (*)

... Salı günü, TV'de oynayan 'Başka tanrıların çocukları' filmini izledin mi? İzlememişsen, büyük bir kayıp. Sağır ve dilsiz bir kadın ile normal bir erkeğin birlikteliğini, birlikteliklerinin sarsılmasını ve yeniden üretilmesini ele alıyordu. Bence, filmin mesajı doğruydu. Olan birliktelik her ikisine mutluluk vermeyince, sarsılma ve ayrılma kaçınılmazdır. Olması gereken birliktelik ise her ikisinin ayrı kişiliklerini koruyacakları, hem de birlikte olabilecekleri; yani ikisinden birinin bulunduğu noktada değil, ikisinin bulunduğu noktadan ayrı üçüncü bir noktada kurulabilir. Bu, oldukça diyalektik bir yaklaşımdır. Diyalektikte de iki karşıt şeyin çatışmasından, üçüncü bir şey çıkar; bu üçüncü şey, hem her iki şeyden izler taşır, hem de her ikisinden ayrı üçüncü bir şeydir. Bu ise, nesnel bir sonuçtur. Birliktelikte, ben, bunun, her iki tarafın bütün (karşıdakinden) istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini dile getirmeleri, tartışmaları ve ortak bir sonuca varmaları ile mümkün olabileceğine inanıyorum. Tartışma, ikisinin birlikte olabilecekleri üçüncü noktayı-çizgiyi üretirken, aynı zamanda, her ikisinin yanlışlarını ve doğrularını da belirleyecektir. Burada, bence, önemli olan, her iki tarafın, bütün istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini özgürce, karşıdaki ne der endişesi taşıyarak ön bir sansüre tabi tutmadan dile getirmesidir. Neyin olması ve neyin olmaması gerektiğine, taraflardan birisi değil, tarafların her ikisi karar verecektir. Tartışarak, karar verecektir. Ola ki, bu tartışma içinde, taraflardan birinin kendi karar verirken olmaz dediğinin 'olur', olur dediğinin 'olmaz' olduğu çıkabilecektir. Ayrıca, burada doğrular ve yanlışlar, yalnızca onlara göre doğrular ve yanlışlar olacaktır. Uzayda ve soyutta yaşamıyoruz. Elbette, bugüne kadar içinde yaşaya geldiğimiz toplumun bizlerde oluşturduğu değer yargıları, bizim bu tartışmamızda önemli bir etken olacaktır ama bu birliktelik yalnızca bizi ilgilendirir ve bu anlamda, toplumun bu değer yargılarıyla bağımlı olmayacaktır. Burada, bu toplumsal değer yargılarının, zaman içinde değiştiğini ve var olanların var olan kapitalist-feodal toplumun ürünü olduğunu düşünmek, yol gösterici bir yaklaşımdır. Olması gereken, bu birliktelikte her iki tarafın tam anlamıyla eşit olmaları söz konusu olacaktır. Aşk, eşit olmayı gerekli kılar ama daha önemlisi, varsa eğer 'aşk, eşit olmayı aramaz, onu yaratır.'...

     Demokrat'ın ikinci sayısında 'Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler' başlıklı bir yazı var. Yazar, yakın geçmişteki birlikteliklerde, birlikteliği oluşturan kişilerin dışındaki başkalarının da burunlarını sokup durduğunu ve adeta bir çeşit 'ahlak zabıtası' oluşturulduğunu, söylüyor. Bunu yanlış bir yaklaşım olarak değerlendirip, bu ve benzeri yaklaşımların nedeninin bizlerin kitlelerle bütünleşme düşüncesi olduğunu, söylüyor. Yani, yazara göre, kitlelerle bütünleşme adına savunulması gereken sosyalist anlayıştan ödünler verildi... Bu konunun daha önceleri de başkalarınca tartışıldığını biliyorum. Öncelikle, her konu gibi, bunun sorgulanmasını da olumluyorum. Gerçekten, böyle bir 'ahlak zabıtası' olayı genelde vardı ama istisnaları da yok değildi. Yani, genelde, söylem düzeyinde iki kişinin birlikteliğinin 'özel' bir olay olduğu söyleniyor ama pratikte çeşitli gerekçelerle üçüncü kişilerin burunlarını sokup durmaları söz konusu oluyordu. İki kişi ise, yine aynı gerekçelerle bu müdahaleye 'izin' veriyor ve ikisini ilgilendiren bu özel olaya kıskançlıkla sahip çıkmıyorlardı. İstisnasız her birlikteliğin böyle olduğunu ise, söylemek mümkün değildir. Halbuki biz, bu konuda tam anlamıyla özgürlükten yana olmalıyız. Ancak, bu özgürlükten yana olmak, toplumsal değer yargıları açısından değil, bizim oluşturmaya çalıştığımız-oluşturduğumuz değil, çünkü oluşturamamıştık- değer yargıları açısından bile 'yoz' kabul edilebilecek ilişkilere izin verme anlamına mı gelir? Elbette, bu noktada 'Neye göre ve neden yoz?' diye sorulabileceğini kabul ediyorum. Bu anlamda, herhangi bir sınır koymanın çok zor olduğunu da biliyorum... Sonra, yazar, bu 'müdahalelerin', kitlelerle bütünleşme adına yapıldığını söylerken, bana göre, eksik bir tespitte bulunuyor. Bu da vardı ve ben kitle çalışmasında bazı şeylere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde, kitlelerce soyutlanmak zor olmaz. Halbuki, bizim kitleleri kazanma, onları eğitme, onların var olan seviyelerini yükseltme ve iktidar-toplumsal değişim mücadelesine seferber etme gibi önemli-can alıcı bir sorunumuz var. Sorun, bunun zorunluluğunun bilincinde olmak, bunu yaparken, asıl kimliğimizi korumaktır. Bence, asıl nedenin birisi bizlerde var olan anlayışlardı. Yani bizler, var olan toplumun bizlerde oluşturduğu kişilikleri reddedip yeni bir kişilik kazanmaya çalışırken, neye karşı olduğumuzu biliyor ama bunun yerine neyi geçirmemiz gerektiğini tam anlamıyla çözümleyememiştik. Hiç şüphesiz, bu kolay bir şey değildi ve pratiğin ilerlemesine bağlıydı. Bu nedenle, bizler mevcut burjuva toplumun reddiyesini savunurken, bunun karşısına, gayri iradi olarak, bize daha 'çekici' gelen feodal ahlak anlayışının savunusuyla çıktık. Kimse bunları yazılı düzeyde teorileştirmedi ama fiiliyatta bu egemen oldu. Adeta, normlaştırıldı. Bazılarımız, bunları olması gereken anlayışlar olarak algıladı... Gerçekte ise, böyle olmamalıydı. Olması gereken, farklıydı. Neydi, peki? İşte bunu hemen yanıtlamak mümkün değil. Bunun, yalnızca unsularını bulabiliriz. Ve yönünü belirleyebiliriz...” (20.7.1990)(1)

     “... Geçenlerde, bir-iki arkadaş ile ölümler sonucu geride kalan arkadaşların durumunu tartışıyorduk. Bugünkü gerçekliğimizde, geride kalanların ezici çoğunluğu kadınlardır. Belki, toplumsal değer yargıları nedeniyle, geride kalanlar erkek olsa, tartışılacak bir sorun da olmuyor. Geride kalanlar, bayan ve genç insanlar. Bizler ise, kısmen değişmeye başlasa da arkadaşlarımızın geride kalan eşlerini, dokunulmaz ve kutsal varlıklar olarak görüyoruz. Belki, ölen arkadaşlarımıza saygımızdan, belki onların eşlerine farklı bir bakışa sahip ola geldiğimizden ve belki de mevcut düzenin bizdeki etkisi sonucu, hep bakire, genç ve evlenmemiş bayanlarla evlenmeyi düşünüp durduğumuzdan, onların hep öyle, yani dul ve çocukları varsa, çocuklarıyla yaşamalarını düşünüyoruz. Onlarla yeni birliktelikler kurmayı ve böylece, onların durumlarını değiştirmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Hal böyle olunca, onların, yalnızca ve yalnızca, bizlerin dışındaki insanlarla evlenmesinin yolunu açıyoruz ama onu da kabullenemiyoruz. O tür insanlarla da evlilik yapınca kızıyoruz, adeta onları aforoz ediyoruz. Bu yaptıklarını hiç bağışlamıyoruz. Yalnızca cinsellikle ilgili bir olay olarak görüyor ve suç işlemişler gibi değerlendiriyoruz. Bizlerde egemen olan bu anlayışın savunulacak bir yanı yok. Bu doğaya ve yaşamın gerçekliğine aykırı bir yaklaşım. Tipik, feodal bir anlayış ve savunu... Eşleri, sevdikleri öldü diye, ömürleri boyunca karalar bürünüp, yas tutamazlar. Yaşamın gerçekliğini yadsıyamazlar. Hiç şüphesiz, ne yapacaklarına karar verme hakkı yalnızca onlara aittir. Önemli olan, bizlerin, onların bu hakkı istedikleri gibi kullanmaları gerektiğini kabul etmemizdir. Saygı duymamızdır. Bunu normal bir olay olarak kabul etmemizdir. Bu çerçevede, onlarla evlenmeyi de normal bir davranış olarak değerlendirmemizdir. Önümüzdeki süreçte, bu tabunun yıkılacağına inanıyorum ama bunun kendiliğinden yıkılmasını beklemek yerine, bunun sorgulanması ve belli bir anlayış biçiminde formüle edilmesi gerekiyor. Onlarca insanın aynı durumda olduğu bugün, bunun tartışılmasının maddi koşulları ve gerekliliği var demektir...” (29.7.1990)(2)

     “...Biliyor musun, bugünlerde, Engels'in 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni, 'Kadın ve Maksizm'i ve Clara Zetkin'in 'Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazıları'nı okudum. Engels, kitabının bir yerinde, tek eşli evliliği tartışıyor. Engels, burjuva anlamındaki tek eşliliği onaylamıyor. Bunun karşısına 'proleter aşk evliliği'nin çıkartılması gerektiğini söylüyor. Bu evliliği, 'serbest seçme ve serbest rıza'ya dayalı, tamamen 'aşk' üzerinde yükselen bir evlilik olarak formüle ediyor. Ekonomik anlamda birbirlerine -pratikte erkeğe- bağımlı olmayan, büyüklerin ya da bir başkasının eşi belirlemediği bir evlilik. Marks-Engels, 'Komünizmin İlkeleri'nde de evliliği, yalnızca ilgili tarafların bileceği-belirleyeceği, başkaca toplumsal herhangi bir etkenin söz konusu olamayacağı bir olay olarak düşündüklerini de söylüyorlardı. Engels'e göre, aşk yalnızca başta var olan bir şey değil, daima var olması gereken bir şey olarak algılanması gerekiyor. Eğer, başta var olan aşk, sonradan yok oluyorsa ve bunun yerini 'alışkanlık' alıyorsa, bu evliliği onaylamak ve savunmak mümkün değildir. Bu noktada, boşanma geçerlidir. Ve Marksistler, kesinlikle boşanmayı savunmalıdırlar. Lenin'de, 'aşk' olgusu öne çıkmıyor. Hiç inkar etmiyor ama olayı cinsel özgürlük olarak algılanmaya indirgemediğini söylüyor. Bunu, burjuva bir anlayış olarak görüyor. Teoride, bu çerçevede öngörülüyor ama pratikte bunun tam olamadığını söylemek mümkün. 'Serbest seçim' üzerinde siyasi-dostluk vb. pek çok etken söz konusu olabiliyor. Bunun ne ölçüde yaşamın doğal sonucu, ne ölçüde 'dayatma-yaptırım' olduğunu düşünmek gerekiyor...”

(12.8.1990) (3)/Nazilli

27.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(1) 20.07.1990


(2)29.7.1990


(3) 12.8.1990




CEZAEVİ YAZILARI-50:

GO HOME YANKEE!

... Saddam'ın, ülke içindeki yönetiminin diktatörlük ve Iraklı Kürtlere karşı soykırımcı olduğunu söylemek mümkün. Dışarıya yönelik ise, milliyetçi. Bu niteliklere sahip bir yönetimin Kuveyt'i işgalini onaylamak mümkün değil. Yani, genelde zorla ilhakı reddetmek gerekir. Birleşmeler gönüllü olur ve biz bu tür birleşmelerden yanayız. Bu birleşme, tamamen ekonomik, politik, askeri vb. çıkarlara yönelik, üstelik ahlaki değil; Kuveyt halkının iradesini hiçe sayıyor. Bazıları, Kuveyt'in ve Arabistan Yarımadası'ndaki diğer ülkelerin suni olduğunu, ulusal temelde yükselmediklerini, tüm ülkelerin Arap ulus kökenli olduğunu söylüyor. Tartışılır olmakla birlikte, doğru olduğunu kabul edelim ama biz tarihin yeni baştan yazılmasını, burjuva anlamda savunmuyoruz. Hele, bunun zorla yapılmasını hiç savunmuyoruz. Öyleyse, Saddam'ın bu işgalini onaylamak, meşru görmek ve desteklemek mümkün değil. Öte yandan, Saddam'ın Kuveyt'i işgali, ABD önderliğinde emperyalizmin Ortadoğu işgali olasılığını gündeme getirdi. Bazıları, Saddam'ın soykırımcı, diktatör ve faşist olduğunu söyleyerek, aynı zamanda Saddam sonrası Irak Kürtlerinin olası kazanacağı 'hakları' düşünerek, kim tarafından olursa olsun Saddam'ın devrilmesini desteklediklerini söylüyorlar. Haliyle, ABD'nin Ortadoğu işgalini onaylama noktasına düşüyorlar. Saddam sonrası Iraklı Kürtlerin bazı 'haklar' kazanmaları mümkün ama ABD'nin Ortadoğu'yu işgali sonrası, uzun dönemde çok şey kaybedecekler. Ülkemiz ve diğer Ortadoğu halkları da kaybedecek. Bu nedenle, 'ne olursa olsun, kim tarafından devrilirse devrilsin' diyemeyiz. Yani, biz iki ucu boklu bir değneğin iki ucundan birini yakalamak zorunda değiliz. En iyisi, bu değneği hiç ele almamaktır.

     Biz, Kuveyt halkının işgalcilere ve Irak halkının Saddam rejimine karşı yürüteceği mücadeleden yana olmalıyız. Buna destek vermeliyiz. 750 bin nüfuslu Büyük Sahra halkı POLİSAİRO önderliğinde Moritanya'yı anlaşmaya zorlayabilmiş ve Fas ile savaşını sürdürebiliyorsa, 1,5 milyonluk Kuveyt halkı da savaşabilir ve kazanabilir. Elbette 'zor' olacaktır, zaten kurtuluşun kolay kazanıldığını kim görmüş ve söyler?.. Dünya ülkeleri, bu mücadeleyi bir biçimde destekleyebilir ama o halkların yerini alamaz, onların boyunlarına, Saddam boyunduruğunun yerine kendi boyunduruklarını geçiremezler. Biz, Saddam boyunduruğu gibi bu boyunduruğa (da) karşı çıkarız... Ne Saddam'ın ne de emperyalizmin kazanmasını istemeliyiz. Biz, Ortadoğu halklarının kazanmasından yana olmalıyız. Bu durum, ileride doğrudan emperyalizmle bir savaş durumuna dönüşebilir mi? Saddam'ın, böyle bir görünüm verebilmek için çalıştığını ve tüm İslam dinindeki halklara çağrı yaptığı görülüyor. Kısmi de olsa, bir destek elde ediyor. Bugün, bu noktada değildir ve biz bugünkü gerçeklikte tavrımızı belirlemek zorundayız...”(14.8.1990)(1)

     “...Hiç şüphesiz, Irak'ın Kuveyt'i işgali savunulamaz. Bu işgal, herhangi bir 'gerekçeyle' ve herhangi bir biçimde 'meşru' gösterilemez. Irak, 1980 yılı Eylül ayında olduğu gibi şimdi de işgalci ve saldırgan bir devlet konumundadır. Bu niteliğini, bir kez daha ortaya koymuştur.

     Kuveyt'i işgal eden Saddam yönetimi, bir diktatörlüktür. Bu diktatörlük, yıllardır Irak Kürdistanı'nda az görülür bir soykırım uygulamış ve katliamlar ('Irak Hiroşima'sı' Halepçe) yapmıştır.

     Bu niteliklere sahip ve sicili çok kötü olan bugünkü Saddam yönetimi, yıkılmalıdır. Kuveyt işgali, sona ermelidir.

     Ancak, hangi gerekçelerle olursa olsun, bugün Ortadoğu'da yaşanılan gelişmeler biline biline, bunları gerçekleştirecek olanın kim olduğunun (Irak'taki Arap halkı, ezilen Irak Kürtleri ve işgale uğramış Kuveytliler ya da emperyalizm) önemli olmadığı, önemli olanın, bunların gerçekleşmesi olduğu savunulamaz. (Bu noktada, insanın aklına, bir dönem Çin'de, Deng Şiaoping'in söylediği 'Önemli olan farenin yakalanmasıdır; fareyi yakalayan kedinin siyah ya da beyaz oluşu değil' sözleri geliyor.) Bugün yaşanılan gerçeklikte, bu savununun anlamı, bir biçimde, emperyalizmin Irak'ı (açık ya da gizli) işgal etmesine yeşil ışık yakmak ve 'Ortadoğu sorununu' çözebilmek için uygulamaya soktuğu politikalarının başarıya ulaşmasına destek vermektir.

     Halbuki, bugün, asıl olarak karşı çıkılması gereken şey, tam da emperyalizmin Ortadoğu'daki varlığı ve uygulamaya soktuğu politikalar olmalıdır.

     Emperyalizm, bugün Ortadoğu'da ve Türkiye'de aynı anda aynı amaçla ve birbirleriyle bağlantılı olarak yeni bir dönemi başlatmıştır. Yaşanılan gelişmelerin özünü ve yönünü kavrayabilmek için, öncelikle bu halkayı yakalamak gerekiyor. Bu, can alıcıdır. Bunun yerine, olayları yalnızca görünürdeki biçimleriyle izlemeye ve kavramaya çalışmak, büyük yanılgılara yol açar.

     Bugün, Ortadoğu'da asıl olarak emperyalizme karşı saf tutmalı ve konumlanmalıdır. Emperyalizm kazanamamalı ve politikaları başarıya ulaşamamalıdır.

     Emperyalizm, Ortadoğu'da sonunda mutlaka kendisinin kazanabileceğini düşündüğü bir savaşı kışkırtmaktadır.

     Herhangi bir biçimde başlayabilecek bu savaş, boyutuna bağlı olarak, bu savaşa katılacak ülkelere kıyım, yıkım, tamiri çok zor yaralar ve yeni düşmanlıklardan başka bir şey getirmeyecektir; savaşın sonucu ne olursa olsun, her halükarda yine emperyalizm kazançlı çıkacaktır.

     Bu nedenle, böyle bir savaşa 'Hayır' denilmelidir.

     1919-1922 yılları arasında, dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşını yürüten ve başarıya ulaştıran Türkiye'de bugün emperyalizme karşı olmak 'hainlik', emperyalizmden yana olmak ise 'yurtseverliktir'. Yani, gerçek yurtseverler 'hain', gerçek hainler 'yurtsever' durumundadırlar.

     Bu durumun, tersine çevrilmesi gerekmektedir.

     Bu nedenle, 1970'lerden beri körelen (bir yönüyle köreltilen) 'Bağımsızlık' bilinci yeniden yükseltilmelidir. Türkiye'nin 'Ortadoğu'nun Jandarması' olmasının tartışıldığı ve emperyalizmin Ortadoğu'ya yönelik yeni politikalarının yaşama geçirilmeye çalışıldığı bugünlerde, emperyalizm ile var olan bütün ilişkilerin sona erdirilmesi ve NATO'dan çıkılması talepleri ileri sürülmelidir.

     Türkiye'nin geleceği, bir yönüyle 'Bağımsız Türkiye' şiarının Türkiye halklarına mal edilebilmesine ve yaşanılan bir gerçeklik haline getirilebilmesine bağlıdır...” 

(20.8.1990) (2) Nazilli

03.04.2021/Datça/Mehmet Erdal





(1) 14.8.1990


(2) 20.8.1990



CEZAEVİ YAZILARI-51:

'BİRLİK' ÜZERİNE!

ARKADAŞLAR, (*)

     Bu cezaevi özgülünde uzunca bir süre devam eden 'Birlik' tartışmaları sırasında, yalnızca siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluşacak bir birliğin yaratılmasını doğru bulan devrimci-sosyalist arkadaşlar, bugün bu düşüncelerini yaşama geçirmişler; bir birlik oluşturmuşlardır.

     Bugün için on bir siyasi hareket (PKK, TKP-B, THKP-C/ACİLCİLER, SVP, DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML/TİKKO, TKP-İS, KUK) ve DY'cuların .../... koğuşlarda (**) kalan temsilcisinden oluşan bu birlik, cezaevi sorunları ile sınırlı kalmak kaydıyla, kendi içerisinde bir bağlayıcılığa sahiptir; üç temsilci ile (her havalandırmaya bir temsilci düşecek şekilde) temsil edilmektedir.

     Bu arkadaşlar bugün bu birlik dışında kalan siyasi hareketlerin de kendilerinin sahip olduğu haklara sahip olarak bu birlik içinde yer alabileceğini; tek tek bireyler halinde yaşayanların ise farklı bir konuma sahip olduklarını, bu nedenle onlar ile farklı bir düzeyde ilişki kurmayı düşündüklerini söylemektedirler.

     *

     'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler getiren veya farklı görüşler ileri süren ve bugün bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist arkadaşlar (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) bu birliği 'olumsuzlamakta'; yani bu birliği eksik, yetersiz veya yanlış bir birlik olarak (bazen ortak, bazen de farklı gerekçelerle) değerlendirmektedirler.

     Bu birliği oluşturan siyasi hareketlerin 'Birlik' konusundaki anlayışlarını, hem teorik olarak hem de pratikte yol açabileceği sonuçları açısından tartışmak ve eleştirmek mümkündür. Bence, bir anlayış düzeyinde savunulması ve buna uygun bir pratik çizgi izlenmesi halinde, bu birliği 'doğru bir birlik' olarak görmek ve kabul etmek mümkün değildir. 'Birlik' konusundaki yaklaşımın özünü, 'birim' cephe örgütlenmesi anlayışı oluşturabilir. Bunun somut ifadesi ise 'Komite' veya 'Konsey'dir. 3. Enternasyonal'in 'cephe' konusunda uzun yıllar yaptığı tartışmalar, farklı ülkelerde ve ülkemizde yaşanmış-yaşanılan örnekler, bu örgütlenmenin kavranılmasında bize ışık tutar ve yol gösterir.

     Bugün bu cezaevinde yaşama geçirilen bu birlik, yalnızca ve yalnızca, teorik bir önermenin değil, 'zorunluluğun' bir ifadesi olduğu noktasından yola çıkılırsa (Sol'un merkezi düzeyde kalıcı bir 'Birlik' oluşturamadığı, pek çok siyasi hareketin hala 'birim', 'cephe' örgütlenmesi konusunda somut herhangi bir görüş belirtmediği... ve ağırlıkla da cezaevlerinin çok özgün yerler olduğu gerçeğinden hareket edilirse) anlaşılabilir ve kabul edilebilir hale gelir. (Ki, böyle ifade edilmesi halinde bile, bazı yönler yine de tartışmayı gerektirir.)

     *

     Bu birliğin gerçekte kalıcı olup-olamayacağı, bugün dışında kalan siyasi hareketleri kucaklayıp- kucaklayamayacağı ve bu cezaevinin sorunlarının çözümünde olumlu bir misyonu üstlenip-üstlenemeyeceği..., tamamen önümüzdeki süreçte belli olacaktır.

     Bugünden söylenebilecek olanlar, şunlardır:

     Öncesi dönem ile kıyaslandığında, bu birlik olumlu bir adımdır. Çünkü, hiç olmazsa cezaevinin bir kesimi kalıcı olacağı düşünülen bir birliğe kavuşmuştur; bazı şeyleri yapmaya aday (potansiyel olarak) bir güç oluşmuştur; çok başlılık bir ölçüde de olsa azalmıştır.

     Bu birlik, bugünden sonra dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların yaşamını da doğrudan ya da dolaylı olarak şu ya da bu ölçüde etkileyecektir. Bu cezaevinde yaşayan herhangi bir devrimci-sosyalist tutsak açısından, bunun aksi olasılık hiç yok denecek kadar azdır; öncelikle, bunun bilincine varmak gerekiyor.

     'Birlik' konusunda, yeni bir durum ortaya çıkmıştır; artık, bütün devrimci-sosyalist tutsakları içerecek şekilde sıfırdan başlayan bir 'Birlik' tartışması yapılamaz; yapılması istense de anlamlı ve yararlı olmaz. Bu konudaki tartışmalar, bundan sonra yeni bir düzlemde yapılabilir; böyle yapılırsa, daha anlamlı, yararlı ve sonuç alıcı olur.

     Ancak, bu yeni durum 'Birlik' konusunda olumlu ve olumsuz yeni özellikleri de ortaya çıkarmıştır. Bu özelliklerden birisini öne çıkarmak ve onu önümüzdeki sürece egemen kılmak, tamamen, hem bu birliği oluşturan hem de bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların, yani bu cezaevinde yaşayan bizlerin izleyeceği yöntemlere ve göstereceği becerilere kalmıştır.

     *

     Bugün 'Birlik' açısından ele alındığında, şöyle bir görünüm söz konusudur: Bir yanda bir birlik oluşturan siyasi tutsaklar vardır; öbür yanda ise bu birliğe karşı olan ama aralarında bir birliğe de sahip olmayan siyasi tutsaklar vardır.

     Herhalde, her iki kesimden hiç kimse de bu görüntüden memnun değildir ve bu görüntünün kalıcılaşmasını istememektedir.

     Bu varsayımdan hareketle, benim önerim şudur:

     Yaşama geçirilen birliğin dışında kalan arkadaşlar, öncelikle bu birliği 'nesnel bir olgu' olarak kabul etmelidirler; bu birlik hakkındaki düşünceleri, bu birliği böyle bir kabul edişin önünde engel değildir, olamaz da... Ardından, bu birliğin oluşturulması sonrası ortaya çıkan yeni durumda kendilerini nasıl ifade edebileceklerini ve bu birlik karşısında nasıl bir konumlanma içerisine girebileceklerini tartışmalıdırlar.

     'Birlik' açısından, bugünkü görünümden daha ileri ve olumlu bir görünüme geçişin yolu, ancak böyle bulunabilir; pratik yeni adımların atılabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

     Mevcut birliğin dışında kalan kesimin, 'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler ve görüşler ileri sürdüklerine bakılarak, bu cezaevinde kurulması olası bütün birliklere değil, yalnızca bu birliğe karşı çıktıkları söylenebilir.

     Eğer bu doğruysa, o zaman, bu kesimdeki arkadaşların, şu an yaşanılan gerçeklikte, yapmaları gereken şeyler ve atmaları gereken pratik adımlar var demektir.

     1- Farklı bir birlik önermiş olan arkadaşlar, çok doğal olarak, bu önerdikleri birliği yaşama geçirmeye çalışmalıdırlar. Herhalde, herkes teslim eder ki, bugün böyle bir birliği oluşturmak hem bir hak hem de bir görevdir; aynı zamanda da mümkündür.

     Bence, bu ikinci birliğin kurulması, bu cezaevi açısından olumsuz bir adım olarak değil, olumlu bir ikinci adım olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, bugün birlik dışında kalan kesim de bir birliğe kavuşacaktır; bazı şeyler yapmaya aday (o da potansiyel olarak) ikinci bir güç oluşacaktır; çok başlılık, iki başlılığa dönüşecektir. Bu cezaevindeki devrimci-sosyalist tutsaklarca birlikte hareket edebilmenin, var olan sorunların birlikte tartışılabilmesinin ve çözümüne çalışılabilmesinin, cezaevi yönetimi karşısında etkili ve yaptırım gücü fazla olan bir güç olunabilmesinin vb. koşulları daha fazla oluşabilecektir. Bir başka deyişle, bu ikinci birlik, şu anki durumdan daha ileri bir duruma geçiş anlamına gelecektir. Bunun pek çok yararı olacaktır.

     2- Eğer, böylesi ikinci bir birlik kurulamaz ise veya farklı nedenlerden dolayı bundan imtina edilirse, o zaman, bugün kurulu bulunan birlik ile mümkün olduğunca çok birlikte hareket edebilmenin koşullarının yaratılabilmesine çalışmak ve bunun olanaklarını araştırmak (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) doğru ve anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, bu noktada da pek çok olasılık söz konusudur...

     Bu olası gelişmelere bağlı olarak, eğer gerekirse, cezaevinde yeni bir yerleşim düzenini düşünmek ve bunu gerçekleştirmek yararlı olabilir...” (12.10.1990)(1)/Nazilli/12. Koğuş

10.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, 'Birlik' tartışmaları ile ilgili olarak cezaevi içinde okunmak üzere yazılmıştır.

(**) Buradaki (DH/Devrimci Hareket), ODAK çevresidir.

Bu kurulan birlik içinde temsilci düzeyinde yer alan DY'cu tutsaklar ise, 9-13. Koğuşlarda bulunan ve (o günlerde) kendilerini olmayan DY örgütünün ve Devrimci İşçi'nin Nazilli Cezaevi birimi olarak gören arkadaşlarımızdı. 7. Koğuşta bulunan arkadaşlarımız ise bu birliğe itiraz ediyorlardı.

(22-23 Nisan 1990/8-12. Koğuş bahçesi)


(1) 12.10.1990




CEZAEVİ YAZILARI-52:

ÇAVUŞLAR VE KIZILDERİLİLER!

... Çanakkale'de DS'cular Ali Akgün'ü öldürmüşler; duymuşsundur. Bu Ali, Elazığlı olan birisi. Yüzyıl'da PKK'lıların, 'Mücadele'de DS'cuların açıklamasını okudum. 'Yüzyıl'da, oradaki bütün siyasi grupların açıklamasını ve Ali'ye sahip çıkmasını içeren bir de ilan vardı. İktidar, buralarla bizleri ezmeye ve yok etmeye çalışıyor; yeterince başarılı olamıyor. Bu yetmiyormuş gibi, kendi içimizde de biz birbirimizi öldürüyoruz. Rezillik bu... Burjuva hukukunun tam olarak uygulandığı ülkelerde bile, insanlara kesin deliller olmadan hiç bir ceza verilmiyor; hele, deliller yasalara ve ahlaki kurallara uygun elde edilmemişse, delil olarak bile kabul edilmiyor. İnsanları yargılarken çok daha gelişmiş bir hukuk anlayışı ile hareket etmemiz gerekirken, insanların onlarca yılı içeren geçmişlerini bir çırpıda karalayıveriyoruz, insanları ağır bir biçimde kolayca suçlayıveriyoruz ve sonra da yok ediyoruz... Bunun savunulacak bir yanı yoktur. Ali'nin ailesi, şimdi oğullarının alnına sürülen leke ile mi yoksa oğullarının acısı ile mi uğraşsınlar? Kardeşi ile Buca'da yatmıştım, gıyaben de kendisini tanıyordum. Biz, DS'cuların iddialarının tam aksini duyuyorduk. Şu bilinmelidir: Bu işler tamamen gönüllüdür. Kimseyi zorla içine alamazsın, zorla içinde tutamazsın. Birliktelikler, tamamen ideolojik-politiktir. Kişi, bunun koşulunun kalmadığını düşünüyorsa, istediği zaman ayrılabilir. Başka bir birliktelik içinde yer alabilir. Ayrılıkları ve bölünmeleri, kişileri akla gelmedik suçlamalarla suçlayarak ve hele fiziki tasfiyeye tabi tutarak önleyemeyiz. Belki geçici olarak durdururuz ama daha büyüğü gelir ve kapıya dayanır. Elbette, o an savunduğumuz pek çok değeri de ayaklar altına alırız... DS'cular, bu tavırlarıyla yalnızca kendilerini değil, herkese zarar verdiler. Bu nedenle, bu olay geçiştirilmemelidir...Uygun bir biçimde, bu tavır teşhir edilmelidir...” (21.10.1990) (1)

     “... Önümüzdeki Pazartesi'den itibaren, video yayınlarında kendi aldığımız filmleri izleyeceğiz. Yani, parayı ortak toplayacağız ve bayinin yolladığı listeden filmleri seçeceğiz, işaretleyeceğiz ve isteyeceğiz. Şu TV'den kurtulacağımız için, seviniyoruz. Filmleri de burjuvazi çeviriyor ve nihayetinde özde değişen bir şey olmuyor ama bizim burjuvazi, öyle ilkel ve gerici ki, onun TRT'sinin değer yargılarımın üzerinde etkili olmasını hiç istemiyorum. Yıllardır cezaevlerinde yatanlar üzerinde, bunun küçümsenmeyecek bir etkisi oldu. Neredeyse, bizim ahlak anlayışımız TRT'nin ahlak anlayışıyla eşleşti gibi. Bu anlamda, geçmişte bir yönüyle 'doğal' kabul edilebilecek (mevcut düzene tepki, içinden geldiğimiz toplumun değer yargıları, genç oluşumuz, alternatifi tam ortaya koyamayışımız vb. nedenlerle) feodal ve tutucu değer yargıları ve normlar, günümüzde adeta 'olması gereken'e dönüştü. En azından, bir kısmımızda dönüştü. Bence, içinden geldiğimiz burjuva toplumun değer yargılarına tepki anlamında içgüdülerle yeğlenen feodal değer yargıları, 'olması gereken' değildi; bir savruluş, bir yanılsamaydı. Bugün ise, tam tersi doğrultuda bir yanılsama söz konusu; yani, dünkü feodal ve tutucu yanılsamanın karşısına, tepki anlamında, her şeye izin verme konuyor. Bu, bir tepkiciliktir... Toplumdaki tüm insanların değer yargılarının, iradi anlamda ve birden emrivaki ve zapturapt yapılarak, yasaklar konularak değiştirilmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Ama, her şeyin kendiliğindenciliğe bırakılmasını da doğru bulmuyorum. Bence, bu konuda, reçete verilemez ve herkesin üzerinde birleşeceği bir çizgi çizilemez ama bir çerçeve çizmek mümkündür. Bu ise, savunulan dünya görüşüne uygun bir bakış açısının sunulmasını gerektirir. Yani, 'zor' unsurunun çözüm olmadığını bilerek, insanların kabul etmesi istenilen bir çerçeve sunulabilir, sunulmalıdır. Bu çerçeve içinde, doğal bir evrim savunulabilir. Bu çerçeveyi çizerken de şu an içinde bulunduğumuz toplumdan ve ortamdan tam anlamıyla soyutlanmış değiliz elbette. Bunun, zaman içinde değişeceğini de biliyoruz; çünkü, değişmeyen tek şey, değişmedir... Sorun, en mantıklı görünen, bugün neyin olacağına değil, neyin olamayacağına karar vermededir. Lenin'in, ahlak konusundaki 'Ne Kazanova, ne Keşiş' sözünü, bu nedenle çok seviyorum. Bu ikisinin arasında bir yer. Peki, ikisi arasında nerede? Bu, insanlara kalan bir şey oluyor. Bu arada bir çeşitlilik mümkün. Öyleyse, diyorum, insanların birbirlerine karşı bir noktadan sonra müdahaleci olmaları mümkün değil. Böyle bir müdahalecilik, savunulamaz ve gündeme gelirse, bu kaçınılmaz bir biçimde zıddına yol açar... Açıyor ve açtı da...

     Biz, bugünkü toplumda, soyutlama düzeyinde, burjuva-proleter çelişkisini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz ya... Bunun yerine önerdiğimiz, böyle bir ayırımın olmadığı toplumsal bir sistemdir ama uygulamada 'bürokratlar ve çalışanlar' diye ikili bir kastlaşma üretiliyor. Buna karşı emniyet sibobları önerilmemiş değil, önerilmiş... Sovyetler (Komite, Konsey, Şura vb.), emredici vekalet (çalışanların, istedikleri her an memurları görevden alabilmesi ve yerine yenilerini atayabilmesi) ve memurların aylıklarının belli bir limiti aşmaması... Bugünkü pratiğimizde ise, bu daha farklı biçimlerde üretiliyor. Ben, özgülümüzdeki yaşam içindeki tavırlara bakarak, buna 'Çavuşlar' ve 'Kızılderililer' diyorum. Yani, 'çavuşlar', hep iş yaptırmayı seviyorlar ama kendileri pek iş yapmaya istekli değiller. 'Kızılderililer' ise, küçük-büyük, önemli-önemsiz demeden her işe koşturmaya ve her işi yapmaya çalışıyorlar. İnsanların çoğunluğunda, tersi söz konusu olması gerekirken 'çavuşluk' eğilimleri yaygın... Bunun, önderlik veya 'sorumluluk' ile herhangi bir ilgisi falan da yok. Aksine, insan önder ve 'sorumlu' olduğu ölçüde daha çok 'Kızılderilileşme'lidir. Çünkü, 'önder' ve 'sorumlu' olma, daha çok avantajlara sahip olmak değil, daha çok yük yüklenmektir. Bu anlamda da, korkulacak bir şeydir. Belki, yalnızca bizde değil, her ülkede böyledir, bu... Öyle ya, on yıllardır 'sosyalist' olduğunu söyleyen ülkeler, milyonların ayağa kalkmasıyla çatırdayarak yıkılıyor. Milyonlar, şimdilik kapitalist toplumları, daha iyi olması gereken ve kurtuluş olarak önerilen sosyalizme' yeğliyorlar. Bence, bu durumda çözüm sosyalizmi yeniden üretmek ve rayına oturtmaktır. Bazıları, sopayı öne çıkaran bir 'sosyalizmi' öne çıkarırken, bazıları da burjuva demokrasisine yönelen bir 'demokrasi' anlayışına sarılıyorlar. Bugünlerde, Adımlar dergisinin 'TBKP Tezleri' adı altındaki özel sayılarını okuyorum. TBKP'liler, doğrudan Marksizm'i sorguluyor ve her yönüyle revizyona tabi tutuyorlar. Bunlara 'yeni sosyal demokratlar' diyorum. Bunların, Marksist saflarda kabul edilmeleri, artık çok zor. Bir başka gözlemim şu: Burjuva demokrasisine öykünenler-yönelenler kendilerine 'Sosyalist Demokrasi'yi bayrak edinirken, sopalı bir 'sosyalizmi' öne çıkaranlar ise bunu tu kaka ediyor ama pratikte 'mücadeleci' bir çizgi izliyorlar. Burada da bir yanlışlık var: 'Sosyalist demokrasi', burjuva demokrasisine öykünenlerin-yönelenlerin bayrağı olamaz. Bu, onların elinden alınmalıdır. Sosyalist Demokrasi'den soyutlanmış bir 'sosyalizm' de olmaz. Böyle bir mücadele, milyonları kucaklayıp başarıya ulaşamaz. Ulaşsa bile, o toplum sosyalizm yolunda ilerleyemez. Gün gelir, günümüzdeki 'sosyalist' ülkeler gibi çatırdayarak yıkılırlar. Bugün, sosyalizm 'mücadele' ve 'sosyalist demokrasi' ikilisi birleştirilerek yeniden üretilebilir ve savunulabilir. Böyle bir çizgi, güçlü bir çekim merkezi oluşturabilir...”(6.12.1990)(2)

Nazilli/12. Koğuş

17.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 21.10.1990


(2) 06.12.1990




CEZAEVİ YAZILARI-53:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (1) (*)


YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICINDAKİ N...... (**) CEZAEVİ

     90 Ekim-Kasım aylarında, 88 Ekim-kasım aylarında 33 gün süren SAG'nin yenilgiyle sonuçlanması sonrası içinde yaşanılmak zorunda kalınan ve 2 yıl devam eden dönemin aşılmaya çalışıldığı gelişmeler yaşandı.

     BİR KISIM SİYASİ TUTSAK BİR 'BİRLİK' OLUŞTURUYOR

     87 yılı başları ile 88 Yaz ayları arasında A.... (***) Cezaevinde sürdürülen tartışmaları bir yana bırakırsak, 88 Ekim-Kasım aylarından sonra N...... Cezaevinde bir kaç kere 'birlik' konusu gündeme getirildi ve tartışıldı. 90 Ağustos ayında PKK, SVP, TKP-B ve THKP-L/ACİLCİLER siyasi hareketlerince ortaklaşa önerilen son tartışmadan sonra da 90 Eylül ayı sonlarında on bir siyasi hareket (PKK, SVP, TKP-B, THKP-L/ACİLCİLER, DH, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK) ve DY'cuların (B) (****) kesimi tarafından bir 'birlik' oluşturuldu.

     Bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere göre, bu 'birlik' yalnızca siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluşuyordu. Her siyasi hareket temsilcisi, cezaevinde kaç kişiden oluşan bir grup olduklarına bakılmaksızın, bir oy hakkına sahipti. Cezaevi sorunlarıyla sınırlı olmak kaydıyla, alınan kararlar bağlayıcıydı. Ancak, siyasi hareketlerin cezaevindeki sayısal güçleri hepten göz ardı ediliyor değildi; kararlar alınırken, her temsilcinin bir oy kullanması esas olmakla birlikte, 'kitle çoğunluğu' da dikkate alınacaktı. Bu anlamda, 'birlik'de 'siyaset+kitle çoğunluğu' anlayışı geçerliydi. 'Birlik', içinde ilk anda yer alan siyasi hareketlerin mensubu tutsaklar, üç ayrı havalandırmaya çıkan altı koğuşta yaşadıklarından, her havalandırmayı temsilen bir temsilci olmak kaydıyla üç temsilci tarafından temsil edilecekti. Her temsilci, o havalandırmada yaşayan siyasi hareketlerin temsilcileri tarafından kendi aralarında seçilecekti. Daha sonra, bu temsilcilerin PKK, ÇS ve DY'cuların (B) kesiminin temsilcisi olarak belirlendiği açıklandı.

     Oluştuğu anda, hukuksal anlamda, bu kadar tanımlanan bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere göre, halihazırda 'birlik' içinde yer almayan siyasi hareketler, eğer isterlerse, kendileriyle aynı haklara sahip olarak bu 'birlik' içinde yer alabilirlerdi ve yer almalıydılar. Ancak, bu 'birlik', siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluştuğundan, cezaevinde bulunan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, bu 'birlik' içinde yer alamazlardı. Çünkü, onların konumu farklıydı ve bu nedenle onlarla farklı düzeyde bir ilişki kurulabilirdi, kurulmalıydı ve kurulacaktı.

     88 Ekim-Kasım sonrası 2 yıla yakın sürede bir kaç kez gündeme getirilerek yapılan tartışmaların ve aynı zamanda, o sürede yaşama geçirilen cezaevi pratiğinin bir ürünü olan bu 'birlik' dışında, tahliye ve sevklerden sonra, yalnızca TBKP, TKKKÖ (*****), DY'cuların (P) (******) kesimi ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar vardı. 'Birlik'de geçerli anlayışa göre, açıkça ifade edildiği gibi, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar otomatikman 'birlik' dışında kalıyorlardı. TBKP'ye karşı ise, 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin çoğu, hiç de iyi düşünceler beslemiyorlardı. Açıkça belirtilmiyordu ama eğer TBKP 'birlik' içinde yer almak isteseydi ve başvursaydı, muhtemelen en azından büyük çoğunlukça bu istem reddedilecekti. DY'cuların (P) kesimi de, DY'cuların (B) kesiminden farklı ve ayrı bir grup olarak yaşıyor idiyse de ayrı bir siyasi hareket olarak kabul edilmiyordu. Eğer DY'cuların (P) kesimi, bu 'birlik' içinde yer almak isteseydi, bu kesinlikle mümkün olmayacaktı. Çünkü, A.... Cezaevinden beri savunulan anlayışa göre, cezaevindeki bir siyasi hareketin mensubu olan siyasi tutsaklar, herhangi bir nedenle kendi aralarında bölünürler ve bağımsız siyasi hareketler olarak kendilerini tanımlayıp ortaya çıkmazlarsa, bu anlamda siyasi hareketlerinin bir temsilci ile temsil edilmesinde sorun çıkarsa ve bu siyasi tutsaklar bu sorunu kendi aralarında çözemezlerse, bu durumda bu tutsakların hiç bir kesiminin temsilcisi temsilci olarak kabul edilmiyor ve ya bir temsilci ile temsil edilebilmeleri konusunda kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ya da ayrı siyasi hareketler olarak ortaya çıkmaları isteniyordu. Geçmişte, A.... Cezaevinde, bu durum, birer kez TKP-ML ve TDKP siyasi hareketlerinden tutsaklar özgülünde yaşanmıştı. Şimdi, DY'cu tutsaklarda da aynı durum söz konusuydu. Peki, anlayış böyle olmasına ve DY'cu tutsakların her iki kesimi de ne tek bir temsilci tarafından temsil edilebilmeleri konusunda kendi aralarında anlaşamamaları bir yana, bunu hiç tartışmamış bile olmalarına ve ne de iki ayrı siyasi hareket olarak ortaya çıkmamalarına (her iki kesim de 'Devrimci Yol-filan koğuş ya da koğuşlar' imzası kullanıyorlardı) karşın, nasıl oluyor da, DY'cuların (B) kesiminin temsilcisi temsilci olarak kabul edilebiliyor ve 'birlik' içinde yer alabiliyordu? Burada, tamamen faydacı bir yaklaşım söz konusuydu ve bu şöyle ifade ediliyordu: DY'cuların (B) kesimi sayısal olarak kalabalıktı, cezaevi pratiğinde daha 'radikal' bir çizgi izliyordu ve 'birlik' konusunda kendilerine benzer bir biçimde düşünüyordu; bir 'birlik' oluşturma noktasında buluşabilmişlerdi. Bir başka deyişle, DY'cuların (B) kesimi, 'kazanılması gereken bir güç' idi. Öyleyse, oluşan bu 'birlik' içine katılma çağrısının doğrudan muhatabı olarak geriye, yalnızca TKKKÖ kalıyordu. (TKKKÖ mensubu tutsaklar, 20.12.1990 tarihli ortak bir açıklamayla, uzun süredir tartıştıkları ve çözümüne çalıştıkları ayrılıkların 'ilkesel' boyuta varması ve çözülememesi üzerine, bundan böyle 'KURTULUŞ' imzasıyla görüş bildirmeyeceklerini ve ortak tavırlar göstermeyeceklerini, her birinin kendi başına hareket edeceğini... duyurdular.) TKKKÖ siyasi hareketi, bu çağrıya 'olumlu' yanıt vermedi; oluşturulan 'birlik' içinde yer almadı.

     Oluşturulan 'birlik' içinde yer almayan siyasi tutsaklar (siyasi hareket, koğuş veya tek tek kişiler olarak), 'birlik' tartışmaları sürecinde ortaya koydukları görüşlerde ve alternatif önerilerinde (aralarında ortak noktalar kadar farklı noktalar da bulunuyordu), bu 'birlik' anlayışının, cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsakları kucaklamayı ve onların iradelerini esas almayı hedeflemediğini, bu nedenle bu anlayışa uygun olarak oluşturulacak bir 'birliğin', doğru bir 'birlik' değil, eksik, yetersiz veya yanlış bir 'birlik' olacağını... ifade etmişlerdi.

     Gerçekten, bu 'birlik' TBKP'ye yönelik 'dışlayıcı' tavırları ve DY'cuların (B) kesiminin kabul edilmesine karşın DY'cuların (P) kesiminin kabul edilmeyeceği gibi 'tutarsız' ve 'faydacı' yaklaşımları bir yana bıraksak bile, anlayış düzeyinde yalnızca siyasi hareketlerden oluşmayı ve her siyasi harekete, alınacak kararlarda bir oy hakkının verilmesi gerektiğini, siyasi hareketlerin sayısal gücünün yalnızca 'dikkate alınır' bir özellik olduğunu savunduğu için, hem anlayış hem de pratik sonuçları açısından 'doğru bir birlik' değildi. Oluşturulan bu 'birlik' içinde yer alan ve anlayışı böyle formüle eden siyasi hareketler de dahil olmak üzere, hiç bir siyasi hareket ve hiç bir kimse, böyle bir 'birlik' anlayışını ve bu anlayışa uygun olarak kurulan bu 'birliği', teorik düzeyde savunamaz; nitekim, savunamıyorlar. Bu 'birliğin', teorik soyutlama, yani 'örgütlenme anlayışı' düzeyinde 'doğru bir birlik' olup-olmadığı tartışması yapıldığında; bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin bazıları, üst düzeyde, demokratik-merkeziyetçi işleyişin esas olduğu M-L bir parti ile bürokratik- merkeziyetçi işleyişin geçerli olduğu sözde 'M-L' bir partiyi, yine iki farklı örgütlenme olan parti ile cephe'yi birbirine karıştırarak yola çıkıyor ve bir siyasi örgütlenmenin, ancak diğer siyasi örgütlenmelerle, o da 'eşit' konumlarda bir 'birlik' oluşturabileceğini anlatmaya ve savunmaya çalışıyorlar! Bunlara göre, ki hemen hemen hepsinin son noktada sıkça sarıldıkları 'silahlardan' birisi bu oluyor; bunun dışındaki bir 'birlik' anlayışı, yani siyasi hareketlerin (parti, örgüt vb...), siyasi hareketlerin dışındaki koğuş, tek tek bireyler vb. düzeyinde yaşayan tutsaklar ile bir 'birlik' oluşturulabileceği anlayışı, siyasi hareketler ile bireyleri eşit kabul etmek, siyasi hareketleri küçümsemek, onları gereksizleştirmek, siyasi örgüt düşmanlığı yapmak ve nihayetinde 'örgütsüzlüğü' savunmak oluyordu. Bu, 'Anarşizm' idi. Bu, 'Sivil Toplumculuk' idi. Zaten, 12 Eylül'den sonra 'örgüt düşmanlığı' geliştiriliyordu; bu, ona prim vermekti. Marksist-Leninistler, bu 'anti-Marksist' görüşleri savunamazlardı. Böyle bir 'birlik' anlayışını savunanlar ile bir arada olamazlardı. Böyle bir anlayışa uygun olarak oluşturulacak bir 'birlik'de, siyasi hareketler 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsakların peşinden gideceklerdi. Böyle şey olur muydu! Hem, kimdi bunlar? Çoğu 'bitmiş' insanlardı. 'Devrimciliği' bırakmış insanlardı. 'Mücadele etmek' diye bir sorunu olmayan ve kendinden başka hiç bir şeyi düşünmeyen insanlardı...

Diğer bazıları, siyasi hareketlerin kendi aralarında oluşturdukları 'güç ve eylem birliği' ile kalıcı bir 'cephe' örgütlenmesini birbirine karıştırarak, siyasi hareketlerin yalnızca kendi aralarında ve eşit konumda bir 'birlik' oluşturmalarının mümkün ve doğru olduğunu ifade ediyorlardı. Bunlara göre, siyasi hareketler, bir 'güç' idiler. Yine, yalnızca bunlar bir program sunabilirlerdi. Siyasi hareketler, bu sundukları program çerçevesinde güçlerini bir araya getirebilir ve bir 'birlik' oluşturabilirlerdi. Siyasi hareketlerin dışındakiler, ister koğuş düzeyinde isterse tek tek bireyler halinde yaşasınlar, böyle bir program sunabilirler miydi? Hayır!.. Onlar, kendi dışlarında, kimseyi bağlayacak bir görüş ifade edemezler ve karar alamazlardı.

Oluşturulan 'birlik' içinde yer alan başka bazı siyasi hareketler ise, cezaevlerinin bir 'birim' olarak ele alınması gerektiğini göz ardı ederek, El Salvador'da mücadeleyi yürütüp- yönlendiren 'cephe'nin merkezi düzeydeki ilişkilerinden hareketle, oluşturulan 'birliğin' doğru bir anlayışın ürünü olduğunu 'kanıtlamaya' çalışıyorlardı. Bunlara göre, El Salvador'da 'cephe'yi oluşturan devrimciler, böyle bir 'cephe'yi oluşturmuş ve bugün bu 'cephe' mücadeleyi yürütüyor ise ve kimse buna 'yanlış' demiyorsa, o zaman bu cezaevinde oluşturulan 'birliğe' de karşı çıkılmamalıydı.

Nihayet, son olarak, grubu oluşturan siyasi hareketler bir başka 'silaha' sarılarak, oluşturulan bu 'birliğin' doğruluğunu savunuyorlardı: Bunlara göre, cezaevleri, 'özgün' yerlerdi. Cezaevi dışındaki bir 'birim' (köy, mahalle, fabrika vb.) ile aynı şekilde değerlendirilemezlerdi. Buradaki insanların durumu belliydi. Buradaki 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, dışarıdaki bir 'birim'de yaşayan 'kitle' bile olamazlardı; daha geri insanlardı. Bunlar, inançlarını yitirmişlerdi. Pratik ortadaydı; 'mücadele' edenler ve etmeyenler biliniyordu. Onun için, bunları da kucaklamalıyız demenin anlamı ve hele yararı hiç yoktu. Aralarında, bu satırların yazarı gibi, ki bu satırların yazarı 'örgütsüz-bağımsız' kategorisine sokulamazdı, kendisini öyle tanımlamıyordu, özgün bir durumu vardı, çok az işe yarar ve elle tutulur insan vardı; onlara da, zaten, günlük yaşamda bile farklı davranılıyordu; aynı koğuşlara alınabiliyor ve görüşlerine başvuruluyordu. Bu işler, böyleydi. Bu konulara kafa yormanın anlamı yoktu... Her şey olur giderdi...(1) (28 Aralık 90)/Nazilli

(Devam edecek)

24.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle, 6 bölüm halinde yayınlanacaktır.

(**) Nazilli

(***) Aydın

(****) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

(*****) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

(******) 7. Koğuş


(1) 28 Aralık 1990



CEZAEVİ YAZILARI-54:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2) (*)


(İkinci Bölüm)

BİRİM 'CEPHE' ÖRGÜTLENMESİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?

 “... Bu satırların yazarına göre, N...... Cezaevinde (**) ve bütün cezaevlerinde oluşturulacak bir 'birlik', öncelikle teorik bir önermenin, yani savunulan 'örgütlenme' anlayışının bir ifadesi olmak zorundaydı; cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, ki öyleydi, oluşturulacak 'birliğin' öncelikle böyle ele alınmasını dıştalamazdı. Bu 'birlik', bir 'cephe' örgütlenmesiydi. Ancak, merkezi düzeyde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesi değil, bir 'birim' düzeyinde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesiydi; yani, 'birim cephe' idi. Şüphesiz, pek çok etkene bağlı olarak, El Salvador'daki 'cephe'de görüldüğü üzere, 'klasik cephe'den farklı olan 'cephe'lerin oluşturulması mümkündü ama bütün 'cephe'lerin taban örgütleri aynıydı. 'Cephe'nin tabanını, yani temelini oluşturan, 'cephe'yi gerçekten 'cephe' yapan, 'cephe'nin üzerinde yükseldiği bu 'birim cephe' örgütlenmesiydi ve bu hiç bir ülkede yalnızca siyasi hareketlerden oluşmazdı. Birimdeki 'cephe' örgütlenmesi, 'cephe' içerisinde yer alan siyasi hareketler ile birlikte bu örgütlenmeye katılmak isteyen herkesi kucaklardı, kucaklamalıydı. Aksi halde, 'cephe'nin özünde kitlelerin mücadele içindeki veya mücadeleye çekilmesi gereken kitlelerin birliğini sağlamak demek olduğu, boş bir söz olurdu. Böyle bir 'cephe' ise, kendisinden beklenen görevleri yerine getiremezdi. Böyle bir 'cephe'nin oluşturulmasında ve görevlerini yerine getirmesinde, hiç şüphesiz, 'cephe' içerisinde bir araya gelen veya bir araya gelecek olan siyasi hareketlerin, belirleyici bir rolü vardı. Siyasi hareketler, bir 'cephe'nin temelini, bel kemiğini ve önder gücünü oluştururlardı. Bu yadsınamazdı. Yani, siyasi hareketlere rağmen bir 'cephe' oluşturmak olanaksızdı, oluşturulsa bile kalıcılaşması ve tarihsel bir görevi yerine getirmesi söz konusu değildi. Ancak, bu, bir 'cephe'nin yalnızca siyasi hareketlerden oluşması gerektiğini savunmaktan çok farklı bir anlayıştı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, 'cephe'nin kitlesel özelliğini daraltmak demekti. Teorik olarak, herkesin, yani bir 'cephe' içinde bir araya gelebilecek ve bir araya gelmesi gereken herkesin mutlak bir biçimde herhangi bir siyasi hareket içinde yer aldığı varsayımıyla, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe'nin kurulması mümkündü ama nesnel olarak hiç bir zaman böyle bir şey gerçekleşemezdi. Çünkü, herkes, mutlak bir biçimde, herhangi bir siyasi hareket içinde yer almazdı; mutlaka, siyasi hareketlerin dışında kalanlar ama bir 'cephe' örgütlenmesi içinde yer alarak mücadele etmek isteyenler bulunurdu. Ayrıca, teorik düzeyde, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe' mümkün olsa bile, yine de bunun anlayışı, bu 'cephe' yalnızca siyasi hareketlerden oluşur, biçiminde formüle edilemez ve savunulamazdı... Bir 'cephe' içinde yer alan siyasi hareketlerin veya onlardan bazılarının veya birisinin, 'cephe'nin 'önder gücü' olması, mutlak bir biçimde dayatılacak ve kabul ettirilecek bir şey olarak kavranamazdı. Bu, her siyasi örgütlenme açısından 'olması istenen' bir şeydi ve her siyasi hareketin, böyle bir şeyi istemesi çok doğaldı; çünkü aksini düşünmek, onun iddiası ve varlık şartıyla çelişirdi ve onun hakkıydı; ama, bu pratik içinde o siyasi örgütlenmenin 'kazanmaya çalışması' gereken bir şeydi. Yani, bir siyasi hareket, ancak kendi görüş ve önerilerinin yaşama geçirilmesi halinde ve kendi önderliği altında mücadelenin sürdürülmesi halinde mücadelenin gerçekten doğru bir çizgide yürütüleceğini ve gerçekten, o zaman başarıya ulaşılabileceğini düşünüyor ve söylüyorsa, ki böyle olmalıdır, o zaman, bunu yaşanılan bir gerçeklik haline getirecek bir çaba göstermelidir. Bu, 'zor'la sağlanacak bir şey değildir. Bu, en doğru önerileri sunmakla, militan bir mücadele çizgisi izlemekle, kitleleri kazanmakla, 'cephe' kararlarını var güçle yaşama geçirmekle vb. vb. sağlanabilir bir şeydir. Bunun dışındaki bir 'önderlik' anlayışı, savunulamazdı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, bir başka açıdan da 'örgütlenme' anlayışına tersti; 'örgüt', yalnızca 'siyasi örgüt' olarak anlaşılamazdı. Dolayısıyla, 'örgütlü insan' denilince, yalnızca 'siyasi örgüt' üyesi insanlar da anlaşılamazdı. 'Siyasi örgüt', en (üst) düzeydeki örgütlenme biçimiydi ve bu anlamda, bir 'siyasi örgüt' üyesi insan en üst düzeyde 'örgütlenmiş' insan demekti. Teori, bu insanların, toplumun 'en nitelikli' insanları olduğunu ve olması gerektiğini veri olarak kabul ediyordu. Ancak, devrimciler, yalnızca, bu niteliklere sahip insanları bir 'siyasi örgütlenme' içerisinde 'örgütlü insanlar' haline getirmeyi savunmuyorlardı; aynı zamanda, bu insanların dışındaki insanların da niteliklerine, yeteneklerine, bilgilerine, becerilerine, isteklerine vb... ve aynı zamanda mücadelenin gereksinimlerine uygun olarak, farklı örgütlenmelerde örgütlenmesine, bir başka deyişle, daha farklı düzeylerde 'örgütlenmiş insanlar' haline getirilmesine çalışılmasını savunuyorlardı. Öyleyse, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' dışında bulunan ama bir başka örgütlenme içinde yer alan bir insan da, o düzeyde de olsa 'örgütlü insan' olurdu. Hayır, böyle bir şey olmaz, bu insan, bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almadığı için, farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alsa bile, yine de 'örgütsüz insan'dır denilemez. Bu anlamda, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almayı savunmayan ama farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alan bir insan veya insanlar, 'örgütsüzlüğü' savunuyorlar diye de eleştirilemez ve suçlanamazlar... Mücadele'de ve dolayısıyla bir 'cephe'de, siyasi hareketlerin yeri olmadığını, bunlara gerek olmadığını; bunların, olumsuzlukların kaynağı olduğunu ve bu anlamda, siyasi hareketlerin dışında bir 'mücadele' yürütülmesini ve bir 'cephe' oluşturulmasını savunmakla bu anlayış arasında hiç bir benzerlik ve ilişki yoktu. O halde, cezaevlerinde oluşturulacak 'birlikler', doğru bir 'örgütlenme' anlayışına uygun olarak özünde bir 'birim cephe' örgütlenmesi olarak ele alınmalıydı. Yalnızca siyasi hareketlerden değil, içinde yer almak isteyen bütün siyasi hareketlerden ve tutsaklardan oluşmalıydı. Yine bu satırların yazarına göre, bu siyasetlerin oluşturdukları 'birlik', gerçeklikte kalıcı bir örgütlenme değil, bir 'güç ve eylem birliği' idi. 'Birlik', yani 'cephe' oluşturulması çalışmalarının ilk anlarında pek çok nedene bağlı olarak, böylesi 'güç ve eylem birlikleri' oluşturulabilirdi. Ancak, bunlar, ne 'cephe' olarak kabul edilebilir ve ne de 'kalıcı' olacağı savunulabilirdi. Bunlar, 'zorunluluğun' ifadesi olarak, bir 'başlangıç' noktası olarak ele alınabilir, ki bu anlamda olumlu adımlardır, ancak süreç içerisinde geliştirilerek, ardıcıl adımlar atılarak yerini 'gerçek' ve 'kalıcı cephe' örgütlenmesine bırakacak-bırakması gereken 'geçici' örgütlenmeler olarak değerlendirilebilirdi. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'birim cephe', ki bunun adı çok önemli olmamakla birlikte 'komite' veya 'konsey' olarak ifade edilebilirdi, anlayışına uygun olarak bir 'birlik' yaratılmasının önünde engel değildi ve bunu geçersiz kılmazdı. Bir başka deyişle, cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'yanlış' bir anlayışı 'meşrulaştırmanın' gerekçesi olamazdı. 

Cezaevlerinin 'özgün' yerler olmasından, 'birlik' açısından şunlar anlaşılmalıydı: Cezaevlerinde, aynı siyasi hareketlerden insanlar birlikte yaşıyorlardı ve bunların sayıları da biliniyordu. Ayrıca, siyasi hareketlerinden farklı nedenlerle ayrılan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar da vardı. Bu 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsakların bir kısmı, belki bazı cezaevlerinde ve bazı dönemlerde çoğunluğu pek çok nedene bağlı olarak, bugününü ve geleceğini devrimci bir mücadelenin ve örgütlenmenin dışında kalmak biçiminde değerlendiriyordu. Şimdi, bu gerçeklikte, bu gerçekliğe uygun bir 'birlik' nasıl oluşturulabilirdi? Şöyle: 'Birlik' ilke olarak bütün siyasi tutsakları, ister herhangi bir siyasi hareket içinde yer alıyor olsun, ister bir koğuş düzeyinde ve isterse tek bir kişi olarak yaşıyor olsun, kucaklamaya çalışmalıydı. Bu 'birlik' içinde yer almak isteyen ve alınacak kararlara, azınlıkta ve hatta tek kalsa bile, uyacağını taahhüt eden siyasi tutsaklara düşüncesini söyleme, öneri sunma, eleştirme ve alınacak kararlar olduğunda, iradesini belirtme hakları tanınmalıydı. Bu anlamda, her siyasi tutsak 'eşit' konumda olmalı ve bir oy hakkına sahip olduğunu bilmeliydi. Ancak, siyasi hareketlerin kendi iç işleyişleri ve kararların nasıl alındığı, dışındaki hiç bir siyasi hareketi ve tutsağı ilgilendirmezdi. Dışındaki herkes, buna saygı duymalıydı. Bir siyasi hareketin tutsakları, kendi içlerinde nasıl karar alırlarsa alsınlar, sonuçta, sayısal gücü kadar bir ağırlığa sahip olmalıydı. Eğer, cezaevinde, siyasi hareketler dışında, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen hiç bir siyasi tutsak bulunmuyor veya oluşacak 'birliğe' bunlardan hiçbir kimse katılmıyor ise, 'alınmıyor' ise değil, o zaman siyasi hareketlerin sayısal güçlerini göz önünde bulundurarak, bir oranlama sistemi geliştirilebilirdi. Bu 'birlik'te alınan kararlar, 'bağlayıcılık' ilkesinin olduğu ve kabul edildiği varsayımıyla, ki aksi düşünülemez, bazı siyasi tutsakların hasta, tahliye, infaz vb. durumları göz önüne alınarak, daha 'esnek' bir yaklaşımla yaşama geçirilebilirdi.

İşte bu satırların yazarına göre, bu özde ve bu çerçevede, cezaevlerinde bir 'birlik' oluşturmak, hem 'doğru' hem de mümkündü. Bu 'birlik', on bir siyasi hareketin ve DY'cuların (B) kesiminin (***) oluşturduğu 'birlik'ten çok daha demokratik, kitlesel, kalıcı ve dolayısıyla siyasi tutsakların sorunlarını çözücü olabilirdi. Bu oluşan 'birlik'te, bir tek kişiden oluşan bir siyasi hareket ile 40-50, hatta 70-100 kişiden oluşan bir siyasi hareket, 'eşit', yani birer oy kullanıyor ve öyle zamanlar oluyor ki, sayısal gücü çok fazla olan ve bütün yükü yüklenen siyasi hareketler, sayısal gücü az ama oyu fazla siyasi hareketlerin görüşlerini yaşama geçirmek zorunda kalıyordu, kalırlardı; veya, sayısal gücü fazla olan siyasal hareketler, alınan kararları beğenmedikleri zaman, tek başlarına hareket edebiliyorlar ve o zaman da ortada, nesnel olarak, 'birlik' diye bir şey kalmıyordu. Yaşanılan on yıldan fazla süren dönemin bir sonucu olarak, siyasi hareketleriyle hiçbir ilişkisi veya ciddi bir ilişkisi olmayan, siyasi hareketlerinin geçmişteki görüşlerini yeterince ve bugünkü görüşlerini ise hiç bilmeyen, siyasi hareketleri merkezi bir bütünlükten ve yapılanmadan uzak bulunan, siyasi hareketlerinin ülke pratiğinde varlığı-yokluğu belli olmayan vb... temsilciler yalnızca siyasi hareketlerini temsil ettiklerini söyledikleri ve öyle de kabul edildiği için, kendi dışındaki siyasi tutsaklar üzerinde bir 'karar verme' hakkına sahip olabiliyor ve onlara 'ikinci sınıf' tutsak muamelesi gösterebiliyordu... (İşte, bu düşüncelere sahip olan bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihinde, bir nüshası ekte gönderilen bildiriyi, cezaevi geneline dağıttı.) (****)

     Oluşan bu 'birliğin', 'birlik' dışı gördüğü 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklarla kurmayı düşündüğü ilişki ise şöyle olacaktı: 'Birlik', gereksinim duyduğu anlarda, ister tek tek, ister, eğer öyle yaşıyorlarsa, koğuş olarak bunların görüşünü alacaktı. Ancak, bu alınan görüşlerin ne ölçüde dikkate alınacağı konusundaki tüm 'tasarruf hakkı', 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere aitti. Buna karşılık, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, alınacak kararları doğru bulup-bulmadıklarına göre, bu kararları yaşama geçirip-geçirmemekte özgür olacaklardı.

     Ne kadar yanlış bir anlayışın ürünü olursa olsun, hiçbir 'örgütlenmeye' sahip olmayan N...... Cezaevinde bir kısım siyasi tutsağı bir araya getirdiği, cezaevi yönetimi karşısında bir 'güç' oluşturduğu ve somut bir adım olduğu için, 'olumlu' bir girişim olarak değerlendirilmesi mümkün, ki bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihli bildirisinde, onun olumlu yönlerini vurgulamanın ve öne çıkarmanın doğru bir tavır olduğunu düşünerek, sonraki süreçte bunu tamamlayacak ve geliştirecek adımların atılmasını cezaevine önerdi.

     Bu 'birlik' içinde yer alan on bir siyasi hareketin mensubu tutsaklar açısından, bu anlayışın nedenleri olarak, şunları sıralayabiliriz:

     1- Bu siyasi hareketlerden tutsaklarda, 'ilkel' bir sosyalizm anlayışı söz konusudur. Bu arkadaşlar için 'Sosyalist Demokrasi' lüzumsuz bir şeydir ve 'mücadele kaçkınlarının' sığındıkları bir 'limandır'; Devrimciler için, 'kitle' önemlidir ama öyle her zaman dikkate alınacak ve her şeyi belirleyecek bir şey değildirler. 'Devrimci proletaryanın temsilcileri', gerekirse kitle-mitle dinlemezler.

     2- 'Örgütlenme' anlayışı konusundaki bilgileri çok sığ ve yetersiz.

     3- 'Birim cephe' örgütlenmesi konusunda, hiçbir somut görüşe sahip değiller. Bu, 'iş yeri komitelerini' öneren ve savunan siyasi hareketlerin tutsakları için de geçerlidir... 'Birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimi için ise, on bir siyasi hareketten tutsaklar için belirtilen iki maddeye 'ek' olarak, bu arkadaşların DY'un 'Direniş Komitesi' anlayışını yeterince kavrayamadıkları ve cezaevi koşullarında 'doğru bir birlik' anlayışı geliştiremedikleri ve pratikte, teorik arka planda 'Direniş Komitesi' anlayışının tam zıddı olan bir 'birlik' anlayışını savunma noktasına savruldukları, söylenebilir.

     (Bu oluşan 'birlik' dışında kalan siyasi tutsakların büyük çoğunluğunun, Aralık başlarında kendi aralarında tartışmaya çalıştıkları ikinci 'birlik' konusunda, bu 'birlik' ile ilgili tartışmalar daha sonuçlanmadığından, bu yazıda düşünce belirtmeye gerek yoktur.)...” (1) (28 Aralık 1990)

12. Koğuş/Nazilli

(Devam edecek)

01.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

(**) Nazilli

(***) 9-13. Koğuş/Devrimci İşçi

(****) Bknz: Bu blogda, 10.04.2021 tarihinde 'BİRLİK' üzerine başlıklı yazıda paylaşılan 'ARKADAŞLAR' başlıklı bildiri.



(1) 28 Aralık 1990



CEZAEVİ YAZILARI-55:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE! (3)(*)

(Üçüncü Bölüm)

...SVP, TKP-B VE THKP-C/ACİLCİLER AYRILIYOR, PKK YALNIZ KALIYOR

     Dışarıda, 'Devrimci Birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin N...... Cezaevi'ndeki (**) tutsakları, her zaman aynı koğuşlarda kalmaya, aynı komün içinde yaşamaya ve her konuda birlikte görüş belirtmeye ve öneri sunmaya dikkat ediyorlardı. Öyle ki, sayısal olarak çoğaldıklarında, diğer siyasi tutsakların kaldığı koğuşlara bazılarının gitmesi zorunlu olduğunda, gidenler PKK'lı oluyordu. Ancak, Ekim ayı içinde bu birlikteliğin sona erdirilmesi gündeme geldi. Şöyle ki:

     Bakanlığın, Diyarbakır Cezaevi'nden başka cezaevlerine sürgün ettiği siyasi tutsaklardan bir kısmı, N...... Cezaevi'ne geldi. Yenice göreve başlayan birinci müdür, bakanlığın direktifine uygun olarak, bu arkadaşları önceki dönemde hiç örneği görülmeyen bir biçimde önce müşahedeye koydu; sonra da, bunları aynı siyasi hareketten tutsakların bulunduğu koğuşlara vermeyeceğini, ki hepsi PKK'lıydı, ayrı bir koğuş açacağını ve o koğuşa yerleştireceğini duyurdu. Bunun üzerine, hem müdürün bu tavrını hem de bakanlığın Diyarbakır Cezaevi'ne yönelik politikasını protesto etmek için neler yapılabileceği konusu üzerinde tartışılmaya başlandı.

     Yapılan tartışmalar sırasında PKK, SVP, TKP-B, THKP-C/ACİLCİLER, DH, ÇS, TDY, TKP-ML/TİKKO, KAVA, TKP-İS ve KUK siyasi hareketleri, iki günlük AG yapılmasını önerdiler. DY'cuların her iki kesimi (***), TBKP, TKKKÖ ve bir kısım 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsak ise, bu öneriyi kabul etmediler ve böyle bir eyleme gerek olmadığını söylediler. Bunlara göre, yeni birinci müdürün, yeni sevk gelenlere yönelik başlattığı 'tecrit' politikası, farklı biçimlerde protesto edilebilirdi.

     Yine aynı tartışmalar sırasında PKK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketleri, hazırladıkları 11 maddelik bir talepler listesine ek olarak bu talepler temelinde yaşama geçirilecek bir SAG önerisini, cezaevindeki tutsaklara sundular. Bu öneriyi tartışmaya açıyorlardı ama hemen başlayalım gibi bir düşünceleri yoktu. Yalnızca, gelişmeler içerisinde böyle bir olasılığın gündeme gelebileceğini düşünüyorlardı ve bunun için bugünden hazır olunması gerektiğine inanıyorlardı.

     2 günlük AG'de anlaşan siyasi hareketler, eylemin yaşama geçirileceği günler üzerinde anlaşamadılar; PKK'lılar 9-10 Ekim günlerini öneriyorlardı, diğer siyasi hareketler ise en azından 'birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesiminin (****) de ikna edilmesi için bir kez daha çağrı yapılmasını öneriyorlardı. PKK'lılar, böyle bir çağrı yapmaya ve dolayısıyla daha fazla beklemeye gerek olmadığını belirterek, 9 Ekim sabahı, 2 günlük AG'ne başladılar. Yapılan çağrıya, DY'cuların (B) kesimi yine olumsuz yanıt verince, 10 Ekim günü diğer siyasi hareketler, ki bu satırların yazarı, bu ikinci grup ile o eyleme katıldı, 2 günlük AG'ne başladılar. Böylece, PKK'lılar 9-10 Ekim günleri, bu satırların yazarı da içlerinde olmak üzere diğerleri 10-11 Ekim günleri 2 günlük AG'ni yaşama geçirdiler. Toplam sayıları, 70'e yakındı ve bu cezaevinin yarısından biraz fazla bir sayıydı.

     Bu 2 günlük AG eylemi, şu iki gelişmeyi gündeme getirdi:

     1- 90 Eylül sonlarında oluşturulan 'birlik', 90 Ekim başlarında ilk sınavında sınıfta kaldı: 'Birlik' içinde yer alan siyasi hareketler, bir 'birlik' içinde bir araya gelmenin ve bir 'birliğe' sahip olmanın doğal sonucu olarak, öncelikle bu öneriyi kendi aralarında tartışmaları ve bir karara varmaları, sonra da bu kararı bir karar veya öneri biçiminde 'birlik' dışında kalan siyasi hareketlere ve tutsaklara bildirmeleri veya iletmeleri gerekirken; bunun tam aksi davranılmıştı. Yani, 2 günlük AG önerisi, sanki bir 'birlik' oluşturulmamış ve ortada böyle bir 'birlik' yokmuş gibi 'birlik' dışındaki siyasi hareketler ve tutsaklar ile birlikte tartışılmış ve bir tavır belirlenmeye çalışılmıştı, ki bu ilkti; arkası gelecekti... Yine, siyasal hareketler anlamında, 'birlik' çoğunluğu 2 günlük AG'ne 'evet' demesine karşın, DY'cuların (B) kesimi bu eyleme katılmamış ve nesnel olarak 'birlik' kararını tanımamıştı. DY'cuların (B) kesimi, bu tavrına gerekçe olarak, sorunun cezaevi ile ilgili bir sorun olmadığını gösterdi. Bu nedenle, ayrı bir tavır içerisine girmesi doğaldı. Öte yandan, PKK'lılar yine 'birlik' içinde yer alan ve 2 günlük AG'ne 'evet' diyen siyasi hareketlerin çoğunluk görüşüne karşın, 'birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimini son ana kadar ikna etmeye çalışılmasını 'gereksiz' görmesi bir yana, eylemin yaşama geçirileceği günler konusunda diğerlerinden farklı bir tavır içerisine girmiş ve eylemi tek başına yaşama geçirmeye karar vermişti, ki bu da ilkti ve bunun da arkası gelecekti.

     2- Günlük yaşamdaki olumsuzluklardan kaynaklanan başka nedenlerin yanı sıra, PKK ile aynı koğuşlarda ve aynı komün içinde yaşayan SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinden tutsaklar, PKK'lıların bu 2 günlük AG'de ortaya koydukları tavır üzerine başka bir koğuşa, bu satırların yazarının bulunduğu koğuşa geçeceklerini bildirdiler. Nitekim, yeni müdürün işi biraz yokuşa sürmesinden sonra Kasım ayının ilk günleri bu koğuş değiştirme olayı gerçekleşti.

     2 YILLIK DÖNEMİN SONUNUN BAŞLANGICI: 29 EKİM 90 AÇIK GÖRÜŞÜ VE GÖRÜŞÜN PROTESTO EDİLMESİ

     Anında basına yansıdığı ve kamuoyunca da bilindiği gibi, Bakanlık, 12.10.1990 tarihinde bir genelge yayınlayarak 29 Ekim açık görüşünün hangi koşullarda yapılabileceğini duyurdu. Bu genelgeye göre, açık görüşten, yalnızca '...30 Ağustos 1990 tarihinde Zafer Bayramı dolayısıyla yaptırılan açık görüşten sonra her ne sebeple olursa olsun disiplin cezası almış olan, açlık grevine gitmiş bulunan ve firar etmek amacı ile tünel kazan hükümlü ve tutuklu haricinde kalan..' siyasi ve adli hükümlü ve tutuklular yararlanabilecekti. Yine aynı genelgeye göre, bu açık görüş '...koğuş ve havalandırma mahalleri haricinde, açık görüş veya avukat görüş mahallerinde, açık görüş mahalli yoksa veya avukat görüş yeri kifayet etmiyorsa konferans salonunda veya kurumun münasip bir yerinde açık görüş hakkını kaybetmemiş olan her hükümlü ve tutuklu için bir defa olacak şekilde..' yaptırılacaktı.

     Gerçi, yayınlanan bu genelge, görünüşte, doğrudan 29 Ekim açık görüşüne yönelikti ve sonraki açık görüşlerde de geçerli olup-olmayacağına ilişkin herhangi bir 'ek' açıklamayı içermiyordu; ama, genelgenin mantığı ve cezaevi, yani yeni müdür kaynaklı duyumlarımız, bakanlığın bu genelgeyi, daha doğrusu bu genelge ile açık görüşe getirilen 'kısıtlamaları' 29 Ekim'den sonraki açık görüşlerde de yeniden ve yeniden gündeme getireceğini ve kalıcılaştırmaya çalışacağını, en azından bunu düşündüğünü gösteriyordu. (Nitekim, bakanlık, yılbaşı açık görüşüne yönelik olarak da, 23.12.90 tarihinde, benzer bir genelge yayımladı.)

     Bu genelge okununca, öncelikle düşünülen şey, bakanlığın önceki dönemlerde bir kaç kez basına açıkladığı düşüncelerine uygun olarak (ki, yılbaşı açık görüşü öncesi de yineledi), açık görüşleri 'fiilen' ortadan kaldırmayı amaçlayan bir uygulamayı gündeme getirdiği, oldu. Buna ek olarak, Diyarbakır Cezaevi'nden bir kısım tutsağın başka cezaevlerine sürgün edildiği ve Diyarbakır Cezaevi'nin 'itirafçı yuvası' haline getirilmeye çalışıldığı, Eskişehir Hücre Tipi Cezaevi'nin törenle hizmete sokulduğu, bugüne kadar verilmiş idam cezalarının 'infaz edileceğinin' açıklandığı, ülkenin olası bir haksız savaş içerisine sokulması için son hazırlıkların yapıldığı vb... bir dönemde yayınlanan bu genelge ile başka ne gibi şeylerin (Eskişehir Hücre Tipi Cezaevi'ne olası sürgünlerin ön koşullarını hazırlama ve muhtemel 'adayları' belirleme, cezaevindeki siyasi tutsakları bir kez daha ezme- ki, yeni müdür daha Ekim başlarında, 29 Ekim'den sonra SAG'ne gidileceğini bildiklerini söylemişti. Halbuki, ortada böyle bir karar yoktu. Bu duyulunca, müdürün bir biçimde PKK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinin sunduğu öneriden bilgi sahibi olduğu veya bir başka cezaevinde böyle bir karar alınmış olabileceğini ve bunu bakanlığın duymuş ve buradan hareketle, bütün cezaevlerine yönelik aynı tür bir öngörüde bulunmuş olabileceğini vb... yorumlar yapılmıştı. Anlaşılan, yeni müdür muhtemelen bütün bunların yanı sıra veya yalnızca, bakanlığın açık görüşe ilişkin yayımlayacağı genelgeden haberdardı ve bunun karşısında, SAG biçiminde bir tepkinin ortaya konulabileceğini düşünüyor ve bir biçimde bu düşüncesini ifade ediyordu-, 'anarşi' ve 'terör' edebiyatına ve demagojisine yeni malzeme temin etme vb.) amaçlanmış olabileceği üzerinde tartışılmaya başlandı.

     Bakanlık, açık görüşleri 'fiilen' ortadan kaldırmanın yanı sıra başkaca neleri amaçlamış olursa olsun, açık görüşe yönelik gündeme getirilen bu 'kısıtlamalar' kabul edilemezdi... Bu anlamda, istisnasız bütün siyasi tutsaklar, 29 Ekim gününe kadar, açık görüşün eski biçimiyle (gün boyu ve koğuşlarda) yapılmasını sağlamak amacıyla bir eylemlilik süreci içerisine girilmesi konusunda hemfikir oldular. Eğer, bu başarılamaz ise, 29 Ekim günü açık görüşe çıkılmayacaktı. Bu, yönetime açıkça bildirildi. Yönetim, açık görüşe ilişkin genelgenin çok açık olduğunu; bu genelgeyi, kendilerinin de 'uygulanamaz' ve çok 'sert' bulduklarını, bu nedenle bu konuda kendilerine 'inisiyatif' tanınmasını istediklerini ama kabul edilmediğini; genelgenin uygulanması için, üst düzeyde iki görevlinin cezaevlerini dolaştığını ve genelgeyi uygulamayan yöneticiler hakkında soruşturma açılacağını söylediklerini vb. vb... belirterek, ellerinden bir şey gelmeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine, istisnasız bütün siyasi tutsaklar, uygulamada biçim ve zamanlama açısından bazı farklılıklar söz konusu olsa da yemek boykotu, slogan atma, kapı vurma gibi eylem biçimlerini içeren bir eylemlilik süreci başlattılar. Yine, bakanlığa dilekçe yazdılar. 'Kısıtlamalar' konusunda bazı yayın organlarını ve basını, demokratik kuruluşları, muhalefet partilerini ve özel olarak bazı milletvekillerini bilgilendirdiler. İlgi ve duyarlılık göstermelerini, girişimlerde bulunmalarını istediler.

     29 Ekim'in hemen öncesi günlerde, bakanlık ikinci bir genelge yayınlayarak, ilk genelgenin ilk bölümünü 'yumuşatma' yoluna gitti. Bu genelgeye göre, açlık grevine giden ama 2 günü, yani 48 saati aşmayan hükümlü ve tutuklular da açık görüşten yararlanabilecekti; bunun, özgülümüzdeki anlamı, Ekim başında 2 günlük AG yapan 70'e yakın tutsağın açık görüş yapabilmesinin mümkün olmasıydı. Ancak, diğer 'kısıtlamalar' geçerliliğini aynen koruyordu. İstisnasız bütün siyasi tutsaklar bu 'uygulamanın' tavırlarında herhangi bir değişikliğe yol açmayacağını ifade ettiler ve eylemlilik sürecini sürdürmeye karar verdiler.

     Bakanlığın, bu 'geri' adımı, onun tarafından daha ilk genelge yayınlanırken tespit edilen bir politikanın ürünü olabilirdi. Yani, Bakanlık önce yüzlerce hükümlü ve tutuklunun açık görüş yapamayacaklarını ilan ederek, ki Ekim başında, pek çok cezaevinde, yüzlerce siyasi tutsak 1 veya 2 günlük AG'leri yapmıştı, ve sonra da bunlara açık görüş yapabilme 'izni' vererek, diğer kısıtlamaları kabul etmelerini sağlama ve böylece bu kısıtlamaları meşrulaştırma düşünce ve beklentisi ile hareket etmiş olabilirdi. Ne derler, 'Allah, sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra da buldururmuş'... Ancak, bakanlığın bu 'geri' adım atışı üzerinde, şunların da etkisi olmuş olabileceği söylenebilir: Bakanlık, aslında, açık görüşü bir 'silah' olarak kullanıp, siyasi tutsakların her türlü destek eylemi içerisine girmelerini önlemek için kendi tüzüğünü bile çiğnemişti. Şöyle ki; tüzüğe göre, AG'de 2 günü geçirmeyen hükümlü ve tutukluya disiplin cezası verilemiyordu. Açık görüş ile ilgili olarak bugüne kadar yayımlanmış genelgelerde, örn: 1989 yılında yayımlanan en son genelgede ve uygulamada, disiplin cezası alanların açık görüşten yararlandırılmamasına ilişkin hiçbir maddenin yer almamasına ilişkin, bu satırların yazarının tanık olduğu çerçevede, bir tek örneğin söz konusu olmaması bir yana, bakanlık, 2 günü geçirmediği için disiplin cezası almayan hükümlü ve tutukluları 'açık görüş yapamayacaklar' listesine almakla 'fiili' olarak, tüzük dışı bir disiplin cezası uyguluyordu. Bu, basında da yer aldığı üzere, kamuoyu önünde 'deşifre' edilmişti. Yine bazı yayın organları ve basın, demokratik kuruluşlar, bazı muhalefet partileri ve milletvekilleri, özellikle siyasi tutsakların yakınları tepkilerini ifade etmişler ve çeşitli girişimlerde bulunmuşlardı. En önemlisi, bütün cezaevlerindeki siyasi tutsaklar, yine basında da yer aldığı üzere, bu kısıtlamalar dahilinde, bu açık görüşe çıkmayacaklarını açıklamışlardı.

     Bu 'yumuşatılmış' ikinci genelgeden sonra, N...... Cezaevi'ndeki siyasi tutsaklara, açık görüşün 3 saatlik süreler halinde ve ağırlıkla konferans salonunda yaptırılacağı duyuruldu. Yöneticilerin 'inisiyatif' kullanmaları sonucu olarak da görüşe koğuşlar tek tek değil, aynı havalandırmaya çıkan ikişer koğuş halinde çıkarılacaklardı.

     28 Ekim günü gündüz, yönetim, bir çatı araması sırasında, PKK'lı tutsakların kaldığı bir koğuşta koğuş tavanının delindiğini öğrendi; hemen, o koğuştaki tutsaklar, bir başka koğuşa alındı. Böylece, PKK'lı tutsaklar, birbirleriyle doğrudan ilişkisi olmayan üç ayrı koğuşta yaşamaya başladılar.

    Hala, açık görüşün eski biçimiyle yaptırılabileceği umudu içinde olan, ki sürdürülen eylemlilik sürecinin bir amacı bunu sağlamaktı, siyasi tutsakların bazıları, bu çatı delme olayının açığa çıkartılmasının ardından, açık görüşün hayal olduğunu düşünmeye ve bu düşüncesini ifade etmeye başladılar. Büyük çoğunluk ise, 29 Ekim günü öğleye kadar bu umutlarını korudular.

     Bu olayın, ne ölçüde etkili olduğu bilinemez ama 29 Ekim açık görüşüne, eski biçimiyle yapılmasına izin verilmediği için, Çorum davasından yargılanmış faşist bir polisin dışında hiçbir siyasi tutsak ve hiçbir faşist, çıkmadı. Açık görüşe, büyük çoğunluğun çıkmayacağı düşünülüyordu ama istisnasız bir katılım beklenmiyordu ve hele faşistlerin de benzer bir tavır gösterebilecekleri akıllardan bile geçirilmiyordu. Siyasi tutsaklar açısından, hatta daha öncesi olan A.... Cezaevinden beri ilk kez böylesi bir birliktelik söz konusuydu...

     29 Ekim günü, açık görüşün yapılamamasının, yani başka bazı cezaevlerinde yapılmasına karşın N..... Cezaevi'nin yapamayan cezaevlerinden biri olmasının bir nedeni, yönetimin yeni olması ve onların da 'mesleki' kaygılardan kurtulamamasıydı. (Daha sonra, görüşçüler, savcının, 'Ben, kendi hakkımda soruşturma açtıracak bir şey yapmam.' dediğini aktaracaklardı... Yeni müdür ise, 29 Ekim günü dahil, diğer cezaevleri ile pek çok kez telefon görüşmesi yaptığını, hepsinin 'Hayır, yapmayacağız, yapmıyoruz' dediğini ve kendisinin onlara inandığını ama kendilerine yalan söylendiğinin ortaya çıktığını vb... yollu açıklamalar yapacaktı... Onun bu duyguları ve tepkileri, ileride, siyasi tutsakların lehine bir unsur olacaktı.) “

(28.12.1990) (1)/Nazilli

(Devam edecek)

08.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

(**) Nazilli

(***) 9/13 ve 7. Koğuşlar

(****) 9/13. Koğuşlar/ Devrimci İşçi

(1) 28.12.1990




CEZAEVİ YAZILARI-56:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (4)(*)

(Dördüncü Bölüm)

     2 YILLIK DÖNEMİ SONA ERDİREN ADIM: DÖNÜŞÜMLÜ AÇLIK GREVİ...

     “... 29 Ekim'den sonraki günlerde, var olan durum ve nelerin yapılması gerektiği üzerinde tartışmalar yapılmaya başlandı.

     İlk öneri, DY'cuların (P) (**) kesimince cezaevi geneline sunuldu: 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine ama eski biçiminde yeni bir açık görüşün istenmesi temelinde, hemen bir eylemlilik süreci içine girilmeliydi. Bu eylemlilik süreci ile 29 Ekim Açık Görüşünün yerine yeni bir açık görüş verilmesi başarılamasa bile, en azından yılbaşı açık görüşü kurtarılabilirdi. En kötü ihtimalle, yılbaşına kadar sürdürülecek bu eylemlilik sürecinde slogan atma, kapı vurma, yemek boykotu, sakal bırakma, yöneticilerin elini sıkmama, sayımı güçleştirme ve hatta vermeme gibi eylem biçimleri yaşama geçirilmeliydi. Bir başka deyişle, yöneticilere bu cezaevini rahatlıkla yönetemeyecekleri anlatılmalı ve gösterilmeliydi.

     İkinci öneri, yukarıdaki öneri çerçevesinde, TBKP ve aynı koğuşta kalan 'örgütsüz- bağımsız' kabul edilen tutsaklardan geldi: DY'cuların (P) kesiminin sunduğu öneri, özü itibariyle doğruydu ve katılıyorlardı. Ancak, sakal bırakma, yöneticilerin elini sıkmama gibi eylemlerin burada etkili ve sonuç alıcı olacağına inanmıyorlardı. Ayrıca slogan atma ve kapı vurma eylemleri, yöneticilerin rahatsız olacakları en uygun saatlerde, yani gece yarısına doğru yaşama geçirilmeliydi.

     Üçüncü öneri, 'birlik' içinde yer alan siyasi bir hareket olan PKK'dan doğrudan genele sunularak, geldi: Ekim başında, diğer üç siyasi hareket ile birlikte genele bir SAG önerisi sunmuşlardı. Bu öneriye, bugüne kadar olumlu-olumsuz hiçbir yanıt verilmemişti. Bu yanıtları bekliyorlardı.

     Dördüncü öneri, aynı havalandırmaya çıkan karşılıklı iki koğuşta kalan DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinden geldi: 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüş verilmesi ve bu olmazsa, yılbaşı açık görüşünün kurtarılmasının yanı sıra 88 Ekim-Kasım yenilgisi sonrası gasp edilen bütün hakların da yeniden kazanılması amacıyla yeni bir eylemlilik süreci içine girilmeliydi. Şimdi, tarihi bir fırsat söz konusuydu ve bu fırsat, değerlendirilmeliydi. Ülkedeki siyasi konjonktür çok elverişliydi. Diyarbakır, Amasya ve Gaziantep Cezaevlerinde direnişler sürüyordu. Bu direnişler, özellikle Diyarbakır'daki direniş, diğer cezaevlerince ve cezaevleri dışındaki özellikle Kürdistan'daki kamuoyu ve halk tarafından destekleniyordu. Basın, demokratik kuruluşlar, muhalefet partileri duyarlılaşmış ve konunun üzerine, çok yetersiz de olsa eğiliyorlardı... Bu eylemlilik sürecindeki eylem biçimi AG olmalıydı. Ancak, bugüne kadar pek çok kez AG'lerine katılındığı için bünyeler yıpranmıştı ve kitlesel bir katılımı sağlamak çok önemliydi; bu nedenlerle, bünyelerin kaldırabileceği ve kitlesel bir katılımın sağlanabileceği bir DAG öneriyorlardı. Cezaevi üç gruba bölünebilir ve her grup, tespit edilecek bir süre bu eylemi yaşama geçirebilirdi. İlk turdan sonra, gelişmelere bakılarak bir durum değerlendirmesi yapılırdı. Hiç şüphesiz, DAG'nin yanı sıra kapı vurma, slogan atma gibi eylemler de yaşama geçirilebilirdi.

     (Bu satırların yazarı, bu siyasi hareketlerle yaptığı tartışmalarda, şu görüşleri dile getirdi: Kendisi de bu öneriye yakın bir düşünceyi savunuyordu. Kendisine göre, bu cezaevindeki siyasi tutsakların çoğunluğunun durumu belliydi; bu, 2 yıllık sürede pek çok kez ortaya çıkmıştı. Büyük çoğunluk, Hikmet Çetinkaya'ya 89 yılı yaz aylarında yazdığı bir mektupta açıkça dile getirdiği gibi, ki bu mektubun bir bölümü, isim belirtmeden yayımlanmıştı, verilen rızkına rıza gösterme, yani umutsuzluk, yılgınlık, teslimiyet... psikolojisi içindeydi. Bu insanlar, ilk kez ciddi bir sorunları karşısında, kendiliğinden bir araya gelebilmiş ve bu anlamda bu cezaevinde bir potansiyel oluşmuştu. Bu potansiyeli zaman yitirilmeden bir eylemlilik süreci içine girilerek, harekete geçirilmeliydi. Bu, duyguların istismarı olmazdı; bu, var olan potansiyeli doğru bir biçimde değerlendirmeydi. Aksi halde, yani bu potansiyel harekete geçirilemez ise erir giderdi. Bu durumda, 89 başlarında birkaç kez görüldüğü üzere umutsuzluk, karamsarlık ve çaresizlik içindeki tutsakların bazıları bireysel çıkışlar içerisine girebilirdi. Bunun, hiçbir yararı olmaz, hatta yöneticilere fiili saldırılar da bulunma gibi çıkışlar olursa, zararı bile olurdu. Ancak, bu potansiyel harekete geçirilirken, şuna dikkat edilmeliydi; bu kez, 'yenilme' söz konusu olmamalıydı. Çünkü, bir kez daha yenilgi tadılırsa, bu yenilgi var olan psikolojiyi ve halet-i ruhiyeyi daha çok geliştirirdi. Bu durumda, bu cezaevinde bir daha kolay kolay insanlar böylesi bir araya gelemez ve harekete geçirilemezdi. Öyleyse, bu kez 'yengi' tadılmalıydı. Bu, mümkündü. Bunun için zaman uygundu ve geriye, şunlar kalıyordu; kitlesellik, kararlılık, kamuoyu desteği ve doğru eylemin seçimi... Bu anlamda, DAG doğru bir seçimdi. Ancak, DAG bir hak alma eylemi değildi; daha çok, bir protesto ve destek eylemiydi. DAG'nin, sorunları çözebilecek bir eylem biçimine dönüşebilmesi için slogan atma, kapı vurma, sayımı güçleştirme, sayım vermeme, geçici malta işgali vb. eylem biçimleriyle birlikte yaşama geçirilmesi gerekiyordu. Bir başka deyişle, DAG 'tek' değil, 'temel' eylem biçimi olmalıydı. Hatta, daha tam bir ifadeyle, pek çok eylem biçiminden oluşacak bir bütünün önemli bir parçası olarak ele alınmalıydı. Eğer, DAG'ni kabul etmeyenler ve yaşama geçirmeyenler olursa, ki mümkündü, o zaman bu tutsaklar doğru bildikleri eylem biçimlerini yaşama geçirmeliler ama bütün (cezaevindeki) siyasi tutsakların yaşama geçireceği eylem biçimlerini koordine edecek bir program oluşturulmalıydı. Bu, mümkündü. Ayrıca, çok da iyi olurdu; aynı eylem biçimlerinin, farklı tutsaklarca, farklı zamanlarda yaşama geçirilmesi ve bazı tutsakların bütün eylemlilik sürecinde 'seyirci' konumunda kalmaları önlenmiş olurdu. Kendisi, bölünmüşlük görüntüsü verecek bir durumun, başarıya ulaşılmasını engelleyebileceğine inanıyor ve ortak sorunların çözümünde, bazı tutsakların 'seyirci', başka bazı tutsakların ise 'bütün yükü omuzlayan' konumunda olmasını doğru bulmuyordu. Her tutsak, kendi yükünü kendi yüklenmeliydi. Sonra, bu DAG eyleminin öyle iki-üç tur gibi düşünülmesine katılmıyordu. Çünkü, ülke genelinde, Diyarbakır Cezaevi'ndeki direniş başlayınca gündeme gelen, Gaziantep ve Amasya Cezaevlerindeki SAG eylemleriyle büyüyen, diğer cezaevlerindeki ve cezaevleri dışındaki destek eylemleriyle öncelikle Kürdistan'daki halkın destek eylemleriyle kitleselleşen bir eylemlilik süreci söz konusuydu. Bakanlık, bir biçimde bu eylemlilik sürecine müdahale edecekti. Bu ise, öncelikle, ilk direnişin başladığı Diyarbakır Cezaevi'ndeki tutsakların talepleri karşısında somut bir tavır içerisine girme biçiminde gündeme gelecekti. İşte, bakanlığın bu tavrı muhtemelen, yani birebir düzeyinde olmasa da, ki bu da mümkündü, bu cezaevindeki tutsakların çözümünü istediği sorunlar karşısındaki olası tavırlarının ne olabileceğini ortaya koyacaktı. Öyleyse, bu eylemliliğin süresi Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişin 50'li günlere kadar devam edebileceği ve o günlerde bakanlığın müdahale edebileceği varsayımıyla Aralık başları, bilemedin Aralık ortaları olarak düşünülmeliydi. Eğer o günlerde, bu eylemlilik süreci olumlu bir biçimde sona erdirilmezse ve bakanlık bu cezaevi özgülünde işi yokuşa sürerse veya Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişi yenilgi ile sonuçlandırır ve onun devamı olarak, alabildiğine ilgisiz davranırsa, ondan sonrası Allah kerimdi... Yalnız kalınacak ve Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişin bir biçimde sona erdirilmesiyle büyük ölçüde azalacak kamuoyu ilgisi sonrası dönemde, bu cezaevindeki tutsakların büyük çoğunluğunun durumu da bilindiğinden, başarıya ulaşılabileceğinin hiçbir garantisi yoktu. Öyleyse, hemen eylemlilik sürecine girilmeli ve böylece bir biçimde ülke genelinde var olan eylemlilik süreciyle bütünleşilmeliydi. Böylece, bu eylemlilik sürecinin oluşturduğu ilgiden ve kamuoyu desteğinden yararlanılmalı ve bu cezaevinin güçsüzlüğü, bunlarla örtüştürülmeliydi. Her geçen gün, aleyheydi...)

     TBKP ve o koğuşta kalan 'örgütsüz-bağımsız' tutsaklar, yeni bir açıklama yaparak, bu DAG önerisini uygun bulduklarını bildirdiler.

     PKK'da ikinci bir yazılı açıklama yaparak, bu DAG önerisine sıcak baktıklarını ve kendilerince, DAG'ne başlayan Ceyhan'daki tutsakların izlediği yöntemin aynının, burada da izlenebileceğini bildirdiler.

     29 Ekim sonrası ilk öneriyi sunmuş olan DY'cuların (P) kesimi de ikinci bir açıklama ile her türlü AG'ne karşı olduklarını bildirdiler.

     PKK, 4 Kasım sabahı, genele bir bildiri dağıtarak, 5 Kasım sabahından itibaren Ekim başında sundukları 31 maddelik talepler listesi temelinde, SAG'ne başlamayı düşündüklerini ve bu konuda kendilerine 4 Kasım akşamına kadar yanıt verilmesini ilettiler.

     İstikrarlı bir çizgi halinde, her zaman olduğu gibi, en son ana, yani herkesin düşünce ve önerilerini ortaya koydukları ana kadar bekleyen DY'cuların (B) kesimi (***), genele ilettiği açıklamasında, yönetimin 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir görüş verilmesi talebimizi bakanlığa ilettiğine ve cevap beklediğine dikkat çekerek, 5 Kasım'da başlayan hafta içinde, yönetim ile görüşülmesini önerdi; görüşlerini, görüşmelerin sonrasında açıklayacaklardı. Çünkü, o görüşmenin pek çok şeyi değiştireceğini düşünüyorlardı. (O günlerde şu görülebiliyordu: Eğer, bakanlık 29 Ekim Açık Görüşü'nün yerine yeni bir açık görüş izni verseydi, bu cezaevinde sorun kalmazdı. Pek çok insan, hatta büyük çoğunluk, 89 Ekim-Kasım yenilgisi sonrası gasp edilen hakların kazanılması için en azından o günlerde herhangi bir eylemlilik içerisine girmezdi. Yok, o görüşmede, yine olumsuz cevap verilirse, o zaman, bir eylemlilik süreci içine girmekten başka çare olmadığı kabul edilecekti.) Bu öneri, PKK dışındaki siyasi tutsaklarca, ya açıkça kabul edildi ya da sessiz kalınarak onaylandı.

     PKK'lıların iki koğuşu 5 Kasım sabahı AG'ne başladılar. Ancak, bir gün önce açıkladıklarının aksine, bir kez daha görüş değiştirerek, SAG'ne değil, süresi baştan ilan edilmeyen bir AG'ne başladılar. (Üçüncü koğuş, diğer siyasi tutsaklarla görüşmeleri sürdürmek üzere, o gün AG'ne başlamamıştı.)

     Hafta içinde, yönetim ile yapılan görüşmede de 'olumsuz' bir yanıt alınınca, DY'cuların (B) kesimi bir açıklama yaparak DAG'ne 'evet' dediklerini duyurdular. Yalnız, DAG'nin talepleri olarak, PKK'lılar gibi 31 maddelik değil ana sorunları içeren 4 madde yazılmalıydı. Bu öneri, DAG'ne 'evet' diyen siyasi tutsaklarca kabul edildi.

     DY'cuların (P) kesimi, yeni bir açıklama yaparak, bu DAG'ne katılmayacaklarını ve ilk öneride sıraladıkları eylem biçimlerini diğer siyasi tutsaklar ile birlikte yaşama geçireceklerini duyurdular.

     TKKKÖ tutsakları, tartışmaların başından beri sürdürdükleri 'görüş bildirmeme', yani 'sessiz kalma' tavırlarına devam ettiler. (Aslında, böyle bir kararları falan söz konusu değildi. Görünüm olarak bu tavır içerisindeydiler.)

     DAG'ne 'evet' diyenler, eylemlilik sürecini şöyle formüle ettiler: Cezaevi, üç gruba bölünecekti. 5 Kasım'da AG'ne başlayan PKK'lılar, ilk grup olarak kabul edilecekti. DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B, THKP-C ACİLCİLER ve 5 Kasım'da AG'ne başlamayan PKK'lılar, ki bu satırların yazarı da bu grupta yer alacaktı, ikinci grubu oluşturacaklardı. DY'cuların (B) kesimi, TBKP ve bunların koğuşunda yaşayan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar da üçüncü grubu oluşturacaklardı. DAG'ne 'hayır' diyen DY'cuların (P) kesimi, hiç görüş belirtmeyen TKKKÖ ve bunlarla kalan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar, eğer eylemlilik sürecinde görüş değiştirirlerse veya görüş değiştirenler olursa, bunlar da üçüncü gruba dahil olacaklardı. Her grup 10 gün AG yapacaktı. Her gün iki kez slogan atılacak, kapalı görüş günleri bir kez kapı vurulacaktı. Her grup 10'ar gün AG yaptıktan sonra, bir durum değerlendirmesi yapılacaktı.

     Bu formülasyon, PKK'lılara sunuldu. Çünkü, onlar kabul etmezse yeni bir formülasyon yapmak gerekecekti.

     PKK'lılar, bu öneriye 'evet' dediler. Ancak, slogan atılmasına ve kapı vurulmasına gerek yoktu. Eğer diğer tutsaklar 'gerek var' diye düşünüyorlarsa, onlar yaşama geçirebilirlerdi; kendileri, bu iki eyleme katılmayacaklardı.

     12 Kasım günü sloganlar atılmaya başlandı.

      Yönetimin AG karşısındaki tavrı ilginçti: İlk günden itibaren çayı yasaklıyordu. Üçüncü gün sabahı, koğuştaki şekeri ve tuzu topluyor ama akabinde doktor gözetiminde kişi başına belli miktarlarda vermeye başlıyordu. AG'ne katılanlar da koğuşta kalıyor ve havalandırmaya çıkıyorlardı. Bu, bu satırların yazarının on yıl boyunca katıldığı ve tanık olduğu AG'nin içinde en iyi koşullarda sürdürülen bir AG idi. Bunda, görevli doktorun rolü önemliydi...

(28 Aralık 1990) (1)/Nazilli

(Devam edecek)

13.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*)Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

(**) 7. Koğuş

(***) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

(1)



CEZAEVİ YAZILARI-57:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (5) (*)

(Beşinci Bölüm)

1-İLK GÖRÜŞMELER=ŞAŞKINLIK VE BAŞARI SARHOŞLUĞU

     İlk grubun sürdürdüğü AG'nin son günü, yani 14 Kasım günü gecesi yönetim temsilcileri görüşmeye çağırdı.

     Görüşmeye, yönetimin çağırdığı altı temsilci katıldı: PKK, ÇS, DY'cuların (B) kesimi (**), DY'cuların (P) kesimi (***), TKKKÖ (****)ve TBKP (*****)temsilcileri. Bunların ilk üçü, oluşan 'birliğin'; son üçü, koğuşlarının temsilcisiydi.

     Altı temsilcinin katıldığı ilk görüşmelerin ilk bölümünde, yönetim, şunları söylüyordu: PKK'lı tutsaklardan oluşan ilk grubun dilekçelerinde yazdıkları 31 maddelik talebin büyük çoğunluğunu kabul ediyorlardı. Geride kalanların bazıları bakanlığın iznini gerektiriyordu. Diğerleri ise zaman içinde çözülebilirdi; kendilerine zaman tanınmalı ve güvenilmeliydi.

     Görüşmelerin ilk bölümünün ardından, temsilciler koğuşlara dağıldılar. Yönetimin söylediklerini aktaracaklar, siyasi tutsaklarla tartışacaklar, değerlendirme yapacaklar ve görüşleri öğreneceklerdi. Yönetim, bunu biliyor ve izin veriyordu.

     29 Ekim günü sonrası yapılan tartışmalarda ayrıntılı özetlenen düşünce, görüş ve önerilerden de anlaşılacağı üzere, siyasi tutsakların hiçbirisi, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere hiçbirisi tam olarak yönetimin bu kadar kısa bir sürede görüşmeleri başlatabileceğini ve bu kadar çok talebi kabul edebileceğini, böyle bir yaklaşım içerisine girebileceğini öngörememişlerdi. Şimdi, ortaya 'sürpriz' bir durum çıkmıştı. Bu, önce bütün siyasi tutsakları 'şaşkınlığa' sürükledi. Bu şaşkınlık içerisindeki siyasi tutsaklar, kendilerini hızla bir 'başarı sarhoşluğuna' kaptırdılar. İçerisinden kurtulamadıkları bu şaşkınlık ve başarı sarhoşluğu ile doğal olarak çok kısa süren o arada, yönetimin yaklaşımı ve 'kolay' elde edilen bu başarının nedenleri üzerinde yeterince bir değerlendirme yapamadılar; eğer, bütün taleplerin karşılanmasında diretirlerse ve bunun için gerekirse, iki-üç gün daha 'eyleme' devam ederlerse, bütün sorunlarının çözülebileceği ve bunun kesin olduğu kanısına vardılar. Bu kanı nedeniyle, görüşmelerin ikinci bölümünde yönetimden verilen hakları yeterli bulmadıklarını ve bütün taleplerin kabul edilmesini istediklerini belirterek, 88 Ekim-Kasım öncesi var olan ve sonraki süreçte gasp edilen bütün hakların istenmesini; yönetimin tavrı 'olumsuz' olursa, yönetime eyleme devam edileceğinin bildirilmesini; bu nedenle, 15 Kasım sabahı eylemi bırakması gereken ilk grubun birkaç gün daha eyleme devam etmesini, yönetimin yanlış bir kanıya varmaması için bunun zorunlu olduğunu kararlaştırdılar.

     Siyasi tutsaklarla görüştükten sonra görüşmelerin ikinci bölümüne katılmak için geri giden temsilciler (biraz sonra açılacağı gibi, bu kez altı değil dört temsilci) yönetimden bütün taleplerin karşılanmasını istiyorlar. Yönetim, görüşmelerin ilk bölümünde kabul ettiklerinden daha fazlasını kabule yanaşmıyor. Bunun üzerine, eyleme devam edileceği ifade ediliyor. Yönetimin tavrı, siz eylemleri sürdürmek için bahane arıyorsunuz, biz yapabileceklerimizin hepsini yaptık, bize güvenmeniz ve zaman tanımanız lazım, biçiminde oluyor. Kesin bir cevap istiyor; eylem bitecek miydi? Yoksa devam mı edilecekti?

     Dört temsilci, yeniden koğuşları dolaştılar ve düşünce, 'devam' olarak ortaya çıktı. Bu, yönetime iletildi.

     15 Kasım sabahı, ilk grubun AG'ni sürdürmeye devam ettiği bir eylemlilik sürecinde, ikinci grup AG'ne başladı. Böylece, iki grup, AG'ni birlikte sürdürmeye başladılar.

     Aslında, siyasi tutsakların 14 Kasım gecesi yaptıkları değerlendirme ve ortaya koydukları, ki iki-üç gün içinde ve kesin olarak bütün taleplerin kabul edilebileceği kanısını taşıyorlardı, 'devam' tavrı yanlıştı. Bunu, 15 Kasım günü akşama doğru anlamaya ve itiraf etmeye başladılar.

     14 Kasım günü gecesi yapılan değerlendirmenin aksine, Diyarbakır'daki direniş o gün bitirilmişti, ki elbette bunu bilememek, onlardan kaynaklanan bir hata değildi. Bu nedenle, bakanlığın, Diyarbakır direnişi ile başlayan ve Gaziantep-Amasya Cezaevlerindeki SAG'leri ile büyüyen eylemlilik sürecinin N..... Cezaevi'nin (******) de katılımıyla daha da büyümesini istememe ve N..... Cezaevi'ndeki eylemi bitirerek, bu eylemlilik sürecini var olan boyutunda tutma; bir başka deyişle, bu üç cezaevindeki ve özellikle Diyarbakır'daki direnişi yalnız bırakma gibi bir düşüncesi ve yaklaşımı, bu düşünce ve yaklaşımın bir sonucu olarak N..... cezaevi yönetimine, buradaki eylemi mutlaka bitirmeleri gerektiği konusunda sıkıştırması söz konusu değildi. Tam aksine, 14 Kasım günü Diyarbakır'daki direniş bitmiş ve bu direnişin bitmesiyle, bir 'rahatlama' içerisine girmişti; rahat bir nefes almıştı. Diyarbakır Cezaevindeki sorunları çözerken ortaya koyduğu bakış açısı ile N...... Cezaevindeki sorunların çözümünü de gündeme getirmişti. Bu bakış açısının ne olduğunu yönetime anlatmış ve sorunların bu çerçevede çözülmesini istemişti. Yönetim, bunun sonucu olarak, eylemin daha başlangıç aşamasında, bu kadar çok talebi kabul etmişti. Eylemin başlamasından önceki süreçte yapılan tartışmalarda, bu kadar kısa sürede ve bu kadar çok talebin karşılanabileceğini tahmin edemeyen siyasi tutsaklar, içine girdikleri şaşkınlık ve kendilerini kaptırdıkları başarı sarhoşluğu ile bütün haklarını, hem de birkaç gün içinde elde edebileceklerini düşünmüşlerdi, daha doğrusu düşlemişlerdi. Halbuki, bakanlık, Diyarbakır'daki direnişin bitirilmesinin de verdiği rahatlıkla, Diyarbakır'da ortaya koyduğu bakış açısının ötesinde sorunların çözümünü ve böyle bir çözüme yanaşmayı düşünmüyordu. Eğer, N...... Cezaevindeki tutsaklar, daha ötesinde bir çözümde diretirlerse, ki öyleydi, buyursunlar diretsinlerdi. Nitekim, öyle de oldu. 15 Kasım günü akşama doğru, Diyarbakır'daki direnişin bitirildiğini öğrenen tutsaklar, hata yaptıklarını ve aslında, dün gece eylemi bitirmeleri gerektiğini söylemeye başladılar. Çünkü, onlar, akşam kabul edilen hakların, üç aşağı beş yukarı, ki öyleydi, Diyarbakır'daki tutsaklara verilen haklar olduğunu, akşam 'devam' demekle, bundan ötesini istediklerini; şimdi, ülke genelinde süren eylemlilik sürecinin büyük ölçüde güç kaybettiğini, bu durumda, daha çok 'yalnız' kalacaklarını, kamuoyunun ve basının ve demokratik kuruluşların cezaevlerine olan ilgilerinin ve duyarlılıklarının azalacağını, bunun sonucu, omuzlarındaki yükün artacağını; halbuki, bu yükü kaldıracak ve istedikleri tüm taleplerin kabul edileceği bir başarıyı elde edecek bir güce sahip olmadıklarını görüyor ve düşünüyorlardı. Her şeyi 'risk'e sokmuşlardı. Bundan sonra, 14 Kasım gecesi 'şansı' bir daha yakalayabilirlerse bile, iyiydi. İkinci kez aynı 'şans' yakalandığında, aynı haklar yeterli görülerek veya bir-ikisinde, daha iyi bir çözüm sağlanarak, eylem bitirilmeliydi.

     Öte yandan, siyasi tutsaklar bu kez mutlaka ve mutlaka küçük de olsa bir başarı kazanmaları gerektiği gerçeğini o şaşkınlık ve başarı sarhoşluğu içerisinde, unutmuşlardı. Yani, onlar daha tam bir 'yengi' düşü görerek ve bunun için 'devam' diyerek 14 Kasım gecesi elde edilen başarıyı da riske atmakla kalmamışlar, aynı zamanda, olası bir 'yenilgi' durumunda bu cezaevindeki siyasi tutsakların büyük çoğunluğunda var olan ve 2 yıldır devam eden yılgınlık, umutsuzluk, karamsarlık, kendi öz gücüne güvensizlik ve teslimiyet eğilimlerini geliştireceklerini ve kalıcılaştıracaklarını, bunun sonucunun bir yıkım ve bir daha belini doğrultamama olacağını da göz ardı etmişlerdi. Çünkü, pek çok kez örneği görüldüğü üzere, yönetimler pek çok etkene bağlı olarak, eylemin herhangi bir aşamasında kabul ettikleri haklardan eylem devam ettiği takdirde vermekten vazgeçebiliyor ve eylemin yenilgi ile bitmesi için koşulları zorlaştırıyor, işi yokuşa sürüyorlardı. Siyasi tutsaklar, 88 Ekim-Kasım ayında bunu yaşamışlar ve bunun sonucu 2 yıldır içinde yaşamak zorunda kaldıkları dönem gündeme gelmişti.

     15 Kasım'dan sonraki günlerde, 14 Kasım gecesi elde edilen şansın bir daha yakalanabilmesi için, gerekirse koşulların kendilerince yaratılması düşüncesi gelişmeye ve yaygınlaşmaya başladı.

     Yine 15 Kasım'dan sonraki günlerde, eylemin başarı şansını yok edebilecek nitelikte iki olumsuz gelişme yaşandı:

     1- 14 Kasım gecesi, yönetim üzerinde daha iyi bir baskı oluşturabilmek ve yönetimin yanlış bir kanıya varmasını önlemek için bir-iki gün daha eylemi sürdürmeleri söylenen ilk gruptaki PKK'lıların eylemi SAG'ne çevirecekleri duyuruldu. Bu, yalnızca PKK'lıların kendi kararlarıydı. Kendiliğinden bir gelişme olarak ortaya çıkmıştı. PKK'lılar, bu kararı alırken esas olarak Aydın Cezaevinde sürdürülen AG'nin SAG olduğunu duymalarından ve düşünmelerinden yola çıkmışlardı. Mademki Aydın cezaevindekiler SAG yapıyorlardı, o zaman kendileri de burada eylemi SAG'ne dönüştürebilirlerdi. Zaten, baştan beri de SAG'ni düşünüyorlar ve öneriyorlardı.

     PKK'lıların bu tavrına, yalnızca DY'cuların (B) kesimi itiraz etti, ki bu satırların yazarına göre de bu itiraz çok doğru ve yerindeydi; PKK'lılar, hemen eylemi bırakmalılar ve DAG programının yaşama geçirilmesine devam edilmeliydi.

     DAG programına 'evet' diyenlerden hiçbirisi, PKK'lıların bu tavrı karşısında itiraz etmediler. PKK'lıların tavrını doğru buldukları için değil, başka nedenlerden, asıl olarak da PKK'lılara itiraz eden birisi olmak istemedikleri için itiraz etmediler.

     Gerçeklikte, PKK, bir kez daha bildiğini okuyor ve 'emrivaki' bir durum yaratıyordu. Halbuki, bunu yaparken, DAG'ni kendiliğinden SAG'ne dönüştürmeye çalışırken, eylemin geleceğini tehlikeye soktuğunu göremiyordu. Çünkü, bu yönelimleri ile programı alt-üst ediyorlar, ipin ucunun elden kaçmasına neden oluyorlar ve siyasi tutsakların çoğunluğunu, baştan kendilerini hazırlamadıkları ve bunun için kabul etmedikleri bir SAG yükünün altına sokuyorlardı. Baştan öngörülmeyen ve kendiliğinden gündeme gelen böylesi bir SAG'ne katılan çok az insan olurdu. (Bu satırların yazarı, böyle bir SAG'ne katılmayı kesinlikle düşünmüyordu.) Katılanların bir kısmı ise, SAG'nin olası bir uzun sürümü halinde, doğal olarak dökülürdü. Cezaevindeki tutsakların yarısını bile kucaklayamayacak böylesi bir SAG'nin, hakları alma yeteneği hiç yoktu.

     Nihayet, bir ve ikinci gruplar, birlikte AG'ni sürdürürken, bu durum bir öneri ile tartışmaya açıldı: DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, KUK, TKP-B ve THKP-D ACİLCİLER siyasi hareketleri, tartışmaya sundukları önerilerinde, ya bu eylem SAG'ne dönüşecek ya da 15'er günlük AG ile DAG programı, yeni bir biçimde devam edecek, diyorlardı. Kendileri, ikincisinden yanaydılar.

     DY'cuların (B) kesimi, SAG'ne 'hayır, diğerine 'evet' dedi.

     TBKP ve aynı koğuşta yaşayan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar, eski program sürdürülmeli, dediler.

     Bu düşünceler, PKK'lılara iletildi; ama onlar, 'doğru bildikleri yolda' yürümeye devam ettiler.

     'İmdada', yönetim yetişti!

     2- 14 Kasım gecesi yapılan görüşmelerin ilk bölümüne katılan altı temsilciden ikisinin bu katılımı, TKKKÖ ve DY'cuların (P) temsilcilerinin katılımı, 'birlik' temsilcisi üç temsilci tarafından ve ilk görüşmelerin ilk bölümü sonrasındaki arada bu durumu öğrenen 'birlik' üyesi diğer siyasi hareketlerin temsilcileri ve tutsakları tarafından, tepkiyle karşılanmıştı; TBKP temsilcisinin katılımına bir şey demiyorlardı. Çünkü, onlar DAG programını kabul etmişlerdi. Peki TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ne yapmıştı? TKKKÖ, tartışmalara katılma ve önerilere yanıt verme gereği bile duymamıştı. DY'cuların (P) kesimi ise, yalnızca slogan atmış ve kapı vurmuştu... Pöh... Şimdi, ikisi de, utanmadan, görüşmelere katılıyorlardı. Ayıp diye bir şey vardı. İnsan utanır ve görüşmelere gelmezdi. Madem geldiler, hiç olmazsa müdüre diğer arkadaşlar ile görüşmeleri yürütün, biz katılmıyoruz, demeliydiler. Ama, nerede? Bunlarda, utanma duygusu yoktu. Üç temsilci, ilk bölümde, ayıp olur diye çıkın ve gidin dememişlerdi; yanlış yapmışlardı. İkinci bölümde, bunu söylemeliydiler. Ne işiniz var, burada, demeliydiler.

     İkinci bölümde, gerçekten, üç temsilciden birisi diğer TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi temsilcilerine böyle söylüyor; onlar da çıkıp gidiyorlar. Ondan sonra, görüşmeleri dört temsilci sürdürüyor.

     15 Kasım'dan sonraki günlerde PKK, DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B, THKP-C ACİLCİLER ve DY'cuların (B) kesimi imzalı bir açıklama yapılarak, bundan sonraki olası görüşmelere TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin temsilcilerinin katılmasını istemedikleri genele duyuruldu; yönetim ile yapılan pazarlık, DAG'nin pazarlığıydı. Bu eyleme katılanlar ise belliydi. Bu eylemin dışında kalanlar, istiyorlarsa yönetim ile ayrıca pazarlığa oturabilirlerdi.

     TBKP, bu öneriye karşı çıktı; bugün, öncelikle eylemin çıkarları düşünülmeliydi. TKKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin temsilcilerinin, koğuşlarını temsilen görüşmelere katılmalarının sakıncası yoktu; hatta yararı bile vardı.

     TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi, yanıt vermekte gecikmedi; onlar, yönetim çağırdığı için oraya gitmişlerdi. Ayrıca, bu eylem ilk başlarda yalnızca 29 Ekim'de yapılmayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüşün verilmesinin sağlanması için neler yapılabileceğine ilişkin yapılan tartışmaların sonucunda gündeme gelmişti ve kendileri de bu eylemlilik sürecinde, bir biçimde yer almışlardı. Onlar, yönetim ile AG'nin pazarlığını yapmıyorlardı. Böyle bir şey de düşünmemişlerdi. Ancak, bu ortak yapılan ve kendilerine alınan bir tavrı ifade eden açıklamadan sonra ayrı görüşmeler yapmaları için zorlanmış oluyorlardı... Öyle de yapacaklardı...

     Aslında, ilk 'birlik' içinde yar alan siyasi hareketler, bu cezaevindeki 2 yıllık pratik içinde TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimine karşı içlerinde oluşan birikimi bir biçimde boşaltıyorlardı; yani, bu son eylemlilik sürecindeki 'bardağı taşıran' son 'pasif' tavırları karşısında ve ilk görüşmelerin 'olumsuz' sonuçlanmasının ardından oluşan psikolojik ortamda öfkelerine yeniliyorlardı. Öyle ki, böyle bir ortamda ve eylemlilik süreci devam ederken ortaya koydukları bu tavrın insanlar ve eylemlilik süreci üzerinde yaratabileceği olası olumsuz sonuçları hiç düşünmemişlerdi. Halbuki, o ortamda insanlar mantıklarıyla değil, duygularıyla hareket ederlerdi; bunun sonucu, birbirlerine karşı esnek değil, alabildiğine tepkici ve sekter davranırlardı. Ayrıca, dört temsilcinin bir, diğer iki temsilcinin bir ama ayrı ayrı yönetimle görüşmeleri, yönetimin lehine olurdu. Yönetim, bu bölünmüşlükten yararlanırdı.

     TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ise, sanki DAG'ni sürdürenlerin dışında görüşmelere katılmalarının herhangi bir anlamı ve pratik yararı olurmuş gibi ayrı görüşmeleri yapabileceklerini söylerlerken, yanılıyorlardı. Çünkü, bir yerde, daha çok sayıda insan, daha üst düzeyde bir eylemi yaşama geçiriyorsa, nesnel olarak, süreci o eylem ve o eylemi yaşama geçirenler belirlemeye başlar. Bunun dışındaki eylemleri yaşama geçirenler ve o eylemler otomatikman, ikinci plana düşer. Özgülde olan, bundan başka bir şey değildi. Bu durumda, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi, baştan beri bunun bilincine varmış olarak hareket etmeliydiler. Halbuki böyle değil, farklı bir görüntü içinde hareket ediyorlardı. Öte yandan, bu tavır alma karşısında, öncelikle hem 2 yıllık dönemde hem de bu son eylemlilik sürecinde içine girdikleri konumlarını sorgulamalılar ve kendilerini yeniden gözden geçirmeliydiler. Ama, hayır, öyle bir şey yapmaya niyetleri yoktu... (Bu arkadaşlar, daha sonraları, iki biçimde kendilerini savunmaya yöneleceklerdi: Birincisi, bu elde edilen hakların, böyle bir eylemliliğe girişilmeden verileceğini eskiden beri biliyorlardı. Bu nedenle, bu hakların alınmasını, bu eylemlilik sürecine mal edilmesi doğru değildi. İkincisi, haydi AG'ne başladıkları için ilk ve ikinci grupta yer alanlara bir şey demiyorlardı. Ama TBKP ve DY'cuların (B) kesiminin kendilerinden ne farkı vardı? Fark, onların AG'ne 'evet' demiş, kendilerinin 'hayır' demiş olmaları mıydı? Hem, kim biliyordu, belki de AG'nin ileriki aşamalarında kendileri de AG'ne katılmayı düşünüyor olabilirlerdi...)(28.12.1990/Nazilli) (1)

(Devam edecek)

22.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

(**) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

(***) 7. Koğuş

(****) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

(*****) Türkiye Birleşik Komünist Partisi

(******) Nazilli Cezaevi

(1)


 CEZAEVİ YAZILARI-58:

ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6) (*)

     (Son Bölüm)

     “2- İKİNCİ GÖRÜŞMELER: 'ŞANS' İKİNCİ KEZ YAKALANIYOR...

     14 Kasım günü, 4 temsilci, kendi aralarında görüşme yapacaklarını, bunun için bir araya geleceklerini, izin verilmesini istediler. Bir araya gelebilme isteğinin asıl nedeni, sürdürülen eylemlilik sürecinin geleceğinin ne olacağını tartışmak ve kesin bir karara varmaktı. Ancak, öte yandan, yönetime yapılan bu başvuru, 'örtük' olarak, yönetim ile görüşmek isteğini de içinde taşıyordu; yönetimin bu başvuruyu böyle algılayabileceği düşünülüyor ve tahmin ediliyordu. Eğer, yönetim gerçekten bu başvuruyu böyle algılar ve temsilcileri görüşmeye çağırırsa, gidilecekti. Görünüşte, temsilciler değil yönetim 'görüşme' talebinde bulunmuş olacaktı.

     Yönetim, gerçekten de başvuruyu böyle algıladı ve 4 temsilcinin görüşme talebine, görüşmeye savcı da katılacak, onun için görüşme savcının cezaevine gelebileceği 21 kasım günü yapılacak, yanıtını verdi.

     21 Kasım günü, savcının adliyede bir işi çıktığı için, görüşme gerçekleşemedi. Görüşme, 23 Kasım gününe ertelenmişti.

     23 kasım günü beklenirken, yönetim 22 Kasım günü, 4 temsilciyi görüşmeye çağırdı. Temsilciler gittiler.

     Yönetim, bazı 'ek' haklardan başka, 14 Kasım günü kabul ettiği talepleri ve sözleri yineliyordu. Bu, 14 Kasım günü elden kaçırılan ve 15 Kasım günü elden kaçırıldığı için pişman olunan ve yeniden yakalanmak istenen 'şansın', ikinci kez yakalanmasıydı.

     Bunu öğrenen 4 temsilci, koğuşlara döndüler. Görüşmeyi anlattılar. TKKKÖ (**)ve DY'cuların (P) kesimi (***), 14 Kasım gecesinden beri devre dışı kaldıklarından, onların dışındaki siyasi tutsaklar 'söz hakkını' kullandılar; TKP-ML TİKKO dışındaki bütün siyasi tutsaklar, eylemin bitirilmesini kabul ettiler. (TKP-ML TİKKO, her zaman yaptığı gibi, 'itiraz edecek' yine bir nokta bulmuştu. Bu arkadaşlar, bu tür itirazları bir nevi sonraki günlerde ortaya çıkabilecek olası olumsuz gelişmelerden kendilerini 'kurtarmak' için bir 'emniyet sibobu' olarak düşünüyor ve gündeme getiriyorlar. Bu kez ki itirazları, şöyleydi: Görüşmeler, başsavcının huzurunda yapılmalı. Verilen haklar yazılı hale getirilmeli ve başsavcı tarafından imzalanmalı. Bu metnin bir nüshası tutsaklara verilmeli. Bu arkadaşların, 'sol'culuk ile bir kitle hareketinde en sol'da yürümeyi, birbirine karıştırdığı da söylenebilir.)

     Aradan sonra yeniden yönetim ile görüşmeye giden 4 temsilci, bu hakları -şimdilik de olsa- yeterli bulduklarını ve eylemi bitirdiklerini söylediler.

     Böylece, ilk grubun 18., ikinci grubun 8. gününde, 2 yıldır içinde yaşanılmak zorunda kalınan dönem sona ermiş ve yeni bir dönem başlamış oldu. 22 Kasım 90, bu anlamda bir dönüm noktasıydı.

     22 Kasım 90'dan itibaren içinde yaşanılmaya başlanan yeni dönemin çerçevesini belirleyen bu hakları ve sonraki günlerde büründükleri son biçimleri, şöyle özetlemek mümkündür:

  • 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüşün verilmesi için bakanlığa başvurulmuştu. İzin verilirse, ki kendileri de bunu istiyorlardı, bu görüş yapılacaktı. İzin verilmez ise, bu kayıp yılbaşı ve diğer açık görüşlerde görüşçüler erken alınıp-geç bırakılarak telafi edilecekti. (Bu yazı yazılırken, yılbaşı açık görüşünün üç gün yapılacağı duyuruldu.) Açık görüşler, koğuşlarda ve gün boyu yapılacaktı.

  • Kapalı ve açık görüşlerde, akrabalık belgesi göstermesi gereken görüşçülerin, muhtarlıklardan aldıkları (yazıları) göstermeleri yeterli olacaktı. Hiç belge gösteremeyenlerin de alınması yoluna gidilecek; ancak, bu istismar edilmeyecekti.

  • Kapalı ve açık görüşlerde, yalnızca diyetliler adına yiyecek alınacaktı. Ancak, yiyecekler, kilo kilo, yani çok miktarda olmayacağı gibi, et ve süt ürünleri ile sınırlı olacaktı. (Daha sonraları, pekmez de alındı. Yılbaşı açık görüşünde kuru yemiş, çerez türü yiyeceklerin alınacağı açıklandı.)

  • Siyasi temsilciler, temsilci olarak kabul edilecekti. Bu temsilciler ile düzenli olarak veya istek geldiğinde konuşulacaktı. Temsilciler, istedikleri an koğuşlarda veya yönetimin göstereceği bir yerde bir araya gelebileceklerdi.

  • Koğuşlar arası iç görüşe bakanlık 'olmaz' diyordu; ancak, koğuşlar arası maçlar başlayacaktı. (Bu hak, sağlıklı bir uygulama haline gelmedi. Bugüne kadar, yalnızca, .. koğuşta kalan siyasi tutsaklar iki kez maç yapabildiler.)

  • Aynı davadan yargılananlar, kadınlar koğuşundaki kız arkadaşlarıyla görüşebileceklerdi. (Bu hak da pratikte sağlıklı bir işlerliğe kavuşturulamadı; aksamalar oldu. Yalnız, koğuşlar arası maçlara, kız tutsaklar da izleyici olarak gitmeye başladılar.)

  • Yeni yıl bütçesi kabul edildikten sonra, yemek listesi, talepler doğrultusunda düzenlenecekti. Yemeklerin daha iyi olmasına çalışılacaktı.

  • Her koğuştan bir veya iki kişi, eğer isterlerse, kendi özel yemeklerini pişirmek için mutfağa çıkabilecekti. Çıkmak istemeyenlerin özel yemeklerini, her zamanki gibi, görevli personel pişirecekti. Koğuşlara ocak verilmeyecekti. (Daha sonraları, mutfağa çıkışa son verildi; bunun yerine, her koğuşun bir ocak almasına izin verildi.)

  • Her koğuştan bir kişi kantin alış verişine çıkabilecekti. (Daha sonraları, buna da son verildi.)

  • Özel cezaevleri arası yazışma izni verildi.

  • Mektup, tel vb. kaybolmaları veya gecikmeleri sona erecekti; ancak, mektup, tel vb. postaneye bıraktıktan sonra MİT gelip istediğini alıyor ve inceliyordu. Bundan kendileri sorumlu tutulamazdı.

  • Yasaklanmış yayınları veremezlerdi; ancak, yasak kararı gelinceye kadar okumalarına izin verebilirlerdi. Yasak gelince de bir-iki gün kalmasına göz yumabilirlerdi. Yasaklanmış kitap, dergi vb. birer adedinin her koğuşa verilmesini kabul edemezlerdi.

  • Hastaneye sevk edilenler hemen gönderileceklerdi.

  • Sevk gelenlerin bir süre müşahedeye konulması uygulaması sona erecekti. Kimseye 'tecrit' uygulanmayacaktı. İsteyen, istediği koğuşa verilecekti. (Daha sonraları, bu, tam anlamıyla uygulandı.)

  • Şimdilik, PKK'lılar, kendi aralarında becayiş yapabileceklerdi. İleride iki koğuşta toplanmaları sağlanacaktı. Çatısı delinen koğuş tamir edilince, buraya da yerleşeceklerdi. (Daha sonraları, PKK'lı temsilci, istediği zaman, bu üç koğuşa gidip gelmeye başladı. PKK'lılar, tahliyeler ile sayıları azalınca, iki koğuşta bir araya geldiler. Çatısı delinen koğuşun tamiri ise devam ediyor.)

  • Koğuşlara walkman ve teyp verilemezdi. Ancak, bir oda açılabilir ve isteyen, orada, gidip dinleyebilirdi. (Daha sonraları, walkman'a bakanlığın izin vermediği ve her koğuşa bir teyp verileceği söylendi.)

  • Bu eylemlerden dolayı ceza vermemezlik edemezlerdi; ancak, bu sorunu çözeceklerdi. (Daha sonraları, herhangi bir ceza verilip-verilmediğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmadı. Verilmiş ise bile, pratikte uygulanmadı.) vb. vb...

    SONUÇ

     Buraya kadar, mümkün olduğunca ayrıntılı bir biçimde özetlenen bu gelişmelerden hareketle, şunları söylemek mümkündür:

     1- Siyasi tutsaklar, 29 Ekim öncesinde yayınlanan genelgenin açık görüş hakkına getirdiği 'kısıtlamaları' öğrendikleri andan itibaren kararlı bir biçimde bu 'kısıtlamaların' hiçbirisini kabul etmeyeceklerini açıkça hem söylem hem de eylem düzeyinde ortaya koydular. 29 Ekim günü, açık görüşe çıkılmaması ve hemen sonrası günlerde bir eylemlilik süreci içerisine girilmesi; bakanlığa ve yönetime, bu hak konusunda hiçbir tavize yanaşılmayacağını gösterdi. Yılbaşı açık görüşünde de görüldüğü gibi, bakanlık, açık görüşe ilişkin 'kısıtlamaları' içeren genelgeler yayınlamaya ve bu hakkı, fiilen ortadan kaldırma düşüncesini korumaya devam edebilir; ancak, fiiliyatta, şimdilik de olsa, bu hakkı gasp etmesi çok zordu...

     2- Siyasi tutsaklar, cezaevlerinde yürütecekleri mücadelelerinde kamuoyu desteğinin, yani tutsak yakınlarının, demokratik kuruluşların (İHD, TAYAD, BAROLAR başta olmak üzere), basının ve yayın organlarının, iktidar karşıtı siyasi örgütlenmelerin ve bu anlamda muhalefet partilerinin... çok önemli bir rolü bulunduğunu kavrayarak, yeterince örgütlü ve sağlıklı olmasa da, kamuoyunu, hem kendilerine yönelik saldırılar hem de eylemlerinin haklılığı ve talepleri hakkında bilgilendirmeye ve kazanmaya çalıştılar.

     3- N...... Cezaevindeki siyasi tutsaklar, iktidarın uygulamaları arasındaki çelişkilerden ve kendi çıkardığı yasa ve tüzükleri bile çiğniyor olmasından yararlanmasını bildiler. N...... Cezaevinin açık görüş yapamayan cezaevleri arasında yer almasının sık sık vurgulanması ve tüzük gereği, 102 günlük açlık grevine gidenlere herhangi bir disiplin cezası verilmezken, bunların açık görüşten yararlanması yasaklanma yoluna gidilerek, bunlara fiili bir disiplin cezası verildiğinin vurgulanması ve bunun 'deşifre' edilmesi, bu anlamda çok iyi oldu. Yöneticiler bile, bunları savunamaz durumdaydılar.

     4- Yöneticilerin yeni ve 'mesleki' kaygılarla hareket eden kişiler olması, 29 Ekim açık görüşünün yapılamamasında olduğu gibi, siyasi tutsakların aleyhine bir unsurken; daha sonraları, özellikle siyasi tutsakların 'Siz geldiniz, böyle oldu.' yollu suçlamaları ve diğer cezaevleri yöneticilerinin kendilerine yalan söylediklerini anlamaları üzerine, lehte bir unsur olmaya dönüştü. Bunların, bakanlığa, 'Her şeyin sebebi olarak bizi görüyorlar. Gelir gelmez çok olumsuz bir konum içine girdik.' şeklinde yakındıkları duyuldu.

     5- Siyasi tutsakların kendilerine güvensizlikleri, en önemli olumsuz özelliklerden birisiydi. Ancak, bu, onların, bu kez mutlaka kazanma bilinciyle hareket etmelerine, daha kitlesel bir eylemlilik süreci içine girmeye özen göstermelerine ve en uygun eylem biçimini bulup yaşama geçirmeye çalışmalarına yol açtı. Bu da, çok iyi oldu. Sonuçta, bu özgüven yoksunluğu, hiç şüphesiz gelecekte daha iyi görülecektir, bir ölçüde de olsa ortadan kalktı. Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir dönemden sonra, ilk kez 'yengiyi' tattılar. Bu, onlara, yeni eylemliliklere girebilme cesareti ve coşkusu kazandırdı.

     6- Siyasi tutsakların büyük çoğunluğu, 'çözücü' eylem biçimini doğru tespit ettiler. Bu satırların yazarına göre, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin daha sonraki iddialarının aksine, eğer böyle bir eylemlilik sürecine girilmeseydi, hiç de durup dururken ve kendiliğinden, bu haklar verilmezdi. Keza, böyle bir eylemlilik sürecine girilmese ve DY'cuların (P) kesiminin önerdiği eylem biçimlerinin yaşama geçirilmesiyle yetinilseydi, belki, evet belki yılbaşı açık görüşü kurtarılabilirdi ama diğer haklar alınamazdı. Yine, PKK'lıların önerdiği SAG yaşama geçirilseydi, belki bu haklar yine alınabilirdi ama 'yengi' büyük çoğunluğun eseri olmazdı. Öte yandan, böyle bir eyleme katılmayacak çok sayıda tutsak olacağından, hem SAG'ne katılanların omuzundaki yük çok ağır olacaktı hem de SAG'ne katılanlar ile katılmayanlar arasında TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ile 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketler arasında ortaya çıkandan çok daha keskin çelişkiler çıkacaktı.

     7- PKK'lıların, bir SAG'ne uygun olarak hazırlansalar ve sunsalar da talepleri 31 maddede sıralamaları ve sunmaları, yerindeydi. Bu anlamda, DY'cuların (P) kesiminin yalnızca açık görüşün eski biçimiyle yetinen ve diğer kesimlerin yalnızca 4 maddeyle sınırlı talepleri çok eksik taleplerdi.

     8- Bakanlık, Diyarbakır Cezaevi'nden bir kısım siyasi tutsağı başka cezaevlerine sürgün ederken, Eskişehir Hücre Tipini törenle hizmete açarken, bugüne kadar verilmiş idam cezalarının 'infaz edileceğini' açıklarken... ve nihayet, açık görüş ile ilgili 17.10.1990 tarihli genelgeyi yayınlarken, yanlış beklentiler içerisine girdi. Bugüne kadarki uygulamalarından ve ülkeyi haksız bir savaşa sokmaya çalışma politikalarından memnun olmayan basının, muhalefet partilerinin, demokratik kuruluşların, halkın... bu uygulamaları desteklemeyeceğini ve hatta karşı çıkacağını, tepkilerini dile getireceğini, böyle bir konjonktürde haklı taleplerle direnişe geçen tutsaklara yaygın ve aktif bir destek vereceğini göremedi. Siyasi tutsaklar ise, mevcut konjonktürü ve olası gelişmeleri iyi değerlendirdiler. Ancak, siyasi tutsaklar, aynı dönemde gündeme gelecek AGİK toplantısında, insan haklarına saygı göstereceğine dair imza atan iktidarın, cezaevlerindeki direnişler karşısında 'zoru' öne çıkaran genel bir saldırıya girişmeye cesaret edemeyeceğini ve bu direnişleri, bir biçimde bitirmeye çalışacağını düşünemediler ve tahmin edemediler. (Buca hariç, ki o çok sonra başladığı ve yalnız kaldığı, ayrıca sayısal güç olarak çok az olduğu için bir istisnadır ve ayrı ele alınmalıdır. Bütün cezaevlerindeki AG'leri 40'lı-50'li günleri bulmadı ve hiç biri 'olumsuz' sonuçlanmadı.)

     9- Siyasi tutsaklar, zamanlamayı iyi yaparak, Diyarbakır direnişi ile başlayan ve giderek büyüyen-kitleselleşen eylemlilik sürecine eklemlenmesini bildiler. Ancak bu, fiiliyatta ve kendiliğinden gerçekleşti. Böylece, bu eylemlilik sürecinin yarattığı tüm sonuçlardan yararlandılar.

     10- Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir aradan sonra, ilk kez, ciddi bir sorunlarının çözümü konusunda bir araya geldiler. Kitlesel bir eylemlilik süreci içerisine girdiler. Kitlesel olarak hareket etmenin önemini kavradılar. Ancak, aynı eylemlilik sürecinde ortaya çıkan sekter, pasif ve grupçu tavırlar, önemli ve aşılması gereken zaaflar olarak iyice belirginleşti. Bu, doğru bir 'birlik', yani bütün siyasi tutsakları kucaklayacak ve harekete geçirecek bir 'cephesel' örgütlenmenin yaratılmasının şart olduğunu gösterdi. Bu anlamda, on bir siyasi hareketten ve DY'cuların (B) kesiminden (****) tutsakların oluşturduğu 'birliğin', bir noktadan sonra, hiçbir işlevinin olmadığı ortaya çıktı. Bu 'birlik', pratikte, üstlendiği misyonun aksine, hiçbir varlık gösteremedi. Bir 'çekim merkezi' oluşturamadı. Kağıt üzerinde kaldı. Öne çıkan, bazı siyasi hareketlerin katkı ve özel çabaları dışında, her eylemde kendiliğinden oluşan 'birliktelikler' idi.

     Bundan sonraki süreçte, eğer bu sorun kalıcı bir biçimde çözülemezse, yani bütün siyasi tutsakları kucaklamayı hedefleyecek ciddi ve kalıcı bir 'örgütlenme' yaratılamazsa, buna karşın bu eylemlilik sürecinde iyice belirginleşen sekter, pasif ve grupçu davranışlar kronikleşerek devam ederse, yeni haklar kazanılarak, içinde yaşanılan yeni dönemin çerçevesinin genişletilmesi bir yana, bu çerçevenin daraltılması çabalarını bile önlemek çok zorlaşır... Görünen köy, bu... Aralık 90/ NAZİLLİ/İ. SELİM”

     “Merhaba,

     Yazıyı, yeniden yazmak düşüncesindeydim. Ama, zaman yoktu. Bu nedenle, imla hatalarını, ifade bozukluklarını ve cümle düşüklüklerini düzeltiver.

     Dostlukla kucaklıyorum.” (28 Aralık 90) (1)

29.05.2021/DATÇA/Mehmet Erdal

(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmıştır. Bu son bölümdür.

(**) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

(***) 7. Koğuş

(****) 9.-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

(1)




CEZAEVİ YAZILARI-59:

DEJAVU

Cezaevi Yazıları” başlığı altında yayınladığım yazılarım, ki bu bölüm ile birlikte 59 bölüm oldu, bir kaç tanesi hariç, tamamen, o dönemde yazdığım ve bugüne kadar bir biçimde koruna gelmiş yazılarımdır.

Burada yayınladıklarım, 1981 yılı Nisan ayı ile 1991 yılı 1 Ağustos tarihleri arasında yazdığım yazılarımın tümü değildir; kayıp olan ve hala bir biçimde aramaya devam ettiğim ya da bu başlık altında yayınlamayı uygun bulmadıklarım da vardır. Keza, paylaştıklarım, bazıları hariç, paylaştığım yazının bütünü de değildir.

Umuyorum ki, aynı süreci birlikte ya da benzer koşullarda yaşadığımız başka arkadaşlarımız da benzer paylaşımlar yaparlar ve beni çok mutlu ederler. Çünkü, yalnız olmadığını bilmek, güzel bir duygudur!

***

Bugünkü yazılarım, Aralık 1990 tarihli; tahliye olmamıza daha 7 ay var. Haliyle, biraz daha devam edeceğim...

***

     “... Yani, herhangi bir konuda kendi düşüncesini, doğrudan birinci tekil şahıs olarak ifade etmiyor; bunun yerine, bana yönelik olarak, söylüyor. Sanki, bu, onun belirgin bir davranışı... Bu duruma, (bir-iki olsa belki kızmam) kızıyorum. Bence, burada, böyle davranmanın anlamı yok; keza, dışarıda da... Ne düşünüyorsa, ya açıkça söylemeli ya da söylememeli... Bu davranışı, politik bir davranış olarak falan da değerlendirmiyorum. Bu, biraz kurnazlık, biraz da karşıdakini kullanmaya çalışma oluyor. Bizim arkadaşlar arasında da -yıllarca- böylesi davranışlara tanık oldum. Böylesi davranışlar karşısında, çoğunlukla, rıza gösteren bir tavır içerisine girmiyorum. Hey, benim omuzumdan ateş etme, diyorum. Hemen, omuzumu açıyorum, bak, iyice nasır bağladı, diye sesleniyorum. Buca'da iken, bir futbol (maçı) sırasında -83'de- yere düştüğümde yara olduğundan ve onun izi kaldığından, bu omuz açmam, oldukça yerinde bir davranış oluyor...

     ... Bu iktidar, ne r dirense de, artık, yükselen dalganın etkisiyle daha çok alabora olup duracak. Biraz önce, tv'de, 200'den fazla metal iş yerinde yeni grev kararı alındığı, söylendi. Bu, çok iyi oldu. Bu büyük ölçüde kendiliğinden yükselen dalga, SHP ve DYP'nin 'erken seçim' hesaplarına yarıyorsa da onların bu hesaplarını aşma potansiyeli de taşıyor. Akbulut, SHP'nin toplumsal hareketlilikler yaratma eğilimine karşı, bunun çok iyi düşünülmesi gerektiği uyarısını yaptı. İktidar, burjuva muhalefetin sine-i millet vb. tehditlerinden değil, asıl bu olaydan öcü gibi korkuyor. Çünkü, bu tür kitlesel hareketlilikler, bileşik kaplar yasası gibi, yeni hareketlilikleri yaratıyor, özendiriyor; toplumu her yönden sarsıyor, tıpkı Zonguldak'ta yaşanılan grev gibi... On binler, on günden fazladır sokaklarda; korkuyu üzerlerinden atıyor, bütün özlem ve istemlerini haykırıyor. En önemlisi, çok şey öğreniyor. Gazeteler, eyleme yalnızca işçilerin değil, onların eşlerinin, çocuklarının; esnafın, belediye işçilerinin, tüm demokratik kuruluşların... katıldığını yazıyor. Zonguldak, şimdi, bir anlamda, laboratuvar görevi görüyor. Önemli olan, bunun kendiliğindencilikten kurtarılması ve bilinçli olarak yönlendirilen bir eylemliliğe dönüştürülmesidir. Önümüzdeki günlerde, eğer bu işçi direnişleri diğer işçilerce, öğrencilerce, esnafça, aydınlarca, köylülerce vb. çalışan, en genel anlamıyla bu iktidara muhalif güçlerce desteklenebilirse, çok harika olacak. SHP ile DYP'nin 'erken seçimi' sağlama doğrultusundaki ortak tavırları, bu eylemlilikleri geliştirebilir. Bu anlamda, iyi olur... ama yalnızca onların 'erken seçim' hesaplarına hizmet eder ve o noktayı aşamazsa, oldukça eksik ve haliyle kötü olur. Yer yer harekete geçmiş bir potansiyel, yeterince değerlendirilememiş olur. Bir-iki gün önce, Mümtaz Soysal bile SHP ve DYP'nin Zonguldak'tan öğreneceği çok şeylerin olduğunu yazıyor ve onlara, alkışlama (SHP, öğle saatlerinde alkış ile protesto etme önerisi getiriyormuş, halka) eylemini aşacak bir tavrın geliştirilmesi gerektiğini yazıyordu. İktidar, ekonomik açıdan, işçiler de dahil, çalışan kesimlerin ekonomik istemlerini bile karşılayacak durumda değil... O nedenle, istese bile ekonomik istemleri karşılayıp bu toplumsal muhalefeti pasifize etmeyi başaramayacak gibi görünüyor. Bu noktada önemli olan, bu hareketliliklerin ekonomik haklarda bir uzlaşma yolu bulunup bitirilmemesi ve giderek siyasallaşması gerektiğini kavramaktır. İktidarın dayanacak hiç bir dayanağı kalmadı. Ordu kesiminden bile emin değil... Irak ile olası bir savaş, o da belki, onun imdadına yetişebilir ama olası savaş durumunda kesilmeyen, aksine büyüyen bir toplumsal hareketlilik, onun için iyice kötü olur. Şimdi, darbe vb. korkularına aldırmadan, bunları da önleyebilecek tek gücün toplumsal hareketlilik olduğunu bilerek, ileriye doğru yürümek gerekiyor... TBKP sekreteri Kutlu, serbest piyasa ekonomisi anlayışı açısından, ANAP'a yakın olduklarını söylemiş... TBKP, legalleşmenin ANAP'ın hoşgörüsüne-onayına bağlı olduğu varsayımıyla hareket ederek, ANAP'a fazla karşı çıkmıyor; bu tavrı, onun canına ot tıkama tehlikesini de gündeme getiriyor. TBKP, 'yeni düşünce biçimi' gereği giderek yükselen bir toplumsal muhalefet ve onun içinde örgütlenme anlayışı yerine, onun dışında kalarak örgütlenmeye çalışma anlayışını savunuyor, gözüküyor. Bu nedenle, mevcut toplumun savunucusu tüm kesimler nezdinde meşrulaşmaya çalışıyor ama en sağdaki-reformist muhalif güçlerin bile gerisinde kalan bir konumlanma içerisine düştüğünü göremiyor veya bunu yeğliyor...” (1)(12.12.1990)

     “... TV, Özal başkanlığında toplanan hükumetin, olağanüstü hal yasasında bazı değişiklikler yaptığını, söyledi. Özal, son günlerde kaybettiği puanları, yeniden kazanmaya çalışıyor, olmalı. Bunun için, yine insanları kör ve aptal yerine koyma, yani onları aldatma yolunu deniyor. İnsanların ağzına bir parmak bal çalıyor ve bununla yetinin, uslu durursanız arkası gelir, benden umudu kesmeyin, diyor. Bugünkü değişikliklere, Doğu'da işlerin iyiye gittiğini gerekçe gösteriyor. Halbuki, Yüzyıl, bir subaya atfen, istisnalar dışında, her çatışmada ordunun daha çok kayıp verdiğini yazıyor. Buna göre, ordu kayıplarını gizliyor ve PKK'yı 'kaybeden' taraf olarak göstermeye çalışıyor. Savaşan taraflar açısından, bu anlaşılır bir şeydir. Gerçek bu iken, bugünkü değişikliğin nedeni olarak Doğu'da 'işlerin iyiye gittiğinin' söylenmesi bir yalandır. Asıl neden, son haftalardaki siyasal gelişmelerdir. Bu değişikliklerin bir aldatmaca ve oyalamaca, var olan toplumsal muhalefetin ve tepkilerin bir kısmını pasifize etme çabası olduğunu ortaya koymak gerekiyor. 'Allah sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra buldururmuş.' Özal/ANAP iktidarının yaptığı da, budur. Önce kepçeyle alıyorlar ve sonra kaşık kaşık veriyorlar...(2) (16.12.1990)

(12/16 Aralık 1990/Nazilli)

05.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 12.12.1990



(2) 16.12.1990


CEZAEVİ YAZILARI-60:

İKİ DEĞERLENDİRME/İKİ ÖNGÖRÜ!

... Bizim vatandaşın selamını kabul ediyorum, ama oldukça açık bir biçimde dile getirdiği önerisini ise kabul etmiyorum, etmeyi doğru bulmuyorum. Bugün böyle bir öneriyi kabul etmek, çok farklı ve hiç istemediğim, hep kaçınmaya çalıştığım yorumlara yol açar; hatta, özellikle böyle bir yorumun yaygınlaştırılacağına eminim. Dahası, benim bu öneriyi kabul etmem, olumlulukları değil, olumsuzlukları geliştirir ve meşrulaştırır. Halbuki, ben özellikle bugüne kadar gözlenen ve gözlenmeye devam edilen olumsuzlukların ortaya konulmasını, kabul edilmesini ve bunların aşılmaya başlanacağı bir sürecin gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, bu öneriyi kabul edersem, taraflardan birinin üzerine bir çizgi çizilmesi kalıcılaşacak ve ben de bu çizilme olayına ortak olur bir görünüm içine gireceğim. Düşünce olarak, onun 'bitti' dediği kesimin tamamı için olmasa bile, büyük çoğunluğu için aynı şeylere katılsam bile, ben bunun nesnel olarak, yani herkesçe kabul edilebilir bir gerçeklik olarak yaşanılmasından yanayım. Bunun yolu ise, pratikten geçiyor. Ayrıca, bu yalnızca özgüldeki gelişmeler çerçevesinde değil, geneldeki, merkezi düzeydeki gelişmeler çerçevesinde, o gelişmelere bağlı olarak ele alınmalıdır. Aksi halde, kesin bir çözüm değil, her zaman spekülasyona açık ve baş ağrıtıp duracak bir çözüm söz konusu olur. Ben, bu anlamda yeterince başımın ağrıdığına ve spekülasyonun yapıldığına inanıyorum. Nitekim, bugünkü konumu yeğleyerek, her şeyin açıkça ortaya çıkabileceği ve anlaşılabileceği bir süreci başlattım; süreç içinde ortaya çıkan gerçeklik, ortada. Ben doğrulandım. Yalnız olmama karşın, konumum, dışımdakileri çok rahatsız ediyor, bunu biliyorum. Nasıl olursa olsun, benim bu konumumun sona ermesi şiddetle, herkesçe şiddetle arzu ediliyor, bunu da biliyorum. Bu nedenle, bugün en azından özgülümüzde, sayı değil, konum ve ortaya konulan tavır önemli oluyor. Ben, baştan öngördüğümden de ötede bir konuma ulaştım. Bir mektubunda yazdığın gibi, ki buna katılmıştım, bu hiç de kolay olmadı. İnan, ... bazı şeylerin ortaya çıkmasını hedeflememe karşın, şu anki konumu aklımdan bile geçirmiyordum ama, oldu. Öyleyse, bunun değerini bileceğim ve çarçur etmeyeceğim. Görürsen ve yeniden açarsa, sen değil, o açarsa, bunları aktarabilirsin. Yani hepsini değil, gerekli olanları. Ayrıca, şunu düşünüyorum; özellikle buralarda, her şeyi, içerisinde uzun dönemli ve gerçeği yakalamaya yarayan öğeler bulunsa ve bunlar tespit edilse bile, görünürdeki şekliyle değerlendirmek yanlıştır. Dışarıda olduğundan çok daha fazla ve vurgulayarak, buralarda toparlayıcı ve herkesin kendini aşmasına olanak tanıyan bir tavır ortaya konulmalıdır. Bu nedenle, buralara bugün doğrudan müdahale yerine, dolaylı bir müdahale gereklidir. Bu ise, yalnızca buraların geneldeki gelişmelere bağlı olarak bir eklemlenme süreci içerisine girmesini istemekle ve bir bakış açısı sunmakla mümkün olabilir. Ondan ötesini, bugün için, tamamen iç dinamiklere bırakmak gerekiyor. Böylesi nesnel bir süreç yaşanması, çok yararlı olacaktır. Aksi halde, özgülümüzde görüldüğü gibi her şey çarpıklaşacak ve dumura uğrayacaktır. Kısacası, her yerde olduğu gibi, özellikle buralarda insanların önü açılmalı ve insanlara kendilerini aşma şansı verilmeli; insanlar eğer istiyorlarsa, kendileri kulvar dışına çıkmalılar. Bu, herkes için ve her anlamda yararlı olacak... Bu ise küçük hesaplar ile değil, her türlü hesabın ve duygusallığın ötesinde bir tavır ile hareket edilmesiyle mümkün. Bırakalım, insanlar, kendi gelecekleri için kendileri karar versinler...” (1)

     “... ABD ve yandaşlarının Irak'a saldırısıyla, nihayet beklenilen ve korkulan savaş başladı. Dünya, CNN vasıtasıyla, korkunç bir ABD yanlısı enformasyona tabi tutuldu.

     Irak'ın Kuveyt'i işgalini doğru bulmamaya devam ediyorum. ABD ve yandaşlarının Irak'a saldırısı öncesi, böyle bir savaşın çıkmasına ve Türkiye'nin bu savaşa katılmasına karşı çıkanlardan birisiyim. Bu nedenle, 'Savaşa hayır' ve 'Bağımsız Türkiye' şiarının yükseltilmesi gerektiğine inandım. Savaş başladığına göre, Türkiye'nin bu savaşa karışmasına karşı çıkmaya devam etmek gerekiyor. Sen bu mektubu aldığında, Türkiye savaşa girmiş olur mu bilemiyorum ama Özal yönetiminin İncirlik üssünü kullandırarak Irak'a dolaylı olarak saldırması ve Irak'ı kışkırtıp durması, çok iğrenç ve çok tiksindirici bir olay. Şimdi, Irak İncirlik üssünü bombalasa, şahsen ben, 'Önce Irak saldırdı, vay nasıl saldırır?' diyemem. ABD ve Özal yönetiminin istediği de böyle bir saldırıdır. O zaman, aradıkları bahane bulunmuş olacak ama Saddam yönetimi şimdilik de olsa olayı görmemezlikten gelmeye ve bir anlamda bu tuzağa düşmemeye çalışıyor. Saddam, fazlaca sevinemiyorum ama çok mantıklı olarak İsrail'i vuruyor. Bu, onun hesapları açısından çok yerinde. Çünkü, İsrail savaşa girerse, savaş bir Arap-İsrail savaşına dönüşebilir; ABD ile Arap yandaşları arasında çelişki baş gösterebilir ve Arap halkları ayağa kalkabilir. Gerçi, Suriye ve Mısır hükumetleri, İsrail'in olası bir saldırısını sorun etmeyeceklerini duyurdular ve uzun dönemde, kendi ülke halkları ile aralarında bir uçurum yarattılar ama asıl olarak şu işbirlikçi ve hain Fahd yönetimine fitil oluyorum. Savaş başladıktan sonra, yüksek sesle, ulan Saddam, diyordum, batarken, hiç olmazsa şu Riyad'a bir füze yolla ki, bu pislik Fahd yönetimi Allahına kavuşsun. Ne zaman ki füze yolladığını duydum, müthiş sevindim. Saddam, her şey bir yana, şu an bir mahalle kabadayısına benziyor. Mahalledeki herkes ya ona saldırıyor ya da onun dövülmesine seyirci kalıyor. Buna karşın, Saddam var gücüyle direniyor. Bu olay karşısında adama hem acıyorum hem de hayranlık duyuyorum. Belki yenilecek ve ölecek ama öldükten sonra, asıl o zaman, Arap halkları nazarında bir kahraman mertebesine yükselecek. Türkiye dahil, bugünün galipleri lanetlenecek ve tiksintiyle anılacak. Ben, Saddam'ın kahramanlaştırılmasını doğru bulmuyorum ama nesnel olarak halklar açısından öyle olacak.

     Saddam yenilirken, ABD'ye kafa tutan ve kafa tutmaya yeltenecek herkese, bir ders veriliyor. Bugün önemli olan, Saddam'ın yenilip-yenilmemesi değildir, ABD'nin kazanmasıdır; bu ise, bölgedeki ve bütün dünyadaki ülkeler halkları için hiç de iyi bir şey değildir. Baştan, ABD ve yandaşlarının kazanmaması için elden gelen her şey yapılmalıydı ve bu anlamda da bu savaş çıkmamalıydı... ama çıktı ve büyük bir ihtimalle, ABD kazanacak... Saddam faresinin ABD kedisi tarafından yakalanması yerine, Irak halkları tarafından yakalanması çok iyi olurdu. Şu an, bu savaşın Saddam başta bulunsun veya bulunmasın, bir Vietnam'a dönüştürülmesini çok istiyorum.

     Saddam'ın yıkılması sonrası bağımsız bir devlet kuracaklarını düşleyen Kürtler ve iktidara geleceklerini uman anti-ABD'ci güçler, aldanıyorlar. Bunlar, birer .... ABD, Saddam'ı devirecek ve sonra da bunlara buyurun diyecek; özellikle Kürtlere ha? Türkiye'ye rağmen ha? Bunlar, on yıllardır yaşadıklarından hiç ders çıkarmayan ... .ABD, Irak'a ve Ortadoğu'ya yerleşmeye geliyor. Hak, hukuk, adalet. vb. için değil. Kendi çıkarlarını garanti altına almak için geliyor. Bu nedenle, Iraklı Kürt veya Arap radikalleri, öncelikle ezilecek olanlardır. ABD'nin Ortadoğu'ya yerleşmesi ve Türkiye'nin Ortadoğu'nun jandarması veya jandarmalarından birisi olması, ne Türkiye halkları için ne de Ortadoğu halkları için hiç de iyi olmayacaktır. Ülkemizde, bizlerin omuzlarındaki yük artmıştır...

     Olaylar hızla devam ediyor. Şu andan sonraki süreçte İsrail, Türkiye ve başka ülkeler savaşa girer mi bilemiyorum. Girerse, savaş daha da karmaşıklaşacak ve böyle bir savaş çok kanlı geçecektir. Savaş sonrası ise, kan akmaya devam edecektir. Bu kez, şimdi savaşın özü gereği öldürülen halklar, bilinçli olarak susturulmak için öldürülecektir. Tek avuntum, eğer örgütlenebilirse, ABD ve yandaşı işbirlikçilere karşı doğan öfke, kin ve anti-ABD'ci eğilimlerin doğuyor olmasıdır...” (2) (20.01.1991/NAZİLLİ)

12.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 20.01.1991


(2) 20.01.1991


CEZAEVİ YAZILARI-61:

EVDEKİ HESAP!

...Özal, savaş sonrasına hazırlık amacıyla bazı yeni adımlar atarken (seçmen yaşının 18'e indirilmesi, Kürtçe konuşmanın serbest bırakılması, 141-142 ve 163'ün yeniden düzenlenmesi vb.), fiilen terörü-baskıyı azaltmaya ve savaşın yükünü çalışanların sırtına yıkma anlamına gelen zamları birbiri peşi sıra yapmaya başladı. Özal ve Özal yanlısı basın, savaş sonrasında, elbette kısa sürede biteceği ve Saddam yönetiminin alaşağı edileceği varsayımıyla, ülkede ve bölgede bir 'yumuşama' olacağından bahsediyorlar; insanları aldatıyorlar. Savaşın ne zaman biteceği, nasıl biteceği ve gündeme yeni-hangi tür sorunları getireceği belli değilken, bu söylenenlerin hepsi yalan ve demagojiden ibarettir. Ayrıca, ülke ve bölge ABD'nin daha sistemleşmiş bir hegemonyası altına girerken, 'yumuşama' olacak diye oturup beklenilemez. Bugün, Özal'ın sözde 'yumuşama' ('demokratikleşme') doğrultusunda attığı adımları yetersiz bulan; baskı ve terörüne, yaptığı zamlara şiddetle karşı çıkan etkili, aktif ve kitlesel-yaygın bir muhalefet geliştirmek gerekiyor. Bugün, böyle bir muhalefeti yaratmanın, geliştirmenin ve örgütlemenin nesnel koşulları oldukça uygundur. DS'un dışındaki kesimlerin suskunluklarını anlayamıyorum. Bugün birleşik, kitlesel ve ağırlıkla çalışanlara dayanan bir muhalefet örgütlenmeye çalışılıyorsa, bu suskunluğu anlarım; yoksa, ileride, bugünlerdeki suskunluk için çok göz yaşı dökülür, çok özeleştiri yapılır...(1)

     “...Bu hafta boyunca, başka hiç bir kimseye mektup yazmadım. Acayip bir halet-i ruhiye içerisindeyim. Biraz okudum, her gün spor yaptım ve durmadan volta attım. Üzerimde acayip bir yorgunluk vardı. Belki bundan, biraz huysuzlaştım... Bu yıl çıkma isteğimi sık sık tekrarlayıp durdum. Buradaki arkadaşlara, önümüzdeki yıl başı açık görüşünde, tavukları yüklenmiş bir biçimde görüşünüze geliyorum, diyorum; gülüyorlar. Geçen gün akşam, Akbulut, koşullar değişiyor, af'ı düşünebiliriz, falan deyince, sen buradaki insanların durumunu görecektin. Bu iktidar, bu yıl af çıkarır mı, bilemiyorum ama sosyal demokratların ellerindeki tüm silahları ya tek tek alıyor ya da etkisiz hale getiriyor; Kürtçe'ye serbestlik verme; 141-142 ve 163 maddenin değiştirilmesi; idam cezalarının yeniden düzenlenmeye çalışılması; sendikalar yasası; seçmen yaşının 18'e indirilmesi vb. Bunlar, savaş sonrasına hazırlık olduğu kadar, olası bir erken seçime de hazırlık olabilir (*). ANAP'lılar, yeniden puan topladıklarını ve yeniden iktidara gelebileceklerini söyleyip duruyorlar. Anketler, DYP'nin birinci, SHP'nin ikinci, DSP'nin üçüncü, ANAP'ın dördüncü parti olduğunu gösteriyorlar (**). ANAP'ın, bu durumda, yeniden birinci parti olabilmesi ve hatta iktidara gelebilmesi için çok şeyler yapması gerekiyor... Yine de, bütün bu yapacaklarına karşın durumunu düzeltebilir mi bilemiyorum. ANAP'ın asıl sorunu, kendisine duyulan güvenin sarsılmasıdır. Onun bu güveni yeniden kazanması çok zordur ama eğer yeniden birinci parti ve hatta iktidar partisi durumuna gelirse, bu burjuva muhalifi durumundaki partilerin alternatif bir güç olamamalarından kaynaklanacaktır. Böyle bir politik ortamda, iktidara yürüyecek devrimci bir örgütlenmenin olmaması en büyük eksikliktir.; yine de, bugünkü ortamda emekçilerin kendi iktidarlarını düşünmeleri gerektiği üzerinde bir propaganda yürütmek gerekiyor...” (2)

     “... Bugünkü Cumhuriyet, Özal'ın bir ceza indirimi yoluna gidilerek, cezaevlerinin PKK'lılar da dahil boşaltılmasını istediğini, yazıyor. Ne ölçüde doğru, bilemiyorum ama bu haber burayı hemen etkiledi. Dışarıya çıkma üzerine hemen şakalar başladı. Bence, bu yıl dışarıya çıksam, hiç de fena olmaz. Özellikle, Yaz ayları başlarında çıksam, çok iyi olacak. Öyle anlaşılıyor ki, Özal, Irak'ın çok yakında ve mutlaka yenileceği varsayımından hareketle, bu yıl içinde erken bir seçim düşünüyor; bu erken seçimi kazanmak için de elinde ne varsa kullanmak istiyor. Bu, bir anlamda, burjuva muhalefetin elindeki bütün silahların alınması ve onların alternatif olmaktan çıkarılması, demek oluyor. Bu, ne kadar tutar, yani, Özal/ANAP iktidarı, yitirdiği güveni ne kadar kazanabilir ve yeniden iktidara gelir, bilemiyorum ama Özal yeniden kazanmak için elinden geleni yapmakta kararlı görünüyor. Bu durumda, Eylül-Ekim aylarından çok önce, bakarsın bu yasama yılında, yani en geç Haziran ayına kadar, böyle bir ceza indirimi de gündeme gelebilir. Gerçekten böyle bir indirim olur mu, olursa ne kadar olur ve bu indirim ile dışarıya çıkabilecekler içinde yer alır mıyım, bilemem ama bu biçimde bile olsa, dışarıya çıkmaya 'hayır' demem. Buradaki baş ağrıtan sorunlardan dolayı, bu hafta içinde bir başka cezaevine gitmek için dilekçe yazmayı düşünüyordum; bugünkü haberden sonra, bekleme kararım kesinleşti. Bekleyelim ve görelim...(***)

     Bu ayki Demokrat'ı yine iki tane yollamışlar. Yazılardan birisi tütün üreticilerinin ve tütün fiyatlarının bu yılki durumunu (ele) alıyor. Yazıyı yazan arkadaşın Akhisar ve Denizli yörelerini dolaştığı anlaşılıyor. Akhisar'da konuştuğu üreticilerden birisi Mustafa Özel, yani köylü Mustafa. Bir de fotoğrafı var; tıpkı, on küsur yıl öncesinden belleğimde kaldığı gibi. Mustafa, öz olarak, '70'lerde örgüt vardı ama üye bulmak zordu; şimdi üretici örgütlenmek istiyor ama önderlik edecek kişi yok' diyor. Oğuzhan abi ile yapılan röportajdan ise, Oğuzhan abinin, DY dergilerinde yayınlanan yazıların büyük kısmını yakında bir kitap haline getireceğini anladım. Bu iyi olacak. Bizim dışımızda, kimse, böyle bir şeye cesaret edemez. Çünkü, o kadar sık görüş ve çizgi değiştiriyorlar ki, eskiden yazdıklarının tümü veya büyük çoğunluğu kağıt fabrikasına gidiyor... (****)”(3)

     “... Şu an BBC haberlerini dinliyoruz. BBC, Irak'ın BM'in aldığı bütün kararları kabul ettiğini BM'e bildirdiğini duyuruyor. Bu, Irak'ın teslim olduğu anlamına geliyor. Irak'taki yönetimin, Irak'ın açık işgale uğramasını önlemeye çalıştığı anlaşılıyor. Ancak, ABD ve müttefikler Irak'ın bugünkü tavrını kabul etmekle yetinseler ve daha ileriye gitmeseler bile Irak resmen mahvoldu. Irak halkı, onlarca yıl bu yıkımın acısını çekecek... Bugünden sonraki gelişmeleri ise hep birlikte göreceğiz; şurası açık; bu gelişmeler, Ortadoğu ve ülkemiz halkları için hiç de iyi olmayacak...(*****)” (4) 27.2.1991/Nazilli


19.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 20 Ekim 1991 tarihinde erken genel seçim yapıldı.

(**) DYP birinci, ANAP ikinci, SHP üçüncü, RP dördüncü ve DSP beşinci oldular.

(***) 12.04.1991 tarihinde çıkarılan 3713 sayılı 'Terörle Mücadele Kanunu'nun uygulamasına yönelik yapılan itirazdan sonra, Anayasa Mahkemesi, 19.07.1991 tarihinde 146. madde kapsamındaki cezaların da bu yasadan yararlanması gerektiğine karar verdi. Bunun üzerine bizler, idam cezası olanlar 10 yıl, müebbet cezası olanlar 8 yıl...... yatmışlar ise tahliye olurlar denildiği için, 1.08.1991 günü tahliye edildik. (Ben, toplam olarak 11 yıl 7 ay 10 gün yatmıştım ve cezam müebbet idi.)

(****) İddialı olduğunu ifade eden o kadar çok sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. kişi, çevre, grup, parti vb. var ama bunlardan kaç tanesi, var ola geldikleri  zaman içerisinde yazıp-çizdikleri düşüncelerini göğüslerini gere gere savunmaya ve kamuoyu ile paylaşmaya cesaret edebiliyorlar?

(*****) Aradan 30 yıl geçti ve Ortadoğu'da yıkım hala devam ediyor. Daha ne zamana kadar? Bugünden geriye bakıldığında, bu gelişmelerin Ortadoğu ve ülkemiz halkları için iyi olduğunu söyleyen tek bir kişi çıkabilir mi?


(1)3.2.1991



(2)10.2.1991



(3)17.2.1991



(4)27.2.1991



CEZAEVİ YAZILARI-62:

'90/91'DE DIŞARI ÇIKARIZ', KEHANETİ!

 “... Hiç olmazsa Cumhuriyet'ten okumuş olduğunu sandığım gibi, gazetelere göre bu yasama yılında bu ceza indiriminin veya infaz indiriminin veya affın çıkarılarak bu yaz başlarına kadar birçoğumuzun dışarıya çıkması kesin gibi. Bu kez, dışarıya çıkma düşüncesine kendimi fena kaptırdım. Öyle sanıyorum ki, burada gördüğüm gibi genelde de bir beklenti havası egemen. Yani, Özal ceza veya infaz indirimi biçiminde haberleri basına sızdırarak ve arkasından hiç yalanlama yoluna gitmeyerek, insanları böylesi bir beklenti içerisine soktu. Bir başka deyişle, bu konuda ok yaydan çıktı; dönüşü olmayan bir yola girdi. Şimdi, şu veya bu nedenden dolayı bunu gerçekleştirmez ve hatta bu yasama yılında bu soruna bir biçimde çözüm getirmezse, şimdiki politik hesaplarının aksine, bu konuda her şey ters teper ve politik olarak zarara uğrar. Bu 141, 142 ve 163 gibi çok az sayıda insanın duyarlı olduğu bir konu değil; on binlerce insanı ilgilendiriyor. Eğer, bu haber doğru çıkar ve kısa sürede gerçekleşir ise Nisan veya Mayıs ayı içinde çıkarız. Böylece, benim, bir kaç yıldır söyleyip durduğum '90/91'de dışarı çıkarız' kehanetim gerçekleşmiş olacak. Hatta, 'bir yaz başlangıcında çıkmayı arzu ediyorum' düşüncem de hayatiyet kazanacak. Eğer, bu ikisi birlikte gerçekleşir ise buna çok sevineceğim...

     Yalnız, Özal'ın düşündüğü 'koşullu af' çok iyi bir şey değil. Şundan ki, şu anki cezan affa uğramıyor, dosyanda bekletiliyor. Herhangi bir nedenle herhangi bir ceza aldığında, otomatikman bu da yürürlüğe giriyor. Bu, bugünkü Cumhuriyet'in Özal'a atfen yazdığı gibi başımızın üstünde sallanan 'Demokles'in kılıcı' demek oluyor... Peki, ne yapacağız? Yani, 'Hayır, ben böyle bir çıkış istemiyorum' mu diyeceğiz? Burada, şaka yollu veya ciddi olarak bu konu açıldığında, bunu soruyorum; bence, herhalde, böyle bir şey denilmez, çıkılır ve sonraki süreçte bunun değiştirilmesine çalışılır. Başarılır veya başarıl(a)maz ama çalışılır. Başarılabilirse, çok da iyi olur...

     Özal'ın düşüncesi, şu anki haliyle çok muallak; somut bir yasa haline getirilinceye kadar, farklı bir biçime bürünebilir, bilemiyorum. Yani, idamlıkların hali ne olacak? Bundan, herkes yararlanacak mı? Ceza indiriminde bir limit konacak mı? vb. vb. Özal, APO'nun bile bundan yararlanabileceğini ve gelip-ifade vererek normal yaşama dönebileceğini söylüyormuş. Bu, biraz fantezi ama oldukça kapsamlı bir tasarı üzerinde çalışılması gerektiğine işaret ediyor. Burjuva muhalefet, buna pek itiraz etmez. Bazı toplumsal kesimler de itiraz etmez, sanırım. ANAP içi çelişkiler, ne ölçüde bunu etkiler ve bu aleyhimize mi yoksa lehimize mi olur, bunu bilemem. Bu da bu Pazar günkü ANAP İstanbul İl Kongresine bağlı. Semra Özal il başkanı olursa, Özal, ANAP'a her istediğini yaptırabilecek demektir. Yani, ANAP içindeki güç dengesi ortaya çıkacak. Bu, Nisan ayı içindeki ANAP kongresinin kaderinin ne olabileceğinin bugünden bilinmesi demek de oluyor. Sanıyorum ki, Özal ABD, sermaye ve hatta ANAP içi çelişkilerde taraf olma anlamında, ordunun desteğini ya aldı ya da almaya çalışıyor. Hüsnü Doğan'dan boşalan Milli Savunma Bakanlığı'na Mehmet Yazar'ın atanmasının bir anlamı da bu olabilir. Bu durumda, Özal ANAP içinde İslamcıların etkisini kırabileceği gibi, olası erken bir genel seçimde de SHP ve DYP'den pek geri kalmaz. Halk nazarında güvenini yitirdiği için, bu yaptıkları ve yapacaklarıyla halkın desteğini yine kazanabilir mi bilemiyorum ama SHP ve DYP de güçlü birer 'çekim merkezi' oluşturamadıklarından ve ellerindeki pek çok silahı Özal'a kaptırdıklarından, birinci parti bile olabilirler.

     Öyle paradox bir durum var ki; Ortadoğu'da ABD Emperyalizmi alabildiğine güçleniyor; Özal, iç politikada 'başkanlığa' geçiş için yollar arıyor ve böylesi bir durumda, Özal seçmen yaşını 18'e, seçilme yaşını 25'e indirmeye hazırlanıyor; Kürtçeye 'özgürlük'(!) vererek Kürtlerin varlığını bir biçimde kabulleniyor; TCK'nın 141, 142 ve 163. maddelerini değiştiriyor; koşullu da olsa bir af çıkarmaya hazırlanıyor... Güler misin? Yoksa ağlar mısın?

     Neyse, olaylar irademiz dışında olup-bittiğinden, biz var olan gerçekliği kabul ederek düşünelim ve hareket edelim; eğer, bu yaza doğru çıkarsak, sizlere kavuşmaktan müthiş mutlu olacağımı bilmenizi istiyorum...

     Cumartesi, 18.10;... Öğle arası gazetelere baktım. Cumhuriyet, Adalet Komisyonu Başkanına atfen, Özal'ın yanlış anlaşıldığını ve düşünülenin bir infaz indirimi olduğunu yazıyordu. Yine, aynı habere göre, bu konuyla ilgili olarak Cumhurbaşkanı Köşkü'nde bir komisyon kurulmuş. Hürriyet ise, SHP'nin hazırladıkları af teklifini meclis başkanlığına verdiğini yazıyordu. Anlaşılan o ki, bu konuda kamuoyu oluşturuluyor ve aynı zamanda tepkiler ölçülüyor. Yalnız, bazı hukukçuların cezaların tecil edilmesi gibi bir olayı yürütmenin, yani iktidarın yargının yetki alanına müdahalesi olarak gördükleri de yazılıyor. Bir başka deyişle, Özal bu çalışmayla da aslında yetkilerini artırmaya yönelmiş oluyor muş... Mümkün ama kamuoyu olayın bu yönüyle değil, diğer yönüyle, yani af yönüyle ilgilenecektir. Bu, her yerde ve her zaman böyle olmuştur.

     Ecevit, 87-88'lerde, bir kereye mahsus infazın çok alt düzeye indirilebileceğini ve böylece Anayasal engelin aşılabileceğini, söylüyordu. Bugünkü gazete haberini okuyunca, bu aklıma geldi. Bu, daha mantıklı bir yol olarak gözüküyor. Sorun şu; bu indirim ne kadar olur? Yani, şu an ayda 12 gün yatılıyorken, bu kaç güne indirilir? Örn: 7 veya daha alta... 89'da, bazı yerlerde, 7 günden bahsediliyordu. Bu durumda, 5-6 yıl cezası kalanlar çıkabilir. İdamlıklara hiçbir yararı olmaz vb...

     Şimdi, ben nasıl sana yazıyorsam, burada da duygu ve düşüncelerimi söylüyorum. Bunları söylemekten imtina etmiyorum. Yani, içte başka olan ama dışa başka türlü gözükmeye çalışan insanlara fena halde kızıyorum. Ama, yooo..., sanki hiç böyle bir çıkışı istemiyormuş gibi davrananlar var... Bundan sonraki yaşamımda, böylesi insanlardan uzak durmaya kararlıyım. Böylesi insanların, insana fena halde zararı dokunur... Sözde, bu temkinlilik veya daha siyasi bir ifadeyle 'politik' bir tavır oluyor!!! Halbuki, alakası yok... Yarın, bir başka ortamda olsak, yahu, ben takılıyordum... der; eminim.

     Ben, onursuz bir yol olmaması kaydıyla, çıkmak istiyorum, arkadaş. Benim açımdan, olay, bu kadar basittir. Kapalı görüşte konuştuğumuz gibi, çıkmak düşüncesi, aynı zamanda beni korkutuyor ama ne yapayım? Bu korkuyu yenmenin yolu, o korkuyla yüz yüze gelmekten geçiyor. Bundan kaçmak mümkün değil...”(1) Nazilli

     26.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1)




CEZAEVİ YAZILARI-63:

DÜŞLEMESİ BİLE GÜZEL!

     “... Bir yönüyle, şu anki haleti ruhiyem, şu dışarıya çıkma beklentisinin ifadesidir. Olumlu veya olumsuz bir biçimde bu beklenti sona erinceye kadar da bu halet-i ruhiye devam eder, sanırım. Olumsuz olursa, deneyimlerimden bilirim, bir süre sonra var olan gerçekliği kabul eder ve yaşamımı, yeniden örgütleyerek devam ettirmeye çalışırım. Olumlu olursa, zaten kendiliğinden biter.

     Bugünkü Cumhuriyet'te Ali Sirmen, çok örtük olarak, bu iktidarın 'af' falan çıkarmayabileceğini ima ediyordu. Beklenen, resmi anlamda 'af' değildi ve bu çerçevede bu yazının herhangi bir anlamı yok; bu iktidar, herhangi bir nedenle, infaz veya ceza indirimi-ertelemesi yoluna giderek bu yol açtığı beklentileri gidermezse, öyle sanıyorum ki, duygusal anlamda bile olsa, kendisine yönelik şiddetli ve kalıcı tepkilere yol açar. Dışarıdaki yakınlarımızda var olan haleti ruhiyeyi sizin mektubunuzdan ve sizin özgülünüzden öğreniyorum; bizim buradakileri de biliyorum. Adli mahkumlar bir yana, Aydın'da, arkadaşların bazıları eşyaları bile toplamışlar; bir mektupta yazılıyordu. Durum, böyle... Yani, Özal'ın ve ardından yapılan açıklamalarla 'ok yaydan çıktı' denebilir. Şimdi, iş, bu bir infaz indirimi mi yoksa ceza ertelemesi mi olmalı ile ne zaman çıkarılmalı sorularına kalmış gözüküyor veya dışarıdan bakılınca, öyle algılanıyor.

     Ben, bu yıl çıkabileceğimize daha büyük bir şans tanıyorum. Hiç şüphesiz var olan herkes çıkamaz ama benim gibi cezaları 5 yıl civarında kalanlar çıkabilirler, diye düşünüyorum. Bu nedenle de, düşüncelerimi ağırlıkla dışarıya yönelik projeler üzerinde yoğunlaştırıyorum. Durum, bu ayın sonlarına doğru büyük ölçüde açıklığa kavuşabilir gerçi ya, eğer bu yıl ve özellikle de bu yaz başlarında çıkabilirsem, her şeyin senin istediğin gibi olmasını kabul ettiğimi bilmeni istiyorum. Bunu, derinden ve bütün yüreğimle istiyor ve kabul ediyorum. Sizinle birlikte uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürmeyi arzu ediyor ve düşlüyorum. Askerlik sorunu falan var ama onu bir biçimde çözmeye çalışırız...

     Gerçekten de, dışarıya çıktığımda bu askerlik ve iş durumunu nasıl çözeceğim? Askerlikten ne kadar izin alabileceğim ve sonra nasıl yapacağım? Yani paralı mı, yoksa 18 ay mı? İş konusunu nasıl çözeceğim?.. Bunlar, artık ağırlıkla düşünmeye başladığım ve haliyle beni korkutan konular oluyor. Çıktığımda, en az bir yıl izin alabilirsem çok iyi olacak. Bu sürede işlerimizi hal yoluna koyar ve yaşamımızın bu yeni döneminin nasıl olacağına karar verir ve bu doğrultuda kalıcı-somut adımlar atarız... diye düşünüyorum. Bir de paralı askerlik yapabilirsem, çok daha iyi olacak. Çünkü, 18 aylık askerlik bunca yıllık mahpusluktan sonra çok tatsız olacak ve çok ağır kaçacak.

     Bir-iki ay önce, dışarıya çıkmak oldukça uzaklardaki bir ihtimal iken; şimdilerde, haftalarla ve aylarla ölçülen bir süredeki kesin bir şey olarak önümüzde duruyor... Düşlemesi bile güzel... (1) Nazilli

03.07.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 10.3.1991



CEZAEVİ YAZILARI-64:

YAŞAM, TAMAMEN DURDU!

Nerede kalmıştık?

... Önceki mektubumda, yarın başlayacak hafta içinde veya Nisan'ın ilk yarısında durumumuzun belli olabileceğini ve muhtemelen, eğer tersi bir gelişme olmazsa Haziran'a kadar çıkabileceğimi yazmıştım. Gelişmeler, tahmin edilenden daha hızlı gündeme geliyor; mektubu yazdığımız ertesi günü Akbulut ve Sungurlu'nun yaptığı açıklamalara göre, en geç Ramazan Bayramına kadar bu 'ceza ertelemesi' yasası çıkarılacak. Bir başka deyişle, biz 'özgürlüğe' kavuşacağız. Hatta, o açıklamalara göre, bu Ramazan ayı süresince bir çok yasa çıkarılacak ve bunların ilki de bizi ilgilendiren yasa olacak... Bu durumda, eğer gelişmeler bu açıklamaya uygun gelişirse, bu hafta içinde veya önümüzdeki hafta bu yasanın Meclise sunulması ve muhtemelen Nisan ayının ilk haftasında falan kabul edilmesi, yani bizim salıverilmemiz gerekiyor.

Artık, biz gün saymaya başladık. Yaşam, tamamen durdu ve her saat yalnızca dışarısı konuşuluyor.

Şu anki açıklamalar çerçevesinde, idam cezası almış olan arkadaşların içeride kalmaya devam edecekleri kesin. Resmi görevlilere karşı eylem yapanlar ile tekerrür niteliğindeki eylemlerden ceza alanların durumu ise hala belirsiz. Belki, bu arkadaşlar da içeride kalabilirler. Bir de tarih sorunu var; yani, 1987 veya 1990 sonu limit kabul edilebilirmiş. Buna karşın, cezaların ne kadarının erteleneceği konusunda hiç bir limit yok gibi... Yani, yatacak olduğun süre ne kadar olursa olsun, ertelenecek. Bu, iyi... Resmi açıklamalara göre, TC tarihinin en büyük salıvermesi gerçekleşecek ve 52 bin kişiden 50 bini dışarıya çıkacakmış...

SHP bir kez daha nal topluyor ve burjuva muhalefet, ellerindeki pek çok silahı Özal'a kaptırıyor. Özal, çok büyük bir kumar oynuyordu; bunu oynamaya devam ediyor... Kazanıp-kazanamayacağının ölçülerinden birisi, Eylül-Ekim aylarındaki olası erken genel seçim olacak.

İdam cezası almış olan arkadaşlarda, şu anki açıklamalar çerçevesinde, ne kadar belli etmemeye çalışsalar da belli bir burukluk var; bu, seziliyor. Onların yerinde olsam, böyle bir burukluk, bende de olurdu...

Dün ve bugün, durmadan, bugüne kadar yazıştığım insanlara kısaca da olsa yazmaya çalışıyorum. Belki, bir daha onların bir kısmını hiç göremeyeceğim ama onların bizim da bir yerleri hep olacak. Onlar, dost ve arkadaş olarak kalmaya devam edecekler...” (1) 17.03.1991/Nazilli/12. Koğuş

31.07.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 17.03.1991



CEZAEVİ YAZILARI-65:

BU 'İNFAZ YASASI' ÇIKAR, AMA BİRAZ GECİKEREK ÇIKAR!

... Dün, Magic Box 20.00 haberlerinde bakanlıkta dosyaların incelendiğini haber konusu yapmıştı; keza, bir kaç gündür gazeteler bugünkü Bakanlar Kurulu'nda çıkacak yasaların ele alınacağını yazıp durmuştu. Bunun karşısında, burada merakla bugünkü Bakanlar Kurulu beklenmeye başlandı. Saat 20.00 haberlerinde, Bakanlar Kurulu'nun toplandığı ve çıkacak yasaların önce MGK'da ele alınacağı, sonra yeniden Bakanlar Kurulu'na geleceği söylendi. Anlaşılan o ki, bir ihtimal, son anda Özal Bakanlar Kurulu'nun bu çıkacak yasaların son şeklini açıklamasını önledi ve son şeklin MGK'da verilmesini yeğledi. Yani, son şeklin asıl iktidar organı olan MGK'da saptanmasını daha uygun buldu. Bu, Özal'ın ordu ile uzlaşmaya çalışmayı denemesi ve onu da bu çıkacak yasalara ortak etmeyi düşünmesi anlamına geliyor. Peki, bunun nedeni ne olabilir? Bence, şu: Çıkacak yasalar üzerinde, özellikle Kürtçe'ye serbestlik ve 'İnfaz ertelemesi' konusunda, aykırı görüşler var.... Nitekim, son günlerde, çıkarılacak 'İnfaz ertelemesi' ve Kürtçe'ye serbestlik konusunda oldukça sert aleyhte yazılar yazılıyor ve demeçler veriliyordu; Örn: dün, Demirel, Akbulut ve Özal, TC'nin 'üniter devlet' olduğu konusunda demeçler verdiler; bugün Milliyet'te Evren ile yapılmış ve Özal'a yüklenen çok ağır içerikli bir söyleşi yayınlandı. Oktay Ekşi, Hürriyet'te, çıkarılacak 'İnfaz ertelemesinin' PKK için çıkarıldığını yazdı vb. Bunlar, doğal şeyler olarak görülmelidir. Bu, ülkedeki iktidar güçleri arasındaki dengelerin her gün değiştiği ve yeniden kurulduğu, demek oluyor. Ancak, şu var ki, sonunda, bu yasalar çıkar; ama, biraz gecikerek çıkar. Ayrıca, içerik olarak, biraz daralabilir... Yani, örn: 'İnfaz ertelemesi' konusunda, ertelenecek cezalarda belli bir limit konulup-konulmaması; bu yasadan, resmi güçlere karşı eylem yapmış olanların ve ayrıca tekerrür suçlar işleyenlerin yararlanıp-yararlanmayacağı; yasanın 1987'mi yoksa 1990 sonundan itibaren mi geçerli olup-olmayacağı; idam cezası alanların durumlarının ne olacağı vb. noktalarında bir tartışma sürüyordu... Bunlara, son şeklini hükumetin değil, MGK'nın vereceği ortaya çıkıyor. MGK, artık, bu konularda külliyen olumsuz bir karar alamaz ama bunları daha da budayabilir... MGK'da karar alındıktan sonra, gerisi kolay... MGK'da alınan bir karar, hükumetten, komisyondan ve Meclisten hızla ve aynen geçer... Belki biraz esneyebilir ama daha fazla daralmaz... MGK, ayda bir toplandığından, 'İnfaz ertelemesi' ve diğer yasalar, olağan MGK'nın toplanacağı Nisan başlarına kaldı, denebilir. Ancak, Özal-Bush görüşmesi bu hafta sonu yapılacağından ve çok da önemli olduğundan, MGK önümüzdeki hafta da yapılabilir... Neyse, bu yasalar har halükarda, eğer başka nedenler devreye girmezler ise, bayram öncesi yine çıkabilir ve dolayısıyla bu yasadan yararlanabilecekler bayramdan önce 'özgürlüğe' kavuşabilirler... Peki, ben yararlanabilecek miyim? Göreceğiz... Ben yararlanabileceğimi düşünüyorum...

     Burada, çıkan haberler karşısında öyle bir hava oluştu ki, hepimiz, bazı 'politik' davrananlar dışında, bu bayramdan önce evlerimizde olmayı ummaya başlamıştık. Hatta, idam cezası almış bazı arkadaşlar bile benzer bir duyguyu yaşamaya başlamışlardı... İnsanlar, benim gibi, evlerden yol paralarını istiyor, eşyaları postalamaya hazırlanıyor, son mektupları yazıyor, sigaraları dağıtıyor, çay ısmarlıyor vb. idi. Bu halet-i ruhiyenin her yerde olduğu da söylenebilir... Örn:...., okumaya hız verdiğini ve gitmeden önce bazı kitapları bitirmeyi düşündüğünü yazıyordu... Yasanın çıkışının oldukça gecikmesinin ve içeriğinin daraltılarak çıkmayı uman bazılarımızın içeride bırakılmasının vb. acısını bu iktidar çeker...” (1) (20.03.1991)

     “... Özal/Hükumet ile ordu arasında, şu an çıkarılması düşünülen yasalar ve yapılacağı duyurulan Anayasa değişiklikleri konusunda belli bir çelişkinin olduğunu gazeteler bile yazıyor. Keza, ANAP içinde ve ANAP, DYP, SHP, DSP vb. partiler, diğer güç odakları vb. arasında da farklı görüşler ve itiraz noktaları mevcut. Ancak, anlaşılan o ki, anti-terör yasası üzerinde MGK'da iktidar ile ordu arasında belli bir uzlaşma sağlanmış; yine, 'tecil' konusunda top iktidarda. Gerçi, 'tecil' konusunda ANAP içinde ve SHP ile ANAP arasında farklı görüşler var ama anti-terör yasası MGK'den geldiğinden ve DYP ile ANAP büyük oranda 'tecil'i 'af'a yeğlediklerinden, bu yasa, kolayca hükumetten çıkabilir. Adalet Komisyonundan geçebilir ve Meclis'te kabul edilebilir. Zira, bugünkü gazeteler, Akbulut'un bayrama kadar 'tecil' yasasını yasalaştırmayı istediğini yazıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu hafta hükumet bu yasayı formüle edecek ve Adalet Komisyonuna sevk edecek. Normal koşullarda, Nisan'ın ilk veya ikinci haftasında da Özal'ın onayından çıkacak. Biz, artık, 'İçeriği ne olacak?' diye sormaya ve merak etmeye başladık. Yani, bu 'tecil'den herkes mi, yoksa belli bir kesim mi yararlanacak? Vallahi, içeride kalmayı hiç istemiyorum ve çıkacağıma da inanıyorum. Özal'ın, bu kez, hiç ayırım yapılmaması yollu haberleri sızdırılıyor, basına... Umarım, doğrudur... Yani, Özal ayırım yapılmamasını istiyordur ve bu öyle yasalaşır... Yoksa, hiç hoş olmayacak... Bu hafta içindeki hükumet kararını bekleyelim...

     Burada da, herkes, tam tekmil tahliye için hazırlanıyor. İdam cezası alan arkadaşlar da biraz burukluk var ve bu doğaldır. Onların da çıkmasını ne kadar istiyorum, bir bilsen. Kendimi onların yerine koyuyorum ve 'bırrrr' diyorum. Bugün yaşanılan, normal bir tahliye olayı değildir...” (2) (24.03.1991) Nazilli

14.08.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 20.03.1991


(2) 24.03.1991


CEZAEVİ YAZILARI-66:

İYİMSERLİĞİ VE UMUDU ELDEN BIRAKMADAN...

 “... Geçen hafta hiç bir somut adım atmadılar. Bu hafta ise, farklı açıklamaların neden olduğu çelişkili haber ve yorumlarla tartışmalar yoğunlaştı; yine somut bir şey ortaya çıkmadı. Bir belirsizlik ortamında, beklenti devam ediyor. Olumlu veya olumsuz anlamda da olsa bu belirsizliğin ortadan kalkması, herkesi müthiş rahatlatacak. Güneş, bugün 'Af, işkenceye dönüştü.' manşetini atmış; çok doğru ve yerinde bir başlık...

     Bu konuda karar verici konumundaki kişinin Özal olduğu anlaşılıyor; o da, Pazartesi günü yurda dönüyor. Şimdi, gözler, onda. Bu anlamda, tv haberlerine, gazete yorumlarına, açıklamalara... pek itibar etmez olduk.

     Senin de yakından izlediğini sandığım açıklamalara göre, 'tecil' bayrama kadar yetişebilir de yetişemeyebilir de; 'tecil', anti-terör yasasından ayrı olarak ele alınıp çıkarılabilir de çıkarılamayabilir de; biz siyasiler, bu çıkarılacak yasadan yararlanabiliriz de yararlanamayabiliriz de; yararlanabilirsek, tümümüz çıkabilir de çıkmayabilir de... vb. vb... Yani, belki bilerek, belki de geri bir adım atışın (olası) ön koşullarını hazırlama anlamında... 'tecil' olayını iyice bulanıklaştırıyorlar... Bizlerdeki genel kanı, bu konuda artık geriye dönüşün mümkün olamayacağı bir yola girildiği ve mutlaka bir şeylerin yapılmak zorunda olduğu doğrultusunda... Yapılacak şey, beklentileri karşılamayabilir mi? Yani, dağ fare doğurabilir mi? Mümkün... Gerçi, bunlar bazı ANAP'lıların savunduğu gibi, biz siyasileri dışlayan ve yalnızca adlileri kapsayan bir 'tecil' çıkaramazlar ama bizlerin içinde bir ayrıma gidebilirler mi? Mümkün... Bu, oldukça zor ve spekülasyona açık; hem de, bu 'tecil'den beklenenleri geri teptirecek veya büyük ölçüde boşa çıkaracak bir şey olur. İçeriden bazı güçlerin karşı çıkışları sonucu varılacak uzlaşmanın ürünü 'tecil', şu anki beklentilerden farklı bir 'tecil' olabilir... En iyisi, iyimserliği ve umudu elden bırakmadan, önümüzdeki haftayı beklemek...

     Bu bayramdan önce çıkabilseydim, çok iyi olacaktı... Ben, halihazırda, umudumu yitirmiş değilim. Çıkabileceğim varsayımıyla, bunun bayramdan sonraya kalmasına da fazlaca bir itirazım olmaz.

     Bayrama kadar çıkamayacaksak veya bir 'tecil' olayı askıya alınacaksa, o zaman açık görüş ile ilgili açıklama önümüzdeki hafta yapılır... Biz, bu görüşün de koğuşlarda yapılacağını umuyoruz; çünkü, özellikle şu anki haleti ruhiye içinde, kimse koğuşların dışında bir yerde açık görüş yapmaz. Hatta, bütün cezaevlerinde çok sert tepki gösterilir. Bu nedenle, koğuşlarda ya yaparız, ya da yaparız...

      Saat, 21.15; BBC, 19.00 haberlerinde, 'tecil' konusunda ANAP içinde itirazlar olduğunu söyledi; bazı ANAP'lılar, hem acele edilmemesini hem de bizlerin ve ağır cezalıların bu haktan yararlandırılmamasını istiyormuş. Tv haberlerinde de Sungurlu, önümüzdeki haftadaki Bakanlar Kurulunda ele alınabileceğini ve halihazırda çerçevenin çizilemediğini söyledi. İçimden bir ses, sanki Özal'ın yeniden bir 'kurtarıcı' durumuna getirilmeye çalışıldığını söylüyor. Yani, şimdi, herkes, Özal gelsin ve bu sorunu olumlu anlamda çözsün diye, Özal'a çeviriyor gözlerini. Özal ise, ABD'den yeterli mali desteği alamamışa benziyor. Bunun, Özal'ı erken seçime zorlama gibi bir nedeni veya tersi olabilir mi? Bilemiyorum. Peki, yeterli siyasi desteği almış olabilir mi? Onu da bilemiyorum... Eski 6. Ordu Komutanı Nevzat Bölügiray, bir yazısında, ABD desteklemeden ordunun bir darbe yapamayacağını söylüyordu. Peki, ABD, orduya bir darbe için yeşil ışık yakabilir mi? Bugünkü koşullarda zor... Çünkü, Özal'dan daha ABD'ci birisini bulmak zor... Ayrıca, bir darbe ABD'nin işine de gelmeyebilir... ABD'nin Özal'a siyasi destek vermesi, Özal'ın ordu da dahil tüm muhaliflere karşı daha radikal adımlar atabilmesi anlamına geliyor. 'Tecil' konusunda, Kürt sorununda, Anayasa değişikliklerinde vb... Bugünkü Milliyet, orduya atfen, ordunun Özal ile görüş ayrılığının olmadığı ama bazı endişelerinin olduğu yollu manşetten bir haber verdi... Yani, Özal, Kürt sorununda uyarılıyordu... Cumhuriyet ve SHP'de dahil olmak üzere her kesimde şovenizm ayyuka çıktı... Bunlar, aptallar konumundalar... Sözde, 'ülkeyi böldürmeyeceğiz' savıyla, aslında Kürtlerdeki ayrılıkçı eğilimleri güçlendiriyorlar... Kürtlere yönelik terörün, geriye tepeceğini-teptiğini göremiyorlar...” (1) (28.3.1991)/Nazilli

21.08.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 28.03.1991

 


CEZAEVİ YAZILARI-67:

BAZEN UMUTLANIYOR AMA BAZEN KARAMSARLIĞA KAPILIYORUZ

 “... Bugün, kışlık giysileri bir çuvala doldurdum; yarın sabah postaya vereceğim. Bunların, hepsi temiz. Yani, aldığında yıkamana hiç gerek yok. Kitap, dergi vb. göndermeyi geciktirmeye karar verdim. Keza, yazlıkları da sen gönderme. Şimdilik, kalsın. Bu hafta sonuna doğru, 'tecil' yasasının içeriğinin netleşmesine bağlı olarak, onları, karşılıklı olarak, yollayıp-yollamamaya karar veririz...

     Özal'ın yokluğunda, özellikle son birkaç gündür, çıkarılması düşünülen 'tecil' yasası konusundaki tartışmalar iyice alevlendi; herkes, görüş ve önerilerini ortaya koymaya başladı. Hürriyet gazetesinin sözcülüğünü yaptığı ve muhtemelen ardında ordu, polis, bazı sermaye ve ANAP'lı milletvekillerinin bulunduğu kesimler, genel olarak biz siyasilerin ama özel olarak resmi güçlere karşı eylemlerden ceza alanların ve PKK'lıların çıkarılacak bu 'tecil' yasasından yararlanmaması gerektiğini, buna karşı direneceklerini söyleyip durdular. ABD'de bulunan Özal ise, bugün tv' de yayınlanan demecinde, bir ihtimal Güneydoğu'da olaylara bulaşanların, yani PKK'lıların bu yasadan yararlanamayacağını ima etti. Yani, Özal'a göre, bizler yararlanacağız, hatta, PKK'lılar da yararlanabilirdi... Özal, örtük olarak, istediği gibi bir 'tecil' yasası çıkmazsa, o yasayı veto edebileceğini ifade etti. Bugünkü Hürriyet, Özal'ın, yalnızca adli mahkumları içeren bir 'tecil' yasasını veto edebileceğini yazdı... Bu açıklamalar çerçevesinde ortaya çıkan durum şu oluyor: Özal, siyasileri de içeren bir 'tecil' yasası çıkarılmasını istiyor... PKK'lıların ve aynı anlamda, resmi güçlere karşı eylemlerden ceza alanların durumu hala belirsizliğini koruyor... Bu, ordu ile ve dolayısı ile Emniyet Teşkilatı ve bazı ANAP'lı milletvekilleriyle yapılacak pazarlığa bağlı... Bunlar, bu hafta yapılacak 5 Nisan tarihli MGK toplantısında bir karara bağlanacak. Yani, dananın kuyruğu, bu haftanın sonunda kopacak. Elbette, belki, Özal, Türkiye'ye döndükten sonra ama MGK toplantısından önce de bu konuda kendi düşüncelerini kamuoyuna açıklayabilir ve böylece aykırı görüşler ileri süren ordu, emniyet, ANAP milletvekilleri vb. üzerinde bir kamuoyu baskısı da yaratabilir. Ben, Özal'ın, ANAP milletvekillerini iknada pek zorlanacağını sanmıyorum... Asıl pazarlık, ordu ile yapılacaktır. Bence, ordu, Hürriyet aracılığıyla, ayırımsız bir 'tecil'i kabul etmeyeceğini, kesin bir dille olmasa da ifade edip duruyor. Evren, bugünkü gazete haberlerine göre, PKK'lıların bu yasadan yararlanmasına kesinlikle karşı olduğunu açıklamış. Bu, ordunun görüşü olarak da kabul edilebilir...

     Bayrama kadar bu yasanın çıkarılıp-çıkarılmayacağını bilemiyorum; ben, çıkarılmasını çok istiyorum ama bugün asıl önemli olan, 'içeriktir.' Yani, sınırsız ve ayırımsız bir 'tecil' yasasının çıkarılıp-çıkarılmayacağıdır. Eğer, herhangi bir ayırım yapılırsa, onlar istediklerini, yani bu yasayı çıkarırken elde etmeyi hedefledikleri şeyleri zor elde ederler; biz ise, biraz ekşimtrak bir tat alırız... Bakalım... İnan, her gün ve her an, yalnızca bu olayı konuşuyor ve tartışıyoruz. Başka bir şey yaptığımız yok. Bekliyoruz. Basında çıkan ve tv'den verilen haberlere göre, bazen umutlanıyor ama bazen karamsarlığa kapılıyoruz. Haberlere göre, psikolojik durumumuz da çok kolay değişiyor... Cumhuriyet 'Af umudu yorgunluğu' manşeti atmış; çok doğru... Dün geceki TV-1'deki 'Hodri Meydan' programını izlemiştik; fena bir program değildi. Görüşüne başvurulan profesör de fena şeyler söylemedi.

     Açık görüş ile ilgili olarak-belki- bu hafta bir açıklama yapılır; eğer, bir açıklama yapılırsa, bu, bu 'tecil' yasasının ya bayrama kadar çıkmayacağı ya da bazılarımızın içeride kalmaya devam edeceği anlamına gelecek... Neyse, açık görüşte hala içerideysem ve koğuşlarda yaparsak, gelirsin(iz). İyi bir açık görüş yaparız.

     Bayramda yapılacak Veli'nin(*) nişanını ve senin yeğeninin düğününü düşünerek, yahu diyorum, bayramdan önce çıkarsam bu nişan ve düğün için hediye almak gerekir; bizde ise para yok. Öyleyse, bayramdan sonra çıkmak, en iyisi... Bu durumu, burada anlatıyor ve sonra da gülüyorum. Sanki, çıkmamız kesinleşmiş gibi...” (31.3.1991) (1)/Nazilli

28.08.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Kardeşim Veli Erdal


(1)



CEZAEVİ YAZILARI-68:

ŞİMDİ, İNADINA YAŞAMA DÖRT ELLE SARILMAK GEREKİYOR”

Salı, 01.30; MGK'dan geçtikten sonra Bakanlar Kurulunda kabul edilerek dün meclise sunulan ve bugün Adalet Komisyonunda incelemeye başlanacak 'Anti-terör' yasasına ek olarak çıkarılacak 'Tecil' yasasına ilişkin TV-1'de, Star-1'de, BBC'de ve basında çıkan-verilen haberler birbirleriyle çelişkili olduğundan, yani durumum(uz) netliğe kavuşmadığından, iki gündür mektup yazmaktan kaçınıp durdum. Biraz önce açık görüş ile ilgili açıklama yapılınca, nihayet, zorunlu olarak, bu kısa mektubu yazmaya karar verdim.

     Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Bakanlar Kurulu adına açıklama yapan devlet bakanına ve yine dün gün boyu TV-1'de verilen haberlere göre, ben, bu 'tecil' yasasından yararlanabileceğim; ancak, Star-1'in dünkü haberine ve keza dün de dahil birkaç gündür basında çıkan haberlere göre ise, ben yararlanamıyorum. Hazırlanan ve dün meclise sunulan 'tecil' yasası, bugün görüşüleceği Adalet Komisyonunda ve Perşembe günü ele alınacağı mecliste lehimize veya aleyhimize yönelik olarak herhangi bir değişikliğe uğrar mı bilemiyorum; ama, 'Tecil' yasasının MGK'dan ve Bakanlar Kurulundan geçtikten sonraki son hali bile tam olarak bugünkü gazetelerde yayınlanabilir ve eğer yayınlanırsa, içeriğini sağlıklı olarak öğrenebiliriz. (Siz de, belki okumuş ve öğrenmiş olabilirsiniz.)

     Bence, buradaki genel kanı da öyle, 'Tecil' yasasının içeriği konusunda Star-1'in ve basının verdiği haberler daha doğru gibi; yani, şu anki haliyle, biz siyasilerin %90'ı yararlanamıyor. Bir başka deyişle, eğer yanlış haberler değilse bunlar ve komisyonda-mecliste lehimize değiştirilmezse, (ki çok zor, çünkü ANAP'lılar bu haline bile karşılar ve daha da daraltılmasını savunuyorlar; keza, DYP bizim yararlanmamamızı istiyor; SHP'nin ne yapacağı belli değil...) ben içeride kalmaya devam ediyorum. Bizler, ezici çoğunluk olarak içeride kalıyoruz. Buna karşın, adlilerin ve faşistlerin %99'u çıkıyor. Öyle ki, şu anki haline göre, bu cezaevindeki faşistlerin biri hariç hepsi çıkıyor; bizlerin ise, yüz kırk küsurumuzdan yalnızca yirmi beş-otuz kadarımız çıkabiliyor...

     İnşallah TV-1'in ve Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece açıklama yapan bakanın açıklamaları doğrudur, yani bizler şu an yanılıyoruzdur; inşallah komisyonda ve mecliste lehimize değişiklikler olur; inşallah bayramdan önce veya hemen sonra çıkabiliriz vb... Bizler, en kötü ihtimale göre kendimizi hazırlayalım. Kitle desteğini yitirmiş olan Özal'ın kitlelerin istem ve beklentilerinden daha çok kendinin iktidarını devam ettiren ordunun-Emniyet'in ve ANAP'lı milletvekillerinin, yani kendini ayakta tutan güçlerden bazılarının sözlerinden dışarıya çıkamayacağını biran için de olsa unuttuğumuz için kendi aptallığımıza yanalım... Bu yasa, hem 'Anti-terör' ham de 'Tecil' yasaları bölümüyle, ileride SHP'nin ve Baroların etkin girişimleriyle Anayasa Mahkemesi'ne götürülür ve orada iptal ettirilir mi bilemiyorum, ki bu mümkün, ama şimdilik bunu bir kenara koyalım ve siz, ikiniz, bundan böyle yaşamınızı ben içeride kalacakmışım gibi düşünerek düzenlemeye çalışın... Bu konuyu, eğer yapabilirsek, önümüzdeki açık görüşte, uzun boylu birlikte de ele alalım ve tartışalım... diyorum...

     Ben, sağlık olarak iyiyim. Diğer arkadaşlar gibi, kesin olarak tahliye beklerken bu 'umudu' yitirmiş gibi bir durumu yaşamaya başlamanın getirdiği 'şoku' atlatıp, var olan gerçekliği kabul etmeye başladım. Şimdi, ölmeye yatmamak, inadına inadına yaşama dört elle sarılmak gerekiyor... Sizlerin de böyle düşündüğünüzü ve davrandığınızı umuyorum... Özal, bugünkü muhtemel çifte standartıyla, ülkede yeni bir dönemi başlattı... Öyleyse, sonucuna da katlanacak...” 

(9.4.1991) (1)/Nazilli

04.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 09.04.1991



CEZAEVİ YAZILARI-69:

'BU KAFA İLE HİÇBİR YERE VARILMAZ'

  “... APS ile yolladığım mektuptan sonra, son anda da olsa görüş ile ilgili yeni bir karar gelebileceği veya cezaevi yönetiminin inisiyatif kullanabileceği hesabıyla koğuşu yıkamış, düzenlemiş ve ortak yiyecekleri aldırmıştık. Beş gün güzel bir görüş yapabilmeyi düşlüyorduk. Olmadı. Yönetim, eğer bir başka cezaevi görüş yaparsa görüş yaptıracağı sözünü verdi; o da olmadı. Çünkü, hiçbir yerde açık görüş olmadı.

     Görüşten bir gün önce, çoğunluk olarak slogan atmaya başlandı; açık görüş boyunca beş gün de slogan atıldı, kapılar dövüldü ve yemek boykotu yapıldı. Görüş öncesi, bakanlığın, hiç olmazsa bu açık görüşün eskisi gibi yapılmasına izin vereceği söylentileri vardı; anlaşılan o ki, bakanlık, senin de yazdığın gibi, bu ve bundan sonraki açık görüşlerin içine etmeye karar vermiş... Bilemiyoruz. Ben, özellikle bu açık görüşü bu haliyle kabul etmemizin mümkün olmadığını düşünüyordum. Çünkü, bu tavrın yalnızca açık görüşün bu haline tepkiden öteye, anti-terör yasasına ve onun 'çifte standart' getiren şartlı tahliye bölümüne yönelik bir anlamı da vardı; öyle de oldu. Basın ve kamuoyu, bunu, böyle algıladı. İyi de oldu. Yine ben, en azından bizim kuşağın, bundan sonraki açık görüşleri de, eğer bu biçimiyle yaptırılmak da ısrar edilirse, kabul edeceğini sanmıyorum. Aslında, bu noktada, bakanlığın ve özellikle Özal'ın bütün hesaplarının alt-üst olmasından da bahsedebiliriz; onların ilk hesaplarına göre, biz de dahil büyük çoğunluk çıkacaktık ve geride çok az insan kalacaktı. Onlar, o noktadan sonra da 'taze bir başlangıç' yapacaklardı. Yani, anti-terör yasasının içeriğine uygun 'çok özel' bir uygulamaya yöneleceklerdi. Ama, bildiğimiz gibi, tasarı, MGK'da ve Bakanlar Kurulunda, ardından komisyonda ve Mecliste değiştirilince ve budanınca, bizlerin çoğunluğu içeride kaldık. (*) Böylece, onların bu 'çok özel' uygulamalarına karşı direnecek ve kamuoyu oluşturacak önemli bir güç içeride kalmış oldu. Onlar, buna rağmen bu 'çok özel' uygulamayı hayata geçirmekte ısrarlı olurlarsa, oldukça sorunlu bir dönem yaşanacak demektir. Gelişmeleri ve olası sonucu birlikte göreceğiz...

     Özal'ın, başta bizleri de büyük ölçüde dışarıya çıkarmayı düşündüğü söylenebilir. Olası erken seçim hesapları için, Kürtlere yönelik politikası için ve ABD destekli Ortadoğu'ya yönelik tasarımları için böyle bir 'demokratikleşmeye' onun şiddetle ihtiyacı vardı; tabansız Özal'a, ordu ve ANAP içindeki faşistler-milliyetçiler gibi bazı güçler, hiç düşünmediği bir direniş gösterdiler ve onun bu planlarına önemli bir darbe vurdular. Özal, ABD'den yeterli desteği alsaydı belki bu direnen güçleri aşabilirdi ve istediğini yaptırabilirdi ama anlaşılan o ki ABD'den yalnızca ekonomik destek değil, aynı zamanda yeterli siyasi destek de alamadı. Sonunda, MGK'da ve bakanlar kurulunda bazı katakulliler çevirdiyse de bir ölçünün dışında bu engelleri aşamadı ve sonuca rıza göstermek zorunda kaldı...

     DYP yönetimi, baştan beri tam bir oportünist politika izledi ama bizim çıkmamıza hep karşı oldu. SHP ise ANAP ile anlaştı; sorun, gazetelerin yazdığı gibi Özal ile Anayasa Mahkemesinde bu yasanın bozulacağı üzerinde mi anlaştığında, yoksa Özal'dan bir katakulli mi yediğinde yatıyor. Basın, SHP'nin, nasıl olsa bu yasa Anayasa Mahkemesinde bozulur ve Özal'ın da bunu istediği yollu haberler yazıyor. Yani, SHP, bu nedenle yasaya bu haliyle 'okey' vermiş.

     SHP, Anayasa Mahkemesine gidecekmiş. Giderse, başvurduğu tarihten itibaren altı ay içinde Anayasa Mahkemesinin olumlu-olumsuz bir karar vermesi gerekiyor. Anayasa Mahkemesinin yasanın bazı bölümlerini iptal etmesi mümkün ama 'şartlı tahliye' bölümünü de iptal eder mi? SHP başvurursa ve Özal'da olumsuz bir baskı kurmazsa, mümkün. SHP başvurur mu? Özal, nötr kalır mı? Özal, lehte bir telkinde bulunur mu? Bunları göreceğiz. SHP, başvurmak zorunda. Elbette, bir seçim yatırımı içerikli 'genel af' kampanyasını da yeğleyebilir ve bu anlamda başvurmayacağı gibi, başvursa bile işin üzerine de eğilmeyebilir. Ancak, böyle yaparsa, öncelikle solun ve Kürtlerin desteğini yitireceği için kaybedebilir. Özal'ın da, en azından aleyhte bir telkinde bulunmayacağını sanıyorum. Çünkü, Özal, zaten bu haliyle bile, 'toplumsal uzlaşma sağlandı' iddialarının aksine, toplumu sağ-sol veya devletten yana olanlar-olmayanlar diye çok kabaca ikiye böldü ve Kürtlere yönelik 'hami' politikalarına karşın, Kürtler karşısında puan kaybetti. O, yasanın bu haliyle çıkmasının suçunu Ordu'ya ve bazı ANAP milletvekillerine yıkmaya çalışmasına karşın, fatura ona ödettirilebilir. Yani, halk, 'Özal ayırım yaptı' diye algılayabilir... Öte yandan, bugüne kadar, ANAP iktidarının tüm çıkardığı yasaları iptal eden Anayasa Mahkemesi, bir anlamda, düzenin emniyet sibobu görevini görüyor; yani, Meclis ve iktidar da dahil bu düzenden umudunu kesen bazı kesimler, Anayasa Mahkemesine umut bağlıyor. Eğer, Anayasa Mahkemesi, burjuva liberallerinin bile 'ayırım yapıldı-eşitlik ilkesi çiğnendi' demelerine karşın, bu yasayı bozmazsa, bu düzen külliyen herkese 'umudunu' yitirtir. Eğer bozarsa, hiç olmazsa, o 'umudu' korur...

     Neyse, şimdi, herkesin her yolla, yani mektup, basın açıklaması, konuşma vb. biçimlerde SHP, Özal, Adalet Bakanlığı, basın, Anayasa Mahkemesi vb. üzerinde bir baskı oluşturması ve bu tasarının bozulmasını istemesi gerekiyor...

     Evet, bu tasarının iptalini istemek gerekiyor. Yasa çıktıktan sonraki ve önceki basında çıkan sizlerin söyleşileri, ilanlar, yazılar vb... bu konuda nelerin yapılabileceğine somut örneklerdir. Şimdi, somut olarak ve ağırlıkla bu yasanın iptali için başvuruda bulunulmasını istemek gerekiyor. Yani, tasarı aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurma ile bu tasarı hakkında demokratik bir muhalefeti örgütleme birbirine karıştırılmamalı; bu anlamda, ikisi birbirinin yerine geçirilmeden ve biri ihmal edilmeden, ikisi için de gereken yapılmalı. Korkum, bazı 'solcuların', Anayasa Mahkemesine başvurma ile bu yasa için toplumsal-demokratik muhalefeti örgütlemeyi, şu veya bu gerekçeyle küçümseyerek askıya almalarıdır. Böyle bir eğilim var. Örn: Bu yasa hazırlanırken, adeta, hiç bir görüş belirtilmedi. Çok az İHD Şubesi demeç ve ilan verdi. Oğuzhan abinin (**) ilanı ve Bursa'dan gönderilen mektup dışında hiç bir kesim düşüncelerini dile getirmedi. Sizler, yani bizim ailelerin dışında hiç bir farklı kesimden somut tepki örgütlenmedi. Hayret!.. Bu kafa ile hiç bir yere varılmaz. Bunlar, her şeyi oluruna bırakıyorlar. Güncele, somuta, yaşanan sürece ve bizi ilgilendiren her şeye ama her şeye müdahale etme gibi bir kaygı taşımıyorlar. Keskin bir söylemi veya kadro eylemlerini yeterli görüyorlar... Bunlar ile sonuç alınmaz. Yalnızca marjinal olarak kalınır... (***)

     Bu herifçioğulları, bu yasayı çıkarırken, bize, resmen işkence yaptılar... Bir hafta içinde, 3-5 kez umutlandırdılar ve ardından umutlarımızı hoyratça kırdılar. Leş kargaları... Aşağılık herifler. Öte yandan, böyle yaparken, en geri, en depolitize olmuş insanların bile bitmeyecek ve ağırlıkla duygusal olduğu söylenebilecek nefret içerisine girmesine yol açtılar. Aptallar, ellerine geçen 'tarihsel bir fırsatı' kaçırdılar. İntikam alma duygusuyla, küçük hesaplarla... kaçırdılar. Bize 'ikinci sınıf' vatandaş ve 'suçlu insan' muamelesi yapmak isterlerken, bizim mazlum durumumuzu pekiştirdiler... Soyut 'eşitliğe' inanan en burjuva kesimlerin bile tedirgin olmasına yol açtılar. Yani, kısa dönemde bizlere çektirirken, uzun dönemde bize 'iyilik' yaptılar...

     Artık, Anayasa mahkemesinden umudu kesmeden ama en kötü ihtimali düşünerek yaşamımızı devam ettirmeye çalışalım. Ev ve iş durumlarını, bu çerçevede ayarlayalım. Bu koşullara dayanmaya ve direnmeye devam edin. Birlikte olacağız... Bu kesin...

     Ben, yarından itibaren, normal yaşamıma dönüyorum. Bu yasa nedeniyle, kendimi, dışarıya çıkacağıma o kadar kaptırmıştım ki, yeniden normal yaşama dönmek hiç de kolay olmayacak. Günlerimi boş boş ve hay huyla geçiremeyeceğime göre, bunu başarmam gerekiyor...(21.4.1991/NAZİLLİ) (1)

11.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 1991 yılındaki Anti-Terör Yasası ve İnfaz İndirimi, 12.04.1991 tarihinde TBMM'den geçip yayınlanmıştır. TCK'nın başka bazı maddeleri gibi siyasi tutsakların pek çoğunun yargılanıp ceza aldığı 146/1 ve 125. maddelerden ceza alanlar da bu yasadan yararlandırılmadılar. Yazının ileriki bölümlerinde bir biçimde ifade edildiği üzere, 146/1'den yatanların da bu yasadan yararlandırılması gerektiği doğrultusunda Anayasa Mahkemesine itiraz yapıldı; Anayasa Mahkemesi, uygulamanın 'eşitlik ilkesine aykırı olduğu' gerekçesiyle bu başvuruyu haklı buldu ve biz 146/1 maddeden hüküm giyenler, 1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye edildik. Anımsadığım kadarıyla, 125. maddeden ceza alanlar adına benzeri bir başvuru yapılmadı ve sonuç itibariyle, bu maddeden ceza alan PKK'lılar ve diğer siyasi mahkumlar, biz tahliye olduğumuz gün, içeride kalmaya devam ettiler.

(**) Oğuzhan Müftüoğlu.

(***)12.04.1991 tarihinde TBMM'den çıkan bu yasadan hemen sonra o gün cezaevlerinde olan ya da olmayan sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. kişi, çevre, grup, parti vb. konumundakilerden kimler ne söylemiş ve yazmışlardı ya da neden susmayı yeğlemişlerdi? Bütün bu kişi, çevre, grup, parti vb. bugün hangi konumdadırlar ve o gün bu konuda sözlü ya da yazılı olarak söylediklerine ya da neden hiç bir şey söylemediklerine dair ne düşünmektedirler? Aradan 30 yıl geçmiş olmasına karşın, başka bazı şeyler gibi, bunu da hep merak eder dururum...

(1) 21.04.1991





CEZAEVİ YAZILARI-70:

'İKTİDAR, KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARDI'

... Açık görüşe oldukça istekli gelmeni anlıyorum; dışarıya çıkma umutlarına kendimizi kaptırdıktan sonra daha yıllarca bu koşullarda yaşamaya devam etmek zorunda kalacağımızı anlayınca, konuşacak oldukça çok şeylerimiz vardı. Bu anlamda, bu açık görüş, içeride kalan bizler ve bizlerin eşleri, çocukları, yakınları vb. sizler için çok önemliydi. Bu açık görüşü yapamamak, bu nedenle çok koydu bize... Lanet olsun bu çakallara... Bundan sonra açık görüşleri yapıp-yapamayacağımızı, önümüzdeki anneler günündeki bakanlığın tavrından anlayacağız. Ben, kesinlikle yapamayız, diyemiyorum ama fazlaca da umutlu değilim ve bundan dolayı hiç aklıma da getirmiyorum. Biliyor musun, Yüzyıl'a göre Malatya, bayram açık görüşünü koğuşlarda yapmış. Diyarbakır'da ise, duyumlarımıza göre, birinci dereceden yakınlar ile yaptırılmış. Sözde, bir tek yerde bile yapılsa, burada da yaptırılacaktı. Şimdi, anımsatınca, kendilerine telefonda kesinlikle yaptırmadıklarını söylediklerini söylüyorlar. Bu, doğal. Yani, yaptırdıkları halde 'yaptırmadık' demeleri, doğal; bunu tahmin edebiliyor ve önceleri söylüyorduk...

     Gazeteler, SHP'nin Anti-terör yasasının çeşitli ve bu arada 'şartlı tahliye' ile ilgili geçici maddeleri için Anayasa Mahkemesi'ne gitmek için son hazırlıkları yapmakta olduğunu ve muhtemelen bu hafta başvurabileceğini yazıyor. Daha önce yazdığım gibi, Anayasa Mahkemesi, özellikle bugün, Parlamento dahil bu düzenden umudunu kesmiş ama aslında bu düzenden, yani temelde burjuva kapitalist düzenden yana olanların bir anlamda 'umudu' durumundadır; bir başka deyişle, Anayasa Mahkemesi, bu düzenin 'Emniyet sibobu'dur. Eğer, Anayasa Mahkemesi, burjuva liberallerinin bile isyan ettiği bu Anti-terör yasasını ve onun 'eşitlik' ilkesini çiğneyen geçici maddelerini iptal ederse, bu insanların düzene-iktidara değil- olan umutlarını ve inançlarını korumalarına yol açar; yok, aksi olursa, o zaman, bu düzenin tüm tahtaları yerinden oynar. İktidara olan güvensizlik, hızla, düzene olan güvensizliğe dönüşür ve bu güvensizliği bir 'erken seçim' falan yok edemez; bu, doğrudan, bugünkü yasal-kurumsal yapının tartışılmasını yoğunlaştırır-yaygınlaştırır ve keskinleştirir. Nasuh abiler (*) , Anayasa Mahkemesindeki tartışmanın 'hukuki' değil 'siyasi' olacağını söylerken, haklılar. Bu yasa hakkında verilecek karar, önemli bir karar olacaktır.

     Yazdığın gibi, Anayasa Mahkemesinden umudu tamamen kesmeyelim ama, diyorum, iş o noktaya varmadan veya iktidar, her şeyin orada bozulmasını beklemeden, nasıl olsa orada bozulacağını düşünerek; siyasi çıkar elde etmek için ve Irak Kürdistanı'ndaki gelişmeleri düşünerek, önümüzdeki günlerde, bu yasa ile ilgili, yasanın bazı noktalarını düzeltmeye çalışma anlamında ek yasa çıkarabilir mi? Özellikle dün, bazı gazetelerde, bu içerikte haberler ve talepler vardı. Bakanlığın, bu anlamda bir çalışma yaptığı söyleniyor. Hangi noktalar için olduğu yazılmıyor elbette; o, tamamen yoruma tabii oluyor... Yine de, onlar ek bir yasa çıkarsalar ve bununla bazı noktaları düzeltseler de bu yasa Anayasa Mahkemesine gitmelidir ve bunun için SHP üzerinde somut ve yaygın bir baskı oluşturulmalıdır...

     Pazar, 14.00; Burada kalmışım... Sabah 10'dan önce kalktım. Kahvaltı, gazete falan derken, bu saati bulduk...

     Dünkü Güneş, bugünkü Milliyet... Anti-terör yasasını ve özellikle onun 'şartlı tahliye' bölümündeki 'eşitsizliği' ele almaya devam ediyorlar. Görülebildiği kadarıyla, ANAP bu yasayı çıkarırken elde etmeyi umduğu şeylerin hiçbirini elde edemedi; kamuoyunda yankılanan, bu yasanın baskıcı niteliği ve faşistleri kollaması oldu. Öyle ki, bir-iki faşistin dışında, bu yasaya itiraz etmeyen kişi kalmadı. Bu da, çok iyi oldu. Öte yandan, bu kez çıkanların bir kısmı oldukça sorumlu ve duyarlı davranarak, basında, bu konuyu sürekli işlemeye ve sıcak tutmaya çalıştılar. Koşullar da farklı gerçi ya, bu kez çıkanlar, 86'da çıkanlardan daha olumlu bir puan aldılar. Bunu umuyor ve istiyordum...

     Bu iktidar, anlaşılması mümkün olmayan bir aptallıkla kaş yapayım derken göz çıkardı; puan toplayayım derken, uzun yıllar etkisi ve sonuçları sürecek yeni ve oldukça öfkeli düşmanlıklara yol açtı... Faşistlerle daha çok bütünleşen bir görünüm içine girdi ve oldukça itici oldu... “ (1) (28.4.1992/NAZİLLİ)

18.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Nasuh Mitap

(1) 28.4.1991




CEZAEVİ YAZILARI-71:

'ORTADAKİ ÖLÜYE KİMSE SAHİP ÇIKMIYOR'

... Görüş günü dönüşte, bir arkadaştan, bizim durumumuzun, bu ay içinde Anayasa Mahkemesi'nde öncelikle ele alınacağını duyduk; aynı söylenti, mektupla, bir başka arkadaşa da yazılmış; bunların ikisi de ayrı koğuşlarda bulunan ve birbirleriyle ilişkisi olmayan kişilerden duyuyorlar, bu söylentiyi. Ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz ama fazlaca mantıksız bir söylenti değil. 6 Mayıs günü, dosyayı, raportör incelemeye başlamış; aynı gün, İstanbul'daki askeri mahkemelerin itirazı da mahkemeye ulaşmış, diye yazdı, Hürriyet. Bu konuda dikkati çeken bir olay var; SHP hala başvurmadı. Bunun önemi şurada: Eğer SHP, bu başvuruyu, bilerek geciktiriyorsa, böyledir demiyorum, eğer böyle davranıyorsa, bunun nedeni şu olabilir: SHP, anti-terör yasasının bütününe yönelik itiraz etmeyi düşündüğünden, kendi başvurusunun daha ayrıntılı bir incelemeyi gerektireceğini hesap ederek, yalnızca 'şartlı tahliye' bölümüne itiraz eden askeri mahkemelerin başvurularının hemen incelenmesine olanak tanımak istiyor, olabilir. Yani, böyle bir olasılık varsa, başvuruyu geciktirmesi yerinde bir davranıştır; aksi halde, dava, çok daha uzun sürede incelenir ve karara varılır. Eğer, bu doğruysa, o zaman, mahkeme, en geç 12 Haziran'a kadar, askeri mahkemelerin 'iptal' başvurularını incelemek ve sonuçlandırmak zorundadır. Çünkü, bir yasanın 'iptali' için 2 ay içinde başvurmak gerekiyor ki, yasa 12 Nisan'da kabul edildiğine göre, 12 Haziran'da süre dolmuş olacak. Bu ihtimal dahilinde, SHP Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre, Anti-terör yasası ile ilgili başvurusuna 'şartlı tahliye' ile ilgili bölümü alıp-almamaya karar verebilir. Mahkeme, askeri mahkemelerin başvurularını olumlu sonuçlandırırsa, bu bölümü başvuru dışı bırakabilir; aksi halde, o da alabilir, başvuru kapsamına...

     Görüş sonrası günlerde de, bizim durumumuzla ilgili olarak basında yazılar çıkmaya devam etti: Milliyet'te Altan Öymen'in haberine göre, Özal kendisinin bizim çıkmamızı istediğini söylemiş. Yalçın Doğan'ın bir haberine göre ise, Ordu, yasanın bu biçimde çıkmasında kendilerinin hiçbir rolü olmadığını söylemiş. Yani, ortadaki ölüye kimse sahip çıkmıyor ve herkes suçu birbirinin üzerine yıkıyor. Bunun olumlu yönü -şimdi- şu: Anayasa Mahkemesi'nin olumsuz bir karar vermesi doğrultusunda baskı yapabilecek kimse yok; ya, herkes 'bozsun' diyor, ya da 'nötr' kalıyor. Bu, çok iyi. Biz, Ordu'nun veya Özal'ın olumsuz anlamda bir baskı unsuru olabileceklerini ve dolayısı ile Anayasa Mahkemesinin, bile bile lades deyip, tam anlamıyla siyasal bir karar verebileceğini -zayıf da olsa- düşünüyor ve korkuyorduk. Bu tehlike ortadan kalkmışa benziyor...

     Biliyorsun, Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Yekta Güngör Özden seçildi. Yani, en üst düzeyde, bir denge oluşturuldu; Özal'ın karşısında, Özal'a karşı koyabilecek bir kurum olan Anayasa Mahkemesinin Özal'ın buyruğuna girmediği-girmeyeceği gibi bir mesaj verildi, topluma. Bana öyle geliyor ki, şimdi, Anayasa Mahkemesi anti-terör yasasını ve özellikle de onun 'şartlı tahliye' bölümünü 'iptal' ederek, bu mesajı ikileyecek; yani, topluma, 'Düzen Özal, iktidar ve parlamento değildir; düzenden umudu kesmeyin; biz varız...' diyecek. Eğer, Anayasa Mahkemesi, böyle bir mesaj vermeye özen göstermezse, yani bu başvuru doğrultusunda 'iptal' kararı vermezse, o zaman bu düzene olan güvensizlik hepten yaygınlaşacak... Ondan sonra, kimse bu düzeni kolay kolay savunamaz... Bu anlamda, şimdi, Anayasa Mahkemesi, çok önemli bir 'karar' aşamasında... Önümüzdeki günlerde, gelişmeleri birlikte görecek ve yaşayacağız...

     Anneler gününde açık görüş yaptırılmayacakmış; Bakanlıktan öyle yanıt verilmiş. Bu nedenle, açık görüş ile ilgili olarak hiçbir şey bildirmedim. Bu karar, anti-terör yasasından mı kaynaklanıyor, bilmiyoruz. Biliyorsun, bu yasada, bundan böyle, bizlere açık görüş yaptırılmayacağı yazılıyordu. Eğer, bu yasa, bizden sonraki siyasiler için değil, bizler için de geçerliyse; bu durumda, Anayasa Mahkemesi bu yasayı 'iptal' etmese bile, buralarda kalmaya devam ettiğimiz takdirde, bizler, istediğimiz cezaevlerine, cezamız beş yılın altına düşünce değil, üç yılın altına düşünce gidebileceğiz... Bakalım...” (1) (10.5.1991/NAZİLLİ)

25.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 10.5.1991



CEZAEVİ YAZILARI-72:

'KİM AKSİNİ İSTER Kİ?'

     “ Pazar,12.00; Bugün 'Anneler Günü'! Cumhuriyet'te, İzmir Çağdaş Kadınlar Derneği'nin verdiği bir ilan var; Anneler Günü'nün bir gün kutlanmasına karşıyız, deniyor. Belli ki, örtük olarak anlatılmak istenen, anneler gününün bir gün olmasının anlamsızlığı ve yararsızlığıdır. İstenen, her günün 'Anneler Günü' olmasıdır. Haklılar. Bugünkü iktidar, o 'yetersiz' görülen bir günü bile bize 'çok' görüyor: Bugün kutlanan Anneler Günü'nde, bizler açık görüş yapamıyoruz. Cumhuriyet de yazdı, okumuş olabilirsin, aslında, Anneler Günü dolayısıyla iki gün açık görüş yapılmasına karar verilmiş ama son çıkan Anti-Terör Yasası nedeniyle, biz siyasiler bu haktan yararlanamıyoruz. Yani, yasa, bizden sonrakiler için değil, bizler için de geçerli oluyor. Aynı şey, sanırım, sevkler için de geçerli. Geçenlerde, yani bundan önceki mektubumu yazıp-yolladıktan sonra, infazdan çağırdılar. Orada, bakanlığın, son çıkan Anti-Terör Yasası'na göre benim durumumun yeniden kendilerine iletilmesini istediğini öğrendim. Eğer, benim anladığım doğruysa, ben, halihazırda üç yıldan daha çok cezam olduğundan ve yeni yasa da üç yıldan az cezası kalanların sevke gitmesini uygun bulduğundan, bu yıl içinde sevke gitmem olanaksız... Aynı şey, cezası beş yıldan az ama üç yıldan çok bütün arkadaşlar için de geçerli, haliyle... Sağlık olsun...

     Çoğunluk, bugün yemek almıyor, yani yemek boykotu yapıyor ve 9, 11, 13 ve 15'de slogan atıyor... Elbette, kambersiz düğün olmaz!.. Bence, açık görüş ile ilgili bu yasağı kabullenmek ve sessiz kalmak doğru değil ama bunlar, sorunu çözmek için yeterli de değil. Sorunu çözücü ve sonuç alıcı bir tepki şart. Sorun, şimdi, yalnızca açık görüş ile sınırlı değil. Sorun, anti-terör yasası ile daha da karmaşıklaşmış ve çeşitlenmiş bir yumaktır. Bu yumağı çözmek ise, bizleri aşan ama bizleri kesinlikle içine alan, bütün ülke genelinde ve özellikle de cezaevleri dışında yürütülecek kitlesel bir mücadelenin ürünü olabilir. Anayasa Mahkemesi'nin bu yasa ile ilgili kararı ne olur, bunu göreceğiz; karar ne olursa olsun, bu yasanın içeriğine karşı uzun erimli bir mücadelenin organizasyonuna girişmek gerekiyor. Demokrat'ın son sayısı, bu konuyu ele almış ve oldukça da doyurucu-doğru bir bakış açısı sunmuş.

     İki gün önce, SHP'nin, Anti-Terör Yasası ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine başvurduğunu okumuşsundur. Bizimle ilgili olarak başvurunun içinde neler dendiğini bilemiyoruz Bizim endişemiz, bu başvurunun, bizimle ilgili verilecek kararı geciktirip-geciktirmeyeceği noktasında yoğunlaşıyor. Farklı yorumlardan, bu ay içinde bizim durumumuzun ele alınacağı ve önümüzdeki ay başında bir karara varılacağı ve kesinlikle çıkacağımız, yani kararın lehimize olacağı haberleri geliyor. Ne ölçüde doğru? Ne ölçüde abartılı? vb... bilemiyoruz. İktidarın, bizi beklentiye itmek ve dolayısıyla oyalamak için bilinçlice yaydığı bir söylenti de olabilir; biz, olabildiğince kısa bir süre içerisinde kararın verilmesini ve haliyle çıkmayı istiyoruz. Kim aksini ister ki?...

     ... Sen de yazıyor ve bazen ifade ediyorsun ya, son yıllarda, ikimiz, karşılıklı olarak birbirimizi de etkileyerek, oldukça fazla ve olumlu bir yol aldık. Ben, senin gibi, kat edilen bu yoldan oldukça mutlu ve haliyle, bundan sonrası için umutluyum. Bence, biz, aynı doğrultuda ilerlemeye devam edebilir ve edeceğiz de. Eğer, örnekleri görüldüğü üzere, cezaevinde iken tanışmış ve ardından evlenmiş olsaydık veya dışarıda tanışmış olsak bile ben bu koşullarda iken evlenmiş olsaydık, bu konuda bu kadar kesin konuşmamız doğru olmayabilirdi. Çünkü, bence, hepten olanaksız değil ama bu tür evliliklerde, evlilikte aranması gereken unsurların hepsinin bulunup-bulunmadığına pek dikkat edilmeyebiliyor; bunun yerine, evlilikte bulunması gereken ama bir evlilik için yeterli olamayan-olmayan unsurların bazıları öne çıkıyor-çıkarılıyor ve bunlar yeterli görülüyor. Halbuki, öne çıkarılan bu unsurlar, ağırlıkla, bu koşullardaki insanların bugünkü gereksinimlerine bağlı bir şeydir. Yani, sürekli bir arada olunmaya başlandığında ne ölçüde yeterli olabileceğinin, dahası ne ölçüde kalıcı olduklarının herhangi bir ölçüsü, kanıtı ve garantisi yoktur. Bu koşullarda, belli aralıklarla görüşüldüğünden, yanılgı payı büyüktür. O nedenle, bu tür evliliklerin, dışarıya adım atıldıktan sonraki süreçte şu veya bu zamanda bitmesi kuvvetle muhtemeldir. Bizimkisi ise farklıdır: Biz, dışarıda başlayan bir evliliği, bu koşullarda yeniden üretmeye ve kalıcı hale getirmeye çalıştık ve bunu da başardık. Bu koşullardaki çabalarımız, olması gereken bir şeydi ve kesinlikle olumluydu, geliştiriciydi. Ben, böyle düşünüyorum...” (12.5.1991) (1)/Nazilli

02.10.2021/Akhisar/Mehmet Erdal

(1) 12.5.1991



CEZAEVİ YAZILARI-73:

'ÖNEMLİ OLAN BİZİZ'

... Buradaki idareye inanılacak olursa, en geç Haziran'ın ilk yarısında Anayasa Mahkemesi kararını açıklayacak ve bizler de çıkacakmışız! Bu nedenle ocak, teyp vb. konularda verdikleri sözlere uygun olarak bu ihtiyaçları almamıza ve dolayısıyla masraf yapmamıza gerek yokmuş; çıkacakmışız. Hesaplarına göre, burada otuz kişi kadar kalıyormuş, onları da ya başka cezaevlerine yollarlarmış ya da burada kalırlarsa her şeyi serbest bırakırlarmış... Bu konuda, bizleri oyalamak gibi bir düşünceleri ve niyetleri yokmuş... Bu, kesinmiş vb. vb... Bu söyledikleri ne ölçüde sağlıklı bir bilgilenmenin veya öngörünün ürünüdür, haliyle ne ölçüde doğrudur ve gerçekleşir, bilemiyorum; böyle söyleniyor... Bildiğim, Anayasa Mahkemesi, İstanbul ve Ankara'daki Askeri Mahkemeler ile SHP'nin başvurularını esastan incelemeye karar vererek, rapor hazırlaması için raportöre teslim etmiş. Raportör ne kadar çabuk hazırlarsa, o kadar çabuk karar verilir... Kararın olumlu çıkacağına yönelik umut ve beklentilerimiz arttı. Şöyle ki: Anayasa Mahkemesi, bizim gibi 1/5'ten yararlanamayan Tuncay Mataracı'nın durumunu inceleyerek, onun 1/3'ten değil 1/5'ten yararlanması gerektiğine oy çokluğu ile karar vermiş. Tuncay Mataracı, Anayasa Mahkemesi'nce yargılandığı ve cezalandırıldığı için, onun kişisel başvuru hakkı vardı... Bu karar, emsal kabul edilemese bile, bizlerin yaptığı başvuru konusunda verilecek kararın nasıl olabileceğine ilişkin somut ve önemli bir ipucu olabiliyor; öyle kabul edilebilir... Şimdi sorulan ve sorulması gereken soru şudur: Ne zaman?.. Haziran'da çıkmak, bizim için hala uygundur... Yazın, dışarıda olmak istiyorum... Sonbahara kalmak, hiç işime gelmiyor. Hem 92'ye çok yaklaşmış oluyor, hem de kışa giriliyor. O zamana, yeni bir eve taşınmış ve bundan sonraki yaşamımıza ilişkin tartışmış, karar vermiş ve bu doğrultuda kalıcı adımlar atmış olmalıyız. Yoksa, askere gideceğimden, sizlerin şu anki koşullardaki yaşantınız daha devam eder... Bunu ise hiç istemiyorum...

     Günlük yaşamım, normal olarak devam ediyor. Ağırlıklı sohbetler, doğal olarak, çıkma üzerine yapılıyor... Çok hırslı ve kararlıyım. Çıkınca, geçmiş on küsur yılın bütün kayıplarını hızla telafi edebilmek için çok kararlı adımlar atmayı düşlüyorum. Artık, kaybedilecek bir saniyemiz bile yok. Hiç durmayacağız ve durmadan yürüyeceğiz. Bütün olanakları zorlayarak, sahip olmamız gereken her şeye sahip olacağız... Bu konuda, üçümüzün dışında, kimsenin değer yargılarına önem vermeyeceğiz. Doğru olduğuna inandığımız her şeyi yapacağız ve o doğrultuda kararlar alıp, gerekli adımları atacağız... Başkaca kim ne derse desin, hiç önemli değil. Zaten, dışımızdaki herkesi memnun etme diye bir sorunumuzun olmaması gerektiği gibi, bunun olanağı da yoktur... Yaptığımız şeyler konusunda dışımızdakileri ikna etme ve onların olumlu veya kabul eder bir tavır içerisine girmelerini sağlama, ki o da herkes açısından söz konusu olmaz, ancak pratikte ve zaman içinde mümkün olabilir... On yıl kadar süren ve oldukça önemli olan yaşanan alt-üst oluştan sonra bunun aksini düşünmek aptallık veya ham bir hayal olur... Ben, bunu öğrendim ve tam anlamıyla gerçekçi davranıp, bunun bilinciyle hareket edeceğiz. Gerekirse, tam anlamıyla yeni bir dünya yaratıp kendimize, o dünyada yaşayacağız... Önemli olan biziz... Bizim duygularımız, düşüncelerimiz, gereksinimlerimiz, değer yargılarımız ve onayımızdır. Bu anlamda, bildiğin gibi, pek çok konuda tartıştık ve hem fikir olduk. Bu konuda, bir adım dahi geri adım atmayacağız. Bu konudaki sözlerim, tamamıyla geçerlidir... geçerliliğini koruyacaktır... (*)” (19.5.1991/Nazilli)(1)

09.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Politik ya da iş yaşamımda asla “konformist” olmadım; dahası, her daim, “konformist” olanlara karşı belli bir alerjimin olduğunu da söyleyebilirim. Bu nedenle, hep, “aykırı kişi” olarak bilindim. Özellikle politik yaşamımda, böyle bir kişi olarak var olmaya çalışmamın faturası her daim önüme konuldu ve ben, bu faturaları ödedim. Pişman mıyım? Asla! Eğer, böyle bir duruşum olmasaydı, bugün, ben “ben” olmazdım.

     1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye olmadan önce, tahliye olacağımıza inandığım ve bunu öngördüğüm ama hangi tarihte tahliye olacağımızı hala bilemediğim günlerde, 1981-1991 tarihleri arasında bulunduğum cezaevlerinde yaşadıklarımdan hareketle, okuduğunuz bu satırları yazmışım. Bugünden geriye baktığımda, 1 Ağustos 1991 günü özgürlüğe adım attığım ilk andan itibaren, 19.5.1991 günü yazdığım bu görüşlerime uygun bir çizgi izlediğimi, düşünüyorum... (09.10.2021)

     (1) 19.5.1991



CEZAEVİ YAZILARI-74:

BİZLER, DOĞRUSUNU YAPTIK”

... Önceki mektuplarda da değinip durduğum gibi, beklenti nedeniyle, bu aralar oldukça tembelleştim; öylesine, boş boş zaman harcıyorum. Fiziki olarak, sinirsel ve ruhsal olarak, iyice yıprandığımı ve yorulduğumu hissediyorum. Yeni ve değişik bir hava, taze bir başlangıç için farklı bir ortam, mutlaka gerekiyor. Bakalım...

     Önceki mektubumda .....'ye yazdığım gibi, eğer bu hafta içinde raportör raporunu hazırlar ve sunarsa, yine eğer mağduriyet nedeniyle bizim durumumuz öncelikli olarak ele alınırsa, bu ay içinde ve muhtemelen önümüzdeki haftalarda Anayasa Mahkemesi bizim için toplanır ve kararını verir. Biz, yakın zamana kadar, kararın nasıl çıkabileceğine ilişkin ihtiyatlı bir yaklaşım gösteriyorduk; Anayasa Mahkemesinin 'eşitlik' konusundaki görüşünün ne olduğuna ilişkin örnek bir karar metni okuyunca, ihtiyatlılığı hepten elden bırakmamakla birlikte, daha kesin olumlu bir beklenti içerisine girdik. Şöyle ki: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10. maddesinde ifade edilen 'eşitlik' ilkesinin, 'mutlak' değil 'hukuksal' bir eşitlik olduğu görüşünde. Yani, Anayasa Mahkemesi'ne göre, yasa koyucu (parlamento), ayrı durumlarda olanlar için ayrı bir tasarrufta bulunabilir ama aynı durumda bulunanlar için mutlaka aynı tasarrufta bulunmak zorundadır. Bir başka deyişle, bizim özgülümüzde, yasa koyucu, adli ve faşist mahkumların, örn: 20 yıl, müebbet veya idam cezalı olanlar için şartlı tahliyeden 1/5 oranında yararlanır ama devrimciler 1/3 oranında veya daha az yararlanır, diyemez. Adli ve faşist mahkumların 20 yıl cezalı olanların 1/5 oranında şartlı tahliyeden yararlanabileceğini söylerken, devrimcilerin 20 yıllıklarının da aynı oranda yararlanabileceğini söylemek zorundadır. Aynı şey, müebbetlerin ve idam cezalı olanların kendi içlerinde de geçerlidir. Yasa koyucu, eğer, hiç bir ayırım gözetmeksizin, 20 yıllıklar 1/5 oranında ama müebbet ve idam cezalı olanlar 1/3 oranında veya daha az veya daha çok yararlanır deseydi, o zaman, bu tasarruf, Anayasa'nın 'eşitlik' ilkesine aykırı olmazdı... Çünkü, 20 yıllıklar ile müebbet veya idam cezalı olanlar ayrı konumdadırlar; ama, 20 yıllıklar veya müebbetlikler veya idam cezalı olanlar, sağ-sol, adli-siyasi ayırımı gözetilmeksizin, kendi içlerinde aynı konumdadırlar ve haliyle, mutlak bir biçimde aynı haklardan yararlandırılmalıdırlar... Aksi halde, bu, Anayasa'nın 'eşitlik' ilkesine aykırı bir uygulama olur... Bu durumda, Anayasa Mahkemesi, adli ve faşist mahkumlara 1/5, buna karşın devrimcilere 1/3 oranı... denildiği için diye değil; adli ve faşist mahkumların 20 yıllıklarına, müebbetlerine veya idamlıklarına 1/5, buna karşın aynı durumlarda bulunan devrimcilere 1/3 oranı geçerli denildiği için bu yasayı iptal edecek. O halde, bizler de 1/5 oranından yararlandırılmak zorunda kalacağız ve haliyle salıverilmemiz gerekecek. Bu nokrada, iktidarın, Anayasa Mahkemesinin böyle bir kararına karşın, bizleri salıvermeme ve içeride tutmaya devam etme gibi bir tavrı söz konusu olamayacak... Eğer, yazdığın gibi, bugüne kadarki görüşleri bilinmesine ve toplumsal bir beklenti içerisinde olunmasına karşın, Anayasa Mahkemesi, bile bile lades der ve bizim başvurumuzu reddederse veya iktidar, Anayasa Mahkemesinin olası bir 'iptal' kararının gereğini yerine getirmezse, işte o zaman, bu düzenin bizatihi kendisi bir bütün olarak, yani iktidarı, parlamentosu, bütün kurumları ve Anayasası ile tartışılmaya başlanır. Böyle bir durumda, aklı başında tek bir kişi bile, bu düzeni savunamaz... Yeni bir dönem başlar... Biz, artık, önümüzdeki haftalarda, mutlak bir biçimde çıkacağımızı düşünmeye ve yüksek sesle söylemeye başladık...

     Bugünkü Cumhuriyet'te Ekmekçi'nin köşesinde Oğuzhan abinin (*) ve Milliyet'te Zeynep Oral'ın köşesinde babası Ceyhan'da olan bir kız çocuğunun mektupları yayınlanmış; okudum ve beğendim. Son günlerdeki suikastlara karşın, bizim durumumuza gösterilen duyarlılık tamamen yok olmadı ve bunu görmek, oldukça sevindirici...

     Bazıları, bugüne kadar, bizim durumumuza ilişkin bizlerin gazetelere verdiği ilanların, açıklamaların ve 'iptal' için mahkemelere başvuruların, dilekçelerin vb. içeriklerine yönelik 'eleştiriler' yöneltip durdular. Onlara göre, devrimciler böyle şeyler söylememeliydiler; bu, reformizm idi ve düzeni 'tarafsız' gösterme, ondan medet umma idi... Bence, bu tür görüşler ileri sürenler, keskin bir söylem altında, var olan çelişkileri derinleştirme, düzeni teşhir etme, var olan haklardan yararlanma, muhalif olan herkesi harekete geçirme ve asıl olarak da kitlesel tepkileri örgütleme... vb. konuları göz ardı ediyorlar... Bunların yerine, pasif kalmayı ve her şeyi kendiliğindenciliğe bırakmayı... yeğliyorlar. (**) Öte yandan, son eylemlerde olduğu gibi, ne getirip-ne götürdüğünü hiç düşünmeden, tamamen sansasyonel nitelikli bir eylem çizgisi izlemeyi yeterli görüyorlar, bazıları... Böylesi bir anlayışla, hiçbir şeyi başarmak ve kitlesel bir toplumsal muhalefet yaratmak, kesinlikle mümkün olmaz... Bizler, bu bizim durumumuzda, doğrusunu yaptık... Çoluk-çocuk, tutsak-özgür insan, erkek-kadın... bir bütün olarak tepkilerimizi dile getirdik, iktidarı sorguladık ve düzeni bir tercihe zorladık...” (26.5.1991/Nazilli)(1)

16.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Oğuzhan Müftüoğlu

(**) Söylemde keskin olan bu “sol pasifistler”, dün olduğu gibi bugün de varlar; yarın da olacaklar. Yurt içinde ya da yurt dışında, onlar her daim konuşmaya, devrimciler ise günlük yaşamın içerisinde doğru bildikleri ve yapılması gerektiğine inandıkları işleri yapmaya devam edecekler. Bu yaşam, böyle bir şey... (16.10.2021)

(1)




CEZAEVİ YAZILARI-75:

...YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR”


... Canım çok sıkılıyor ve her tarafım uyuşuyor; bunun nedenlerinden birisi havadaki değişim ise, asıl neden, şu an dahi var olan halet-i ruhiyemdir. Geçtiğimiz hafta, Anayasa Mahkemesi'nin bizim durumumuzu görüşmek ve bir karara varmak için gün saptayacağını umuyor ve bekliyorduk; duyumlarımız, o doğrultudaydı; senin de izlemiş olabileceğin gibi, bu olmadı. Bunun yerine, önce Cumhuriyet'te, Mustafa Ekmekçi'nin köşesinde -doğruluğu tartışılır- bir haber çıktı: Bizimle ilgili kararın Kurban Bayramına çıkması beklenilmemeliymiş. Çünkü, Anayasa Mahkemesi üyeleri de önümüzdeki günlerde fiilen tatile çıkacaklarmış. Bu meclisten ise hiç bir umut yokmuş... Sonra, Erzincan'daki Askeri Mahkemenin de önceki Askeri Mahkemeler gibi benzer bir karar aldığını ve Anayasa Mahkemesine başvurduğuna ilişkin bir haber okuduk, Güneş'te...

     Bizim durumumuzla ilgili olarak daha çok sayıda Askeri Mahkemelerin karar almasını iyi bir gelişme olarak görüyorum; çünkü, özellikle Askeri Mahkemelerin bizim durumumuzla ilgili 'olumlu' kararlar alması, var olan haksızlığın geniş kitlelerce kabul edilmesinde ve giderilmeye çalışılmasında, bu anlamda Anayasa Mahkemesi üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturulmasında gereklidir. Öte yandan, hafta başında, TV-1'de üç parti temsilcisinin de katıldığı ve olumlu görüş bildirdiği bir programın yapılması, gazetelerde ilanların, haberlerin ve köşe yazılarının çıkması, bazı cezaevlerinde -ki bizleri de önümüzdeki günlerde muhtemelen kucaklar- ve bizlerin yakınlarınca açlık grevlerine gidilmesi ve gösterilerin yapılması da çok iyi oluyor... Ancak, Anayasa Mahkemesinin hala neden gün kararlaştırmadığını anlayamıyoruz...

     Biz, önümüzdeki hafta içinde somut bir gelişme olabileceği beklentisini sürdürüyoruz. Asıl bilemediğimiz, şudur: Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını da tıpkı SHP'nin başvurusu gibi 5-6 ay içinde mi yoksa daha kısa sürede, Örn: 2 ay içinde falan yanıtlamak mı zorundadır? Yine, Anayasa Mahkemesi lehimize bir karar verdiği taktirde otomatikman bizi salıverecekler mi, yoksa Meclis bu karara uygun olarak ek bir yasa çıkarmak zorunda mı? Eğer, Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını daha kısa sürede yanıtlamak zorundaysa, bu hafta veya bu ay içinde bir karara varmak zorundadır. Yine eğer, Anayasa Mahkemesi'nin kararının ardından Meclisten ek bir yasa çıkarılması gerekmiyorsa, bu çok iyi olur. Aksi halde, bizim durumumuzun mahkemece belirlenmesi ve belirlense bile meclisten bir yasanın çıkması, sonbahara sarkabilir; bunu ise hiç istemiyorum. Şimdi önemli olan, mahkemenin olumlu bir karara varmasıdır...

     Hafta başında, durup-dururken ve özellikle de TV-1'de bizimle ilgili bir programın yayınlanması ve o programda üç parti temsilcisinin de hem bize ilişkin haksızlık-yanlışlık yapıldığını, hem de bunun en kısa sürede giderilmesi gerektiğini söylemeleri karşısında, hoppala, bu program da nereden çıktı?, diye sorduk, kendi kendimize. Böyle bir programın yapılmasını ve o programda görüş belirten temsilcilerin, partilerinden ve dolayısıyla iktidardan habersiz ve bağımsız düşünülmesi olası değildir. İyi de, daha ne bekliyorlar, o zaman? Gösterilen tepkilerin oldukça etkili olduğu ve kamuoyu desteği bulduğu açık. Ayrıca, özellikle Doğu'da, dünkü BBC haberlerine göre Mardin Derik'te kitlesel gösteri ve çatışmaların/yaralanmaların olması, çok önemli: Çıkarılan anti-terör yasası ve bizlere ilişkin haksızlık karşısında sessiz kalınmadığı ve kalınmayacağı açıkça ortaya konuluyor. Kitle desteğini yitirmiş ve yapılan anketlere göre dördüncü parti durumuna düşmüş ANAP'ın işi çok zor. ANAP, bu yükün altından zor kalkar ve çözüm olarak daha da artıracağı baskı ve terör de onu zor kurtarır; hatta, Ecevit bile onu kurtaramaz... Bugünkü durumda, iktidarı geri adım attıracak yegane etken, kitlesel eylemliliktir; ne kadar az sayıda kitleyi kucaklarsa kucaklasın ve boyutu ne olursa olsun, daima ve daha yaygın kitlesel eylemlilik. Çok üst düzeyde gibi görülse de, sansasyonel nitelikli kadro eylemleri, eğer çok dikkatli ve bu kitlesel eylemliliği geliştirecek türden olmaz ise, tersi sonuçlar doğurur; ki, pratikte olan da odur...” (2.6.1991) (1) Nazilli

23.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 2.6.1991




CEZAEVİ YAZILARI-76:

...ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU...”

 “Cuma, 02.00; Önceki mektubumda bir olasılık olarak belirttiğim olay gerçekleşti; buradaki çoğunluk olarak, bizler de dün ve bugün, yani daha doğrusu Çarşamba ve Perşembe günleri, başka cezaevlerinde bir kısım arkadaşın ve bazı yerlerdeki ailelerin eylemliliklerine eklenerek, Anayasa Mahkemesi'nde iptal edilip-edilmemesi görüşülen Anti-terör yasasına karşı iki günlük açlık grevi yaptık. Her açlık grevinde, bu son olsun, diyorum ama hemen akabinde bir yenisi gündeme geliyor. Bugün, bir arkadaşa, yine aynı sözü söyledim; o arkadaş, hani iki kazak örüverdiğin arkadaş vardı ya, o, yasa Anayasa Mahkemesinde iptal edilse bile daha bir süre yatacak olduğundan, sizin için tamam ama bizim için son olmaz, dedi. Haklı. Çünkü, onları, bu cezaevlerinde, özellikle bugünkü koşullarda, muhtemelen daha birçok açlık grevleri bekliyor...

     Kısa süreli her açlık grevi insana çok zor gelir ve tam anlamıyla bir işkence anlamı taşır; çünkü, süresi belli olduğundan, insan, biteceği ve yiyeceği saati düşünür; bu kez, her zamankinden daha zor geldi, bana. Belli ki, vücudum o kadar çok yıpranmış.

     İki gün boyunca, bolca uyudum. Her açlık grevinde, ilk günler hep böyle olur. Sanırım, bunun nedeni, bünyenin dinlenmesidir. Öyle ki, 89'da, o tek başıma yaptığım on günlükte, ilk 2-3 gün, hücrede, durmadan uyudum; herhangi bir saatte beni kontrole gelip-giden bazı personel, yahu, diyorlardı, sen çok uykusuzdun galiba, ne zaman gelsek hep uyuyordun ve biz seni kaldırmak istemedik. Bu kez, iki günde de hava çok güzel ve güneşli olduğundan, bir gün öncesinden başladığım güneşlenmeyi de sürdürdüm; aşağı yukarı birer saat civarında kalarak iyice yanmaya başladım; bu üç gündür ki soğuk suya da giriyorum. Sabah sporlarından sonra soğuk suyun altında daha bir süre duş alabileceğimi sanmıyorum ama öğle sonu güneşlenmelerinden sonra girerim, artık.

     Akşamleyin yemek yedikten sonra, başım acayip ağrımaya başladı; her açlık grevinden sonra benzer bir durumu yaşarım. Bunun nedeni, kan dolaşımının yeniden hızlanması olsa gerek. TV-3'te 'Tepe' adlı İngiliz filmini izlerken, öyle çok güldüm ki, bu ağrı geçti. Yine, her kısa veya uzun açlık grevinden sonra ilk gece olduğu gibi, uykum da gelmedi. Baktım yine uyuyamayacağım, bugün gelen mektubunu yanıtlamaya başlayayım bari, dedim, kendi kendime. Yataktan kalktım ve yazmaya başladım. Bu mektubu da yarın, yani artık Cuma gününün ilk saatlerini yaşıyor olduğumuzdan, bugün yollayamam ve muhtemelen Pazartesi sabahı postaya veririm, ama olsun, belki, bu kez oldukça uzun yazabilirim. Eğer, ileriki bir saatte uykum gelmezse, sabah sporunu ve kahvaltıyı yapar, ondan sonra 2-3 saat kestiririm. Bazı arkadaşlar, kahvaltıya kaldır, diyorlardı; onları da kaldırmış olurum...

     15 Haziran'da hala burada olursam, diyorum ya, şundan: Geçen haftaki görüşte, belki aynı belki de ayrı kaynaklıdır, onu yeterince bilemiyorum, iki söylenti kulağımıza geldi. Bu söylentilere göre, raportör, geçen hafta raporunu hazırlamış ve sunmuş; bu hafta sonunda veya on gün içinde mahkeme kararını verecekmiş. Raporun içeriği hakkında bir şey söylenmiyor, biz, muhtemelen olumlu olacağı varsayımıyla, bugünlerde gözlerimiz gazete haberlerinde ve kulaklarımız radyo-TV haberlerinde bekleyip duruyoruz. Söylentinin herhangi bir doğru yanı da bulunmayabilir ama umut bu ya, biz teyakkuz halindeyiz... Eğer Mustafa Ekmekçi'nin haberi doğru çıkarsa veya Anayasa Mahkemesinin kararından sonra meclisten ek bir yasa çıkacaksa, vay bizim halimize; çünkü, meclis, 11 Haziran'da resmen tatile giriyor...

     Mektubunda yaşlandığını ve yorulduğunu yazıyorsun ya, yaşlanma tespitine katılmıyorum ama yorulduğunu ben de düşünüyorum, bu nedenle de bir an önce çıkmak, yanınızda olmak ve omuzlarındaki yükün bir kısmını omuzlamak istiyorum. Bizlerle ilgili tüm yükü, bugüne kadar, bir derginin dediği gibi, bütün toplum yüklenmesi gerekirken, yalnızca sizler, yani bizlerin yakınları olarak sizler üstlendiniz. Şimdilerde, farklı kesimlerden daha çok insan bu soruna parmak basıyor ama hala şu Anti-terör yasasına gösterilen tepkide de görüldüğü gibi, yükü yalnızca veya ağırlıkla sizler omuzlamaya devam ediyorsunuz. On küsur yıldan sonra, bunca yükün altında yorulmak, çok doğal. Buna şaşırmamak ve böylesi itirafları yadsımamak gerekiyor. Bu toplum, bu yükü yalnızca sizlerin omuzlarınıza yıkmanın ve buna seyirci kalmanın özeleştirisini ne zaman ve nasıl yapar bilemiyorum ama mutlaka yapmak zorundadır; aksi halde, bu toplum, o çokça sözü edilen ve özlenen demokratikleşme yolunda bir arpa boyu bile yol alamaz. Birikim'in bu sayısında, bu konuyu içeren 'Biz de oradaydık' başlıklı bir yazı var. Özü itibariyle, 80 öncesi olaylara toplumun her kesiminin katıldığını ama cezalandırılanların yalnızca en uçta yer alan ve halen cezaevlerinde tutulan bir avuç insan olduğunu, buna karşı çıkılması gerektiğini vb. yazıyor; sonuç olarak da, 'Biz de oradaydık' sloganlı bir yürüyüş düzenlenmesini öneriyor. Soruna yaklaşımı doğru ama önerisi yetersiz. Şu tuzu kuru aydınlar yok mu, bir yürüyüşün çok anlamlı olacağını kabul etmekle birlikte, bunun yeterli görülmesini anlayamıyorum; eh, onlardan, bundan fazlası da beklenemez zaten. Hiç olmazsa, bunu yazmakla yetinmeyip, bu doğrultuda adım atsınlar... Nerede?... 

     Biliyorsun, biz, yakın geçmişte, her konuda, biraz yaşımızın genç oluşundan ve biraz da yetersiz bilgi birikimimiz nedeniyle, olayları ve ilişkileri daha çok biçimsel yanlarıyla ön plana çıkararak algılar, yorumlar ve şekillenmesini isterdik; bir başka deyişle, her şeye, köşeli şekiller verir veya vermeye çalışırdık. Şu on küsur yılda, pek çok şeyi yitirirken, yaşamın ve yaşamda olan her şeyin böyle köşeli olmadığını ve olmayacağını da öğrendik; bu, iyi bir şeydi. Bu anlamda evliliği, birlikteliği, sevgiyi, sevmeyi ve sevilmeyi, bütün bunların yaşamdaki yerini ve muhatapları açısından anlamını da bu yıllarda daha derinlemesine kavradık; daha doğru bir ifadeyle, Yunus'un dediği gibi erdik. Kendi adıma, böylesi bir bilince vardığım için, yani böylesi bir dönüşümü ve değişimi gerçekleştirebildiğimiz için çok mutluyum. Bunun tadına varabilmek için, bugün de ayrılığı sona erdirmek ve artık bir daha ayrılığın yaşanmayacağı bir birlikteliği gerçekleştirmek gerekiyor. Evet, yarın değil, bugün. Bu nedenle de, özgürlük özlemi korkunç yakıcı oluyor benim için... Bundan sonraki yaşamımızı nasıl geçireceğimizin kararını da verdiğimize göre, geriye, yalnızca bu ayrılığın sona ermesini beklemek kalıyor. O da, yakında gerçekleşecek...

     Özgürlük öyle benliğime işlemiş ki, bugünlerde, düşlerimde, yalnızca dışarıyı görüyorum. Geçenlerde, dışarı çıkmışız ve Davut'un düğününe gidiyoruz. Hediye almamışız ve oraya vardığımızda, hediye yerine para takmamız isteniyor ve şu kadar, deniyor. O kadar da para bizde yok. Gündüz, bunu Davut'a anlattım. Nasıl gülüyor! İyi, dedi, ben, bu düğün işini fazla bekletmeyeyim, flörtü kısa tutup, bir ay içinde hemen evleneyim. Davut, zaman zaman, düğün daveti göndersem gelir misiniz?, diye sorar. Yahu, diyorum, o sıralar askere gitmemişsem, neden olmasın? Davut, 12 küsur yıldır içeride ve bizden de çok genç ya, çıkacağına, en çok da bu nedenle seviniyor... Geçenlerde, koğuşta, ne zaman çıkabileceğimiz konusunda tahmini tarihler belirttik: Davut, 8 Haziran; Elbeyli, 11 Haziran; ben, 15 Haziran'dan sonra... dedim. Diğer arkadaşlar da tahmini tarihler söyledi ve hepimizinki de aynı tarihlerdi. Yani Haziran'dan sonraki bir tarihi, hele hele sonbaharı falan düşünen yok. Ama, diyoruz, Haziran'da olmazsa, bu iş sonbahara kalır. Ona ise çok bozuluyoruz.

     İlk camiden sabah ezanı sesi gelmeye başladı; ben, yazmaya devam ediyorum. 05.00de yatakhane kapısı, 06.00da bahçe kapısı açılır. Bugün, koğuşumuza, tecritteki Metin gelir; dün, koğuşumuza gelmek istediğini iletti, biz de kabul ettik. Yalnızlık, çok kötüdür. Hele, buralarda...” (9.6.1991/NAZİLLİ)(1)

30.10.2021/Datça/Mehmet Erdal


(1) 9.6.1991





CEZAEVİ YAZILARI-77:

...NEŞELİ KAHKAHALAR YÜKSELMEYE BAŞLADI”

... Saat 11'e doğru uyandım. Kalktım. Aşağıya indim. Saat 11'deki slogana katıldım; açık görüş hakkımız bu bayramda da kullandırılmadığı için ilk gün yemek boykotu yapmış, kapıları vurmuş ve sloganlar atmaya başlamıştık, çoğunluk olarak. Sloganları, dört gün boyunca devam ettiriyoruz. Bu tepkiler ve keza İHD'nin açık görüşün yaptırılması gerektiğine ilişkin demeci, bu hakkın bu kez olsun kullanılabilmesi için yeterli değildi hiç şüphesiz ama gerekli şeylerdi. İktidar tarafından gasp edilen her türlü hak konusunda, ne yapalım gasp edildi deyip kabullenici bir tavır içerisine girmek yerine, bu hakkın yeniden kazanılmasını sağlayacak bir eylemlilik içerine girinceye kadar farklı biçimlerdeki tepkileri göstermek ve sorunu kamuoyu nezdinde canlı tutmak gerekiyor.

     Saat 12'ye doğru bayram gazeteleri geldi- bayram gazetelerini karşı koğuş alıyor- ve havalandırmadan neşeli kahkahalar yükselmeye başladı; bugünkü bayram gazetelerinin birisinde, Anayasa Mahkemesi başkanına ait olduğu belirtilen bizimle ilgili bir demeç vardı, o haber dolayısıyla bu kahkahalar yükseliyormuş. Habere göre, Anayasa Mahkemesi başkanı, bizim durumumuzla ilgili dört başvuru olduğu için raportörün bayram öncesine yetiştiremediğini ama hürriyeti bağlayıcı bir durum söz konusu olduğu için bizim durumumuzu bayramdan hemen sonra ele alacaklarını ve bütün başvuruları 23 Temmuz'a kadar sonuçlandıracaklarını söylüyormuş. 'Bütün başvurular' derken, bizimle ilgili dört başvuruyu mu yoksa Anayasa Mahkemesi'ne farklı yasalarla ilgili yapılan bütün başvuruları mı kastediyor bilemiyorum ama şu anlaşılabiliyordu; bizim durumumuz öncelikle ele alınacak ve muhtemelen Temmuz ayı içinde, yeni Anayasa Mahkemesi üyeleri fiilen adli tatile başlamadan önce sonuçlandırılacak. Aslında, bugünkü gazete haberi, önceki günlerde yine Cumhuriyet'te çıkan iki haberi bir biçimde netliğe kavuşturuyor ve bu anlamda da çok iyi oluyor: Okumuş olabileceğin gibi, Anti-terör Yasası ile ilgili olarak Baroların Meclis ve Anayasa Mahkemesi başkanlıklarına çıktıkları olayın ertesi günü Cumhuriyet, Anti-terör Yasasının bayramın hemen ertesinde ele alınacağını yazmıştı. Bir-iki gün sonra ise Ekmekçi, köşesinde, Anayasa Mahkemesi Başkanına atfen, raportörün hala raporunu hazırlamadığını ve mahkemenin, adli tatil süresince de çalışarak bu yasayı ele alacağını ve sonuçlandıracağını, yazmıştı. Özellikle Ekmekçi'nin yazısını okuyunca, bir ölçüde düş kırıklığına uğramış ve bizler bayram öncesi bir karar verilmesi beklentisi içindeyken, iş Temmuz-Ağustos aylarına kaldı, demiştim. 'Umut' mahpusun ekmeği derler ama birbiri peşi sıra, beklenti içerisine girip, bu beklentinin gerçekleşmeyip ertelenip durması hiç hoş bir şey değildi ve insanın canını fena halde sıkıyordu. Eğer bu kez doğruysa gazetede çıkan haber, ki öyle olmasını çok istiyorum, artık son kez bir beklenti içerisine giriyoruz, demektir. Bu durumda, bu haftanın dışında, önümüzde, en çok üç haftamız var, demek oluyor. İyi... Yatılır.

     ... Muhtemelen yakında ama çok yakında artık birlikte olacağız ve bütün sorunları birlikte göğüslemeye ve çözmeye çalışacağız. Bundan böyle ve her zaman, her türlü sorunu yalnız başına omuzlaman söz konusu olmayacak. Belki başka sorunlarımız olacak, ki bu doğal ve kaçınılmazdır, ama hem bu sorunlar farklı türden sorunlar olacaktır, hem de çözüm yollarını birlikte arayacak ve bulacağız. Öyle düşünüyor, istiyor ve bunda kararlıyım ki, bundan sonraki birlikte yaşamımızın uzun, sağlıklı, rahat ve mutlu bir yaşam olması için her şeyi yapacağız; çıktıktan hemen sonra bu doğrultuda kalıcı adımlar atacağız ve bunlarda da başarılı olacağız. Bence, böyle bir yaşama başlamak için tarihsel bir fırsat var ve ben bu fırsatı değerlendirmeyi düşünüyorum. Eğer, şu an düşünemediğimiz herhangi bir engel çıkmazsa önümüze, kimse, böyle bir yaşama başlamak için bize engel olamaz ve olamayacak. Yeteneklerimizi, deneyimlerimizi, şu an sahip olduğumuz koşulları ve olanaklarımızı, özlemlerimizi, istemlerimizi, bu yaşamdan beklentilerimizi ve geleceğe ilişkin düşlerimizi... biliyoruz; geriye, birlikte, kararlıca ve iyi düşünülmüş adımları atmak kalıyor. Başkaları neler düşünürler, nasıl algılarlar, ne türden tepkiler gösterirler... vb. bütün bunlar, bizler için can alıcı sorunlar olmayacak. Önemli ve belirleyici olan, bizim değer yargılarımız ve istemlerimizdir. Özellikle bugün, yani yaşanılmış on küsur yılın ardından bu böyledir ve böyle olmalıdır...

     Birazdan, saat 3'teki slogandan sonra çıkacağım gibi, her gün muntazaman güneşleniyorum. Bunu hiç aksatmamaya çalışıyorum. İyice yandım. Yalnız şu var: sabah sporu ve bir saat civarındaki güneşlenmeden sonra, iyice yorulduğumu görüyorum. Anlaşılan o ki, on küsur yıldan sonra, vücudum, tahmin ettiğimden ve görüldüğünden daha çok yıpranmış. Bu nedenle, çıktığımda, bu vücudu köyde biraz taş kırarak, odun kökleyerek veya çapa kazarak, iyice yorayım; daha doğrusu, on küsur yıldan fazla bir süre alıştığı monoton yaşamdan farklı bir çalışma temposu içine sokayım; ondan sonra, bu vücut, yeni yaşamın yükleyeceği tüm yükü rahatlıkla kaldırabilir...” (25.6.1991) (NAZİLLİ) (1)

06.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 25.6.1991




CEZAEVİ YAZILARI-78:

...NİHAYET, FİNALE... GELDİK.”

 “... Anayasa Mahkemesi, dün sürgün-sansür kararnamesini, bu sabah ise belediyeler ile ilgili yasayı iptal etti; TV söyledi. Bu, Bayram gazetesinde Yekta Güngör Özden'e atfen verilen haberin bir yönünden doğrulanmaya başlaması anlamına geliyor; haberde, 23 Temmuz'a kadar bütün başvuruların görüşüleceği ve karara bağlanacağı, söyleniyordu. Biz, bu haberleri duydukça, tamam, bu iş oldu, 23 Temmuz'a kadar bizim durumumuz da görüşülür, demeye ve sevinmeye başladık. Gel gör ki, bugünkü Güneş gazetesindeki bir haberde, Yekta Güngör Özden'in, raportörün hala raporunu hazırlamadığını söylediği yazılıyordu; bu haberi okuyunca, kızdık. Umarım, raportör, bazı baskılar nedeniyle, bilinçli olarak raporu tamamlamayı geciktirmiyordur. Eğer, böyleyse, bu rezalet bir şey... Öte yandan, bizim Bursa ve Ceyhan'da yatan Ana DY davasından yargılanmış arkadaşlar, İstanbul Askeri Mahkemesi'nin verdiği bir kararı 'emsal' göstererek, Ankara'daki askeri mahkemeye başvurduklarını yazdı, gazeteler. Cezaları hala mahkeme veya temyiz aşamasında bulunanlar, yani halihazırda 'hükümlü' statüsünde bulunmayanlar açısından, böyle bir yol var ve arkadaşlar, bu yolu deniyorlar. Mahkemeler, İstanbul'da olduğu gibi, Anti-terör Yasasının bozulma olasılığı ile başvuranların yattıkları süreleri göz önünde tutarak, tahliyelerine karar verebilir. Eğer, Ankara'daki mahkeme, arkadaşların bu başvurularını kabul eder ve tahliyelerine karar verirse, o zaman, aynı durumdaki herkesin aynı yoldan yürümeleri haydi haydi meşrulaşacak. Bu durum, Anayasa Mahkemesi'nin prestij kaybetmesi anlamına gelecek ve haliyle aleyhine olacak...

     Ben, raportörün önümüzdeki hafta içinde raporunu hazırlayabileceği ve dolayısıyla önümüzdeki hafta veya daha sonraki hafta içinde bizim durumumuzun ele alınabileceği umudunu hala koruyorum...”(4.7.1991) (1)

     “... Şimdi, gelelim, en önemli konuya: Bugünkü Hürriyet, Anayasa Mahkemesi'nin bugün toplanıp karar vereceğini yazıyordu gerçi de, biz, ondan daha çok dünkü Cumhuriyet ve Güneş'te çıkan haberlere inanıyoruz; yani, bizim durumumuzun, 25 Temmuz'da ele alınacağı anlaşılıyor. Eylül'e sarkacağına pek ihtimal vermiyoruz, ama 25'i yerine 26'da da çıkabilir. Bunu, yani kararın verileceği günü öğrenmiş olmak, şahsen beni çok rahatlattı. Elbette, bir de, raportörün hazırladığı kararın, pardon raporun içeriğinin olumlu olması, daha çok rahatlattı. Belki, Anayasa mahkemesi üyeleri, raportör gibi, Anayasa'nın 2. ve 10. maddesi açısından bu yasayı iptal etmeyebilir; 10. Madde açısından iptal etmesi mutlak, gibi. Yine, 'gibi' diyorum; çünkü, raportörün raporunun tam zıddı bir karar vereceklerine hiç ihtimal vermemekle birlikte, yukarıda sözünü ettiğim üzere, duygularım, beni, temkinli olmam için uyarıp duruyor...

     Evet, canım, sevgilim, nihayet, finale, yani benim buradaki son günlerime ve dolayısıyla, on bir küsur yıldır süren ayrılığımızın bitim noktasına geldik; şu an, müthiş bir mutluluk içerisindeyim. Umarım, bu mutluluğum(uz) Nisan ayında olduğu gibi yine yarıda kesilmez, aksine artarak devam eder...” (18.7.1991) (2) Nazilli

13.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

(1) 4.7.1991


(2) 18.7.1991



CEZAEVİ YAZILARI-79:

FİNAL: ÖZGÜRLÜK.

Elimdeki yazılara göre, en son 18.07.1991 günü yazmışım.

01.08.1991 günü Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinden tahliye oldum; özgürlüğüme kavuştum.

Siyasi tutsaklar olarak, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yatarken, elbette 1981-1982-1983...'lerde değil, 1984-1985-1986...'lardan itibaren, bazılarımız, cezaevinden çıktıktan sonra köyümüze, mahallemize... vardığımızda ailelerimiz, arkadaşlarımız, halkımız tarafından nasıl karşılanacağımızı merak ederdik (*).

Ailelerimizin, özgürlüğüne kavuşan arkadaşlarımızın, eşimizin-dostumuzun ziyaretlerimize geldiklerinde ya da mektuplarında anlattıkları, moral bozucuydu. Bu gerçeklikte, Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile tahliye olmamız ve özgürlüğümüze kavuşmamız gündeme geldiğinde, dışarıya çıkmamıza dair hiç bir düş kurmuyordum; adlarımız okunacak, içeride kalan arkadaşlarımızla vedalaşacak ve tahliye olacaktık. Dışarıda bizi bekleyen aile bireylerimizden kim var ise onlarla buluşacak, kucaklaşacak ve cezaevi sonrası hayatımıza başlayacaktık.

31 Temmuz'u 1 Ağustos'a bağlayan son gece, benzer gecelerde hep olduğu üzere, geceyi yarı uyur/yarı uyanık geçirdim; sabah kalkınca, cezaevinde sahip olduğum eşyaların bir kısmını yanımda götürmek için toparladım ve adım okununca, 12. Koğuşun kapısından maltaya adımımı attım. Kapı altına yöneldim. Zorunlu işlemler yapıldı ve cezaevi dışına, özgürlüğüme doğru yürüdüm...

O da ne?

Cezaevi dışından davul ve zurna sesleri geliyor; tam bir şaşkınlık içerisindeyim. Çok heyecanlıyım. Kalbim çarpıyor. İlk gördüğüm, müthiş bir kalabalık. Kulakları çınlasın, Fatma (Öter) anamız (**) koşturup geliyor. Eşim, arkadaşlarımız...

İnanılır değil. Çok hoş bir an; insana her şeyi unutturuyor.

Cezaevi dışındaki arkadaşlarımızdan kim ne kadar ve nasıl katkıda bulunmuştu bilemiyorum, hepsi elbirliği etmiş ve bize o muhteşem karşılama törenini hazırlamışlardı. Cezaevinde yatarken ve/veya sonrasındaki ilişkilerimiz nasıl olursa olsun, bu yaptıkları unutulacak şeyler değillerdi.

Kalabalığın arasından yürüdüm ve Sevda ile bir yere gidip oturduk; arkadaşların geri kalanının çıkmasını ve sonrasında İzmir'e götürülmeyi beklemeye başladık.

Bir an geldi ve haydi, gidiyoruz, sizi evinize biz götüreceğiz, dedi, arkadaşlar.

Düştük yola...

20.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Belki de kendisini çok sevdiğimizden ve çok trajik bir biçimde (bir mobilet kazası) öldüğünden olabilir, hiç aklımdan çıkmaz, M. Ali Sarıkaya arkadaşımız, çıkmasına çok yakın bir zaman kala sormuştu, çıktıktan sonra köyünde nasıl karşılanacağını; kahramanlar gibi, davullar-zurnalar eşliğinde, demiştim, biraz muzipçe bir ifadeyle. Öyle ya, bizler, halkı için mücadele etmiş, her şeyini feda etmiş, gözünü kırpmadan ölüme gitmiş ve yıllarca mahpus yatmış kişilerdik; halkımız, bizim kadrimizi ve kıymetimizi biliyordur, haliyle özgürlüğüne kavuşan ve yeniden aralarına dönen bizleri bütün sıcaklığı ile bağrına basacak ve bizlere hak ettiğimiz değeri verecektir.

Tahliye olduktan sonra ilk fırsatta bizleri ziyaret ettiğinde sormuştum köyüne gittiğinde nasıl karşılandığını; gülerek anlatmıştı...

24.4.1988/Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi/Alt Tecrit (Ayakta, sağdan üçüncü, ölümünden 25 gün önce ziyaretimize geldiğinde Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/ 2020.05.19.M.ALİ SARIKAYA)

(**) Fatma (Öter) anamız, en çok çeken analarımızdandır; halihazırda, iki oğlu da (Halil ve Üzeyir) siyasi olmayan nedenlerden cezaevindedir.

(1.08.1991/Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi önü/Özgürlüğün ilk dakikası... Eşim ve Fatma Öter)

(15 Eylül 2019/Hüdai Mohan ile ziyaret ettiğimiz gün)


CEZAEVİ YAZILARI-80:

BUGÜNE KALANLARA DAİR

  1 Ağustos 1991 günü yeniden özgürlüğe adım atan siyasi tutsakların 1 Ağustos gününden sonraki özel, siyasal ve toplumsal konumlarını, bu konumlarının yol açtığı çok yönlü öznel sorunları anlayabilmek için, 31 Temmuz akşamına dönmek gerekir; sorunu, bu bütünsellik içinde ele almayan bütün değerlendirmeler, eksiktir ve yanlıştır. (*)

     “Cezaevi yazıları”, bir yönüyle, bu kapsamda yapılabilecek farklı ölçekteki değerlendirmeler için yazılı materyal olabilmesi amacıyla paylaşılma gereği duyulmuş yazılar olarak görülebilir.

     Daha önce de yazmıştım; umarım, ki gönlümden geçen de odur, “Cezaevi anılarını" değil, “Cezaevi yazılarını", yani 30-40 yıl önce, 12 Eylül döneminde uzun süre cezaevinde yatarken şu veya bu biçimde not tutan ve bu notlarını bir biçimde kamuoyu ile paylaşan/paylaşmayı düşünen tek kişi olmam.

     ***

     “Cezaevi yazıları”, yazılarımı sabırla okumuş olanların gördüğü üzere, 1986-1987 yılları sonrasını kapsamaktadır; bunun nedeni, Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevlerinde, bir yönüyle “yurt dışı” kaynaklı olarak yaşanan o “sağlıksız” ayrışmaların, bölünmelerin, ötekileştirmelerin, duygusal kırılmaların..., asıl olarak bu yıllardan itibaren (kökleri öncesi yıllarda bulunsa da) gözle görülür hale gelmesi ve cezaevi dışına da (Ege'ye) yansımaya başlamasıdır.

     Biz, Devrimci Yolcular olarak, 1988 yılı ortalarında, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde PKK'lı siyasi tutsakların kaldığı koğuşların birisinin çatısında çıkan yangın (20 Mayıs) ve ardından ortaya çıkarılan tünel öncesinde “doğal” bir birliktelik içerisinde bir arada yaşamamızı sürdürüyorduk (**); yaşanan direnişten sonra gündeme gelen “zorunlu koğuş dağılımı” sırasında “gönüllü” olarak üçe (3) ayrıldık (Haziran ayı sonları). (***)

     1988 Ekim ayı sonlarında (21 Ekim) Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevine nakil olduğumuz gün, o günlerde kendilerini “Devrimci İşçi”nin ve olmayan “Devrimci Yol Örgütü”nün Aydın/Nazilli Cezaevi birimi olarak tanımlayan bazı arkadaşlarımızca rızamız hilafına yapılan koğuş düzenlemesi ise, tam anlamıyla, bir “ötekileştirme” operasyonu idi; yani, 7. Koğuşa gönderilen bizler, o arkadaşlarımızca, “ötekiler” idik. (****)

     “Ötekiler” olarak görülüp “zoraki” bir araya getirilenlerin arasından bir nedenle bir süre sonra ayrıldım (Nisan 1989 sonu) ve 1991 yılı 1 Ağustos günü tahliye oluncaya kadar, (Devrimci Yolcu olmayan siyasi tutsakların arasında) yalnız yürüdüm. (*****)

     ***

     Aradan 30 yıl geçti; şimdi, her birimiz, bir yerlerdeyiz; kendimizce yaşıyor ya da doğru olduğuna inandığımız bir yolda yürüyoruz.

     İstemediği kimseye söylemek zorunda olmadığı nedenlerle kendi kabuğuna çekilen ve mütevazi bir yaşam sürdüren ya da bugün, inandığı yolda yürümeye devam eden “eski yol arkadaşlarımızın" bu tercihlerine saygı duyuyorum.

     Ben, şu an, bulunduğum yerdeyim. (******)

     Bu kadar!

27.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Ben, 12 Eylül sabahı ve sonrasında olup bitenleri anlamak için de 11 Eylül akşamına dönmek gerektiğini, düşünüyorum, ki bu düşüncemi hiç bir yerde paylaşmamış da değilim. (Bu çerçevede değerlendirilebilecek notlarım için, Bknz: 'Örgüt' dediğin nedir ki?1,2,3,4,5,6,7,8,9/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)

(**)

Aydın/17.8.1987/8-12 Koğuş bahçesi

Aydın/Ocak 1988/8-12 bahçesi/Erol Gündüz'ün tahliye günü

(***) Koğuş ayırımının yapılacağı gün, 21 kişi, “gönüllü” olarak 8. koğuşa geçmek için el kaldırdık; ölümü sonrası bazılarının spekülatif yorum yapmaya yeltendikleri Ali Bilgi arkadaşımız da bu ayrışmada bizimle idi.

Aydın/22.7.1988/8. Koğuş tam kadro


Aydın/8.Koğuş/Temmuz 1988



(****) 7. Koğuş

Nazilli/7.Koğuş/25.02.1989

(*****) Yalnız yürümeye başladığım Mayıs 1989 sonrası.

Nazilli/6-14.Koğuşlar/Haziran 1989

Nazilli/8-12. Koğuşlar/19.09.1989



Nazilli/8-12. Koğuşlar/19.09.1989

Nazilli/8-12.Koğuşlar/17.10.1989


Nazilli/12. Koğuş/12.12.1989

Nazilli/8-12. Koğuşlar/22-23.04.1990

(******) “Cezaevi Yazıları”nın bu son bölümünde daha farklı bir şeyler yazmayı düşünüyordum, vazgeçtim.

Yaşanılanlara dair anlatılanları ve kişilerin rolünü sorgulamak, tarihin ve tarihçilerin işidir.

(İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU)

  


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder